Ara
Menü

Sayfalar 116–122

1.843 kelime

Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 116–122

la iftihar eden islâm velilerine muhabbet etmektedirler. Evliyâ' ullahın hayat hikâyelerini ve menkıbelerini okuyarak onların ahlâklarıyla ahlâklanmağa heves edenlerin sayısı hergün biraz daha artmakta ve çoğalmaktadır.

Hiç düşündünüz mü, acaba bu neden böyle olmaktadır?

Çünkü, hakayık-i Muhammediyye'ye hiç kimsenin hakkıyle ve lâyikiyle vâkıf ve ârif olması mümkün ve mutasavver değildir. Herkes, ancak nasibi ve istidadı kadar bazı sırlara vâkıf olabilmekte ve yine nasibi ve istidadı kadar onun feyiz ve ruhaniyyetinden nur alabilmektedir. Hal böyle olunca, Resûl-ü zişânı herkesin anlaması, tanıması ve bilmesi muhal olduğundan ancak o nûr-u Hüdâ'ya tâbi olarak yüksek mertebelere erişen Hak velilerinin fiil ve hareketleriyle gerçek hüviyetlerini, dünya hayatı ve insan hakkındaki hâlis niyetlerini izlemek suretiyle bu yüce kişilerin baş tâcı ettikleri âhir zaman peygamberinin mümtaz haslet ve üstün meziyetlerine bir dereceye kadar âşina olabilmek bahtiyarlığına erişmektedirler. Habib-i edib-i Kibriyâ'ya iyman etmeyen ve hattâ Resûl-ü müctebâ'yı inkâra yeltenen gafillere ve cahillere Hak velileri gerekli ders ve irşâdı verdiklerinden Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimize muhatap olmağa lâyık bulunmayanlar ancak onun velilerine âşık olup gönül bağlamakta ve bu yoldan islâma ve iymana gelebilmektedirler.

Unutmamak ve daima gözönünde bulundurmak gerekir ki, her veli insanları Resûl-ü zişâna ve Allahu teâlâ'ya ulaştıran birer kapı gibidir. Yukarıda naklettiğimiz kıssada da açıkça görüldüğü gibi, Londra cami-i şerifinde müezzinlik yapan zata, böyle bir kapı açılmış ve o zat bu kapıdan geçerek şeref-i iyman ile müşerref olmuştur. Bunun, bir çok misalini hepimiz çevremizde görmüş veya işitmişizdir.

Bu daima böyle olagelmiştir. Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimize körü körüne muhalif olanlar, Resûl-ü müctebâ'nın haline, ilmine ve ahlâkına vâris olan Hak velilerini sevmiş ve tasdik etmişler ve bir çokları bu yüzden hidayete erişmişlerdir. Ancak, ne hikmetse bunlar sevdikleri ve saydık-

ları Hak velilerinin, Nebiyyi âhir zamanın bendesi ve kölesi olduklarını, her zaman ve her yerde bununla öğündüklerini göremiyor ve hatta sezemiyorlar. Meselâ, bugün Batı'da Hazret-i Mevlâna'ya (Kuddise sırruh) gıyâben âşık olan, onu can ve gönülden sevip sayan ve her sözünü tasdik eden, onun yoluna ve eserlerine hayran olanların sayıları yüzbinleri aşkındır. Hal böyle iken, bilmezler ki Cenab-ı Mevlâna Fahr-i kâ'inat aleyhi ekmel-üt-tahiyyât efendimizin kulu, kölesi, bendesi ve hatta bastığı yerlerin bir tozu mesâbesinde olduğunu kemal-i tefahürle beyan buyurmakta ve bundan şeref duymaktadır. Oysa, bu yüzbinlerden çoğu Hz. Mevlâna'ya hürmet ve muhabbet beslediklerini itiraf ettikleri halde, onun kölesi olduğunu bildirdiği Resûl-ü zişânı hiç tanımıyorlar.

Evet, aziz kardeşlerim! Bu, bir nasip mes'elesidir. Habib-i edib-i Kibriyâ talip olmayınca, bu zavallılar Hakkın habibine nasıl talip olabilirler? Şu kadar ki, Hak velileri Resûl-ü zişânın hali ile hallenerek hal vârisi ve büyük islâm bilginleri de Mefhar-i âlem efendimizin ilminin vârisi bulunduklarından bu yüce şahsiyyetlere muhabbet, Habib-i edib-i Kibriyâ'ya muhabbettir. Resûlüllah sallallahu aleyhi ve selleme muhabbet ise, hiç şüphe yoktur ki, Allahu sübhanehu ve teâlâ'ya muhabbettir. Netekim, dâvanın aksi de sahihtir. Velilere ve âlimlere ihanet, Resûl-ü zişâna ihanettir. Resûl-ü müctebâ'ya ihanetin ise, Allahu teâlâ'ya ihanet olduğu muhakkaktır.

Bunun için, Hak velilerine muhabbet ettikleri halde fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimize muhabbet etmeyenler, muhabbetlerinin neye ve kime olduğunu bilmeden bizzat Resûl-ü zişâna muhabbet etmektedirler. Bu muhabbetleri, elbette ve elbette semeresiz kalmayacak ve Allahu teâlâ bunların da başlarına iyman tâcını koyacaktır. Zira, istikbalin dini din-i mübiyn-i islâmdır. Çok. kimse, ekmek almak için fırına gider ama, fırıncıya âşık olur. Oysa, niyyeti ekmek almaktır. Çok kimse de, bostan almak için bahçeye gider ama, bahçıvana âşık olur. Aleyh-is-salât-ü vesselâm efendimizin velilerine hürmet ve muhabbet edenlerin de, er-geç zât-ı Risaletmeaba hürmet ve muhabbet edecekleri tabiî ve âşikârdır. Balıklar, denizin için-

dedirler ama, denizi bilmezler. Oysa deniz her yanlarından onları kuşatmıştır.

Kırılıp parça parça olsa mir'at-ı dil-i aşk, Yine her parçasından rûnümâdır sûret-i canân...

Seyyid-ül-enâm aleyhi efdal-üt-tahiyyete ves-selâm efendimize gönül veren, ona kul ve kurban olan iki cihana sultan olur.

Basiret sahipleri için kurtuluş, ancak Habib-i edib-i Kibriyâ'ya sarılmakla mümkündür. Onun dini olan din-i mübiyn-i islâm, Hz. Nuh aleyhisselâmın gemisi gibidir. O gemiye girmek bahtiyarlığına nail olan boğulmaktan ve helâk olmaktan kurtulur. O gemiyi terkeden muhakkak zulmet denizlerinde kaybolup gider. Ona tâbi olmak, aklı başında vicdanı ve sağduyusu yerinde olana vâciptir. O, rahmeten lil-âlemiyn ve şefi-ul-müznibiyndir. O, Habib-i edib-i Kibriyâ, seyyid-ül-mürseliyn ve hâtem-ül- Enbiyâ'dır. Allahu sübhanehu ve teâlâ, bizi ondan dûr ve nigâh-ı iltifatından mahrûm eylemesin. Onun, iltifatından dûr olan, ebediyyen mahrum kalır. Mevlâyı müte'al, bizleri onun sünnet-i seniyye-i Ahmediyyesine iktidâ ve sûret-i celile-i Muhammediyye'sine ittibâ etmekten ayırmasın.

HİKÂYE Bu kıssamız, Tövbe sûre-i celilesinin 119. âyet-i kerimesinin tefsiri ile, Buhari-i şerifin 5. Cüz'ünün 130. sahifesinden nakledilmiştir:

Tebük savaşına hazırlanılıyordu. Bilindiği gibi, Tebük Medine-i münevvere ile Şam arasında bir mevkiin ismidir. Bu savaş çok zahmetli ve meşakkatli geçtiğinden bir adı da USRET gazasıdır. Münafıklar bu savaşlarda birer vesile ile rezil olduklarından bu harbe GAZVE-I FÂDIKA da denilmektedir.

Bu savaş için, hicretin dokuzuncu yılında ve Recep ayında yola çıkılmıştı. Hava fevkalâde sıcaktı ve yollarda da su pek az bulunuyordu. Islâm gazileri, o günün en modern silâhlarıyla donatılmış kırk bin kişilik muazzam Roma ordusunun üzerine

gidiyorlardı. Münafıklar boş durmuyorlar, islâm askerinin moralini bozmak için:

— Bu sıcakta, bu susuz topraklarda harbe gidilmez!.. f1sılılarıyla nifak zehirlerini akıtmağa, islâm ordusunun moral gücünü sarsmağa ve müslüman gazilerini korkutmağa çalışıyorlardı. Bu savaşa ashab-ı kiramın ileri gelenlerinden Kâ'ab bin Malik, Hilâl bin Umeyye ve Mürâre bin Rebi, li-hikmetin iştirak edememişler ve bu üç iymanlı müslüman Medine-i münevvere'de kalmışlardı.

Kâ'ab bin Malik, olayı şöyle anlatıyordu:

— Çok işlerim vardı, fakat bu işlerimi bitirerek islâm ordusuna yetişebileceğimi sanıyordum. Ne hikmetse, işlerim uzadı ve gidemedim. Itiraf ederim ki, sonradan çok üzüldüm ve pişman oldum ama, neye yarar iş işten geçmişti. Böyle olacağını bilseydim herşeyi yüzüstü bırakır ve Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizle birlikte bu gazada bulunurdum.

Ordunun hareketinden sonra Medine-i münevvere çarşısına çıktım. Yaşlılar, hastalıklilar, sakatlar ve özürlülerle bazı tanınmış münafıklardan başka ashab-ı Resûl'den hiç kimseyi göremedim. Içime ateş düştü ve kendi kendime kahretmeğe başladım. Sonradan öğrendiğime göre, islâm askeri Tebük'e vardığında, Cenab-ı Fahr-1 Risalet: «Kâ'ab, neden bizimle beraber gelmedi?» diye sormuşlar, huzur-u nübüvvetpenahilerinde bulunanlardan birisi: «Kendisini beğenmiş olduğundan dolayı gelmemiştir.» tarzında bir cevap vermiş. Mu'az ibn-i Cebel huzur-u Resûlüllah'ta beni savunmak ihtiyacını duymuş ve: «Biz Ashab-1 Resûl aleyh-is-salât-ü ves-selâm olarak K'ab'tan hayırdan başka bir şey ummayız..» deyince server-i kâ'inat efendimiz sükût buyurmuşlar. Nihayet, Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin büyük bir zafer daha kazanarak şan ve şerefle Medine-i Münevvere'ye teşrif buyurduklarını işittim.

Aklım, fikrim huzur-u fâ'iz-in-nurlarına ne yüzle çıkacağım ve hangi cür'etle affımı ve bağışlanmarnı niyaz edeceğimde idi.

Hattâ, bir aralık yalan söylemeği dahi kafamdan geçirdim, fakat buna da cesaret edemedim. Azap ve iztirap içinde Mescid-i nebevi ye gittim ve daha eşiginden adımımı atmadan kalbim-

den yalan söylemek arzusu silindi. Zira, uyduracağım yalanın beni Allah'ın gazabından kurtaramayacağını çok iyi biliyordum.

Ustelik, hakkımda yalancılık ithamiyle âyet-i celile bile nâzil olabilir ve büsbütün kahr-u perişan olurdum. Böyle bir düşünceye kapıldığım için tövbe ve istiğfar ederek mescide girdim.

Yaşları sekseni aşmış kimseler, ihtiyarlıkları ve özürleri dolayısiyle Tebük savaşına katılamadıklarından ötürü iki cihan serverine yeminlerle özür beyan ediyor ve bağışlanmalarını niyaz ediyorlardı. Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, onların bu zâhiri mazeretlerini kabul buyurduklarını iymâ ettiler. Bir aralık, mübarek gözleri bana ilişti ve her haliyle kırgın olduğunu belirleyen bir tebessümle kendilerine yaklaşmamı emr-ü ferman buyurdular. Süklüm püklüm, karşılarına oturdum:

— Neden bizimle beraber gelmedin? diye sordular.

— Yâ Resûlallah! dedim. Şu ânda, zât-ı risaletpenahilerini razı edecek bir yalan söylesem, Allahu teâlâ bana gazap eder ve derhal yalanımı meydana çıkararak beni iki cihanda da rezil ve rüsvay eyler. Onun için, herşeyi dosdoğru söylemeği tercih ediyorum. Mâ'kul ve makbul hiçbir özürüm yoktu, hasta da değildim. Kuvvetim yerinde ve böyle bir gaza için imkân ve kolaylıklarım da vardı. Allah ve Resûlünün beni affedeceğini ümit ve niyaz ederim.

Habib-i Hüdâ ve şefi-i rûz-i ceza efendimiz, bu beyanımın doğruluğunu tasdik buyurmakla beraber:

— Kalk, Cenab-ı erham-er-râhimiyn hakkında hükmedinceye kadar bekle, iradesiyle çıkmama ruhsat verdiler, içim yanarak huzur-u saadetlerinden ayrıldım.

Arkamdan, Beni-Seleme kabilesinden bazı kimseler yetiştiler ve bana:

— Yâ Kâ'ab!.. Bundan evvel bizler senin hiçbir günahını bilemiyor ve hatırlayamıyoruz. Sen de başkaları gibi herhangi bir özür beyan edemeyecek kadar aciz miydin? Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin senin için yapacağı istiğfar, affına kâfi gelirdi, dediler ve o derece israr ettiler ki, tekrar huzura varıp mazeret beyanına aklım yatar gibi oldu. Bu zevata sordum:

— Benim gibi bu gazaya iştirak etmeyenler de var mı?

— Elbette var, cevabını verdiler.

— Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem onlar hakkında ne muamele yaptı? diye tekrar sordum ve aynen benim gibi hükm-ü ilâhiyyi beklemeleri gerektiği buyurulduğunu öğrenince bunların kimler olduklarını sordum ve Mürare ile Hilâl olduklarını anladım. Bu iki zat da Bedir gazasında bulunmuş salih kişilerdi. Onların da benim gibi emr-i ilâhiyye muntazır olmaları gerçeği karşısında bir daha huzur-u Resûlüllah'a dönmekten sarfınazar ederek evime döndüm.

Resûl-ü zişânın emirleri üzerine Ashab-ı kiramdan hiçbirisi bizim üçümüzle konuşmuyorlardı ve karşılaşmaktan dahi kaçınıyorlardı. Bu hal tam elli iki gün devam etti. Hilâl ile Mürare, evlerinden dışarı çıkmıyor ve muttasıl gözyaşı döküyorlardı. Ben, dışarı çıkar, namaza gider ve çarşıda da dolaşırdım ama, hiç kimse bana selâm vermez ve benimle konuşmak istemezdi. Mescid-i Nebevi'de namaza vardığımda mümkün olabildiği kadar aleyh-is-salâtü ves-selâm efendimize yakın bir yerde namaz kılmaya gayret ederdim. Halime merhamet buyurarak bana nazar-1 affile bakar mı diye gizlice mübarek cemaline bakardım. Arada bir nazarlarının üzerimde dolaştığını sezer ve mesrur olurdum. Fakat, ben de kendilerine bakınca mübarek başlarını çevirirlerdi.

O günlerden birinde, Medine-i münevvere çarşısında dolaşırken Şam'lı bir çiftçinin beni sorduğunu duydum. Uzaktan işaret ederek beni ona göstermişlerdi ve o Şam'lı çiftçi bana Gassam melikinden bir mektup getirmişti. Açtım, Gassan meliki bana şöyle diyordu: (Yâ Kâ'ab!.. Sahibin Muhammed'in sana ezâ ve cefa ettiğini işittim. Orada, böyle zillet içinde yaşayacağına bize gel... Sana, her türlü yardımı yaparız. Sana lâyık olduğun mevki'i verir ve seni nezdimizde aziz ederiz.) Kendi kendime bunun da bir belâ ve imtihan olduğunu düşünerek bu mektubu okuduktan sonra derhal yaktım.

Aradan tam kırk gün geçmişti. Taraf-ı Nebi'den bir zat gelerek bana şöyle dedi:

— Hazret-i Peygamber aleyhi salâvatullah-il-ekber, seni eşine yaklaşmaktan men'ediyor ve zevcenden ayrı bulunmanı emrediyor.

— Karımı boşayayım mı? diye sordum.

— Hayır, dedi. Yalnız ona yaklaşınamakla emrolundun.

Benim gibi cezalı olan Hilâl ve Mürare'ye de bu yolda emr-i Nebevî tebliğ buyurulmuş olduğunu da öğrenerek eşime:

— Hakkımızda hükm-ü celil-i ilâhî gelinceye kadar babanın evine git, dedim ve onu babasına gönderdim.

Hilâl'in eşi, huzur-u Resûlüllah'a vararak niyazda bulunmus:

— Kocam ihtiyar ve kimsesizdir, kendisine bakmaktan da âcizdir. Bana müsaade buyurursanız onun hizmetinde bulunayım, demiş ve Sahib-i Nübüvvet ve mürüvvet efendimiz de:

- Hizmetinde bulun ama, men'ettiğim hususa dikkat ve riayet ediniz, buyurunca kadıncağız:

— Yâ Resûlallah! Vallahi kocamın o gündenberi ağlayıp gözyaşı dökmekten gayrı işi yok, gözü hiçbir şeyi görmüyor, beyanı ile teminat vermiş.

Akrabalarım da bana, eşim için ruhsat almayı teklif ettiler. Onlara:

— Hilâl cidden ihtiyar ben ise gencim, bana eşimin hizmet etmesine izin vereceğini sanmıyorum, dedim ve bu tavassutlarına razı olmadım.

Cezalı günlerimiz elli ikiye baliğ olmuştu. Sabah namazını kıldıktan sonra, evimin arka tarafında şaşkın, perişan, dalgın ve sıkıntılı oturuyordum. Ne yapacağımı, halimin neye varacağını düşünürken, selâ tarafından birisinin:

— Müjde yâ Kâ'ab!.. diye seslendiğini duydum. Affı ilâhiyye ve nazar-ı merhamet-i Muhammediyye nail olduğumu anlayarak hemen oracıkta Rabbime secde ettim. Meğer, o gün sabah namazından sonra Nebiyyi muhterem sallallahu aleyhi ve sellem bizlerin tövbelerimizin kabul buyurulduğunu ashab-ı kirama tebliğ ve ilân buyurmuş, Hilâl ile Mürare'ye de müjdeciler koşuşmuşlar, bana gelen müjdeciye o ânda verecek bir şeyim olmadığından arkamdaki elbiseyi çıkarıp verdim. Amcam

Sayfalar 116–122 · Envârü’l-Kulûb II — tarikat.org