Ara
Menü

Sayfalar 141–148

1.848 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 141–148

dirler. Günümüzde, müslüman geçinenlerin çoğu, zâhiri taharete dikkat ve riayet etmekte ve fakat bâtını temizliğe hiç mi hiç önem vermemekte ve hattâ bunu umursamamaktadır. Bazıları da var ki, mâ'azallah ne zâhirde ne bâtında temizliğe dikkat ve riayet etmemekte haram ile helâli dahi ayıramamak.

tadır.

Sofi zühde riyâ katar, Dahi kalan ondan beter, Ne dânişmend okur, tutar;

Ne mescitte cemaat var...

Müslüman olduklarını ve şer'i hükümlere uyduklarını zannedenlerin çoğu, yalnız dış temizliğine dikkat ve riayet etmekte ve iç temizliğine ise hiç önem vermemektedirler: Günahkârlar ise, esasen ne iç ne de dış temizlikle ilgi ve ilişkileri bulunmayan zavallılardır ve bu gibilere acımaktan gayrı elden hiçbir şey gelmez.

Fakat, cemaatle namaz kıldıktan sonra hep bir ağızdan okuduğumuz Salât-ı tüncinâ'yı müteakip üç veya yedi kerre Hasbünallahu ve ni'mel vekil tesbih ve niyazlarımızın Allahu tealâ tarafindan neden reddolunduğunu da bir türlü farkedemiyoruz. Felâh ve ferah dileniyoruz, tarah geliyor, ni'met istiyoruz, nikbet geliyor ama bizler hâlâ uyanamıyoruz. Hoş, bir çoklarımız da ne salâvat-ı münciyye'nin ne de Hasbünallahi ve ni'mel vekil'in ne demek olduğunun farkında bile değiliz ya!..

Kardeşim:

Dualarının kabul ve is'af buyurulmasını istiyorsan, helâlden kazan, helâle sarfet, helâl ye ve helâlinden giyin, için ve dışın temiz olsun, özün sözüne uysun. Bir kimse, Allahu tealâ yolunda şehid dahi olsa, üzerinde kul hakkı varsa azaptan kurtulamayacağını iki cihan serveri efendimiz haber vermektedir. Meğer ki, Allah yolunda havada veya denizde şehit olmuşsa, kul hakkı sakıt olur.

Hasan-ül-Basri hazretleri, nasihatlerinin son bölümünde de şöyle buyurmuşlardı:

— Ey Basra halkı! Ahiret dünyadan daha iyi ve daha hayırlıdır, dersiniz ama âhiret için hiçbir hazırlık yapmazsınız.

Dünyanın fâni olduğunu bilirsiniz ama yine de dünyayı âhirete tercih edersiniz...

Evet, gaflette bulunan kişilerin halleri ve fiilleri budur.

Oysa, dünyaya gelen göçer deriz ve bunu iyice biliriz ama, dünyaya meyil ve rağbetimiz yine de âhiretten fazla olur. Çoğumuzun yaşı yetmiş, işi bitmiş olduğu halde, hâlâ dünya muhabbeti peşindedir. Yakın bir gelecekte, malımızı, mülkümüzü, paramızı, kazancımızı, evimizi, barkımızı, çoluğumuzu ve çocuğumuzu yüzüstü bırakıp gidivereceğimiz aklımızın köşesinden bile geçmez. Hazırlık ne demek, bu son yolculuk için kaygulananımız ve tasalananımız bile pek azdır. Kalbinde âhiret korkusu ve kaygusu bulunmayanların duaları kabul buyurulur mu? Dilekleri hasıl olur mu?

Diyemez kişi eyleyip tayin, Bu dânn, şu da diyarındır;

Varsa malik olduğun bir şey, Yeri meçhul olan mezarındır...

Ey aklının başında, vicdanının ve sağduyusunun yerinde olduğunu ileri süren gafil!.. Dünyada kalacağın kadar dünya için, ahirette kalacağın kadar da âhiret için çalış... Rabbine muhtaç olduğun kadar, ibadet ve tâ'atte kusur etme... Ateşe dayanacağın kadar günah işle... Yüklenemeyeceğin, taşıyamayacağın ağır yüklerin altına girme... Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, hemen yarın ölecekmiş gibi âhiret için gayret ve himmet göster... Hiç ölmeyecekmiş gibi çalışman, yalnız kendin için değil; ailen, kavmin ve kabilen, milletin, dinin ve mukaddesatın içindir. Sen ölsen bile çoluk çocuğun yaşayacak, dinin, milletin, devletin kıyamete kadar pâyidar olacaktır. Gayen bu olmalıdır, hedefin buna göre belirlenmelidir. Hiç ölmeyecekmiş gibi çalışırsan, ailene ve milletine yararlı olursun, milletçe geri kalmışlıktan kurtuluruz, çağdaş medeniyyet seviyesine ulaşırız, ilimde, teknikte, tarımda, sanayide te-

rakki ve inkişâf ederiz. Dosta düşmana muhtaç olmayız, nâmerde avuç açmayız, milletimiz her mâ'nada yücelir, dinimiz ve mukaddesatımız korunur ve kollanır, refaha, saadet ve selâmete kavuşuruz.

Hemen yarın ölecekmiş gibi âhiretin için çalışman ise, nefsin yani kendi şahsın içindir. Nerede olursan ol, hangi şartlar içinde bulunursan bulun Allahu tealâ'ya muhtaç olduğunun şu'ur ve idrakine varırsın. Bütün yaratılmışlar da Allahu tealâ'ya senin gibi muhtaçtırlar. Bu ihtiyacını, bu aczini bil ve muhtaç olduğun kadar Rabbine ibadet ve tâ'at et, ki Rabbin de sana muhtaç bulunduğun herşeyi bahş ve ihsan buyursun.

Hz. Musa aleyhisselâm münâcatta bulundu:

— Yâ Rab! Ne zaman dua edersem, reddetmeyerek kabul ve is'af buyurursun?

Allah celle celâlühu hitap buyurdu:

— Yâ Musa! Ben senin Rabbinim, sen ise benim kulumsun... Ne zaman dua edersen, mutlâka icabet eder ve dileğini yerine getiririm.

Hz. Musa aleyhisselâm, bu soruyu bir kaç defa tekrar etti. Hak sübhanehu ve tealâ, lûtuf ve keremiyle cevap vermek tenezzülünde bulundu:

— Yâ Musa! Gece yarısı, el ayak çekildikten sonra yapılan dualar ile seher vakitlerinde edilen duaları kabul buyurur ve tezelden dilediğini veririm. Dua eden, âsi ve günahkâr bile olsa, bu vakitlerde edeceği dualara icabet ederim.

Arifler, dört sınıf insanda saadet yoktur buyurmuşlardır:

BİRİNCİSİ: Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin mübarek isimleri zikredildiği zaman salâvat getirmeyen bahiller ve sefillerdir.

İKİNCİSİ: Ezan-1 Muhammedi okunduğu zaman, müezzin ile birlikte o mübarek kelimeleri tekrarlamayan ve cemaate de hazır olmayan bahtsızlardır.

ÜÇÜNCUSÜ: Kendilerinden hayırlı bir iş talep eden müslümana yardım etmeyenlerdir.

DÖRDUNCÜSU: Namazlarından sonra nefsine, ana ve babasına ve bütün mü'minlere dua etmeyen nasipsizlerdir.

Onun için, namazlardan sonra nefsin, anne ve baban ve bütün ehl-i iyman için dua etmelidir. Özellikle aşağıdaki duayı okuyanlar ve devam edenlere velâyet makamı bahş ve ihsan buyurulacağını Mâ'ruf-u Kerhi kuddise sırruh efendimiz rivayet buyurmuştur. Bu duaya, devam etmelidir:

Allahümm'aslih ümmet-i Muhammed...

Allahümm'erham ümmet-i Muhammed...

Allahümme ferric an ümmet-i Muhammed...

(Allahım! Ümmet-i Muhammed-i lûtfun ve affınla islâh eyle.

(Allahım! Ümmet-i Muhammed'e merhamet buyur ve rahmeyle...

(Allahım! Ümmet-i Muhammed'i gamdan, kederden ve tasadan uzak bulundur.)

Dua ederken, önce Allahu tealâ'ya hamd-ü senâ etmeli ve daha sonra Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimize, Ehl-i beytine, ashap ve ensarına salât ve selâm getirmeli, kendimiz, ana ve babamız ve bütün ümmet-i Muhammed için affu mağfiret niyaz etmeli ve en sonunda dileğimiz ve ihtiyacımız ne ise, Allahu tealâ'ya arz ve icabetini niyaz etmelidir: Bir Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

Ed-dû'a û mahcubün indallahi hatta Jusalli ala Muhammedin ve ehl-i bertihl Resûl-ü zişân aleyhi ve âlihi salâvatullah-il-Mennân efendimizle, ehl-i beytine salât ve selâm getirilmeden yapılan dualar, Allahu tealâ katında kabul buyurulmaz.

Duaların kabulü için bazı şartlar ve vakitler olduğunu bildirmiş ve ezcümle Ezan ile Kamet arasında duaların reddolunmayacağını belirtmiş idik. Buna ait Hadis-i şerif şöyledir:

Ed-dû'aû beyn-il ezâni vel-ikameti mûstecabûn fed'û...

(Ezanla kamet arasındaki dua müstecap olur, dua ediniz.)

Mü'minlerin, birbirlerinin gıyabında yapacakları dua da reddolunmaz ve muhakkak kabul buyurulur. Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

sti, ibne) Siks Dû'a-ül ahı ll-ahiyhi bi-zahr-il-gaybi la yûrid...

(Mü'minin, mü'min kardeşinin gıyabında yapacağı dua reddolunmaz.)

Mücerret Salât ve selâmı, duanın başına ve sonuna tahsis etmemeli, ortasında da salât ve selâm getirmeli, dua etmeden önce mümkünse fakirlere sadaka vermeli, zikir, fikir ve namaz gibi Allahu talâ'nın sevdiği bir amel işlemeli, hamd-ü senâda bulunmalı, tam bir teslimiyyet ve tevekkül ile, inanarak, güvenerek, azabından korkarak ve rahmetini umarak, hulûs-u kalp ile, içi ve dışı tertemiz bulunulduğu halde dua etmelidir. Tekarında fayda vardır ki, dış temizliği gusül ve abdest ile ve iç temizliği de tövbe ve istiğfar ile, işlenilen günah ve isyanlara samimiyetle pişman olarak ve Hak sevgisinden gayrı bütün sevgileri kalpten ihraç ederek mümkün olur.

Sonra, kıbleye karşı diz üstü oturmalı, tevazû ve tezellülle, aczini, zayıflığını bilerek Enbiyâ ve Evliyâ'ya tevessül eylemeli ve Rabbinden ne dileyecekse dilemelidir. Tarif olunduğu şekilde yapılacak hayırlı duaların kabul buyurulacağına aslâ şüphe yoktur.

Dua, öyle bir ibadettir ki, kabul buyurulmasa dahi sahibine ecir ve sevap kazandıracağını Seyyid-il-Enâm aleyhi ve Envar-ül-Kulûb, Cilt 3 — F: 10

âlihi efdal-üt-tahiyyete vesselâm efendimiz Hadis-i şerif ile beyan buyurmuşlardır:

İzâ de'al-abdü bi-davetin felem testeciyb kütibe lehu hasenetîn.

(Kul, dua ederek Rabbinden bir şey dilerse, dilediği kendisine bahş ve ihsan buyurulmasa dahi, istenilen şeyin yerine Allahu sübhanehu ve tealâ kendisine bir hasene yazar.)

Bazı kutlu ve mutlu kişilerin mâ'nevi dereceleri ve mertebeleri yükseldikçe, Cenab-ı Hakkın kaza ve kaderine riza gösterirler, dua etmezler. Allahu tealâ'dan dünya ve âhiretle ilgili hiçbir şey istemezler, teslim-i külli ile teslim olarak Hak'tan ne gelirse ona razı olurlar ki, bu hal böyle üstün zevatın kaza ve kaderleri icabıdır. Onlar, tevhid-i zâtta olduklarından, bu hal kendilerinden değildir, Hak'tandır. Bunu da böylece bilmeli ve aslâ gaflet etmemelidir. Böyle zevat-ı âli kadir dua ettiklerinde, nefisleri için dua etmeyib ümmet-i Muhammed için dua ederler. Allaha duada bulunmaları ise; Allah celle hazretlerinden nefisleri için bir şey istemeyib (ud'uni) bana dua ediniz emrine icâbet içindir.

Kabul buyurulan efdal dualar şunlardır:

Kur'an-ı aziymde, Rabbimizin bizlere talim buyurduğu ve Resûl-ü zişânın Allahu zül-celâl vel-cemale niyaz ettiği dualar, Peygamberlerin ve hak velilerinin ettikleri dualar tezelden kabul ve gereği is'af buyurulur.

Dua esnasında Allah korkusu ve Allah sevgisi ile gözyaşı dökmeli, yalvarıp yakarmalıdır ki, bunlar duanın icabtine sebeptir. Unutmamalıdır ki, Allah korkusu ile gözyaşı dökmen cehennem ateşinden kurtuluştur. Bir Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

— Bir kimse, Allahu tealâ'yı zikrederek Allah korkusuyla gözyaşı dökse, dökülen gözyaşı yeryüzüne damlasa, kıyamet

günü Mâlik-i yevm-iddin olan Allahu sünhanehu ve tealâ hazretleri, o kulunu cehenneme koymaz ve kendisine aslâ azap etmez.

Allah korkusuyla ağlayan gözle, merhametli kalp kıyamet günü arşın gölgesindedir. Çünkü, merhametli kalbin gözleri Hak korkusu ile daima yaşlıdır. Allah korkusuyla ağlamanın, kulu ne yüce mevkilere ulaştıracağını anlamak için başka delil ister mi?

Kıyamet günü, kendi uzuvlarının aleyhinde tanıklık etmesi sonucu hesapta ve mizanda azaba müstehak olan ve cehenneme sevkolunan bir kimsenin kirpikleri izin isteyerek niyazda bulunur:

— Yâ Rab! Bu kulun, dünya hayatında iken celâl ve azametinden korkarak ağlamıştır. Beni, bir çok defalar gözyaşları ile ıslatmıştır, diye o da tanıklık eder ve onun tanıklığı ile o kul azaptan kurtulur ve cennete dahil olur.

Ahsen-i takviym üzere halkolunan ve adına insan denilen ve kendisine ilâhi emanetler yükletilen kul, vatan-ı aslisinden ayrı düşmüş olup bu fâni âlemde bir gurbetzede gibidir. Gurbette ve garip olduğundan dolayı da, kendisine gülmek değil, ağlamak, inlemek yakışır. Özellikle, geceleri herkes derin bir gaflet içinde uyurken ve seher vakitlerinde Rabbi ile tenha kalır, naz ve niyaz eder ve ondan vatan-ı aslisinde sultan olmayı diler. Aşıklara, sadıklara ve âriflere lâyık olan budur.

Allahu tealâ ve tekaddes hazretleri, bizleri Habib-i edibine bağışlayarak nârından azâd, lûtuf ve ihsanları ile hepimizi dilşâd eyleye.. Dualarımızı ve niyazlarımızı, dergâh-ı bârigâh-1 ahadiyyetinde kabule karin eyleyerek dünyevi ve uhrevi, sûri ve mâ'nevi muratlarımızı, arzularımızı ve istirhamlarımızı fazl-ü keremiyle bahş ve ihsan eyleye... (ÂMİN - Bi-hürmeti seyyid-il-mürseliyn...)

Bi-hakkı Kâ'be ve Zemzem, bi-nûr-i beyt-i Hatiym, Bi-feyzi Yesrib-ü Bathâ, Makam-1 İbrahim, Visâli nurudur aksay-ı matlâbım mutlâk, Ricamı kabul eyle ey kerim-ü Rahiym...

DU A Ilâhi! Binbir ism-i celilin hürmetiyle, (Lâ ilâhe illâllah)

vahdetiyle, (Bismillâh-ir-Rahman-ir-Rahiym) rahmetiyle, (Kul hüvallahü ahad) ahadiyyetiyle, (Allah-üs-samed) samedâniyyetiyle, (Lem yelid ve lem yûled) rübubiyyetiyle, (Ve lem yekün lehû küfüven ahad) vahdaniyyetiyle dualarımızı ve niyazlarımızı mebrûr, ibadet ve t'atımızı meşkûr, günahlarımızı mağfür ve kalplerimizi aşkullah, muhabbetullah ve muhabbet-i Resûlüllah ile mesrur eyle...

Yâ Rab!.. Yâ Rab!.. Yâ Rab.. Yâ Hayyu yâ Kayyûm...

Bütün hamd-ü senâ, tâ'zimât ve tekrimat ancak zât-1 ulûhiyyetine mahsus ve münhasırdır. Yalnız sana kulluk ve ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz. Evvel sensin, âhir sensin, zâhir sensin, bâtın sensin... Rahman sensin, Rahiym sensin, malik-el-mülk ve zül-celâli vel-ikram sensin... Iki cihanın da mâbudu, mâliki ve meliki sensin... Zât'ta ahad ve sıfatta Vahid sensin... Dilediğini, dilediğine, dilediğin ânda veren ve dilediği ânda almağa gücü yeten sensin... Dilediğini aziz, dilediğini zelil edersin... Görünen ve görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen âlemlerin müstakillen sahibi, Rabbi ve mürebbisi sensin.. Herşeyi kabza-i kudretinde bulunduran, yaşatan ve öldüren, ağlatan ve güldüren sensin... Zât-ı ülühiyyetinden gayrı kulluk ve ibadete lâyık ve müstehak Hak mâ'bud yoktur, ancak sen varsın, Gaffârsın, Settâr'sın, Cebbâr'sın, Kahhâr'sın...

Sana hakkıyle ve lâyıkıyle kulluk edebilmek için de yine senden yardım ve inayet niyaz eder, her nefeste ism-i celilini zikrederek, sonsuz kudret ve azametin karşısında azimizi ve hiçliğimizi fikrederek, bahş ve ihsan buyurduğun ni'metlerine şükrederek minnet ve şükranımızı arzederiz... Bizleri, kulluğundan uzaklaştırma, nefislerimizi israf etmekte haddi aştırma, kulluğundan gayri hizmetlerle, gailelerle uğraştırma... Günah ve isyanlardan kaçınmağa, ibadet ve tâ'atine yönelmeğe gücümüz ve kuvvetimiz yoktur, kuvvet ve kudret sahibi ancak sensin, bizleri rizayı ilâhiyyene varacak o dosdoğru yola hida-

Sayfalar 141–148 · Envârü’l-Kulûb III — tarikat.org