Ara
Menü

Sayfalar 123–129

1.684 kelime

Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 123–129

oğlu Ebu Katade'den emanet aldığım elbiseyi giyerek huzuru Resûlüllah'a dahil olmak üzere giderken ashap bölük bölük gelerek Affı ilâhî ve lûtf-u Nebeviyye mazhar olduğumu tebliğ ve her biri ayrı ayrı beni tebrik ettiler. Mescid-i Nebevi'ye girdiğim zaman, ashab-ı kiram efendimizin huzurlarında oturuyorlardı. Muhacirlerden Hz. Talha radıyallahu anh bana doğru gelerek müsafaha, tebrik ve muhabbetle bana sarıldı. Talha'nın o günkü içten muamelesini aslâ unutamam.

Resûl-ü zişân efendimize selâm verdim, vech-i saadetleri meserretlerinden nur içindeydi. Aleyhisselâtü ves-selâm efendimiz mesrur olunca mübarek yüzleri ayın onbeşi gibi nurlanırdı ve sürur içinde bulunduğunu bu halinden anlardık.

Saadetle şöyle buyurdular:

15-' Ebşir bi-hayrin yevmün merrehu aleyke münzü veledetke ümmüke.

(Ananın seni doğurduğu günden bu yana geçen günlerin hayrı ile müjdelen.)

Bu tebşirat-1 Nebeviyye üzerine sordum:

— Yâ Resûlallah! Affım, taraf-1 eşref-i Risaletpenahilerinden mi, yoksa Allahu teâlâ ve tekaddes hazretlerinden mi?

— Allah celle hazretlerindendir, buyurmaları üzerine o kadar sevindim ki, malik olduğum malımın tamamını Hak rizasıyçün infak etmek istedim. Bunun üzerine efendimiz:

Imsik aleyke ba'da maleke fe-hüve hayrün leke.

(Malının bir kısmını ver, bir kısmını da kendine bırak, bu senin için daha hayırlıdır.)

buyurduktan sonra şu âyet-i celileyi tilâvet eylediler:

Jo, balla Lekad tâb'Allahu alen-Nebiyyi vel-muhâciriyne vel-ensâr'illeziyn-et-tebe'uhü fi sa'at-il usreti min ba'di ma kâde yezigu kulübü feriykın minhüm sümme tâbe aleyhim innehu bihim râ'ufün rahiymün ve ales-selâse't-illeziyne hullifu hatta izâ dâkat aleyhim-ül-ardü bimâ rehubet ve dakat aleyhim enfüsühüm ve zannû en lâ melce'e min'Allahi illa ileyhi sümme tâbe aleyhim li-yetûbû innallahe hüvet-tevvâb-ür-rahiym yâ eyyühelleziyne âmenuttekullahe vo könû mâ'as-sâdıkıyn...

Et-Tövbe: 116 - 119 (Yemin ederim ki, Allahu teâlâ münafıklara gazadan geri kalmalarına izin vermesi yüzünden Resûlünü ve içlerinden bir kısmının kalpleri yanılmak üzere, o güçlük saatinde ona tâbi olan muhacirleri ve ensârı tövbeye muvaffak ve sonra da tövbelerini kabul ve af buyurdu. Zira, Allahu azim-üş-şân çok ra'uf ve çok rahiymdir. Gazadan geri kalan o üç kişinin de tövbelerini kabul ve affetti. Yeryüzü o kadar geniş iken onlara dar gelmişti. Kalpleri kederlerinden sıkıldıkça sıkılmıştı. Nihayet, Al-

lahu tâlâ'nın gazabından kurtulmak için yine Allahu teâlâ'dan ve onun sonsuz af ve kereminden gayrı sığınılacak bir yer olmadığını iyice anlamışlardı da, bundan sonra Hak teâlâ eski hallerine dönsünler diye onları da tövbeye muvaffak buyurdu. Allah azze ve celle, tövbeleri kabul ve tövbe edenlere merhamet edicidir. Ey iyman edenler!.. Allahu teâlâ'dan ve onun rizasuna aykırı şeylerden sakının ve iymanlarında, ahitlerinde ve Hak dinde gerek niyyet ve gerekse söz veya fiil bakımından her hususta sadıklarla beraber olun.)

Bu kıssada akıl ve basiret sahipleri için büyük hisseler vardır. Insan, Allahu teâlâ'ya ve Resûl-ü müctebâ'ya yaklaştıkça vardığı mertebenin kıymet ve ehemmiyetini bilmeli ve ona göre hareket etmelidir. Bir hükümdarın kucağına verilen kundaktaki bir çocuk, o hükümdarın üzerini kirletse, gülerek çocuğu okşar. Fakat, aynı hatayı başveziri veya vezirlerinden birisi işleyecek olsa, onu hükümdarın hiddet ve şiddetinden kurtarmak biraz güç olur.

Nebiyyi ins-ü can aleyhi ve âlihi salâvatullah-ir-Rahman efendimiz, her ne kadar bütün insanların, cinnilerin ve bütün âlemlerin peygamberi ise de, ona ümmet olabilmek şeref ve imtiyazı her kula bahş ve ihsan buyurulmamıştır. Binaenaleyh, bu büyük şeref ve imtiyazın kıymet ve ehemmiyetini bilmeli, onun emirlerinden ve nehiylerinden dışarı çıkmamalı, her hal-ü kârda onun gösterdiği yoldan gitmeli ve ebedî saadet ve selâmete ermelidir. Emri nebeviyye muhalefet edenler, iki cihanda da helâk olmuşlar demektir. Netekim, bugün âlem-i islâmın düştüğü acayip haller, geri kalmışlığımızdan tutun da milyonlarca müslümanın boyunduruk altında esir milletler topluluğunda bulunmasına kadar acınacak durumlar, ancak ve yalnız sahib-i şeri'at efendimize muhabbetin azalması, sünnetine ve siyretine uymada gösterilen gevşeklik ve lâ'übalilik, dini hükümlerde uygulanan mürâ'ilik değil de nedir? Islâmiyyete en ziyade bağlı ve riayetkâr olduklarını ileri sürerek ilâhî emirleri yerine getirdiklerini zannedenlerden bir çoğu, sünneti seniyye-i Ahmediyyeden yalnız ferdi sünnetlere ittibâ eylemekte, içtimaî sünnetlerden hiçbirisini yerine getirmemektedirler. Ferdî veya iç-

timaî bütün sünnetlerin hepsi, müslüman fert ve cemaati kadar bütün insanlık âlemi için de örnek alınacak hayırlı, faydalı ve birbirinden güzeldir. Hepsini yerine getirmekte, dünya ve âhiret için ecr-i aziyın vardır. Bazılarının yerine getirildiği halde bazılarının terkedilmeleri veya savsaklanmaları, bu büyük ecirden mahrumiyyetle birlikte insan topluluklarına zararlar getirmektedir.

Mü'minlerin annesi Hz. A'işe radıyallahu anha buyuruyorlar ki:

— Biz, ehl-i beyt-i Mustafa olarak on sekiz nüfus idik. Yıllarca, akşam yemeklerinde sofradan doymadan kalkar ve sabahları evimizde ekseriya yiyeceğe müteallik bir şey bulamazdık. Bu uzun yıllar böylece sürüp gitti. Zira, Resûl-ü zişân evde bulunan bütün yiyecekleri, asabına ikram ediyordu. Günlerden bir gün, Hz. Hafsa ile ben Resûlüllah sallallahu aleyhi ve selleme hitaben: «Yâ Resûlallah!.. Medine-i münevvere'ye teşrifinizde, ashabınız fakir ve yoksul idiler. O zamanlar, bize yedirmiyor ve onların fakirlerine ikram ediyordunuz. Şimdi, mâşâ'allah halleri vakitleri yerindedir. Ne olur, bizler de dünyadan arzumuzu alalım, sabah kalkınca evlerimizde yiyecekten içecekten bir şeyler bulalım...» deyince Resûl-ü zişân bizim bu teklifimizden incindi ve tam kırk gün Cemal-i Muhammediyye'den mahrum kaldık. Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ashabından hiç kimseyi huzuruna kabul buyurmuyor, devamlı olarak mescitte oturuyor ve namazı kıldırdıktan sonra bir örtü altına giriyordu. Bu hicabın perdedarlığını da Hz. Bilâl-i Habeşi yapıyordu. Evet, Allah'ın Resûlünü incitmiş ve üzmüştük. Allahu teâlâ ve tekaddes hazretlerine yalvarıp yakararak Habib-i edibinin affına mazhar kılması için tazarrû ve niyaz ediyorduk.

Kırkıncı gün, Hz. Ömer radıyallahu anh huzur-u Resûlüllah'a girmek istediğinde, Bilâl-i Habeşi:

— Yâ Ömer! Huzur-u saadetlerine hiç kimsenin girmesine izinleri yoktur, deyince Hz. Ömer-ül-Faruk dışarıdan seslendi:

— Anam, babam sana feda olsun yâ Resûlallah!.. Duyduğuma göre seni inciten ve üzen kızım Hafsa imiş. Şimdi ondan bu cür'etinin hesabını sormağa gidiyorum, der demez Hz.

Omer'in neler yapacağını bildiğinden Bilâl-i Habeşi'ye Omer'i içeri almasını emir ve irade buyurdular. O gün, bizleri de bağışlayarak hane-i saadete teşrif buyurdular ki, kırk gün yani ERBA'IYN tamam olmuş idi.

Islâmda; evvelâ canan, sonra can vardır. Komşusu aç iken, evinde çoluk çocuğu ile karınlarını şişirenlerin, iymanları kemale ermemiş, yani olgunlaşmamıştır. Ashab-1 kirâm rıdvanullahi aleyhim ema'ıyn, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin bu güzel hasletleriyle terbiye edilmiş ve onun içtimai (Toplumsal) sünnetlerine aynen ve harfiyyen hörmet ve riayet etmek sayesinde, çeyrek asır içinde doğu ve batıda bir çok ülkeleri fethetmişler ve böylelikle de hem dinlerini hem de dünyalarını mâ'mur kılmak saadet ve bahtiyarlığına erişmişlerdir. Bu kutlu ve mutlu kişilerden herbiri, bu uğurda kendilerine düşen dini ve içtimai görevlerini titizlikle yerine getirmek suretiyle bütün islâm âlemine örnek olmuşlardır. Aşağıda okuyacağınız hikâye de, bu mümtaz hasletlerinin seçkin bir nü munesidir.

HİKÂYE Faruk-ul-â'zam Omer ibn-il-Hattâb radıyallahu anh efendimiz, kolesine 400 altun vererek:

— Bu parayı Ubeyde't-ibn-i Cerrah'a götürüp teslim et ve kendisine sezdirmeden bu altunlarla ne yapacağını öğrenmeğe çalışarak neticesini bana bildir, emrini verdi.

Köle, bu 400 altunu alarak Ubeyde radıyallahu anh hazretlerine götürdü. Hazret-i Ubeyde paranın ne maksatla gönderildiğini öğrenmek isteyince köle bilmediğini, muhtemelen şahsî ihtiyaçlarını karşılaması için gönderilmiş olabileceğini beyan etti. Bunun üzerine Ubeyde radıyallahu anh, kızını yanına çağırdı ve ona bir liste yaptırarak aç ve muhtaç olan konu komşusuna tamamiyle dağıttırdı ve kendisine bir altun dahi ayırtmadı. Köle, gördüklerini aynen Hz. Omer radıyallahu anha bildirdi. Bu defa Faruk-ul-â'zam hazırlamış bulunduğu 800 altunu

kölesine verdi ve bunları Mu'az ibn-i Cebel radıyallahu anha götürmesini ve birinci seferinde olduğu gibi onun da bunları nerelere sarfettiğini sezdirmeden öğrenmesini ve bildirmesini tenbih etti. Hz. Mu'az da altunları aldı, aynen Hz. Ubeyde gibi bir liste yaptı ve hepsini dağıttıktan sonra, geri kalan iki altunu da.

nereye vereceğini düşünürken, eşi perdenin arkasından seslenerek kendilerinin de muhtaç durumda olduklarını, binaenaleyh bakiyye iki altunu da evlerinin ihtiyacı için alıkoymasını istirham edince, Mu'az ibn-i Cebel bu iki altunu da eşine verdi.

Köle, gördüklerini Hz. Ömere' anlatınca:

— El-hamdü lillah, ashab-1 kiram ahlâk-ı Muhammediyye ve sünnet-i seniyye-i Ahmediyye ittibâ ve imtisal ediyorlar, buyurarak memnuniyet ve mahzuziyetini izhar eyledi.

Ashab-ı kirâm rıdvanullahi teâlâ aleyhim ema'ıyn, Fahr-i kâ'inat aleyhi efdal-üt-tahiyyât efendimizden görüp öğrendikleriyle amel ederler, yemezler, yedirirler, giymezler, giydirirler, sırası gelince mallarını ve canlarını Hak yolunda bezletmekten geri durmazlardı. Can vermeden, canânın ele gelmeyeceğini ga.

yet iyi öğrenmişlerdi. Bu ahlâk-ı hamide sayesinde hem kendileri yüceldiler, hem de islâm topluluğunu yükselttiler. Kur'an-ı hakimde âyat-ı beyyinât ile tebcil edildiler, iki cihanda da aziz oldular. Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimize her mânada lâyık olduklarını, özleriyle, sözleriyle, fiil ve hareketleriyle, insanca ve müslümanca davranışlarıyla isbat ettiler. Böylesine 'bir mutluluk ve kutluluk içinde ebedî hayata intikal ederek orada da sevdikleriyle beraber oldular. Biz gafillere de, sünnet-i seniyye-i Ahmediyye ve şeriat-ı garra-i Muhammediyye ittibâ ve imtisâl edenlerin iki cihanda da aziz ve mükerrem olacaklarını belirtmiş oldular.

Bu zevat-1 âli-kadrin böylesine yüce derecelere yükselmeleri hiç şüphe yoktur ki (VE INNEKE LE-ALA HULÜKIN AZİYM) âyet-i celilesiyle mümtaz hasletleri bütün âlemlere ilân olunan Nebi'ler serveri, âşıkların ve sadıkların önderi, ehl-i iymanın rehberi olan âhir zaman peygamberine iyman etmelerinden, onu canlarından, mallarından, evlât ve yallerinden fazla

sevmelerinden, onun ve taraf-ı ilâhiden getirdiği din-i mübiyn-i islâmın yücelmesi ve yükselmesi uğrunda hiçbir fedakârlıktar çekinmemelerinden, Kur'an hükümlerine ve Resûl-ü zişânın öğütlerine sıkı sıkı sarılmalarındandır. Hâce-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, bu fâni âlemin gelip geçici ve elden çıkıcı olduğunu ve fakat yine bu fâni âlemden ebedî âleme sahip olunabileceğini ashabına ve ümmetlerine talim ve telkin buyurmuştu. Onlar da, ebedî âlemin bu fâni âlemde iken elde edilebileceğini hakkıyle ve lâyıkıyle öğrenmişler ve onun için de Allah ve Resûlüne sadakat ve samimiyetle sarılmışlar, itaat ve muhabbette kemal derecesine varmışlardı.

Evet, aziz kardeşlerim: Bu âlem fânidir, bu âlemin sonu harap olmaktır. Onun için de bizler, ashab-ı kiramın tuttukları yolu izlemeli, her işimizde, her sözümüzde, her davranışımızda, ancak ve yalnız Hak rizasını gözlemeliyiz ki, bu fâni âlemden ebedî âlemin saadet ve selâmetini ele geçirebilelim. Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellemin gösterdiği yol cennet yoludur, riza, mağfiret ve lûtuf yoludur. Bir insan ne kadar uzun yaşarsa yaşasın, sonu ölümdür ve ölümden kurtuluş yoktur. Oysa, islâmiyyet kıyamete kadar bâki kalacaktır. Ancak, ashab-ı kirâmdan itibaren çoğu zaman dualarda dinlediğimiz tâbi'iyn, tebe-i tâbi'ıyn, yani ashab-ı kirâma tâbi olanlar ve o tâbi olanlara da tâbi olanlar silsilesi içinde ünlü ve büyük müctehitlerin, bilginlerin tam ve eksiksiz olarak bize kadar intikal ettirdikleri bu kutsal emaneti, bizden sonrakilere de aynı titizlikle devir ve teslim edebilmek şi'arımız olmalıdır ki, bizler de onlar gibi dünya ve âhirette saadet ve selâmete erelim. Islâma ve Kur'ana hizmet etmek insana şeref ve bahtiyarlıkların en yücesini sağlar, kişinin kalbini ve kalıbını Allah ve Resûlüne bağlar. Dünya hayatında kalbini ve kalıbını Allah ve Resûlüne bağlayanlar ise, hiç şüphe yoktur ki bâki ve ebedî olan âhiret âleminde rahata, rahmete, mürüvvete ererler.

Ey aklım başımda diyen kişi!.. Bütün bunları düşünebiliyor musun? Dikkat ve ibretle şu kâ'inata bak.. Göreceksin ki, Envar-ûl-Kulob, cllt 2 — F: 9