Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 130–136
nice mâ'murlar harap olmuştur, gelen gidiyor ve giden bir daha geri dönmüyor. Sana ve bana da bu sonsuz yolculuk çok yaklaştı, bizleri aldatıp avutan dünyadan ayrılmamız çok yakındır.
Hazırlığın var mı?
Ey gençliğine, dinçliğine güvenen!.. Nice meyve, olgunlaşmadan dalından düştü de çürüyüp gitti. Şu gördüğün ve hallerine acıdığın ihtiyarlar da, bir zamanlar senin gibi genç ve dinç idiler. Bak, şimdi belleri nasıl büküldü, ayakları gövdelerini taşıyamıyor. Şu gördüğün buruşuk yüzler, feri solmuş gözler de bir zamanlar çok güzeldiler, bakanlar bakmağa kıyamıyorlardı.
Şu hastalıklı ve muztarip insanlar da bir zamanlar sağlıklı ve zinde idiler. Şu gördüğün harap binalar bir zamanlar mâ'mur idiler, bu tahrib olmuş pencerelerinden sokaklara saz sesleri ve kahkahalar aksederdi şimdi baykuşlara yuva olmuşlar. Şu gördüğün mezarlıkta yatanlar, bir zamanlar diri idiler, tıpkı senin gibi güler, eğlenir, koşar, atlar, sıçrar, gönüllerince hayat sürerlerdi. Bak, şimdi sesleri solukları bile duyulmuyor. Öyle ise aklını başına devşir, önünde sonunda öyle bir mekâna gidersin ki adı KABİR'dir. Orada, ne arkadaş ne de komşu vardır. Sana yoldaş olacak, bu fâni âlemdeki iyi veya kötü amellerindir. Sırdaşın ise ÂLİM-ÜS-SIRRI VEL-HAFİYYÂT olan Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleridir. Mezar denilen o ebedî mekân karanlıktır, oraya NÜR götür. Oranın nuru NUR-U-TEVHID ve NUR- U-KUR'AN'dır. Oraya yoldaş götürmek istiyorsan, elinden geldiği ve gücünün yettiği kadar iyi ve hayırlı işler yapmaya, güzel ahlâk sahibi olmaya çalış...
Aklın varsa can gözün aç, tut kulak bu sözüme;
Bir değirmendir bu dünya, birgün öğütür btzl...
Bu sözlerim sakın gücünüze gitmesin, doğruyu söyleyeni dokuz köyden koğarlar ama, dost acı söyler. Dedelerin, ataların, dost ve ahbapların gibi birgün seni de oturduğun bilmem kaç katlı apartman dairesinden, villâdan, köşkten alırlar, bir bez parçasına sarıp sarmalarlar, kabir denilen o karanlık çukura atarlar. Orada, alışık olduğun o nefis yiyecek ve içecekleri
bulamazsın. Apartmanının, villânın, köşkünün penceresinden seyrettigin o iç açıcı ve gönül ferahlatıcı manzarayı göremezsin.
Dünyaya bakmağa doymayan gözlerini bir kaç avuç toprakla doldururlar, hem de bu işi seni en çok sevenler yaparlar. Tek ve tenha kalakalırsın! İşte, orada sana yoldaşlık edecek olan kıldığın namaz, tuttuğun oruç, verdiğin sadaka ve zekât ve yapabildiğin hayırlı ve yararlı işlerdir. Sözü uzatmağa ne hacet? Kabir adı verilen o sonsuzluk mekânını, rengine ve kokusuna doyum olmayan çiçeklerle bezenmiş bir cennet bahçesine döndürmek de, içi kor ve ateşle dolu bir cehennem çukuru haline getirmek de senin elindedir. Eğer, bu fâni âlemde Rabbini bildinse, Mevlâ'nı buldunsa ve Hak rizasını kazandınsa, kabrin cennet bahçelerinden bir bahçe olacaktır. Orada rahata erecek, dinleneceksin. Tıpkı, uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra bir gülistanda dinlenir gibi... Mâ'azallah, bu fâni âlemde seni yoktan var eden, bir katre meniden halk ve icat buyuran Rabbini, hâlıkını bilemedin ve bulamadınsa, Hök rizasını kazanamadınsa, işte o zaman o kabir denilen mekân kor ve ateşlerle dolu bir cehennem çukuru oluverir. Kıyamete kadar, dinlenmek değil orada hapsedilirsin, çok eziyyet çeker, çok döğünürsün ama, ne fayda?
Kıyamet deyip geçme ha!.. O, öylesine korkunç ve dehşet verici bir gündür ki, gözler korku ve dehşetle yuvalarından fırlamış, herkesin ayıbı meydana çıkmış, mazlûmlar zâlimlerin yakalarına yapışmış, kâfirler güle oynaya kendisine tâbi oldukları şeytanın boğazına sarılmış, analar ve babalar evlâtlarından saklanabilmek için sıvışacak yer arıyor, cehennemin korkunç alevleri etrafi sarıyor, sırası gelen huzura varıyor, kimisi dövünüp ağlıyor, kimi göğsünü döverek yalvarıp yakarıyor. Orada, her mevkıfte durulacak zaman süresini ancak Allahu teâlâ ve tekaddes hazretleri bilir. Dudaklar, susuzluktan çatlamış, yerlere vura vura katalar patlamıştır ama bir katre su bulmak ne mümkün!..
Beri tarafta mü'minler arşın gölgesinde, Livâ-i hamdin sayesinde, civar-ı Mustafa'da ve kurb-ü Mürteza'da toplanmışlar,
hepsi memnun, hepsi mesrur ve hepsi safada; kâfirler ve münkirler ise cevr-ü cefada, zâlimler ve âsiler feryat ve şekvâda olacak, gözyaşları yağmurlar gibi dökülecek ama neye yarar? Allahu teâlâ ve tekaddes hazretleri o gün kâfirlere, münkirlere, zâlimlere, âsilere ve mücrimlere rahmet nazarıyla bakmayacaktır. Ömürlerini, Allah'sız, peygambersiz, kitapsız, dinsiz, iymansız geçiren, dünya hayatını bir hiç uğruna israf eden o gafiller, huzur-u ilâhide ve o mahkeme-i adalette mahcup ve perişan olmakla da kalmayacak, çok pişman olacaklardır. Kendilerini savunmağa bile takat ve mecalleri kalmayacak, yüzleri sararacak, dilleri tutulacak ve sorulan sorulara cevap vermeğe muktedir olamayacaklardır. Elleri, ayakları, gözleri ve kulakları, dilleri ve dudakları, yaptıklarına şahitlik edecek ve aleyhlerinde konuşacaklardır. Melekler, cennet ehlini izâz ve ikram ile ebedî makamlarına götürmek üzre teşrifatçılık yaparlarken, o zavallılar da tepelerindeki saçlardan sürüklenerek nâr-ı cahiyme atılacaklardır. Zebaniler onlara: «Dünya hayatında iken yaanladığınız cehenneme giriniz, orada döne döne yanınız...» diyerek onları yüzüstüne cehenneme çekip götüreceklerdir.
Hz. Imam-ı Ali ibn-i Ebi-Tâlib radıyallahu anh ve kerremallahu vechehu, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizden naklederek şöyle buyurmuşlardır:
Seyyid-ül-Ebrâr aleyhi salâvatullah-il-Gaffâr buyurdular ki:
(Cebra'il aleyhisselâm, beni ağlatıncaya kadar âhiret ahvali ve azab-ı nâr ile korkuttu.)
O günün şiddet ve dehşetinden bütün Enbiyâ ve mürseliyn, nefisleri kaygusuna düşecekler ve kendi nefislerinden başkasını düşünemeyerek, dizleri üstüne çöküp NEFSIY…. NEFSIY...
diye inleyeceklerdir. Ancak ve yalnız Nebi'lerin serveri, Velilerin rehberi, ins-ü cin peygamberi, âlemlere rahmet olarak gönderilen makam-ı Mahmud'un sahibi Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem nefsini düşünmeyecek ve hatta ehl-i
beytini ve evlâtlarını ümmetine feda ederek arşın önünde secdeye varacak ve:
— İlâhi!.. Ümmetiy... Ümmetiy... yani illâ ümmetim, illâ ümmetim... Fatıma'm, Hasan'ım, Hüseyin'im, Rukiye'm, Kasım'ım, Ümmü Gülsüm'üm, Abdullah'ım, İbrahim'im ümmetime fedadır. Evlât ve ezvâcımı al, ehl-i beytimi al, ümmetimi bana bahşet, bana bağışla ve bana ver, diye tazarrû ve niyazda bulunacak ve duası müstecap olmadan başını secdeden kaldırmayarak öyle bir münâcat ve tesbihatta bulunacaktır ki, o dehşetli güne kadar Resûl-ü zişânın Rabbini böyle bir münâcat ve tesbihat ile tesbih ettiğinin vâki olmayacağı Hadis-i şerif ile sabittir.
Işte, o ânda hitab-ı izzet şeref-sadir olacak ve:
— Ey Habibim! Başını secdeden kaldır. Şefaatin kabul ve bütün isteklerin ind-i ilâhimde makbuldür. Sana, kelâm-ı kadimim olan Kur'an-ı azim-ül-bürhanımda: (VE LE-SEVFE YÛ' TİKE RABBÜKE FE-TERDÂ…..) âyet-i celilemle vâ'deylediğim ve seni: (VE REFE'NA LEKE ZIKREK...) âyet-i kerimemle taltif ederek kadr-i valânı ins ve cinne ilân ettiğim Habib-i edibimsin. Senin kadrin, ind-i ilâhiyyemde gayet yücedir. Sekiz cennet ve yedi cehennem, bugün senin emrindedir. Ummetinden dilediğine şefaat et ve onları cennetime ilet.. Sana âşık olan huriler ve gılmanlar, senin ümmetine de müştaktırlar.
Misâl-i Kâ'be eyâ nur dide-i uşşâk, Gören cemalini müştak, görmeyen müştak...
Taraf-ı ilâhiyye'den şefaat izni çıkınca, Hz. Ebu-Bekir-is- Sıddıyk radıyallahu anh cennet elbiselerini cennet ehline ikram ederek giydirecektir. Cennet ehli, Yâr-1 gar-1 Nebi Sıddıyk-1 â'zam tarafından cennetlere taksim edilecek, mürassâ cennet tâcları Hz. Ömer Ibn-il-Hattâb radıyallahu anh tarafından başlarına konulacak, cennet ni'metleri altun tabaklar içinde Hz.
Osman ibn-i Affan tarafından ikram olunacak, Kevser şarabı ise Aliyyül-Mürtezâ'nın mübarek elleriyle bütün asfiyaya, ebrâr
ve âşıkana ihsan buyurulacak ve bu zevat-ı âlişanın kadr-i valâ… ları bu suretle mahşer ehline de ilân edilmiş bulunacaktır.
Hz. Ebu-Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali ridvanullahi teâlâ aleyhim ema'ıyn hazeratının malûm ve müsellem olan şân-ı şeriflerine rağmen bu zevat-ı zevil-ihtirama düşmanlık edenler, Habib-i edib-i Kibriyâ, Şefi-i-rûz-i ceza efendimizin huzurunda mahcup, pişman ve perişan olacaklar ve nâra atılacaklardır. Çıhar yâr-ı güzin olarak vasfeylediğimiz bu dört halife-i Resûlüllah'ın faziletlerini, üstün ve yüce şahsiyyetlerini anlatmağa ne dil, ne kalem kâfi gelmez. Onları, Allahu sübhanehu ve teâlâ Kur'an-ı hakiminde birer vesile ile övmüştür ki, insanoğlu için daha fazla medhetmek mümkün ve mutasavver değildir. Binaenaleyh, her kim bu dört kutlu ve mutlu kişinin, hatta içlerinden yalnız bir tanesinin hakkını inkâra yeltense veya yâran-ı Resûlüllah olan zattan birisine düşmanlık beslese, yahut —Ne'ûzü billah— kötü söz söylese veya düşünse, Allahu teâlâ katında, bütün Enbiyâ ve Evliyâ katında, bütün meleklerle birlikte yaratılmışların kâffesinin lânetine müstehak olur. Allahu tâlâ'nın bu dört seçkin ve üstün kulu, yirmi üç yıl âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bulunan Nebiyyi zişânın daima civarında ve beraberinde bulunmuşlar, islâma, Kur'ana ve Resûl-ü âlişana hizmet uğrunda maddî ve mâ'nevî hiçbir fedakârlıktan çekinmemişler, bütün ehl-i iymana örnek olmuşlardır. Bunlardan Hz. Ebu-Bekir ve Hz. Ömer, Resülüllah sallallahu aleyhi ve selleme kızlarını vermek suretiyle, âhir zaman peygamberine KAYIN-ATA olmak şeref ve bahtiyarlığını ihraz, Hz. Osman ve Hz. Ali de Efendimizin damadı olmak saadetini ibraz eylemiş.
lerdir.
Şu halde mü min ve Muhammedi olduğunu iddia eden, Allah ve Resûlüne iyman eyleyen, âhiret gününe inanan bir kimse nasıl olur da bu dört kutlu ve mutlu kişiye dil uzatabilir? Veya, onlara düşmanlık besleyebilir? Elbette ve elbette kâmil iyman sahipleri buna cür'et ve cesaret edemezler. Böyle, bir cür'et ancak ve yalnız, içi başka dışı başka, özü başka, sözü başka münafıklara, yalancılara yakışır. Allah ve Resûlüne iyman
eden, gövdesinin üstünde taşıdığı kafacığında zerrece akıl cevheri bulunan irfan ve iz'an sahipleri böyle bir kötü düşünceye aslâ yer veremezler. Allah'ın gazabına uğramaktan, şefaat-i Resûlüllah'tan mahrum kalmaktan korkarlar, Resûl-ü zişânın sevdiği, güvendiği bu zevata hürmet ve muhabbet ederler ve bu sadakat ve samimiyetlerinin de mükâfatını ergeç görürler.
Şâh-ı iklim-i risâlet, sahib-i şeri'at, sultan-ül meşrıkeyn-i vel-magrıbeyn, sebeb-i hilkat-i kevneyn Hz. Muhammed Mustafa sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem efendimizin, taraf-i izzetten zikrinin yüceltildiğini ilân ve beyan eden VE REFE'NÂ LEKE ZİK- REK âyet-i celilesinin bazı hassalarını buracıkta ve bu vesile ile zikrederek, deryadan bir katre, güneşten bir zerre misali dahi olsa ihvan-ı din-i mübiyne teberrüken sunmak isterim ki, âşıkların aşkı, sadıkların sıdkı artsın, Habib-i edib-i Kibriyâ'ya olan tâ'zim ve muhabbetlerini çoğaltsın, iymanları kemale ersin ve bir nebze şemme-i Muhammediyye'den nasip versin.
Esedullah-il-galip Ali ibn-i Ebi-Tâlib kerremallahu vechehu ve radıyallahu anh efendimiz buyuruyorlar ki:
— Allahu zül-celâl vel-cemal hazretleri bu âlemleri halk ve icat eylemeyi irade buyurunca, zat-1 ecelli â'lasının nurundan Habib-i edibinin nurunu yarattı. O vakit, henüz ne yerler ve gökler, ne arş-ı Rahman, ne kürsi-i muallâ, ne cennet ve ne de cehennem halk olunmamıştı. Ne felek manzumesi, ne de melek gulgulesi vardı. Arş-1 â'lâ ve kürsi-i muallânın yaratılmasından üç yüz yirmi dört bin yıl önce, Nur-u Muhammediyye'yi zatı nurundan halk ederek o nura: «MUHAMMED OL!» emr-i celil-i sübhanisini verdi ve o nur-u aziz, Habib-i edib-i Kibriyâ' nın dünyadaki şekli ve suretiyle halk ve icat olundu. Bu âleme SURET-I-RAHMANI yani ALEM-I RUH-U MUHAMMEDI denilir. Resûl-ü zişânın bu âlemdeki suret ve hey'eti ve bu dünyadaki şekl-i şerifi gibi ruh-u lâtifi aynı hey'et üzere yaratılmıştır. Habib-i edib-i Kibriyâ'nın mübarek başları hidayet-i ilâhiden, mübarek boyunları tevazu-u Rahmaniden, mübarek gözleri hayâ-i ilâhiden, mübarek yüzü yakin-i samedaniden, mübarek ağzı sabr-ı ilâhiyyeden, mübarek dili sıdk-ı ilâhiyyeden, mübarek alnı muhabbet-i mahbubiyetinden, mübarek göğsü Allahu
tâlâ'nın mahlûkata ettiği nasihat-ı Rabbanisinden ve insanları nura çağırmasından, mübarek kalbini verâdan (Yani kalb-i münirleri o kadar temiz yaratılmıştır ki, dünyaya rağbet ve iltifatı olmasın ve ancak âlemlerin Rabbine kemal-i muhabbetle bağlansın) mübarek karnı zühtten, mübarek dizlerini havf-z Rabbaniden (yarattı ki Allah rizası olmayan yerlere gidip oturmasın), mübarek ayaklarını dalâlet yollarına varmaması için istikametten yarattı. Kalbi münirlerine re'fet ve şefkat doldurdu. Habib-i edibini bizzat terbiye eyledi ve kendilerine keramat-1 Rabbanisi ile ikramda bulundu. Risalette onu seçti, zat-1 ahadiyyetine onu habib ve mahbub kıldı, bitün mahlükat arasında onu muhtar eyledi.
Mübarek başına tâe-ı yakini, mübarek sırtına hidayet gömleğini giydirdi, ezel ilminde onu MAHBUB ismiyle hitabederek isimlendirdi. Sonra, on iki hicap yarattı. Birincisine HICAB-UL- KUDRET adını vererek o kudret hicabında ruh-u Muhammediyye'yi on iki bin yıl karar ettirdi. Ruh-u Muhammedi kudret-i hicapta:
ANESEE
SÜBHANE RABBİYEL-Â'LÂ zikriyle nida eder, bu tesbih-i aziym ile Rabbini tesbih eylerdi.
İkinci hicaba HICAB-UL-AZAMET adını verdi ve ruh-u Muhammediyye'yi azamet hicabında on bir bin yıl karar ettirdi.
Ruh-u Muhammedi bu hicapta da:
SÜBHANEL ALİM-İL-HAKİYM zikriyle nida eder ve bu tesbih-i aziym ile Rabbini tesbih eylerdi.