ARŞİVDE ARA
Ne arıyorsunuz?
59 sonuç · “vahdet”
01Vahdetî Osman Efendi
Vahdetî Osman Efendi (ö. 1723), Üsküp doğumlu, Edirne'de yaşayan; İsmâil Hakkı Bursevî ve Hasan Sezâî çevresiyle irtibatlı Celvetî âlim ve şairdir.
Abdurrahman Câmî
Abdurrahman-ı Câmî / Molla Câmî (23 Şâban 817 / 7 Kasım 1414, Harcird – 18 Muharrem 898 / 9 Kasım 1492, Herat); Fars şiirinin son büyük üstadı sayılan Nakşibendî şair ve âlim. Nefehâtü'l-üns müellifi; İbnü'l-Arabî'nin vahdet-i vücûdunu Nakşibendiyye ile kaynaştırmıştır .
Dâvûd-i Kayserî
Dâvûd-i Kayserî (yak. 1260 – 751/1350), Orhan Gazi'nin 1336'da İznik'te açtığı ilk Osmanlı medresesinin ilk müderrisi; vahdet-i vücûdu felsefî mahiyette yorumlayan ilk sûfî müellif ve tabiatı enerjiyle açıklayan bir tabiat filozofu.
Hacı Hâfız Muhammed Ferîd Efendi
Hacı Hâfız Muhammed Ferîd Efendi (ö. 1871), genç yaşta ilim ve irfanıyla tanınan, vahdet-i vücûda dair bir eser kaleme alan ve Medine'de vefat eden Rifâî şeyhidir.
Hacı Muhammed Zihni Efendi
Hacı Muhammed Zihni Efendi müşarünileyh ( Necib Efen di)'in ehass-ı müridanındandır. Göz yaşlarımla yazdım wrlh-i irtihiılin Zihni Efendi buldu vahdet-sarli-yı vislıli (JL,.. J ı,SI_,... 0.J..>. J ı.S...ly. ı,S...1.:.i \ .)) = ( 1 332/1 914) Tercüme-i hali sfür asarda mükemmelen yazılmıştır. Suret-i intisablarına müteallık vak'a ber-vech-i atidir: Zihni…
İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî
İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Sirhindî (14 Şevval 971/26 Mayıs 1564 – 8 Safer 1034/20 Kasım 1624, Sirhind); Müceddidiyye'nin pîri ve Mektûbât müellifi. “Müceddid-i elf-i sânî” unvanıyla anılır; vahdet-i vücûdu aşıp vahdet-i şühûd u savunması asırlarca tartışılmıştır.
Kâtip Hacı Mustafa Fevzi Efendi
Eğinli Mustafa Fevzi Efendi (ö. 1924), Gümüşhânevî Ahmed Ziyâeddin ve Hasan Hilmi Efendilerin terbiyesinde yetişen; Bahriye’de kâtiplik yapan, vahdet-i vücûd, râbıta, tarikat âdâbı ve menâkıb üzerine eserler yazan Nakşibendî-Hâlidî şeyhidir.
Miyân Mîr
Miyân Mîr (957/1550, Sivîstan – 7 Rebîülevvel 1045 / 21 Ağustos 1635, Lahor); Kādirî şeyhi. Vahdet-i vücûdu Hint alt kıtasında en etkili savunan sûfîlerden ; Bâbürlü hânedanının dört kuşağı ona bağlıydı. Amritsar'daki Altın Mâbed'in temel merasimine davet edildiği kaydedilir.
Muhammed Şîrîn Mağribî
Muhammed Şîrîn Mağribî (yaklaşık 1346–1406), Kübreviyye'nin Nûriyye çevresine bağlanan, Tebriz'de yaşayan ve Farsça tasavvuf şiirleriyle tanınan sûfî şairdir.
Muhyiddin İbnü'l-Arabî
Muhyiddin İbnü'l-Arabî (17 Ramazan 560 / 28 Temmuz 1165, Mürsiye – 22 Rebîülâhir 638 / 10 Kasım 1240, Dımaşk); Şeyhü'l-Ekber . el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye ve Fusûsü'l-hikem müellifi. Kendisine mal edilen “vahdet-i vücûd” tabiri eserlerinde bir terim olarak hiç geçmez.
Olanlar Şeyhi İbrâhim Efendi
Olanlar Şeyhi İbrâhim Efendi (1000/1591-92, Eğridere – 1065/1655, İstanbul); Bayramî-Melâmî (Hamzavî) mürşidi, güçlü bir tasavvuf şairi. Takibat sebebiyle zâhiren Halvetî şeyhi olarak faaliyet göstermiştir . 294 beyitlik “Dil-i Dânâ Kasidesi” vahdet-i vücûdun Türkçedeki en iyi anlatımı sayılır.
Sa‘deddin Hammûye
Sa‘deddin Hammûye, uzun seyahatleri, Necmeddîn-i Kübrâ çevresindeki terbiyesi ve velâyet, harfler ve varlık anlayışına dair çok sayıdaki eseriyle tanınır.
Adem-i mana
Mana adamı, hakiki insan, her şeyin aslını ve hakikatini bilen, mana âlemine vâkıf, merd-i mana, mana eri. Nüsha-i vahdet âdemdir Nefha-i kudret âdemdir Âdem'den gayri ademdir Gel âdeme er bu deme Şeyh Ibrahim
Akit
Kulun, Allah'la kendisi arasında kalmak üzere kalben bir taahhütte bulunması, bir akit yapması ve niyet etmesidir. Aynı şey dille olursa buna ahit veya ahdetme (söz verme) denir. Avam (alım satım vs. işlerinde) dille yaptıkları akitlere bağlı kalmakla, havas ise buna ek olarak kalple yaptıkları akitlere de bağlı kalmakla yükümlüdür. “Akitlere bağlı kalınız” mealindeki ayetten süfiler bu anlamı çıkarmışlardır. Akl-ı evvel (J (عقل ا و x. İlk akıl. “Allah'ın ilk yarattığı şey akıldır,” hadisi ile bu akla işaret edilmiştir. 2. Vahdet mertebesi. 3. Nur-i Muhammedi. 4. Cebrail. 5. Insanın hakikati. 6. Arş. Akl-ı evvel Allah'tan ilk zuhur eden şeydir. Allah önce onu, sonra onun aracılığıyla tüm diğer şeyleri yaratmıştır. Buna ilâhî ilmin ilk zuhuru adı da verilir. İlahi ilim ayrıntısızdır; aşağıya doğru inerken ayrıntılı hale gelir: ilâhî ilme Ümmü'Lkitap, akla evvele imam-ı mübin, levhe hitab-ı mübin adı verilir. Bunlara sırasıyla nun, kalem ve levh de denir. Kalem-i alâ, adl, el-hakku'l-mahluk bih, imam-ı mübin, hakikat-i Muhammediye, dürre-i beyzâ, nur-i Muhammed, ruh-ı azam, ukab akl-ı evvele verilen diğer isim- lerdir. Akl-ı kül (külli ilâhî akıl) akl-ı evvelden sonra gelen bir mertebedir. Levh gök kubbesindeki adil ölçü ve doğru kıstastır; nurlu bir müdrike olup akl-ı evvele tevdi edilen bilgilerin suretleri onunla zuhur eder. Akl-ı külli, akl-ı evvelin mazharıdır. Âdem külli aklın, Havva külli nefsin suretidir. Akl-ı meas fikir kanunu ile ölçülen bir nurdur, ancak alet ve vasıtayla; külli akla ait çeşitli idrak şekillerinden yalnızca biriyle idrak eder. Akl-ı evvelin yolu ona kapalıdır. Mutasavvıflar, “Allah akılla idrak edilemez,” dedikleri zaman, akıl kelimesiyle kı- yas ve mantık esasları dahilinde faaliyet gösteren akl-ı meaş'ı kastederler. “Allah akılla bilinir,” dedikleri zaman kıyas ve başka araçlar olmadan idrak eden akl-ı evveli kastederler. Bir tek nurdan ibaret olan akl-ı evvel ve kalem-i alâ kula nispetle akl-ı evvel, Hakk’a nispetle kalem-i alâ ismini alır. Allah Cebraili Hz. Muhammed'e nispet olunan akl-ı evvelden yarattığından o, Cebrail'in babası ve bütün âlemin aslıdır. Bu yüzdendir ki miraçta Hz. Peygamber Cebrail'in durmak zorunda kaldığı noktanın ilerisine tek başına gitmiştir. “Hz. Muhammed'in önün- de aklı kurban et,” diyen Hz. Mevlânâ bununla akl-ı meaş'ı kast eder. Akl-ı meaş'a akl-ı cüzi de denir. İlahi ismin deposu ve Allah'ın emini olması itibariyle Cebrail’e mmm اذ AY KR İS e e gt NN A
A‘yân-ı sâbite
Varlıkların Allah’ın ilmindeki ezelî ve değişmez hakikatleri. Tasavvuf literatüründe, özellikle vahdet-i vücûd düşüncesinde, eşyanın dış dünyada var olmadan önce ilâhî ilimde bilinen sûret ve hakikatlerini anlatır. İlim ile dış varlık arasındaki yer A‘yân-ı sâbite dış dünyada müstakil birer varlık değildir. “Sâbit” oluşları ilâhî ilimde belirli bulunmalarını, “ma‘dûm” oluşları ise henüz hâricî varlık kazanmamış olmalarını ifade eder. Yaratılış, bu ilmî hakikatlerin ilâhî irade ve kudretle varlık sahasında görünmesi şeklinde açıklanır. Çokluk nasıl açıklanır? Vücûdun birliği ile varlıklardaki çokluk arasındaki ilişki, aynalar ve sûretler yahut tek bir kumaştan farklı elbiselerin kesilmesi benzetmeleriyle anlatılır. Varlık birdir; kabiliyetler ve görünüşler a‘yânın farklılığına göre çeşitlenir. Okuma notu Kavram, bütün tasavvuf ekollerinde aynı anlam ve ağırlıkta kullanılmaz; bilhassa İbnü’l-Arabî sonrası metafizik dil içinde merkezîdir.
Ayne’l-yakin
عبن اليقين) Gözle ve görerek hasıl olan yakin. Ilme'l-yakin, ayne’l-yakin ve hakke’l-yakin adı verilen üç yakin mertebesinden ikincisi. Kalbin, müşahede yoluyla hakiki vahdeti görmesi, Bkz. Hakka’l-yakin, İlme'l-yakin.
Aynu’l-cem
عين | لجبع) Tam cem hali. Bu halde bulunan sûfî her şeyi fani, yalnızca Allah'ı baki olarak görür. Bütün varlıkları ya Allah veya Allah'tan gören sûfî, bu hal için de tam olarak fani (aynu'l-fena) olduğundan her işi Allah’a nispet eder ve “Allah'tan başka fail yoktur,” der. Bâyezid Bistâmi bu haldeyken, “Kendimi tenzih ederim, şanım ne yüce!”; Hallâc ise, “Ene’l-Hak” demiştir. Hak'ta fani olduklarından bu sözleri onların diliyle söyleyen Allah'tır ( 549; SA 525; وه 628). Aynu'l-cem, tevhide verilen çeşitli isimlerden biridir. Aynu'l-cem halinde sûfî her şeyi Hak olarak görür. Ben bu suretten ileri adım Yünus değil iken Ben ol idim ol ben idi bu aşkı sunandaydım Yünus Emre gözün aç bak iki cihan dopdoludur Hak Gümanı sıdk oduna yak şöyle âşikâre nihandadır Yünus Yine bu hal içinde sûfî her şeyi kendi olarak görür, ama o Hak'ta fani olduğundan Hak'la aralarında ayrılık gayrılık değil, vahdet vardır. Bu fani, o bakidir. Benem ol ışk bahrisi denizler hayran bana Derya benim katremdir, zerreler umman bana Yünus Aynu’1-fena )' (عين | لفنا Tam fena hali. Fena içinde fena (fena ender fena); fenadan
Bahr
veya Bahir. ç. Buhür, Ebhar, Bihar. Deniz, derya, umman. 2. tas. a Hakk'ın sonsuz olan sıfat ve zat makamı ki, bütün eşya ve varlıklar bu sonsuz ummanın dalgalarıdır. b Külli varlık âlemi. Vahdet (birlik) umman, kesret (çokluk) bunun dalgalarıdır. Süfiler genellikle varlığın tek olduğunu, çokluğun görünürde kaldığını anlatmak için deniz örneğini kullanırlar (sm 183, NK 7). Bahr-i aşk, bahr-i muhabbet, bahr-i zat, bahrü'l-hakikat gibi ifadelerde kullanılır. Zehi deryâ-yı vahdet kim kesilmez hergiz emvâcı Bu kesret âlemi andan doğup nâçâr olur peydâ Niyâzi Deryâ-yı muhit casa geldi Kevn ile mekân hurüşa geldi Nesimi Bahreyn (cw 5x) 1. Iki deniz. 2. tas. Vücüp ve imkân sahası, zaruret ve cebir dairesi ile irade ve ihtiyar daireleri. Insan iradesinin etkili olduğu alana imkân dairesi, cebrin hâkim olduğu alana vücüp (zaruret) dairesi denir (sM 186). Bahr-ı atâ Lütuf denizi. Bahr-ı ateş Ateş denizi. Bahr-ı bilâ-şâti Sahili olmayan deniz, sonsuz derya. Bap Bahır-ı bi-pâyân (4 LU بى ><) I. Sahili olmayan deniz. 2, tas. Zat-ı kibriya, Iki deniz. 2. tas. Vücüp ve imkân sahası, zaruret ve cebir dairesi ile irade ve ihtiyar daireleri. Insan iradesinin etkili olduğu alana imkân dairesi, cebrin hâkim olduğu alana vücüp (zaruret) dairesi denir (sM 186). Bahr-ı atâ Lütuf denizi. Bahr-ı ateş Ateş denizi. Bahr-ı bilâ-şâti Sahili olmayan deniz, sonsuz derya. Bap Bahır-ı bi-pâyân (4 LU بى ><) I. Sahili olmayan deniz. 2, tas. Zat-ı kibriya,
Bal
YY) Kol, kanat. 2. tas Kalbin ilim ve irfanla cilalanması ve nurlandırlması (sm) Bâliğan i ar. لغا ن) U) 1, Akıl baliğ olanlar, buluğ çağına erişenler. 2. عم Sürekli olarak bir aşamadan diğerine, bir halden öbürüne yürüyenler ve yükselenler (sm). Puthane ile Ka'be'yi vahdette fark eden Manide bâliğ olmamış ol gerçi pirdir Nesimi Bâliş-zeden fars, ( (با لش زد 1. Yastık dövmek, Yastığa vurup tempo tutmak, raks. 2. tas. Yastığa vurup tempo tutmak ve semâ etmek. Bir çubukla yastığa vurulup toz kaldırıldığı için buna gubar, tagbir de (tozutma) denir, Yastık dövmek, Yastığa vurup tempo tutmak, raks. 2. tas. Yastığa vurup tempo tutmak ve semâ etmek. Bir çubukla yastığa vurulup toz kaldırıldığı için buna gubar, tagbir de (tozutma) denir,
Bigâne
(« (بيكا Yabancı, el, aşina olmayan. tas. a Tasavvufla tanışmayan, yola girmeyen, sülüka başlamayan. İnkârcı, kâfir. Bigâne (veya yegâne). Yabancılık, yabancı olma. b Vahdet makamı. Hiçbir şekilde hiçbir şeye benzemeyen ve muhtaç olmayan uluhiyet âlemi ve bu âlemin mutlak anlamda ihtiyaçsız olması hali, istiğna. Bkz. Aşina.
Bi-reng-Bi-rengi
Renksiz, renksizlik. tas. Dinlerin birliği (vahdet-i edyan). Bütün renklerin aslı renksizlik olduğu gibi bütün dinlerin aslı da bir ve aynıdır. Bu da bütün insanların Elest Bezmi'nde kendilerinin kul, Allah'ın Rab olmasını kabul etmelerinden ibaret olan tek ve bir dindir. Belli bir mertebeye ulaşan mutasavvıf bütün din mensuplarına aynı gözle bakar; çünkü hepsinin aslı birdir. Bütün dinler ve mezheplerde esas olan söz konusu dinin renkleridir (kri 251-57). Kâr beççe ve küh-i kâf terimleri de bu anlamda kullanılır. Hallâc'a göre insanlar kendi tercih ettikleri din üzere değil, kendileri için tercih edilen din üzere bulunurlar. İbn Arabi'ye göre Allah kendisinden başkasına ibadet edilmemesini ferman buyurduğu için, aslında ondan başkasına ibadet etmek mümkün değildir; başka şeylere ibadet edenler farkında olmadan ona ibadet ederler, Bkz. Allah. Zehi mebde ki bi-reng-i amâdan eylemiş tasvir Hezarân çehre-i rengin hezârân dide-i bina Nâbi Bostan
Büt
Put, sanem. tas. a Nefs, nefs-i, emmare. Herkesin putu kendi nefsidir. Hakikati idrak etmek için Hz. İbrahim'in putu kırması Büt vahdet Ye me ———.. N gibi nefs putunu kırmak gerekir. Fütüvvet ehli fetâyı (yiğit), put kıncı (biit-siken) olarak tanımlar Nefs put: Halk tarafından övülme arzusu Zünnardır. b Sevgili, yâr, maşuk, matlup, Hayret ey büt suretin gördükte lal eyler beni Suret-i halim gören suret hayal eyle beni Fuzüli Büt-gede (e (بتكد 1, Mabet, puthane, dua edilen makam, 2. tas. İlahi bilgilere (marifet-i ilahiyye) şiddetle özlem duyan kâmil arifin bâtını, gönlü (TK n:1153) Kangı büttür bilmezem imanımı gâret kılan Sende iman yok ki sen aldım deyem imanımı Secdedir her kanad bir büt görsem âyinim benim Hah kâfir u hah mü'min dut budur dinim benim | Fuzüli |
Büthane
+. Puthane, tapınak. 2. tas. a Vahdet-i kül, lâhüti âlem. b Zat-ı ahadiyet, mazhar olma hali. e Maddi âlem, unsurlar âlemi, Büt-perest Âşık, hakiki tevhit ehli, aşka ve vahdete mazhar olmak. Büt vahdet Zünnar hizmete, put vahdete işarettir. zn eed Cabülka —Cabülsâ(U (جا بو لقا - جا بو 1. Efsanevi iki şehir. ee gi Birinin şarkta, diğerinin garpta olduğu kabul edilir. 2, tas. Bu es fs iki şehir misal âlemindedir. Sâlikin hakikate ulaşmak için ae ie harekete geçtiği ilk menzil Cabülkâ, son menzil Cabülsâ'dır. He Pe Cabülkâ uluhiyet, Cabülsâ insaniyet mertebesidir. Zat-ı ilâhî in 7 bs mesrikinden dogan her sey taayyün-i insani mağribinde A gurup eder (MT m1, 350-3 53).
Derya-yı muhit
Okyanus. 2. Mutlak varlık. Derya-yı vahdet Birlik denizi, Zat-ı kibriyanin tecelli etmesi, Zehi derya-yı vahdet kim kesilmez hergiz emvâcı Bu kesret âlemi ondan doğup nâçâr olur peydâ Niyazi Mutlak varlık. Derya-yı vahdet Birlik denizi, Zat-ı kibriyanin tecelli etmesi, Zehi derya-yı vahdet kim kesilmez hergiz emvâcı Bu kesret âlemi ondan doğup nâçâr olur peydâ Niyazi
Üsküp
Üsküp · Kuzey Makedonya · Sefîne'ye göre doğum yeri; Edirne'ye yerleştiği için sonradan 'Edirneli' diye anılmıştır. İlişkili kişi dosyası Vahdetî Osman Efendi : Vahdetî Osman Efendi (ö. 1723), Üsküp doğumlu, Edirne'de yaşayan; İsmâil Hakkı Bursevî ve Hasan Sezâî çevresiyle irtibatlı Celvetî âlim ve şairdir.
Ayşekadın Hanı bitişiğindeki kabristan, Uzunkaldırım
Edirne · Türkiye · Sefîne'nin verdiği tarife göre kabrinin bulunduğu yer: Edirne'de Uzunkaldırım'da, Ayşekadın Hanı'na bitişik kabristan. İlişkili kişi dosyası Vahdetî Osman Efendi : Vahdetî Osman Efendi (ö. 1723), Üsküp doğumlu, Edirne'de yaşayan; İsmâil Hakkı Bursevî ve Hasan Sezâî çevresiyle irtibatlı Celvetî âlim ve şairdir.
Üsküp
Üsküp · Kuzey Makedonya · 1839'da Koçana'dan ayrılıp yerleştiği ve 1874'e kadar irşad faaliyetini sürdürdüğü şehir. Buraya, Koçana'daki müderrisliği sırasında ilk müntesiplerinden olan Üsküp Valisi Hıfzı Paşa'nın daveti üzerine gelmiş ve şehrin ulemâsıyla tanışmıştır. Nakşibendî-Müceddidî şeyhi Kazanlı Abdülhâlik Efendi'ye burada intisap etti; 1843'te hacca kalabalık bir kafileyle Üsküp'ten çıktı. Vahdet-i vücûd esasına dayanan irşadı sebebiyle 1868'de buradan İstanbul'a şikâyet edildi. Fâtih türbedarı Ahmed Amiş Efendi de kendisini Üsküp'te ziyaret ederek icâzetnâme almıştır.
Vâlide-i Atîk Camii Zâviyesi
İstanbul · Türkiye · Üsküdar'daki inzivasının ardından meşihatını ve caminin vâizliğini kabul ettiği zâviye; Karabaşiyye kolu buradan yayılmıştır. İlişkili kişi dosyası Karabaş-ı Velî : Karabaş-ı Velî (1611–1686), Şâbâniyye içinde Karabaşiyye nispetinin pîri; seyrüsülûk, âdâb, halvet ve vahdet-i vücûd üzerine çok sayıda risalenin müellifidir.
Abdürrahim Karahisârî'nin mescidi ve kitap vakfı
Afyonkarahisar · Türkiye · 888 (1483) yılında Karahisar'da tanzim ettirdiği vakfiyeyle servetini ve kitaplarını Afyon'da yaptırdığı mescide vakfetti. Kaynak mescidin adını ve mevkiini vermez; koordinat şehir düzeyindedir. İlişkili kişi dosyası Şeyh Abdurrahim Karahisârî : Abdürrahim Karahisârî, Akşemseddin'in yakınında yetişen Bayramî-Hamzavî çevre öncesi halifelerden; Vahdetnâme ve diğer telifleriyle XV. yüzyıl tasavvuf dilinin önemli müelliflerindendir.
Zeyrek Medresesi
İstanbul · Türkiye · Gençliğinde tahsil gördüğü medrese. Fâtih'in ölümünden sonra İstanbul'a geldiğinde, kendisi için hazırlanan derviş hücrelerini reddedip artık metruk olan bu medreseye yerleşti. İlişkili kişi dosyası Abdullah-ı İlâhî : Simavlı Abdullah-ı İlâhî (ö. 896/1491), Ubeydullah Ahrâr’ın halifesi olarak Nakşibendiyye’nin Ahrârî yorumunu Anadolu ve Rumeli’ye taşıyan; Simav, İstanbul ve Vardar Yenicesi çevrelerini etkileyen, Türkçe ve Arapça eserleriyle aşk, vahdet, seyrüsülûk ve melâmet düşüncesini işleyen âlim-sûfîdir.
Şah Sultan Camii hazîresi
İstanbul · Türkiye · Kabri Şah Sultan Camii bahçesinde, mihrabın önündedir. Baş ve ayak ucunda dikdörtgen biçiminde kitâbesiz iki kalın taş bulunmaktadır. İlişkili kişi dosyası Şeyh Hüseyin Lâmekânî : Şeyh Hüseyin Lâmekânî (ö. 1034/1625), Hasan Kabâdûz'un yanında yetişen; Şah Sultan Camii çevresinde ders ve zikir meclisleri kuran Bayramî-Melâmî şeyhi, şair ve Vahdet-nâme müellifidir.
Limni
Limnos · Yunanistan · 1090/1679'da sürgün edildiği ve dört yıl kaldığı ada; aynı yıllarda Niyâzî-i Mısrî de burada ikamete mecbur edilmiştir. İlişkili kişi dosyası Karabaş-ı Velî : Karabaş-ı Velî (1611–1686), Şâbâniyye içinde Karabaşiyye nispetinin pîri; seyrüsülûk, âdâb, halvet ve vahdet-i vücûd üzerine çok sayıda risalenin müellifidir.
Küplüce Mezarlığı
İstanbul · Türkiye · Meclis-i Kebîr-i Maârif üyesi iken 16 Aralık 1913'te İstanbul'da vefat eden Mehmed Zihni Efendi, Küplüce Mezarlığı'ndaki aile kabristanına defnedildi. Sefîne'nin kaydettiği “Zihni Efendi buldu vahdet-sarâyı vuslatı” tarih mısraı da 1332 yılını verir.
Şeyh Şâbân-ı Velî Dergâhı
Kastamonu · Türkiye · İsmâil Çorûmî'ye intisap ettiği ve onun vefatından sonra oğlu Mustafa Muslihuddin'in yanında sülûkünü tamamladığı dergâh; Şâbâniyye'nin pîr makamıdır. İlişkili kişi dosyası Karabaş-ı Velî : Karabaş-ı Velî (1611–1686), Şâbâniyye içinde Karabaşiyye nispetinin pîri; seyrüsülûk, âdâb, halvet ve vahdet-i vücûd üzerine çok sayıda risalenin müellifidir.
Semerkant
Semerkant · Özbekistan · Ubeydullah Ahrâr'a intisap edip seyrüsülûkünü tamamladığı ve icâzet aldığı şehir; mürşidi görev alanı olarak burada Anadolu'yu gösterdi. İlişkili kişi dosyası Abdullah-ı İlâhî : Simavlı Abdullah-ı İlâhî (ö. 896/1491), Ubeydullah Ahrâr’ın halifesi olarak Nakşibendiyye’nin Ahrârî yorumunu Anadolu ve Rumeli’ye taşıyan; Simav, İstanbul ve Vardar Yenicesi çevrelerini etkileyen, Türkçe ve Arapça eserleriyle aşk, vahdet, seyrüsülûk ve melâmet düşüncesini işleyen âlim-sûfîdir.
Bahâeddin Nakşibend Türbesi, Buhara
Buhara · Özbekistan · İcâzetten sonra bir yıl — dokuz erbaîn — boyunca kabrinin yanında ibadet ve tefekkürle vakit geçirdiği yer; Üveysî-meşrep tanınmasının sebebi budur. İlişkili kişi dosyası Abdullah-ı İlâhî : Simavlı Abdullah-ı İlâhî (ö. 896/1491), Ubeydullah Ahrâr’ın halifesi olarak Nakşibendiyye’nin Ahrârî yorumunu Anadolu ve Rumeli’ye taşıyan; Simav, İstanbul ve Vardar Yenicesi çevrelerini etkileyen, Türkçe ve Arapça eserleriyle aşk, vahdet, seyrüsülûk ve melâmet düşüncesini işleyen âlim-sûfîdir.
XIX. Yüzyıl Anadolu Tasavvuf Haritası
On dokuzuncu yüzyıl Anadolu tasavvufunu yalnız tekke sayılarıyla değil; tarikat kolları, şehir ağları, göçler, cami ve hâne tekkeleri, Meclis-i Meşâyih, ulema, mûsiki ve gündelik hizmet kurumları üzerinden okuyan kapsamlı dönem dosyası.
Neccâr-zâde'nin Tevhid Dili: Vahdet-i Vücûd ve Vahdet-i Şühûd
Müceddidî aidiyet ile şiirdeki vücûdî dilin birlikte okunması. Kaynak makaledeki biyografi, eser ve kavram bölümleri karşılaştırılarak hazırlanmış editoryal dosya.
Mevlevî Âyin-i Şerif: Musiki, Erkân ve Sembol
Âyinin musiki mimarisi ile mukabele erkânını birbirine karıştırmadan okuma TDV İslâm Ansiklopedisi maddeleri mevcut monografilerle karşılaştırılarak özgün biçimde hazırlanmıştır.
Rifâiyye'nin Kıyafet, Sembol ve Cihaz Dünyası
Hırka, tâc, destâr, ridâ, kemer, gül mührü, alem ve merasim eşyaları
Zühdden Tarikata: Tasavvufun Tarihî Dönemleri
İlk zâhid çevrelerinden tasavvuf dilinin teşekkülüne ve XII. yüzyıl sonrasında kurumsal yolların yaygınlaşmasına uzanan tarih çizgisi
Mesnevîhanlar ve Şerh Geleneği
Mevlevîhâneden cami dersine, sözlü takrirden kapsamlı şerhlere
Melâmiyye Kaynaklarını Okuma Rehberi
İlk OCR dalgasındaki altı Melâmîlik çalışmasını, dönem ve kaynak türü ayrımıyla site omurgasına bağlayan editoryal rehber.
Sun‘ullah Gaybî: Dîvân, Melâmî Hafıza ve Tasavvuf Dili
Kütahya çevresi Sun‘ullah Gaybî XVII. yüzyılın önemli mutasavvıf şairlerindendir. Şiir ve mensur eserleri, Halvetî-Melâmî kavram çevrelerinin, vahdet-i vücûd yorumlarının ve yerel irşad hafızasının kesiştiği bir külliyat oluşturur. Dîvânın dili Gaybî, güç tasavvuf kavramlarını görece sade ve yoğun bir Türkçeyle işler.
Abdullah Bosnevi ve Merâtib-i Vücûd
Mertebe neden kullanılır? Merâtib-i vücûd tasnifleri tek varlığın çoğalma hikâyesi değil, mutlaklık, ilim, ruh, misal ve duyulur âlem arasındaki nispetleri açıklama araçlarıdır. Tasnif sayısı müellif ve metne göre değişebilir. Yedili tasnif Ahadiyyet, vahdet, vâhidiyyet, ruhlar, misal, şehâdet ve insan mertebeleri olarak özetlenen yedili düzen, Hakk'ın zâtın
Tefsir Literatüründe Tasavvufa Bakış
İşârî tefsirin sınırı İşârî yorum, âyetin zahir anlamını iptal etmeyen ve dinin açık ilkelerine aykırı düşmeyen mânevî çağrışım olarak savunulmuştur. Her bâtınî iddia aynı yöntem içinde değildir. Müfessirlerin farklı tavırları Bazı müfessirler sûfîlerin ahlâk ve zühd yorumlarını benimserken teknik vahdet, velâyet veya keşif iddialarına ihtiyatla yaklaşır. 'T
Divan Şiirinde Tasavvuf: Kavram, Mecaz ve Eşya
Şiir kaynak olarak nasıl okunur? Divan şiirindeki tasavvuf dili doğrudan tekke yönetmeliği değildir. Şair, teknik kavramı estetik mecaza dönüştürebilir; aynı mazmun dinî, beşerî ve tasavvufî anlamları birlikte taşıyabilir. Tevhid ve aşk Vahdet-kesret, benlik, mâsivâ, tecellî ve ayna mecazları varlık anlayışını; âşık, sevgili, rakip, şarap ve meyhane dili aşk
Sayfalar 42–50
Muzaffer Ozak Külliyatı · Allah celle celâluhu; bu âyet-i celillerle, kâfirlerin cehennemde görecekleri şiddetli âzabı beyan buyurmakta ve diğer bir âyet-i kerimede de: «innâ a'tednâ lil-kâfiriyne selasile
Sayfalar 49–56
Muzaffer Ozak Külliyatı · Birinci tevhid; ehl-i şeriatin ve avamın, tkinci tevhid; ehl-i ilmin ve havassın, Ücüncü tevhid; ehl-i hakikatin yani havassül - havassın tevhidleridir. MÜRŞİD KIMDEN OLUR? Sâlik-i
Sayfalar 57–64
Muzaffer Ozak Külliyatı · Rabbi... Tâbi'in, tabe-i tâbi'in, eimme-i müctehidiyn, ule ma-i din-i mübiyn, şehitler, gaziler, Pirân-ı-izâm ve evliya-i kiraının feyizleriyle bizleri şadân-ü handan eyle yâ Rabbi
Sayfalar 65–72
Muzaffer Ozak Külliyatı · — Biz, yeryüzünün Allahıyız, demişler ve hallak-ı âlem olan Allahu zül-celâli inkâr etmemişlerdir. Belki: (0, GÖK- LERIN ALLAHI..) demişlerdir. Firavunun bile, gündüz yaptıklarına
Sayfalar 103–109
Muzaffer Ozak Külliyatı · Muhammediyye ile nurlandırırsa, cemal-i Muhammediyyeyi ve makam-ı Ahmediyyeyi müşahede eyler ve bunun neticesi olarak da aşkı günden güne artarak mir'atı hak yolunda pervane gibi k
Sayfalar 106–111
Muzaffer Ozak Külliyatı · öyle bir âlem açılır ki, bu âlemi seyr-ü temaşa ederken ölüm acısını duymazlar. Zira, âşıklara ölüm bâbında vuslât-ı cemal, hayatlarında ise makam-ı kemal vardır. Bunun için, mü'mi
Sayfalar 134–145
Muzaffer Ozak Külliyatı · VE EZKÂ TAHİYYATİKE FADLEN VE ADEDEN Tahiyyatının sayı ve fazilet bakımlarından en pâk ve arınmışını ALÂ EŞREF-İL HALÂ'İK-İL İNSANİYYETİ İnsan olarak yaratılmışların en şereflisi V
Sayfalar 141–148
Muzaffer Ozak Külliyatı · dirler. Günümüzde, müslüman geçinenlerin çoğu, zâhiri taharete dikkat ve riayet etmekte ve fakat bâtını temizliğe hiç mi hiç önem vermemekte ve hattâ bunu umursamamaktadır. Bazılar
Sayfalar 141–146
Muzaffer Ozak Külliyatı · Nebisidir. Bütün güzel ahlâklarla, sıfat-ı cemile ile muttasıftır. Ve bütün müttakilerin, salihlerin imamıdır. Bütün meleklerin. peygamberlerin, mü'minlerin sevdiği ve âhirette, ce
Sayfalar 152–158
Muzaffer Ozak Külliyatı · rur ve bunları da Allah yolunda savaşan gazilere verirdi. Dünya zevklerinden hiç hoşlanmaz ve haz almaz, bu fâni âlemde Allah ve Resûlüne lâyık olmaya ve milletini özellikle hristi
Sayfalar 169–175
Muzaffer Ozak Külliyatı · le ya erham-er-râhimiyn.. Ehl-i-beyt-i Mustafa hürmetine, rahmet ve bereketinle bizleri islâh eyle ey ulu Allah! Ey Ehl-i-beyt! Allahu teâlâ, sizden bütün kirlilikleri (Günalları)
Sayfalar 221–230
Muzaffer Ozak Külliyatı · dır. Allahu teâlâyı noksan sıfatlardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif ederim. Ne acep kerim oldu Allahu azim-üş-şân.. Ne acep azım oldu Allahu azım-uş-şan, ne acep halım oldu