Ara
Menü

Sayfalar 145–151

1.671 kelime

Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 145–151

Kısaca özetlemeğe çalıştığımız bu âlem-i ervahtan sonra, dört anâsır ile Hz. Adem aleyhisselâmın vücud-u şeriflerini yaratarak bütün cesetlere onu miftah eylemiştir. Netekim, bütün mahlükat-ı ilâhiyyenin ve ruhların miftahı da Hz. Muhammed Mustafa sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem efendimizdir. Daha açık bir tâbirle Resûl-ü zişân efendimiz (EB-ÜL-ERVAH = RUHLARIN BABASI) ve Hz. Adem aleyhisselâm da (EB-UL- ECSAD = CESETLERİN BABASI) dır. Rahmeten lil-âlemiyn olan Habib-i edib-i Kibriyâ, kâ'inat ağacının tohumu ve hakayık-ı hakikat-i mükevvenâtın mebde'i olduğuna göre, aklen ve mantıkan tohumun ağaçtan önce mevcudiyyeti lâzımdır ki, o tohumdan bir ağaç meydana gelebilsin. Binaenaleyh, bütün Nebi'lerin, Veli'lerin ve mü'minlerin gözlerinin nuru ve kalplerinin süruru olan:

MUHAMMEDÜN RESÛLÜLLAH SALLALLAHU

ALEYHİ VE SELLEM efendimiz hazretleri, bütün kâ'inat ve mükevvenatın aslı, esasıdır.

Ser-kafile-i âlem-i balâsın sen, Salâr-1 reh-i arş-1 müallâsın sen, Mecmua-i esmâ ve müsemmâsın sen, Hakikatte suret-ü mâ'nasın sen...

Ey mü'min ve muvahhidler! Ey aşkullah, muhabbetullah ve muhabbet-i Resûlüllah ile yanan âşık-ı sadıklar!..

Bilmiş olunuz ki, Allahu zül-celâl vel-cemal hazretleri, bu kâ'inatı yaratmadan vücud-u Muhammed'in zâhir olmasını murat buyurmuş ve hakikat-ı neş'et-i Muhammedi'den arş, ferş ile Envar-ül-Kul0b, cilt 2 - F: 10

ikisi arasında insanlarca bilinen veya bilinmeyen bütün âlemleri izhar eylemiştir. Onun içindir ki âlem-i ervahta Ruh-u Muhammediyye'ye ruhani ve cismani, ulvi ve süfli bütün âlemleri seyrettirmiştir. Bütün ilimlerin esrarını, künh-ü hakikatini, zâhir veya bâtın, gizli veya âşikâr tekmil ilimlerin sırlarını hakikat-i Muhammediyye'ye talim ve telkin buyurmuştur. Tâ ki, bütün âlemlerde terbiyesi ve edebi ekmel ve mükemmel olarak vücud-u şerifi zâhir olsun, tulû'u ve zuhuru ve mevlûdu yani dünyaya teşrif buyuracağı zamana kadar bütün kâ'inatın en yüce derece ve rütbelerinin sahibi bulunsun, dünya ve âhirette bütün Enbiyâ ve mürseliyne serdar, bütün evliyâ, asfiyâ ve etkiyâya pişdar olacağı, bütün mahlükatın evveliynine ve âhiriynine ilân ve isbat ederek efdaliyyetini bildirsin.

Ol Hâlık-1 kâ'inat, mûcid-i mevcudat ve bedi-i masnu'at Allahu sübhanehu ve teâlâ, hikmet-i kahire ve bâhire ve kudret-i bâtına ve zâhiresiyle, Sultan-ı kevneyn ve Resûl-ü hafıkayn efendimizin şecere-i tıynetinin en uzak babası olarak Hz. Adem aleyhisselâmı, en yakin babası olarak da Abdullah ibn-i Abdülmuttalip hazretlerini takdir buyurmuştur. Ol mahbub-u âlemiynin dünyaya zuhuru ile emr-i hâlık-ı âlem tamam olmuş, vücud-u şerifi ve zat-ılâtifi HATEM-UL-ENBIYA-İ VEL-MURSE- LIYN yani peygamberlerin sonuncusu olmuştur. Habib-i Rabbil-âlemiyn, sultan-ül-mürseliyn ve şefi-ul-müznibiyn olduğu güneşin ziyası ve ayın nuru kadar aşikârdır. Bunun böyle olduğunu kabul etmemek, akıl ve idrak sahipleri için gayr-i mümkün ve muhaldir. Netekim, Habib-i edib-i Kibriyâ efendimiz, bir Hadis-i şeriflerinde: (Adem, su ile toprak arasında ve henüz çamuru yuğurulmamışken, ben Nebi idim...) buyurmak suretiyle bu sırra işaret etmek istemişlerdir.

Çekilirken Nübüvvetinle alem, Beyne mâ'ü-tıyn idi Âdem...

Allahu teâlâ ve tekaddes hazretleri, Habib-i edibinin sebebi hilkat-i Âdem ve bâ'is-l hilkat-i âlem olduğunu beyan buyur-

mak için bir Hadis-i kudsisinde: (Ey Mahbubum, mergubum, habibimn!.. Seni halk etmeseydim, âlemleri ve eflâki yaratmazdım...) hitabiyle Resûl-i zişânın yüce şanını bütün cihana ilân etmiştir.

Sorarım size, Allah celle hangi Nebi'nin, hangi Resûl-ün hayatına, ömrüne yemin etmiştir? Hangi mahlükunun doğduğu zaman mübarek cemalinin nuruna ve saçlarına, rengine yemin etmiştir? Ancak ve yalnız, Mahbubu, habibi ve peygamberler peygamberi olan Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin doğduğu vakte, kadem-nihade-i âlem olduğu asr-1 saadete, yüzünün güzelliğine, hilkatine, ahlâkına, sıfatına ve hatta saçlarının rengine yemin ederek zat-ı ülûhiyyeti ve melekleri ile Habib-i edibine, ona tâbi olan ashabına, ahbabına, velilerine, âlimlerine ve ümmetine salât-ü selâm ettiğini Kur' an-ı hakiminde açıkça bildirmektedir.

Halk oldu yüzün suyuna billâh kevneyn, Serçeşme-i eltâf-u atâyâsın sen...

Allahu azim-üş-şân, bütün peygamberlerin seyyidi ve serdarı olan Habib-i edibinden bizleri ayırmasın, yüzlerimizden iyman ve hayâ perdesini sıyırmasın, biz âcizleri sofra-i Muhammed'den gayrı yerlerde doyurmasın, kulaklarımıza ahıkâm-ı ilâhiyyesinden ve sünnet-i seniyye-i Ahmediyyesinden başka sözler duyurmasın.

Yâ Rabbi!.. Bizleri, din-i mübiyn-i islâm üzere sabit-i kadem eyle... Kalplerimizi, Zât-1 ahadiyyetine ve Habib-i edibine iyman ve muhabbet nurlarıyla nurlandır, islâma sadakat, samimiyet ve adaletle hizmet etmekle şu'urlandır, ilm-el yakin, ayn-el yakin ve Hakkal-yakin sırlarıyla sürurlandır... Ey zât-1 ülûhiyyetine ihlâs ile dua edenlerin dualarını lûtfen kabul buyuran, merhametlilerin en merhametlisi olan ulu Allah'ımız!

Bu dua ve niyazımızı tenezzülen müstecab kılarak bizleri şâd-ü handan eyle yâ Rabbi...

- 148 _ Ey âşık-ı sadık!

Âciz ve nâçiz kalemimle eslâftan görüp işittiklerimi, mu' teber ve mû'tena eserlerden okuyup anlayabildiklerimi bu risaleye yazmağa çalıştım. Ümit ve temennim, nigâh-ı iltifat-1 Ahmediyye'ye ermek, şefaat-ı Muhammediyye ile nâr-ı cahiymden azad olarak, yalnız bu risalemizi okumak sabır ve tahammülünü esirgemeyen ihvanı kiram ile değil, bütün ümmet-i Muhammed aleyhisselâm ile cennete girmek ve cemal görmektir. Mevlâ, cümlemize bunu nasip ve müyesser eylesin.

Sahib-il makam-il-Mahmud aleyhi ve âlihi salâvatullah-il- Vedûd efendimiz hazretleri, sebeb-i hilkat-i kâ'inat oldukları gibi, mahşer günü kabrinden ilk defa haşrolunacak da yine odur.

Evet, o pâk ve mâ'sumdur, Allahu teâlâ onu bütün ayıplardan, günah, isyan ve zelleden arındırmıştır. Bu sebeple, Resûl-ü zişân efendimizde herhangi bir ayıp gören, kendi ayıbını görmüştür. Ona, zelle, isyan ve günah atfeden, ancak kendi zelle, isyan ve günahlarını söylemiştir. O zat-ı akdes, her mâ'nada pâktır ve mir'atı Haktır. Binaenaleyh, ondan herhangi bir zelle ve isyanın zuhurunu vehmetmek —Ne'ûzü-billah— Allahu tâlâ'nın zelle ve isyanını araştırmak gibi olur ki, buna cür'et edenin âkibetinin ne olacağını akıl sahiplerinin irfan ve iz'anlarına bırakırım.

Nuru, zât-ı ilâhiyyenin nurundan halkolunarak bütün mevcudat ve mümkinatın evveli olan Resûl-ü zişânın rizası, Allahu teâlâ'nın rizasıdır. Netekim, Allahu tâlâ'nın da rizası, Resûl-ü zişânın rizası demek olur. Bunun içindir ki, Kur'an-ı azim-ülbürhan, Allahu teâlâ'ya itaatin Resûl-ü zişâna itaat ve Resûl-ü zişâna itaatin de yine Allahu teâlâ ve tekaddes hazretlerine itaat olduğunu kesin olarak beyan ve ilân buyurmaktadır. Bahusus VE INNEKE LE-ALÂ HULÜKIN AZIYM âyet-i kerimesi bütün açıklığı ile gerçeği ortaya koyarken, Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimize zelle isnad edenin, iymandan ve irfandan ne kadar mahrum olduğu meydandadır.

Hiç unutmamak ve daima hatırda bulundurmak gerekir ki, Resûl-ü zişânın bütün fiilleri ve sözleri, ancak Hakla kaim ve vahy-i ilâhi ile daimdir:

"'22° saoj aa iLîg Ve mâ yentıku an-il-heva in hüve illa vahyün yoha En-Necm: 3 -4 (O, kendi nefsinden dilediği gibi söz söylemez. Onun nutku Kur'andır. O, Kur'an veya din konusundaki emirleri, ancak bir vahiydir ve kendisine Allahu teâlâ tarafından vahyolunmuştur.)

âyet-i kerimesi, bunun açık ve kesin delilidir. Diğer bir âyet-i celilede de şöyle buyurulmaktadır:

é s- Li-yagfire lekallahu mâ tekaddeme min zenbike ve mâ te'ahhare ve yütimme ni'metehu aleyke ve yehdiyeke sıraten müstekıymâ...

El-Feth: 2 -3 (Allahu zül-celâl vel-cemal seni mâ'sum olarak yarattı. Sen, ne nübüvvetini izhardan önce ve ne de nübüvvetini izhar ettikten sonra günah işleyemezsin. Allah celle, seni böylece günah ve zelleden mahfuz eyledi. Sana ni'metlerini tamamladı ve seni sırat-ı nübüvvette zelle ve günahtan masun ve mahfuz kıldı.)

Pertev-i şems-i DUHÂ rûy-i Muhammed, Hâle-i BEDR-İD-DÜCÂ rûy-i Muhammed..

Feyz-i nesim-i Hüdâ oldu hüveydâ, Verdi cihana safa bûy-i Muhammed..

İster isen mültecâ ey dil-i şeydâ, Melce-ü me'vâ sana kûy-i Muhammed..

Ey benim can kardeşim ve hak yoldaşım:

Muhbir-i sadık aleyhi ve âlihi selâmullah-il-Hâlık efendimizi herşeyinden fazla sev ki, iymanın kemale ersin, gözlerin şim-

diye kadar görmediklerini görsün, ruhun safa bulsun, itikadın hak katında makbul olsun. Yarın, o çok müşkil günde iki cihan serveri senin için Rabbine niyaz ederek: «Yâ Rab!.. Bu kulunu bana bağışla...» desin ki, Livâ-i hamdi altında rahat edesin. Cennette onunla olasın, Hakkın bahş ve ikram edeceği sonsuz ni'metleri hazır bulasın.. Onun cemali, sekiz cennetten daha güzeldir. Onun tatlı sözleri, cennet ırmaklarından daha tatlıdır.

O, nûr-u ilâhiyyedir. Kulu, Rabbine götüren çok muhterem bir rehberdir, o müncidir, o şefidir, o ayn-1 nûr; ayn-ı rahmettir, u ra'uftur, o rahiymdir, o hakkın ve hakikatin münadisi bütün insanlığa örnektir.

USVE'T-ÜN-HASENE olan Resûl-ü zişâna tâbi olanlar, iki cihanda da aziz olurlar. Dedelerimiz, atalarımız, şan ve şöhretleriyle öğündüğümüz bütün büyüklerimiz, onun mübarek izini takibetmek sayesinde aziz olmuşlardır. Bizden önce gelmiş geçmiş ulular, onun mübarek ayağını bastığı yere adımlarını uydurmak sayesinde yücelmişler ve bu gayretlerinin mükâfatını hem dünyada hem de ukbada görmüşlerdir. Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimize tâbi olmak, onun üstün ahlâkıyla ahlâklanmak, onun üstün sıfat ve hasletleriyle muttasıf olmağa çalışmak insana ancak şan, şeref ve izzet bahşeder. Ona uymayarak şeytana tâbi olmak ise, önünde sonunda gam, keder, musibet ve zillet getirir. Kişinin iymanı IYMAN-I-YAKIN'e varınca, Resûl-ü zişânın boyasına boyanır, SIBGATULLAH ile nurlanır. Böyle olanlar da, mallarını ve canlarını sırası gelince Allah yoluna vermeğe daima hazır bulunurlar. Bu kutlu ve mutlu kişileri ise, Allahu teâlâ dünyada aziz ve âhirette şerif eder.

Eğer, iyman-ı yakine gelen bir kavim, bir cemaat veya bir millet ise, o topluluğa yardım etmenin zât-ı ahadiyyetine bir borç olduğunu, Rabbimiz Kur'an-ı aziminde beyan buyurmaktadır:

MLECOSE Ve kâne hakkan aleyna nasr-ül-mû'minlyn.- Er-ROm: 47 (Mü'minlere yardım etmek, üzerimize bir hak oldu...)

Atalarımız, böylesine bir iymana sahip olduklarından dolayı, Allahu tâlâ'nın nusret ve yardımına mazhar oldular, hakka karşı gelenleri daima zelil ve rezil ettiler.

Bu nurlu ve şu'urlu mü'minlerden birisi de, Osmanlı devletinin kurucusu Osman Beydi. Osman Bey, Resûl-ü zişâna hakkiyle ve lâyıkiyle tâbi olan ve onun nurlu yolundan hiç ayrılmayan tam ve gerçek bir müslümandı. Onun bu iyman ve iykanıdır ki, mübarek adını verdiği Osmanlı devletinin kurulmasında hakkın yardımını sağlamış ve kurduğu devlet dört kıt'ada yedi asra yakın hükümran olmuştur. Osman Bey'in, makam-ı velâyette gerçek hak velilerinden bir veliyyi mükerrem olduğuna da şüphe yoktur. Müşârünileyh, bu izzet ve rif'ate ancak ve yalnız Resûl-ü zişana hakkıyle tâbi olmak sayesinde nail ve maz har olmuştur. Bizler de, Habib-i edib-i Kibriyâ'ya hakkıyle tâbi olur, Kur'an-ı azime hakkıyle sarılır ve onun hükümleriyle olduğu kadar sünnet-i seniyye-i Muhammediyye ile de âmil olursak, elbette dünya hayatında izzete ve âhiret hayatında ebedi devlete erişiriz.

Osmanlı devletinin kurucusu Osman Bey, Allahu teâlâ'ya ibadet ve tâ'atte ve Resûl-ü zişâna mütabe'atte sıdk-u sebat ile daim ve tam bir ihlâs ile beş vakit namaza kaim idi. Hatta, din ve devlet düşmanlarıyla savaşırken bile, namazını terkettiği görülmemişti. Gecelerini, her zaman ve her yerde ibadet ve tâ'atle, Kur'anı kerimi tilâvetle, rabbini zikir ve tesbih ederek ve islâmı daima mansur ve muzaffer kılması için tazarru ve niyaz ederek geçirir, gündüzleri de en çetin şartlar altında dahi olsa, Allah yolunda ve peygamber uğrunda cihad ederek hakkın emirlerini yerine getirmeğe çalışırdı. İRŞÂD adındaki üç ciltlik eserimizin ikinci cildinde Osman Bey'in Şeyh Üdebali hazretlerinin evinde duvarda asılı bulunan Kur'an-ı azime tâ'zimen sabaha kadar nasıl ayakta durduğunu hikâye etmiştik.

Osman Bey, din ve devlet uğrunda o kadar zâhid ve öylesine cûd-ü kereme malik idi ki, dünya zevki için aslâ mal toplamaz, ancak kurduğu devletin kuvvetlenmesi ve savaşlara katılan gazilere ikram için yeteri kadar silâh ve yiyecek bulundu-