Ara
Menü

Sayfalar 152–158

1.806 kelime

Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 152–158

rur ve bunları da Allah yolunda savaşan gazilere verirdi. Dünya zevklerinden hiç hoşlanmaz ve haz almaz, bu fâni âlemde Allah ve Resûlüne lâyık olmaya ve milletini özellikle hristiyan milletlerinden üstün kılmaya, güçlü ve şerefli bir devlet kurmaya çalışır, mâ'nen ve maddeten bu devleti güçlendirmeğe uğraşırdı. Ulemaya ve meşâyihe son derece saygı ve sevgi besler, onların peygamber vârisleri olduklarını söyler, haklarına büyük bir titizlikle riayet ederdi. Onlara itaati, kendisine borç bilirdi. Onların irşâd ve ikazlarına minnet ve şükran ile mukabele eder ve gösterdikleri yoldan inhiraf etmeyerek devletini ve milletini idare eder, ordularını yönetirdi.

Günümüzde, buna şaşanlar olabilir. Oysa, Hadis-i Nebevi' dir. Gerçek âlimler, peygamberlerin vârisleridirler. Zira, o muhterem zevat hakikat-i Muhammediyye'ye daha ziyade vâkıf bulunduklarından halleri ve davranışlarıyla Resûl-ü zişanı taklit ederler ve onun gibi olmağa özenirler. Bu bakımdan, gösterdikleri yol Allah yoludur, Resûlüllah yoludur. Bu yol ise, saadet ve selâmete, izzet ve rif'ate iletir. Onlara tâbi olanlar elbette zulmeti, isyanı ve küfrü çirkin bulurlar ve bu sayede de Nur-u Kur'ana ve rizayı sübhana vasıl ve mazhar olurlar.

Osman Bey'in ve daha sonra onun vasiyetini aynen ve harfiyyen yerine getiren oğullarının gayret ve himmetleriyle, çok uzak ülkelerde buluan âlimler, ârifler, şeyhler, san'atkârlar, Osmanlı diyarına göçmeğe ve burada yerleşmeğe başlamışlar ve gerçekten büyük bir islâm medeniyyeti kurmuşlardır. Osmanlı orduları her seferinde zaferden zafere koşmuş, fethettikleri ülkelere de medeniyyet, insanlık, hak ve hukuk mefhumlarını götürmüşlerdir.

=. Tiine Ulkesi sınırları içinde de salihlere, düşkünlere, gariplere, âcizlere ve mühtaçlara din ve mezhep farkı gözetmeksizin yardım elini uzatır, açları doyurur, yoksulları giydirir, misafirleri barındırırdı.

Hemen ilâve etmelidir ki, bir çok kale kapılarını yalnız kılıçla değil, bu hak, hukuk ve adalet nizamı sayesinde temin et-

tiği sevgi ve saygıyla fethetmiş, başka bir deyimle ülkeler fethetmeden bir çok gönülleri fethetmesini bilmiştir. Düşünmelidir ki, o çağlarda Bizans'ın kötü huylu ve zâlim valilerinden, mürtekip ve mürteşi memurlarından bıkmış ve usanmış bulunan halk kitleleri Osmanoğullarına gelip yalvararak mazlûm halkın zalimler elinden kurtarılmasıni dilemişlerdir.

Evet, Osman Bey fakirlere, düşkünlere, dul ve yetimlere Allahu tâlâ'nın emri ve Resûl-ü zişânın rizayı ruhaniyyeti için ikramlarda bulunur, dertlilere derman, kimsesizlere dâr-ülemân olurdu. Bu sebeple, yalnız müslümanların değil, gayri müslimlerin de sevgilisi haline gelmişti. Savaşlarda elde ettiği ganimetleri tamamiyle hayır ve hasenât yolunda sartetmişti.

Alem-i cemale intikal buyurarak Rabbine ve onun Habibine kavuştuğu zaman bir kaç at yuları, bir kılıç, bir cübbe ve üç sürü koyundan başka miras bırakmamıştı. Fakat, asıl büyük mirası yetiştirdiği evlâtları ve kurduğu büyük Osmanlı devleti idi.

Ruh-u pür-fütuhuna fatihalar ithaf ederek minnet ve hürmetimizi te'yid edeceğimiz Osman Bey'in, bu tutumu ve bu dav.

ranışı Resûl-ü zişânın meslek ve meşrebine ne derece tâbi olduğunu açıkça göstermektedir. Netekim, istitraten arzetmek yerinde olur ki, sultan-ı şerir-i din-i mübiyn aleyhi ve âlihi salâvatullah-il Mu'iyn efendimiz de emr-i ilâhî ile dünyayı terkederek âhiret âlemine teşrif buyurduklarında, geride bıraktıkla.

rı dünya malı iki kaftan-ı şerif, iki izar-1 şerif, dört hırka-i şerif, bir cübbe-i şerif ile üç külâh-ı şerif, Habeş kralı Necaşi'nin kendilerine hediye ve takdim ettiği iki çift mest-i şerif, sarı boyalı gecelikle iki nâlın-ı şerif ve mübarek dişlerini yıkamak için kullandıkları bir misvâk-i şeriften ibaretti.

Cennet-mekân Gazi Sultan Osman Han, devlet işlerinde kullanacağı kimselerin ahlâklarına fevkalâde dikkat eder, itikatları bozuk ve yolları sapık olanları, fâsik ve fâsitleri (Meş'um ve uğursuz) diyerek millet hizmetinde aslâ kullanmazdı. Bu gibilere, en basit bir vazife tevdiinden dahi çekinirdi. Esasen, bu neviden insanları yanına bile yaklaştırmaz, hele huzuruna hiç kabul etmezdi. Her ân ve mekânda, Nebi'lerin mirasçiları olan

tanınmış bilginlerle, ünlü şeyhlerle, ârifler ve salihlerle sohbet eder, yapacağı veya yapmayı tasarladığı işleri onlarla görüşür, rey ve fikirlerini sorar ve ona göre kuvveden fiile çıkarırdı. Zira Osman Gazi iyi bilirdi ki, Resûl-ü zişân efendimiz (EL- MÜSTEŞÂRÜ MÜ'TEMENÜN = Istişare edilen kimse, güvenilir kimsedir.) buyurmuşlardır. Emin olan birisiyle istişare etmek, ona danışmak elbette emniyet verir. Netekim, yerlerin ve göklerin sahibi de Kur'an-ı hakiminde:

..

- ig Ve sâvir-hüm fil-emr_ Al-l-Imran: 159 (Iş hususunda onlarla müşavere et...)

buyurmak suretiyle her işimizi emin kimselere danışarak yapmamızı irade buyurmaktadır.

Sultan Osman Han'ın sık sık kendilerini ziyaret ettiği ve kendisini ziyarete gelmelerinden de son derece memnun ve mahzuz olduğu zevat-ı âlişan, feyizlerinden geniş mânada istifade edilen, kerametleri zâhir, ilim ve irfanları bâhir, her fırsat ve vesile ile halkı nurlandıran mümtaz şahsiyetlerdi. Sultan Osman'a din ve devlet, mülk ve memleket işlerinde ve askeri hareketlerde ikaz ve iradlarda bulunan, duaları ve mâ'nevi feyiz ve bereketleriyle ona destek olan bu zatlardan bazılarının isimlerini, rahmetle yâd edilmelerine vesile olması dileğiyle teberrüken kaydediyorum:

Eş-Şeyh Sadreddin Konevi, Hz. Mevlâna Celâleddin-i Rumi, Sultan Veled, Seyyid Burhaneddin-i Hüseyn-i Tirmizi, Şems-i Tebrizi, Şeyh Muhlis paşayı Karamani, Âşık Paşa, Ibn-i Muhlis Paşa, Şeyh Ahi Hasan, Elvan Çelebi, Ahi Evren, Kumral Abdal, Şeyh Baba İlyas kaddesallahu esrarehümâ ve berekâtihim-ünnâs hazeratıdır ki, hemen hepsi ilim ve fende, be-tahsis mesa'il-i dinde birer mürşid-i kâmil ve üstad-ı mütekâmil idiler. O devirde, yalnız Anadolu'da yaşayanları değil, diğer ülkelerde bulu-

nan ehl-i iymanı da feyizleri berekâtiyle nurlandırmışlardı. Bu mümtaz simalardan bazılarıyla bizzat görüşmek nasip olmuş, bazılarının da hulefâsı ile istişare ederek Gazi Sultan Osman Han, tuttuğu tarik-i müstakiymden sapmamış ve menzil-i maksuduna vasıl olmuştur.

Bu zevattan birisi de Geyikli baba hazretleriydi. Bu büyük hak velisi, dağlarda dolaşır ve ibret nazarıyla Allahu tâlâ'nın kudret ve kuvvetini, celâl ve heybetini müşahedeye çalışırdı.

Geyikleriyle birlikte dilinde zikrullah, gönlünde cemalullah aşkı dağdan dağa aşar, dilediği gibi yaşardı. Gerçekten kâmil ve ârif bir zat-1 me'âli sıfat idi. Gazi Osman Han, kendisini sık sık ziyaret eder, ellerini öper ve irâdlarına büyük bir kıymet ve ehemmiyet verirdi. Bu zata karşı irtibat-ı kalbiyye ve muhabbeti kâmilesi vardı. Şimdi size, bununla ilgili bir kıssa nakledeceğim.

HİKÂYE Gazi Sultan Osman Han, günlerden bir gün bu zat-ı şerifi ziyaret eder. Inegöl kazasını sâkinleriyle birlikte kendisine ihsan etmek ister. Geyikli baba hazretleri, Osman Han'a hitaben:

— Oğlum Osman, buyurur. Fâni mal, mülkün padişahlarına; bâki âhiret ise bizim gibi dervişlere mahsustur. Bu dünyada, tek başıma dağlarda dolaşarak vahşi hayvanlarla birlikte ülfet etmek, onlarla ağlayıp gülmek, onlarla beraber gezmek benim için daha sevimli ve tab'ıma da muvafıktır.

Aşk, bir sermayedir tüccar-ı şehr-i vahdete;

Nakd-i vaktim aşktır, erbab-ı aşka es-salâ...

HİKÂYE Gazi Sultan Osman Han'ın daima istişare ettiği ve fikirlerinden yararlandığı velilerden birisi de, kutb-ür-Rahmani gavsüs Samedani Eş-Şeyh Üdebâliyyül Karamani hazretleridir.

Osman Gazi, bir gece âlem-i mâ'nada Şeyh Üdebali'nin mübarek göğsünden ayın nurlu olarak tulû ettiğini ve oradan çıkarak kendi başına konduğunu ve aynı ânda göbeğinden gayet ulu bir ağaç zuhur ederek göklere kadar yükseldiğini gördü. Bu ağacın dalları cihanı kaplamış ve gölgesinde bir çok dağlar peyda olmuştu. Sonra o dağlarda da bir çok ağaçlar, sular ve denizler hasıl olmuş, bütün cihan o sulardan içmiş, çeşmeler yaptırmışlar, bağ, bahçe ve bostanları sulamışlardı.

Büyük bir merakla bu mühim rü yâsını tabir ettirmek üzere, Şeyh Üdebali hazretlerine müracaat etti. Hazret-i şeyh:

— Oğlum Osman, dedi. Gördüğün rü'yâda sana çok büyük bir müjde ve beşaret haberi var. Sana, yüzbinlerce müjdeler olsun ki bana damat olacaksın. Senin zürriyetinden hasıl olacak evlâtların tâc ve taht sahibi olacaksınız ve cihan padişahlığını ilân edecek ve kıt'alara hükmedeceksiniz. Bir çok denizler, hakimiyetiniz altında bulunacak ve büyük hayırlara nail olacaksınız.

Gerçekten, bir müddet sonra Sultan Osman Han, şeyh hazretlerinin kerime-i pâkizelerini nikâhladı ve bu evlilikten OR- HAN GAZİ ünvaniyle babasının yerine Osmanlı tahtına geçen bir oğulları dünyaya geldi ki, hem babası, hem annesi ve hem de dedesi veliyyullah olan müşârünileyhin de bir Hak velisi olduğu muhakkaktır.

Rü'yâ deyip geçmeyiniz, böyle rü'yâ-yı sadıka mutlâka zuhura gelir ve Allahu teâlâ sevdiği kullarına bazı sırları ve gerçekleri mâ'na âlemi dediğimiz sadık rü'yâlarda gösterir. Netekim, Osman Gazinin nesl-i pâkinden de nice şanlı padişahlar vücuda gelmiş, nice ülkeler, kaleler fethedilmiş hatta Mefhar-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin işaret buyurdukları (LE-TÜFTİHANNEL KONSTANTİNİYYE FE-LE-NÎ'MEL

EMİRÜ EMİRÜHÂ VE LE Nİ'MEL CEYŞİ ZALIK-EL-CEYŞ = Konstantiniye, mutlâka fetholunacaktır. Ne mutlu o yüce kumandana ve ne mutlu o şanlı askere...) mû'cizesi de zuhura gelmiş, başta Fatih Sultan Mehmed Han aleyh-ir-rahmeti vel-gufran olmak üzere fetih şehitleri ve gazileri Resûlüllah sallallahu

aleyhi ve sellem efendimiz lisanıyla tebcil olunmuşlar ve böylelikle iltifat-ı Muhammediyye'ye de mazhar bulunmuşlardır.

Gerçekten, ne mutlu o yüce kumandanlara ve ne kutlu o şanlı islâm gazilerine ki, tarih boyunca bir çok milletleri zalim kralların, azgın diktatörlerin kirli ve kanlı ellerinden kurtarmışlar, Türk askerlik tarihine şanlar ve şereflerle dolu nice sahifeler açmışlardır.

Yarım asır önce kurulan Türkiye Cumhuriyeti hükûmeti de, elinden silâhı alınmış, dört cephede kırılmış ve yıpratılmış, üzerine dünyanın en büyük devletlerinin üstün silâhlarla saldırmış bulunduğu bir devirde, göğsündeki iymandan başka dayanağı, kalbindeki vatan ve millet aşkından gayrı tutanağı bulunmayan bir avuç kahraman Türk askerinin bir çok esir milletlere, örnek olmuş mücahedesi sonunda kurulmuş olup, kıyamete kadar da pâyidar olacaktır. Çünkü, bu şehitler ve gaziler ocağı olan Türk ordusu Veliyullah tarafından dua ile kurulmuştur ve Mehretçik ilâ-yevmi haşri vel-karar nigâh-ı iltifat-ı Muhammediyye ile elbette zaferden zafere koşacak ve karşısına çıkan bütün engelleri mutlaka aşacaktır.

Yukarıda, bilvesile rü'yâ deyip geçmeyiniz demiştim. Evet, rü'yâlar peygamberlere yapılan vahyin kırk altıda bir cüz'üdür.

Gerçi nübüvvet tamam olmuştur ama, mübeşşerât kıyamete kadar bâkidir. Bunu böylece bilmelidir. Şanlı ecdadımız, dedelerimiz ve atalarımız nasıl ki, din ve millet idaresinde Allahu teâlâ'nın emirlerinden ve Resûl-ü zişânın öğütlerinden zerre kadar ayrılmamışlar ve gerek kendi milletlerini, gerekse fethettikleri ülkeler halkını tam ve mutlâk bir adaletle idare etmişlerse, bizler de aynı yolu takip etmeli, Hakkın emir ve hükümlerini baş tâcı etmeli, şeri'at-ı mutahhara-i Ahmediyye'den zerre kadar inhiraf etmemeli, düstur-u mükerremimiz olan Kur'an-ı azim-ül-bürhana sıkı sıkı sarılmalı ve Rabbimizin her (YAP) dediğini yapmalı, (YAPMA) dediklerinden şiddetle kaçınmalıyız.

Dünya islâm tarihini ibret ve dikkatle inceleyiniz. Göreceksiniz ki, müslüman devletler ilâhî hükümleri terketmişler, Peygamber öğütlerine sırt çevirmişler, adalet yerine zulme, iba-

det yerine günaha, itaat yerine isyana başlamışlarsa, daima hezimete uğramış, dağılmış ve parçalanmışlardır.

Gerilemeler, yenilgiler, bozgunlar başgöstermiş ve sayısız islâm devleti tarih sahifelerinde kaybolup gitmişlerdir. Zira, emr-i celil-i ilâhî açıktır, kesindir: (IN TANSURALLAHE YANSURÜKÜM = Sizler, Allahu tâlâ'nın dinini canınızdan, malınızdan, evlâdınızdan aziz tutar, emirlerine ve nehiylerine itaat ve riayet ederseniz, Allahu azim-üş-şân daima sizin yardımcınız olacaktır. Nusret ve ve yardımı ile sizi her zaman ve her yerde mansur ve muzaffer kılacaktır.) buyrulmaktadır.

HİKÂYE İsmail Hakkı Bursevi hazretleri, RUH-ÜL-BEYAN tefsirinde şöyle bir hikâye nakletmektedir:

Osman Gazi Han, devletini kurup milletinin başına geçmeden önce de gayet cömert ve kerem sahibiydi. Kavim ve kabilesinin avamına ve havasına, âlimine ve cahiline, zenginine ve fakirine elinden geldiği kadar ihsan ve ikramda bulunur, açları doyurur, muhtaçları kayırır, yardıma ihtiyacı olanların imdadına koşardı. Fakat, her zaman ve her yerde olduğu gibi her ni' met sahibine olduğu gibi ona da hased ederlerdi. Hatta, kendisinden yardım ve iyilik görenler bile, ona eza ve cefa etmekten geri kalmazlardı. Bulundukları bölgede velilerden bir zatın yaşadığını öğrenerek, halkın kendisine reva gördüğü eza ve cefadan şikâyete ve islâhları için dua buyurmasını arz ve niyaz etmeğe karar verdi. (Bazıları, bu veliyyullahın Hacı Bektaş-ı Veli kuddise sırrah-ul-âli olduğu kanaatindedirler.) Gece gündüz demeden o zat-1 akdesin bulunduğu yere at sürdü, arada bir konakladı. Bir gece, misafir kaldığı bir köyde kendisini Şeyh Üdebali'nin zaviyesine götürdüler. Yatıp istirahat etmesi için kendisine tahsis edilen odaya girince, duvarda bir Kur'an-ı aziymin asılmış bulunduğunu farketti ve tâ'zimen sabaha kadar ellerini bağlayıp ayakta durdu. Sabah namazından sonra bir süre dinlenmek üzere yatınca da o meşhur rü'yâsını gördü, şeyh

Sayfalar 152–158 · Envârü’l-Kulûb II — tarikat.org