HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Doğumu ve menşei
Hayatı hakkında yeterli bilgi yoktur. Hocaları arasında gösterilen Kadı Sirâceddin el-Urmevî'nin Kayseri'den Konya'ya başkadı olarak tayin edildiği 1273'te on iki-on beş yaşları arasında olduğu bildirildiğine göre 1260 yılı civarında doğduğu söylenebilir.
Bazı eserlerde Karaman'da doğduğu kaydedilse de çoğunda doğum yeri Kayseri'dir; nitekim kendisi nisbesini “er-Rûmî el-Kayserî” şeklinde verir. Çağdaş yazarlar onun Türk olduğunu belirtirken H. Corbin hiçbir delil göstermeden onu İranlı bir mutasavvıf ve filozof olarak tanıtır — aynı yazar başka bir eserinde Kayseri'de doğduğunu ve Anadolu kökenli olduğunu söyler.
Tahsili
Tahsil hayatına Kayseri'de başladı; dinî ve naklî ilimleri öğrendikten sonra bilgisini artırmak için Mısır'a gitti. Mısır'a ne zaman gittiği, ne kadar kaldığı, kimlerden ders aldığı ve ne zaman döndüğü belli değildir.
Bazı kaynaklar Sadreddin Konevî'nin öğrencisi olduğunu kaydederse de bunun doğru olması mümkün değildir: tahsil için Konya'ya gittiğine dair hiçbir rivayet yoktur; ayrıca Konevî'nin öldüğü 1274'ten bir yıl önce hocası Urmevî ile Konya'ya gelmiş olsa bile o yıllarda çok genç olduğundan tasavvufla ilgisi bulunmaması gerekir.
Sadreddin Konevî'den tasavvuf öğrenmek için Konya'ya gelen ve onun ölümünden önce Anadolu'dan ayrıldığı bilinen, tasavvuf yolunda üstadı olduğunu söylediği Abdürrezzâk el-Kâşânî ile muhtemelen İran'ın Sâve şehrinde tanıştı.
İznik: ilk Osmanlı medresesi
Orhan Gazi, 1336 yılında inşaatı biten İznik'teki ilk Osmanlı medresesinin müderrisliğine Dâvûd-i Kayserî'yi 30 akçe maaşla tayin etti.
Ölümüne kadar on beş yıla yakın bu görevde kaldı; bir yandan öğrenci yetiştirirken bir yandan eserlerini kaleme aldı. Okuttuğu dersler hakkında bilgi bulunmamakla birlikte, hadis ve fıkıh gibi dinî ilimlerin yanı sıra felsefe ve mantık gibi aklî ilimler okuttuğu söylenebilir.
Kaynaklarda Şeyh Edebâli, Yûnus Emre, Geyikli Baba ve Hacı Bektâş-ı Velî'nin çağdaşı olarak gösterilir. Kaynakların çoğuna göre 751'de (1350) İznik'te vefat etti; 745 (1344) ve 1335 gibi farklı tarihler de verilmiştir. Mezarının İznik'te Çandarlı Halil Paşa Camii'nin karşısında, bugün Çınardibi denilen yerde olduğu rivayet edilir. Yerine öğrencisi Tâceddin Geredevî tayin edilmiştir.
İlmî kişiliği
Osmanlı Devleti'nin ilk müderrisi ve ilk düşünürlerinden biridir. Eserlerinden dinî ve aklî ilimlerde iyi bir öğrenim gördüğü anlaşılır; özellikle fıkıh ve hadiste derin bilgi sahibiydi, fakat asıl tasavvuf, kelâm ve felsefe alanlarındaki dirayetiyle temayüz etti.
Zâhirî ilimlerle tasavvufu kendinde birleştirdi; İbnü'l-Fârız, İbnü'l-Arabî ve Abdürrezzâk el-Kâşânî gibi sûfîlerin geliştirdiği vahdet-i vücûd nazariyesini benimsedi. Aristo gibi Yunan filozoflarıyla Ebü'l-Berekât el-Bağdâdî gibi İslâm filozoflarını tenkit edebilecek seviyede felsefe bilgisine sahipti.
Vahdet-i vücûd nazariyesini felsefî mahiyette yorumlayan ve savunan ilk sûfî müelliftir. Bu görüş, onun eserleri sayesinde Anadolu dışında özellikle İran'da yayılma imkânı bulmuştur.
Şeyh değil müellif
Tasavvufî düşünce bakımından İbnü'l-Arabî'nin yolunu takip etmekle birlikte tarikat mensubu ve irşad faaliyeti yürüten bir şeyh değildir. Bazı kaynaklarda İbnü'l-Arabî'ye nisbet edilen Ekberiyye müntesibi gösterilmesi, Şeyh-i Ekber'in düşünce sistemini benimsemiş olmasındandır; ayrıca Ekberiyye diğer tarikatlar gibi âdâb ve erkânı olan bir tarikat değildir.
Tabiat felsefesi: enerji
Tabiat felsefesiyle ilgili görüşleri bakımından da önemli bir düşünürdür. Tabiatta var olan her şeyin esasını ve bütün tabiat olaylarını enerji ve enerji değişimiyle açıklayan enerjetizm doktrinini, Batı'daki kurucusu Wilhelm Ostwald'dan altı yüzyıl önce temellendirmiştir.
Ona göre âlem Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellisidir. “Küllî unsur” adını verdiği tabiattaki her şey atom (cüz) ve moleküllerden (mürekkeb) teşekkül etmiştir; varlıkların nitelik ve niceliğini bunlar tayin eder. Tabiat kendi özünde enerjiden ibarettir; enerjinin özelliği ve tezahürü ışık ve ateş olmasıdır.
Bu fikri, “Sonra O, özü duhân olan gökyüzüne yöneldi” (Fussılet 41/11) âyetindeki duhân kelimesine dayandırır: duhân, enerjinin şekil almamış durumudur. İlk enerji olan duhân zaman içinde çeşitli formlar alarak dört unsura (su, hava, ateş, toprak) dönüşmüştür.
Demokritos gibi varlıkların atom ve moleküllerden teşekkül ettiğini söyler; ancak kendisinden önceki Yunan filozoflarından ve onların takipçisi müslüman atomculardan farklı olarak atomların enerji yüklü olduğunu belirtir. Görüşünü şu cümleyle özetler: “Tabiat ışık veren ve yakıcı özelliğe sahip olan genel toplam enerjidir.”
Suyun yeri
Düşünce sisteminde metafizik ve fizikî açıdan suyun özel bir yeri vardır. Rahmânî nefes, küllî madde ve asıl cevher olarak nitelediği su, hayat sırrının kendi içinde eridiği temel unsurdur. “Su, varlıkları teşkil eden bütün unsurları kendisinde bulundurur” der ve bunu “Canlı olan her şeyi sudan yarattık” (el-Enbiyâ 21/30) âyetine dayandırır.
Allah'ın hayat sıfatı, celâl sıfatıyla yarattığı maddî suda ve heybet sıfatıyla yarattığı maddî ateşte iki yönlü olarak yansımış; su ve ateş birleşerek enerji bulutu olan duhânı meydana getirmiştir. Bulutun hafif ve latif kısmından gökler ve gök cisimleri, kaba ve ağır kısmından toprak oluşmuş, böylece hayat başlamıştır.
Tümcanlıcılık
Benimsediği vahdet-i vücûd görüşünün mantıkî sonucu olarak kâinattaki her şeyin canlı olduğunu söyler: kâinatta ne varsa hepsi Allah'ın hay ve hayat sıfatının yansımasıyla var olmuştur, dolayısıyla canlı (organik) ve cansız (inorganik) ayırımı yoktur; fakat insanlar bunu çıplak gözle göremezler.
Yer ve göklerdeki her şeyin Allah'ı tesbih ettiğini (el-İsrâ 17/44) ve sabah akşam O'na secde ettiğini (er-Ra'd 13/15) bildiren âyetlerdeki tesbih ve secdenin gerçek anlamda olduğunu söyleyerek bu âyetlere mecazi mâna veren kelâm ve tefsir âlimlerinden ayrılır: ona göre varlıklar sadece lisân-ı hâl ile değil, tabii hayattan kaynaklanan şuur ve ilimle Allah'ı zikrederler.
Zaman felsefesi
Nihâyetü'l-beyân fî dirâyeti'z-zamân'da zamanın mahiyetini araştırarak bir zaman felsefesi temellendirmeye çalıştı. Aristo ile Ebü'l-Berekât el-Bağdâdî'nin görüşlerini özetledikten sonra tenkitlerini yapıp kendi görüşünü ortaya koydu: ona göre fizikî zaman aynı zamanda matematiksel bir zamandır ve varlıklar arasındaki ilişkinin süresinin ölçümüdür; yani fizikî zaman empirik bir zamandır.
İlâhî aşk
Zâhir ulemâsı insanın Allah'a âşık olamayacağını ileri sürerek sûfîlere itiraz etmişse de sûfîler bu konuyu işlemeyi sürdürmüştür. Dâvûd-i Kayserî, İbnü'l-Fârız'ın el-Kasîdetü'l-mîmiyye'sine yazdığı şerhte ve girişinde görüşlerini açıklar.
Ona göre ilâhî aşk, insanın Allah'ın cemâl ve celâli karşısında duyduğu heyecan ve derin sevgidir. İnsan elest bezminde “Ben sizin rabbiniz değil miyim” sorusuna “evet” demiş ve Allah'ı müşahede etmekle sarhoş olmuştur; dünyaya gelince bu sarhoşluğunu dili, kalbi ve ruhuyla Allah'ı zikrederek yeniden hatırlayabilir. Bu sarhoşluğun şarabı Allah'ı sürekli anmaktır.
Tevhid mertebeleri
Tevhidi avamın ve havassın tevhidi diye ikiye ayırır.
Avamın tevhidi kelime-i tevhidi dil ile söyleyip kalp ile tasdik etmekten ibarettir ve en alt mertebedir. Bu tevhide üç yolla ulaşılır: mantıkî kıyaslama ve istidlâl (istidlâlî tevhid), peygamberleri taklit (naklî tevhid) veya ikisinin birleşimi (istidlâlî-naklî tevhid); üstün bir aklî çabayla ulaşılırsa istidlâlî-aklî tevhid adını alır.
Havassın tevhidi bunun üstündedir; şuurla yaşanan, mutasavvıfların ulaştığı tevhiddir ve fiillerin, sıfatların ve zâtın tevhidi olmak üzere üçe ayrılır — üçüne birden et-tevhîdü'ş-şühûdiyye (beraberce yaşanan tevhid) adını verir. Tevhidin ayrıca dinî, mantıkî-aklî ve ontolojik üç temeli vardır; ontolojik tevhid, insanın bir şuur varlığı olarak Allah'tan başka hiçbir varlığın olmadığına inanması ve bunu bilmesidir.
Tesiri
Daha çok Fusûsü'l-hikem şerhiyle sonraki müellif sûfîleri etkiledi. Şerh daha kendi döneminde Anadolu dışında tanınmış, Altın Orda'nın merkezi Saray'a ulaşmış ve Emîr-i Kebîr Hemedânî Fusûs şerhinde onun eserini esas almıştır.
Anadolu'da ilk olarak Şeyh Bedreddin şerhine bir ta'lîkāt yazmış, ancak bu eser günümüze ulaşmamıştır. Molla Fenârî, Kutbüddin İznikî, Sofyalı Bâlî Efendi, Abdullah Bosnevî ve İsmâil Hakkı Bursevî de ondan etkilenmiştir. Tesiri XX. yüzyıl başlarına kadar sürmüştür: İzmirli İsmail Hakkı, Dârülmuallimîn'de Fusûs dersi almak isteyince hocasının Dâvûd-i Kayserî'nin şerhini okuttuğunu söyler.
İranlı düşünürler üzerindeki tesiri daha büyük olmuştur. Şiî kelâmcısı ve mutasavvıfı Haydar el-Âmülî eserlerinde ona sık sık atıfta bulunur; Molla Sadrâ'nın eş-Şevâhidü'r-rubûbiyye ve el-Esfârü'l-erbaa'sında tesirleri açıkça görülür — eş-Şevâhid'i yayımlayan Âştiyânî, eserin birinci bölümünün âdeta Matla'u husûsi'l-kilem mukaddimesinin bir şerhi olduğunu söyler. Molla Hâdî-i Sebzevârî ve Molla Demâverdî de bu halkadandır.
Arap düşünürleri üzerinde de etkili oldu: Mecma'u'l-bahreyn'de Fusûs şerhinden bahsedilir; Abdülganî en-Nablusî ile Cezayir'in millî kahramanı Emîr Abdülkādir de ondan etkilenenler arasındadır.