Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 110–115
dir. Dünya zorluğu mukabilinde, dünya ve âhiret kolaylığını ihsan buyurur. Hastalık karşılığı sıhhat ve âfiyyet veya günaha kefaret yahut derecâta nailiyyet kolaylığı verilir. Küfür zorluğu karşısında, iyman kolaylığı, cehalet zorluğu karşısında mâ' rifet kolaylığı in'am ve ihsan buyurulur. Mü'minlerin âsilerine ateş zorluğu mukabilinde, onları nârdan çıkarıp cennet ve cemal yüsrünü ihsan eder.
Seyyid-ül-Ebrâr aleyhi ve âlihi salâvatullah-il-Gaffâr efendimizin âlem-i cemale intikal buyurmaları yaklaşınca, ümmetinden ayrılacağından ötürü mahzun olmasını önlemek ve Habib-i edibinin kalb-i münirini hoş ederek, onun ümmeti olmakla iftihar eden bizlere de müjdelemek için Allah azze ve celle şöyle buyurdu:
— Ey Habibim, mahzun ve mükedder olma! Eğer, ecelin gelir ve zâhirde vefat edersen, sana indirdiğim kitab-ı kerim aslâ vefat etmez. Biz, azim-üş-şân sana verdiğimiz ve senin mû'cizen olan Kur'an-ı azim-ül-bürhanın şânını âli kıldık. Hükmü, kıyamete kadar bâki kalacaktır. Kur'an'ımda, ziyade ve noksan edilmeyecektir. Ben, seni iki âlemde de hıfz-u himaye edici olan Rabbin, senin hadislerine yalan ve iftira katanların, senin fem-i saadetinden çıkmayan bazı sözleri sana atıf ve isnad edenlerin, yalan hadisler uyduranların sözlerinden senin sözlerini fark ve temyiz ettiriciyim. Senin Hadis-i şeriflerinden de ziyade veya noksan etmege kimsenin gücü yetmeyecektir. Biz azim-üş-şândan gayrı hıfzedici bulunmadığını herkesten iyi bilen sen Habib-i edibimin şan ve şerefini de günden güne ziyade kılacağım.
Ism-i şerifini altun ve gümüşlerle tezyin ettirecek, mübarek namını altun ve gümüşler üzerine bastıracağım. Senin için mihraplar ve minberler inşa ettireceğim. Muhabbet hususunda da, sana muhabbeti Zât-ı ahadiyyetime muhabbet saydıracağım.
Benim kahrım, senin kahrın ve senin kahrın benim kahrım olacaktır. Seni seven ve sana tâbi olan kullar ve köleler büyük mansaplara nail olacaklardır. Senin tebliğ ettiğin din-i mübiyn, yerlerden göklere kadar heryeri ve herşeyi ihata edecektir. Kur' an-ı kerimi ve senin Hadis-i nebevini kıyamete kadar ibka edeceğim. Ey benim Habibim! Dinim nesholur diye korkma ve sa-
kın üzülme... Ummetlerinin düstur-u mükerremi olan Kur'an-ı azim benim hıfz-u emanım altındadır ve onu her türlü tahriften, eksiklik veya noksanlıktan korumayı zat-ı ülühiyyetimle ben der'uhte ettim. Din-i mübiyn-i islâm, ber türlü tahriften masun olarak yeryüzünde pâyidar olacaktır. Ummet-i Muhammed, ilâ yevm-il Haşr-i vel-karar kâ'inattan kalkmayacaktır.
Asfiyânın gördüğü lûtf-u Hüdâ, Evliyânın sürdüğü zevk-ü safa, Enbiyânın bulduğu devlet şehâ, Devletindir yâ Resûlallah senin...
Şunu söylemeden geçemeyeceğim: Bugüne kadar, islâm düşmanları, dinsizler ve densizler her türlü hiyle ve desiseye başvurarak din-i mübiyn-i islâmı bozmağa, Kur'an-ı kerimi tahrif veya kendi maksatları istikametinde te'vile, yalan ve uydurma hadisler uydurarak Hadis-i şerifleri çirkin ve kötü emellerine âlet etmeğe ve böylelikle islâma zarar vermeğe çok uğraşmışlar, mezbuhâne gayret ve faaliyetler göstermişler, avuç dolusu paralar dökmüşler, ve fakat hiçbir başarı sağlayamamışlardır. Zira, büyük islâm bilginleri, Hadis âlimleri âdeta pirinçten taş ayıklarcasına bu sahte ve uydurma hadisleri ayıklamışlar ve gerçekleri meydana çıkarmışlardır. Her çeşit fitne ve fesat, menfi propaganda ve islâm aleyhtarı gizli faaliyetler onların umdukları sonuçları vermemiş, tam tersine buna cür'et ve cesaret eden din düşmanlarını daima hüsrana uğratmıştır.
Her asırda yeryüzünün hemen her ülkesinde milyonlarca hamele-i Kur'an yetişmiş ve Allahu azim-üş-şân va'dinden hulf etmediğinden kitab-ı azimini hıfz-u himayesinde bulundurmuş ve her türlü tahriften korumuştur. Kıyamete kadar da koruyup kurtaracağı mutlâk ve muhakkaktır.
On dört yüzyıldanberi devam edegelmekte olmakla beraber, özellikle son asırda islâm dinini ortadan kaldırmak ve ümmet-i Muhammed'i sapık fikir ve ideolojilerin bataklıklarına çekerek yoketmek için sinsi sinsi sürdürülen ve günümüze kadar da devam eden islâm aleyhtarı gayret ve faaliyetler bozguna uğramış ve bu uğurda akla gelen ve gelmeyen her çareye baş-
vuran alçaklar, Allahu tâlâ'nın kahrına uğrayarak daima mağlûp olmuştur ve olmağa da mahkûmdur. Zira, ümmet-i Muhammed de kıyamete kadar pâyidar olacak, din-i mübiyn-i islâmı ve ahkâm-ı Kur'anı bozmağa veya tahrif etmeğe hiç kimsenin gücü yetmeyecektir. Şeri'at-ı garrayı Ahmediyye'nin üssü esası olan Kur'an-ı azim-ül-bürhan yerlerin ve göklerin ve bütün âlemlerin Rabbi olan Allahu zül-celâl vel-kemal hazretlerinin hıfzı, himayesi ve te'minatı altındadır.
Biz, olanca saffet ve samimiyetimizle inanıyoruz ki, Allahu teâlâ her emrinde galip ve bütün mahlükat mağlûptur. Asırlardanberi sürdürülen yıkıcı faaliyetlere rağmen, millet-i islâmiyye ve ümmet-i Muhammediyye her gün biraz daha çoğalmakta, derlenip toparlanmakta ve Rabbimizin avn-ü inayeti ile 700 milyonu aşkın şu'urlu bir müslüman kitlesi yeryüzünde her bakımdan hakkı olan sorumluluğu yüklenmeğe hazırlanmaktadır.
Iki katolik papazın, Vatikan'da Papa'ya verdikleri şu raporu dikkat ve ibretinize arzederim. Basiret sahipleri için fevkalâde önemli olan bu raporlarında bakınız o iki papaz neler diyorlar:
— Yüksek makamlarından telâkki ettiğimiz emir üzerine, bu müşterek rapor altında isim ve imzaları bulunan biz iki rahip, Afrika'da tensip buyurulan bölgeye geldik. Burada, herşeyden önce bir kilise ile bir hastahane ve bir aşevi kurduk. On yıldanberi hastalarını tedavi ettik, açlarını doyurduk, çıplaklarını giydirdik ve bunun sonunda bazı kabileleri hristiyan yapmağa muvaffak olduk. Fakat, ne yazık ki bütün emek ve gayretlerimiz boşuna gitti. Zira, bulunduğumuz bölgeye gelen iki müslüman tarikat şeyhi, on uzun yıl geceli gündüzlü çalışıp didinerek hristiyan yaptığımız kabileleri, iki hafta gibi kısa bir zaman içinde müslüman yaptılar. Bu mağlübiyyet ve hezimet karşısında, tekmil ümitlerini yitirmiş iki rahip olarak ya bu vazifeden affımızı veya bizim bulunduğumuz bölgelere müslüman şeyhlerinin sızmalarını önlemek için gerekli tedbir ve tertiplerin alınmasını ve islâm din adamlarının bölgemize sokulmamalarını bilgi ve takdirlerinize sunarız.
Evet, olay gerçektir ve iki rahibin sızlanmalarından da arilaşıldığı gibi iki müslüman şeyhi, iki kâfir papazın on yıl çalışıp çabalayarak şeklen hristiyan yaptıkları kabileleri, iki hafta gibi kısa bir süre içinde hidayete ve islâmiyyete eriştirmişlerdir.
Islâmiyyet, bugün yalnız Afrika'da değil, Amerika ve hattâ Ingiltere'de günden güne artmaktadır. Bir çoklarının Allah' sız, kitapsız ve dinsiz topluluklar farzettikleri komünist ülkelerde bile islâmi şu'urun gelişmekte bulunduğunu belirten deliller ve emmâreler mevcuttur. Bu itibarla, kat'iyyen şüphe edilmemelidir ki, önünde sonunda islâmiyyet yeryüzünün tek ve hâkim dini olacak ve islâm bayrağı ergeç dünya üstünde dalgaanacaktır. Çünkü, din-i mübiyn-i islâmın sahibi ve hâmisi, yerlerin ve göklerin ve yerlerle gökler arasında bilinen ve bilinmeyen, görünen ve görünmeyen âlemlerin yaratıcısı ve mutlâk maliki Allahu sübhanehu ve teâlâ hazretleridir. Nasipleri olup da, dinine kabul buyurduğu kimseler, nerede ve hangi ülkede bulunursa bulunsun, hangi irk ve millete mensup olursa olsun, hidayet ve rahmet-i ilâhiyyeye nail ve mazhar olmaktadır.
HİKÂYE Londra sefirimiz merhum Enis Akaygen beye atfen merhum Hayri Bayrı beyden dinlediğim bu olayı, her ikisine de vesile-i rahmet olarak arzediyorum:
Merhum Enis Akaygen bey, Londra sefiri bulunduğu sırada orada bulunan müslümanların toplandıkları ve ibadet ettikleri yani bir bakıma mescit olarak kullandıkları bir apartman dairesine hem ibadet ve hem de yeni gelen müslümanları ziyaret maksadiyle gitmiş ve orada öz-be-öz İngiliz ırkından olan bir zatın müezzinlik ettiğini görerek kendi kendisine: «Herhalde Mısır'da veya bir diğer islâm ülkesinde tahsil etmiş ve ora- 'da şeref-i islâm ile mübâhi olmuş bir zat olacak...» diye düşünür. Namazdan sonra sohbet esnasında bir fırsatını bularak müezzinlik yapan o zata:
Envâr-ül-Kulab, cilt 2 — F: 8
— Bu kadar güzel müezzinlik yapabildiğinize göre herhalde Mısır'da veya bir başka islâm ülkesinde bulunmuş ve bu işi talim etmiş olacaksınız, der. Irkan Ingiliz olan o din kardeşimiz kendisine cevap verir:
— Hayır efendim, bu yaşıma gelinceye kadar, ne Ingiltere'den hatta ne de Londra'dan dışarı çıkmadım.
Rahmetli Enis Akaygen bey şaşırır ve sorar:
— Şu halde Kur'anı nerede tahsil ettiniz ve islâmı nerede öğrendiniz?
— Günlerden bir gün elime Kur'an-ı azimin Ingilizceye tercüme edilmiş bir nüshası geçti. Okumağa başladım ve bir daha da elimden bırakamadım. Ancak, gündüz işimle gücümle uğraştığımdan pek vakit bulamıyor ve ancak geceleri yatağa girince uykum gelinceye kadar o mukaddes kitabı okuyordum.
Bu hal böylece uzun süre devam etti. Kur'an-ı-kerimin Ingilizcetercümesini okumadan yapamıyordum, beni sanki büyülemiş ve kendisine bağlamıştı. Bir gece yine o kitabı okumuş ve uyuyakalmıştım ki, rü'yâmda bana nur yüzlü bir zat göründü. O derece güzeldi ki, daha ilk bakışta insanı etkisi altına alıyor ve onun tesirinden kurtulamıyordu. Kiminle teşerrüf ettiğimi kendilerinden sordum. Bana aynen şöyle buyurdu: (Her gece uykun gelsin diye okuduğun o kitap, Allahu teâlâ tarafından bana nâzil olan Kur'an-ı azim-üş-şândır. Ben, o kitab-ı kerimi taraf-ı izzetten getiren son peygamber Muhammed Resûlüllah' in1. Gel bana iyman et ve iki cihanda da aziz ol..) buyurdu. Kendilerine: (Bir hristiyan ülkesinde yaşıyorum. İslâmı ve Kur'anı kimden talim edebilir, kimden öğrenebilirim?) diye sordum.
Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, bana Londra'da mahalle, cadde, No. ve hattâ apartman dairesini iyice tarif buyurarak: (Orada bir Hint'li müslüman yaşamaktadır. Ona git ve kendisine selâmımı tebliğ et, sana Kur'anı ve islâmı öğretsin, sen benim dinimin müezzini ol!..) emrini verdi. Büyük bir sevinç ve ferahlıkla uykudan uyandım, yattığım odanın içine tarif ve tavsif edemeyeceğim nefis bir koku yayılmıştı. Sabah olmasını o günkü kadar hasret ve iştiyakla beklediğim başka bir gece hatırlamıyorum. Gün ağarırken, kalktım, yıkanıp temiz-
lendim, temiz elbiselerimi giydim ve büyük islâm peygamberinin bana tarif buyurdukları adrese gittim, işaret buyurulan apartmanı buldum ve emrolunan dairenin kapısına geldim. Itiraf ederim ki, samimi bir heyecan içindeydim. Acaba neler görecek, nasıl karşılanacaktım? Apartman dairesinin zilini çalar çalmaz açıldı ve nur yüzlü bir zat, sanki kırk yıllık ahbap ve samimi arkadaş imişiz gibi güler yüzle beni karşılayarak ve bana adımla hitabederek: (Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin gönderdiği kıymetli misafir, evime hoş geldiniz, buyurunuz, içeri giriniz.) dedi. Hayret ve dehşet içinde kalmıştım. O nur yüzlü, tatlı sözlü zat, iki cihan serverinin bana islâmı ve Kur'anı öğretmesi için kendisine emr-ü ferman eylediğini bildirdi ve hemen derse başladık. Bu açık ve kesin keramet karşısında, Islâma, Kur'ana ve Peygamber-i âlişana büyük bir muhabbet ve iştiyak ile sarıldım ve el-hamdü lillah hâlis bir müslüman oldum ve emr-i peygamberi gereğince o gündenberi de müslümanların ibadet ettikleri bu mescitte fahriyyen müezzinlik etmekteyim. Rabbimin inayet ve hidayetine şükürler olsun ki, tüccar terziyim ve malî durumum da yerindedir. Işte benim hayat hikâyem bundan ibarettir, dedi.
Cenab-i erham-er-Râhimiyn Enis ve Hayri beylere garka-i garik rahmet eylesin. Bu kıssayı cemaatime anlatmamı, merhum Hayri bey fakire vasiyyet etmişti. Bu vesile ile onun bu vasiyyetini yerine getirmekle de ayrıca mahzuz ve mesrurum.
Vasfeden hilye-i evsâfını ey nûr-u Hüdâ, Nûru tavsif ederek, nûr olur ehl-i safa...
Allahu teâlâ, nerede olursa olsun, hangi ülkede ve hangi ırktan bulunursa bulunsun kimi dilerse dinine kabul buyurur.
Allahu teâlâ, kim ve ne olursa olsun, hangi ülkede ve hangi ırktan bulunursa bulunsun, dilemediğini dalâlete iletir.
Resûl-ü Rabbil-âlemiyn aleyhi ve âlihi salâvatullah-il-Mu' ıyn efendimize ve onun Allahu teâlâ tarafından getirdigi kitab-l kerime ve din-i mübiyne, Resûl-ü müctebâ'ya iyman eden mü' miniyne düşmanlık eden, Kur'ana ve islâma husumet besleyenlerden çoğu vardır ki, Habib-i edib-i Kibriyâ'nin kölesi olmak-