Ara
Menü

Sayfalar 103–109

1.808 kelime

Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 103–109

Muhammediyye ile nurlandırırsa, cemal-i Muhammediyyeyi ve makam-ı Ahmediyyeyi müşahede eyler ve bunun neticesi olarak da aşkı günden güne artarak mir'atı hak yolunda pervane gibi kendisini yakmak ister ki, bu mertebeye erişen âşıklara da lâzım ve vâcip olan budur.

Gülşen abâd-ı hakikattir gönül, Aşiyan-ı mürg-i vahdettir gönül...

Akl-ı kül pervane-i ruhsarıdır, Şem'i cem'i ehl-i halvettir gönül...

Levh-i mahfuz-u ilâhi ondadır, -ı gayb-ü şehadettir gönül..

Buracıkta ve bu vesile ile bir esrar-ı ilâhiyyeyi açıklamak gerekiyor:

Sultan-ı serir-i din-i mübiyn aleyhi ve âlihi salâvatullahil-mu'iyn efendimiz, bu âlemin görünen ve görünmeyen, insanlar tarafından bilinen ve bilinmeyen bütün diğer âlemlerin icadına sebeptir demiştik. Allah azze ve celle, kudretiyle Âdem'i halk buyurarak ruh Âdem aleyhisselâmın vücudunda karar bulunca, Hz. Adem'in her uzvuna, ve bütün hassa ve kuvvetine bu âlemden türlü türlü nurlar aksetmeğe başladı. Bu nurlar öyle bir mertebeye vardı ki, her aza kemal ile iftihara koyuldu.

Adem aleyhisselâmın gözü lisana gelip dedi ki:

— Eğer ben halkolunmasaydım, Adem bu âlemi nasıl seyir ve temaşa ederdi? Bu renk renk kâ'inatı nasıl görürdü?

Ayaklar lisana gelip dediler ki:

— Eğer bizler olmasaydık, Adem nasıl yürür, kalkar veya otururdu?

Hâsılı, eller bir türlü, parmaklar bir türlü ve bütün diğer uzuvları, hassaları ve kuvveti birer türlü lisana gelerek herbiri kendi kemali ve üstünlüğü ile öğünmeğe ve böbürlenmeğe başladılar.

Bunun üzerine Âdem aleyhisselâmın ruh-u pür-fütuhu, onların bu öğünmelerini ve böbürlenmelerini duyunca hepsine birden hitabederek:

— Eğer ben olmasaydım, hepiniz harap olur, malik bu-

lunduğunuz üstünlük ve kuvvetten düşer, çürüyerek helâk olurdunuz. Demek ki, sizler hepiniz bensiz hiçbir işe yaramazsınız, dedi.

Ruh, kendi üstünlüğünü anlatarak öğünmesini daha tamamlamıştı ki, âlem-i gapten bir nida geldi:

— Ey ruh! Eğer, aks-i cemal-i canân ve Habib-i Mennân'in dünyaya gelmesini istemeseydim, eğer Habib-i edibim Muhammed'imi yaratmayacak olsaydım, izzet ve celâlim hakkıyçün sizlerin hepinizin vücutlarınız ademde, yani yoklukta kalır ve bugün hiçbiriniz böyle öğünemezdiniz. Bilmelisiniz ki, iftihar etmek ancak Habib-i edibime lâyıktır. Zira, o benim mahbubum ve mergubumdur. Onun muhabbeti, bütün bu âlemleri yaratmaklığıma sebep olmuştur. O zatı akdes ve cismi mukaddes olan mahbubumun zatını, zatıma mir'at edindim ve onun rizasını rizama muvafik ve mutabık kıldım, buyurularak şân-ı Ahmediyye gerek bu âlem-i şühuda ve gerekse âlem-i Ceberût ile âlem-i Melekût'a duyuruldu.

Kûhl-ü MAZAG-AL-BASAR nûr-u kemal olmuş sana, AHSEN-İ TAKVİYM mir'at-1 cemal olmuş sana...

Muhterem ihvan-ı din-i mübiyn! Insanoğlu, Rabbimizin feyiz ve inayeti, lûtüf ve hidayeti muktezası olarak bahş ve ihsan buyurduğu nisbet ve miktarda ilim tahsil edebilmektedir. Bugün, özellikle müsbet ilimler sahasında kaydolunan terakki ve inkişafı elbette inkâr etmek mümkün değildir. Ancak, şurası da mutlâk ve muhakkaktır ki, yine bugün vasıl olunan ilmi seviyye, ilmin sonu ve hele sonucu değildir. Yani, daha açık bir devimle insanoğlunun ilim olarak bilebildikleri, henüz bilemediklerinin yanında âdeta hiç mesâbesindedir. Tıpkı bunun gibi, bu âlemde tanınan ve bilinen insanlar, hakkıyle ve lâyıkiyle tanınmayan ve bilinmeyen insanlarla mukayese edilecek olursa, aynen ilim bahsinde olduğu gibi, henüz bilinmeyen ilmî hakikatlerin yanında bilinenin azlığı nisbetindedir. Bazı insanları Allahu teâlâ bilir, insanlar bilmezler, bilemezler. Bazılarını da, Mevlâyı müte'al hazretleri insanlığa bildirmiştir ama, insanoğlu me'lûf bulunduğu gaflet ve cehaletle onları hakkıyle ve lâyıkıy-

le tanıyamamış ve bilememiştir. Belki, tanıdıklarını ve bildiklerini sanmışlardır. Çoğunluk, bu mûtena ve müstesnâ zevatın yalnız isimlerini duymuşlar, bazıları da bakmışlar ve görememişlerdir. Zira, bakmak başka, görmek, hele görebilmek ise bambaşkadır. Bu sebeple, bu zevat hakkiyle ve lâyıkiyle teşhis edilememiş, bilinememiştir.

İrfan ehli takdir ve tasdik ederler ki, insan ÂLEM-İ-KÜB- RA yani BÜYÜK ALEM ve gördüğümüz âlem ise ÂLEM-I-SUG- RÂ' yani küçük âlemdir. İnsanı, bu bakımdan değerlendirecek olursak, ALEM-İ-KÜBRÂ olan insanı tanımanın gerçekten çok zor ve çetin bir mes'ele olduğu kolaylıkla anlaşılır. Hal böyle olunca, tanınmayan ve bilinmeyen zevatın, neden tanınmadıklarını ve neden gereği gibi değerlendirilemediklerini de anlamak kolaylaşmaktadır. Onları, ancak ve yalnız Allahu teâlâ hakkıyle ve lâyıkiyle bilmiş ve lûtfiyle insanlara da bildirmiştir ama, gafil ve cahil insanlık tanıdığını ve bildiğini zannettiği halde künh-ü zâtını tanıyamamış ve bilememiştir.

Bu açıklamalarımızdan da anlaşılmaktadır ki, insanlar tarafından hakkıyle ve lâyıkiyle tanınamayan ve bilinemeyen zât-1 akdes, Seyyid-ül-enâm aleyhi ve âlihi efdal-üt-tahiyyete ves-selâm efendimiz hazretleridir. Biraz yukarıda bilvesile belirtmeğe çalıştığımız gibi ÂLEM-İ-KÜBRÂ olan insanı tanımak ve bilmek bi-zâtihi çetin bir iştir. Bahusus, Bâis-i hılkat-i kâ'inat aleyhi efdal-üt-tahiyyat efendimizi hakkiyle bilmek ve tanımak âdeta muhaldir. Hiçbir akıl sahibinin HAKIKAT-I-MUHAMME- DIYYE'yi idrak edebilmesi mümkün ve mutasavver değildir. O nuru ancak ve yalnız Allahu teâlâ ve tekaddes bilir. Zira, Habib-i edibini kendi nurundan halk ve icat buyurmuş ve bundan dolayı da o nur sebeb-i hılkat-ı kâ'inat ve mebde-i hayat olmuş ve bütün âlemlere ŞÂHİD, BEŞİR, NEZIYR ve RAHMETEN LIL-ÂLEMİYN olarak gönderilmiştir. Öyle bir nur ki; bütün kâ'inat, mevcudat, mahlûkat ve mümkinatın yaratılmalarına sebep ve vesile olmuş ve HAYAT dediğimiz bu yaşantının başlangıcını teşkil etmiştir. O nur ki, Allahu azim-üş-şânın varlığına ve birliğine, âdil bir şahit olmak, Hakkın varlığına ve birliğine inanan ehl-i iyman ve tevhidi cennet ve cemal ile müj-

delemek, inanmayan kâfirleri ise Allahu tâlâ'nın azabıyla korkutmak ve âlemlere rahmet olarak gönderilmiş, ona itaatin Allahu sübhanehu ve teâlâ hazretlerine itaat olacağı, onun rizasının Hakkın rizasına muvaf k ve mutabık bulunacağı, ona tâbi olmanın Rabbimize tâbi olmak gibi kabul buyurulacağı Kur' an-ı azim-ül-bürhanda kesinlikle tebliğ ve beyan olunmuş ve bu ilâhî hüküm bütün insanlara, meleklere ve cinlerden Hakka iyman edenlere duyurulmuştur. Yerlerin ve göklerin, bilinen ve bilinmeyen, görünen ve görünmeyen âlemlerin Rabbi ve mürebbisi olan Allah azze ve celle, kitab-ı keriminde iyman edenlere hitap buyurmakta ve:

— Zât-1 ecelli â'lâmla bütün meleklerim, Habib-i edibime salât etmekteyim. Ey şeref-i iyman ile müşerref olanlar! Sizler de Nebiyyi zişânıma salât ediniz, emr-i celil-i sübhanisiyle kadr-i valâsını biz gafillere duyurmaktadır.

Bu emr-i ilâhî üzerine mü'minler şöyle niyaz etmektedirler:

— Ey Rabbimiz! Habib-i edibine lâyık olan salât-ü selâmı bizler bilemeyiz. O nûr-u aziymi, ancak âlemlerin Rabbi olan sen Rabbimiz, ilm-i ezelin ile bilebilirsin. Binaenaleyh, ona lâyık olan salâtı da yine ancak sen bilirsin. Ey âlim-is-sırrı vel-hafiyyât olan yüce Rabbimiz! Zât-1 ülûhiyyetinle Habib-i edibine lâyık olan salât ve selâmı sen ver.

Feyz-i Hüdâ, nûr-u safa;

Ahmed, Muhammed Mustafa...

Şems-id-Duhâ, Bedr-id-dücâ;

Ahmed, Muhammed Mustafa...

Gencine-i ümınül-kitâb, Mecmu'a-i fasl-il-hitâb Vallahu â'lemü bis-sevâb, Ahmed, Muhammed Mustafa...

Allahu tâlâ'nın bazı has kulları vardır ki, bu zevât-ı âlişân, Nebi'ler ve mürsellerdir. Hak celle ve alâ, taraf-ı ilâhisinden bu zevatı insan topluluklarına göndererek risalet ve nübüvvetlerini ilân ettirmiştir. Insanlar, bu mutlu ve kutlu kişilerin ancak

zâhirine ârif ve bazı vasıflarına vâkıf olabilmişlerdir. Hattâ, denilebilir ki bu zevat-ı zevil-ihtiramın zâhirlerine ârif olanlar bile pek azdır, ki bunlar iyman ehli olanlardır. Enbiyâ'nın zâhirlerine de ârif olmayanlar ise küfür ehlidirler. İyınan ehli oldukları halde, Enbiyâ'nın ancak zâhirine ârif olanların azlığı gözönüne getirilirse, küfür ehlinin Nebileri tanıyabilmeleri mümkün müdür? Kaldı ki, Nebi'lerin mâ'na ve hüviyyetlerine Allahu teâlâ ve tekaddes hazretlerinden gayrı kim ârif olabilir? Allahu azim-üş-şândan gayrı Nebi'lerin mâ'nalarına kimsenin ârif olamayacağı gerçeği karşısında, Nebi'ler serverinin mâ'na ve hakikatine Allahu teâlâ'dan başka kim ârif ve âlim olabilir?

Ashab-ı kirâmdan ve kendisine taraf-ı Risaletmeab'dan bazı sırlar tevdi buyurulan zevat-ı zevil-ihtiramdan Ebu-Hureyre radıyallahu anh şöyle diyor:

— Ben, Hazret-i Peygamber aleyhi ve âlihi salâvatullah-ilekber efendimizden iki dağarcık ilim aldım. Bir dağarcığını açtım ve söyledim. Oteki dağarcığını açıp söyleyecek olursam, başımı gövdemden ayırırsınız.

Sırdaş-ı Nebiyyi zişân Huzeyfe't-ül-Yemani radıyallahu anh-ül-Bâri, Hayder-i Kerrâr Hz. Ali kerremallahu vechehu ve ibn-i Abbas radıyallahu anhüm ecma'ıyn efendilerimiz de sırrı ilâhiden Cenab-i Fahr-i Risalet'e tevdi buyurulan bazı esrara vâkıf ve agâh idiler. Fakat, hakayık-ı Muhammediyye'ye vukufları, kendilerine bahş ve ihsan buyurulan isti'datları ve nasipleri kadardı.

Bir hususa dikkatinizi çekerim:

Resûl-ü Rabbil-âlemiyn aleyhi ve âlihi salâvatullah-il-Mu'iyn nasıl ki ind-i ilâhiyyede aziz idiyse, ona tâbi olan ümmetleri de Allahu teâlâ katında aynı derecede şeriftir. Zira, bir ümmetin kıymet ve şerafeti, tâbi olduğu Nebiyyi â zamdandır.

Cümle ümmetten hayırlıdır o şahın ümmeti, Ümmetine cümleden artık eder Hak Rahmeti, Enbiyâ ânınla buldu bunca lûtf-u izzeti, Ben onun lûtfuna, ihsanına kurban olayım...

HİKÂYE Bir â'rabi, huzur-u fâ'iz-in-nuru Cenab-ı Fahr-i Risalet'e kabul olunmak şeref ve bahtiyarlığına erişerek sordu:

— Ey Resüller Resûlü!.. Kıyamet günü, bizim hesabımızı kim görecektir? Bizi kim hesaba çekecek ve kim bizden hesap soracaktır?

Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz saadetle cevap verdiler:

— Allahu teâlâ ve tekaddes hazretleri soracaktır.

Â'rabi, bu cevaptan fevkalâde memnun ve mesrur oldu ve:

— Kâ'benin Hâlık-ı hakkı için kurtulduk. Zira: (El-kerimü izâ kadere gafere = Kerem sahibi olan kadir olursa bağışlayıcı, yarlıgayıcıdır.) Allah azze ve celle hazretleri de kulunun günahından geçicidir. Seni böylesine seven ol Kerim Allah, seni tasdik eden, sana iyman getiren kullarını sevmez mi? Onların suçlarını ve günahlarını affetmez mi?

Muhbir-i sadık aleyhi selâmullah-il-Hâlık efedimiz:

— Doğru söyledin yâ â'rabi!.. iltifatıyla tasdik buyurdular.

Ey benim canımdan aziz kardeşim:

Habib-i edib-i Hüdâ'yı herşeyinden ziyade sev ki, iymanın kemale ersin, tasdikin mergub ve memduh, amellerin muhlis ve makbul olsun. (El-mer'ü mâ'a men ahebbe = Kişi, sevdiği ile beraberdir.) Sen, Resûl-ü zişânı sev ki, Resûl-ü müctebâ da Allahu teâlâ'yı sevmektedir. Bu takdirde, kişi sevdigi ile beraber olacağından Fİ MAK'AD-I SIDK'a erer, zât cennetine girer, zevk ve safa sürersin. Eğer, bu âlemde iken bu muhabbeti elde edemediysen, ömrünü bedavaya verdin demektir. Durma, hemen gayret kuşağını beline sar, vakit geçirmeden seccadeye otur, Resûl-ü Rabbil-âlemiynin sünnet-i seniyyelerini ihyâya çalış, Evliyâ ullah yoluna baş koymaya alış ve fırsat elde iken Muhabbet-i Muhammediyye'yi tahsil edegör. Zira, bu fırsat yakın bir gelecekte elinden çıkacaktır. Bir kerre ayrıldın mıydı, bir daha ne kadar çırpınsan bu âleme bir daha dönemezsin. Bundan sonra varıp gideceğin yerlerde hekim bulunmaz, günah illetine ve mâ'siyyet zilletine devâ olunmaz. Hazır çeşmeler akar-

ken testini temiz su ile doldur ki, bir zaman gelir sular akmaz, aksa da sana faydası olmaz. Neye ve nelere ihtiyacın varsa, şimdiden temin etmeğe bak, bir zaman gelir ki dükkânlar kapanmış olur, ne tüccar kalır ne de ticaret! Her alış-verişin bir mevsimi vardır. Vakitsiz öten horozun kafasını keserler. Sürüden ayrılan kuzuyu kurt kapar. Durma, hiç bekleme, hemen Hazreti Muhammed'in sallallahu aleyhi ve sellemin sürüsüne gir ve o sürüden ayrılma ki, sonra pişman olmayasın!.. Allahu teâlâ ya ve onun riza ve rahmetine talip ol ki, rizayı ilâhiyyeyi ve rahmet-i sübhaniyyeyi bulasın. Allahu teâlâ'ya teslim olmayan, onu bulamaz, rizasına talip olmayan rizasına eremez.

Nâzenin bu ömrümüz, bir göz yumup açmış gibi;

Geldi geçti duymadık, bir kuş konup uçmuş gibi...

Insan, siyreti ile insandır, sureti ile değildir. Allahu teâlâ' dan ve Resûl-ü müctebâ'dan gafil olmak, bilenler için ateşte olmaktan beterdir. Allah'ı bilmeyen, Allah'ı olmayan ebediyyen şâd-ü handân olamaz. Bir kalpte, Allah ve Resûlüne muhabbet ateşinden eser yoksa, o kalp zulmet içinde zifiri karanlıktadır.

Böylelerinin nur-u Hüdâ'dan da haberleri yoktur. Onlara, bir zorluk için iki kolaylık da verilmez. Oysa, Allahu teâlâ ve Resûl-ü müctebâ'yı sevenler için bir zorluğa iki kolaylık, bir celâle iki kerem vardır.

Dersimize devam ediyoruz:

FE-İNNE MÂ'AL USRİ YÜSREN İNNE MÂ'AL USRİ YÜS- RA = Ey nur-u Rahman Habibim!.. Ey âşıkların gözü nuru Ahmed'im!.. Muhakkak, düşmanların ezâ ve cefalarıyla daralan sadr-1 şerifini, inşirah-ı sadr ile mâ'sumiyyet ve hidayete tevfik kolaylığı vardır. Evet, her zorluk ile beraber iki kolaylık vardır.

Mevlâyı müte'al hazretlerinin lûtuf ve keremidir ki, mihnet ve meşakkatten nice kullarını kurtarmış, zorluklarla mücahede edene, müşahedesiyle muamele eylemiştir. Zorluk mukabilinde, kolaylıkla muamele etmiştir. Zorluk hicabı karşılığında KEŞF-İ-HICÂB ve REF'I-ITÂB kolaylığını bahş ve ihsan buyurur. Dıyk-ı sadır karşılığı, şerh-i sadır kolaylığı ile karşılanır.

Günah zorluğu karşılığında, affı mağfiret kolaylığı in'am edici-

Sayfalar 103–109 · Envârü’l-Kulûb II — tarikat.org