Ara
Menü

Sayfalar 159–165

1.861 kelime

Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 159–165

Üdebali'ye tâbir ettirerek memnun ve mesrur oradan ayrıldı.

(Bu kıssayı, evvelce de belirttiğimiz gibi IRAD'ın ikinci cildinde teferruatıyla ve bu risâlemizde de hulâsatan arz etmiştik.)

Köyden henüz çıkmıştı ki, nur yüzlü bir zat-1 şerif peyda olarak üzerine doğru geldi ve kendisine hitaben:

— Yâ Osman!... Ben de seni arıyordum. Sana, şunu bildirmeğe memurum ki, ötedenberi Allahu tealâ ve tekaddes hazretlerinin Ferman-i unvan-1 sübhanisi olan Kur'an-ı aziyme olan tekrimin ve betahsis dün gece onu tâ'zimen sabaha kadar uyumayıp ayakta durman ve o kitab-ı kerime her zaman ve her yerde hürmet ve riayet etmen hasebiyle, dilediğini aziz eden Allahu azim-üş-şân mükâfaten saltanat-1 seniyye-i islâmiyyeyi ve livâ-i âlem-i Ahmediyye'yi sana ve senin zürriyetine bahş ve ihsan buyurmuştur, müjdesini verdi ve ilâve etti:

— Yâ Osman!... Şu ormana gir, bir ağaçtan uygun bir dal kes, ucuna mendilini bağlayarak onu kendine bir bayrak yap.

Şimdilik bu mendilden bayrak sana bir sancak hükmünde olsun, dedi.

Osman Bey, o pir-i nuraninin emirlerini yerine getirdi, ormandan bir dal keserek ucuna mübarek mendilini bağladı ve gerçekten bir sancak gibi onu omuzuna alır almaz, Allahu sübhanehu ve tealâ tarafından etrafinda bir takım arslan yapılı asker peyda oldu. Bu hey'etle geçtiği köylerden küçücük ordusuna daha nice dilâverler ve bahadırlar katıldılar. Heybetle, kendi kavmi ve kabilesinin bulunduğu bölgeye dönünce, o zamana kadar ona eza ve cefa edenler de kendisine itaat eder oldular, el ve gönül birliğiyle önce Bilecik kalesini fethettiler ve o günden itibaren de daha bir çok kaleler ve beldeler ele geçirerek sınırları genişlettiler.

Merhaba yâ Ahmed-i Muhtar, mahbub-u ahad;

El-meded, hüsn-ü kabulündür bana nı'm-el-meded...

Bu anlattıklarımıza masal, hikâye veya efsane diyecekler bulunabilir. Ne derlerse desinler, nasıl düşünürlerse düşün-

sünler biz israr ve iddia ediyoruz ki, Gazi Osman Han'ın muvaffakiyetinin âmilleri öz ve özet olarak şunlardır:

1) O ve onunla birlikte olanlar, Allah ve Resûlüne candan, gönülden, tam bir sadakat ve samimiyyetle bağlı idiler.

2) O ve onunla birlikte olanlar, din-i mübiyn-i islâmı da Hak din olarak baş tâcı etmişler, Kur'an-ı aziyme ve onun ihtiva ettiği hükümlere kayıtsız şartsız bağlı kalmışlar, her işlerini islâmın ve Kur'an'ın emrettiği istikamette tertip ve tanzim etmek sayesinde Hakkın yardımına mazhar olmuşlardır.

3) O ve onunla birlikte olanlar, aşkullah, muhabbetullah ve muhabbet-i Resûlüllah ile dolu olan kalplerine dünyevi ve şeytani huzuzatı sokmamışlar, Allah ve Resûlünün rizasından gayrı bir şey gözetmemişlerdir.

4) O ve onunla birlikte olanlar; Kur'an'ın, islâmın ve Resûl-ü zişânın ahlâkıyle ahlâklanmağa çalışmışlar, yemeden yedirmeğe, giymeden giydirmeğe, acıları ve gözyaşlarını dindirmeğe alışmışlar fethettikleri ülkelere, gittikleri her yere hak, hukuk, adalet nizamını götürüp yerleştirmişler, insana cins ve mezhep farkı gözetmeksizin insanca muamele etmişler ve bir kavmin efendisinin o kavme hizmet eden er kişi olduğu gerçeğini bütün cihana öğretmişlerdir.

Akıl ve insaf ölçüleriyle muhakeme ve muvazene edilecek olursa görülür ki, bugün bütün dünya devletlerinin de gerçekleştirmek istedikleri ve fakat bir türlü başaramadıkları işte bunlardır. Zira, Allah ve Resûlüne iyman etmedikçe, ahlâk-1 Ahmediyye ve sünneti seniyye-i Muhammediyye ile amel eylemedikçe, insanlar arasında Kızılderili, zenci, beyaz gibi ırk ayrımı yapıldıkça, siyasî ve iktisadî sahada hak ve adaletten sapıldıkça, insanoğulları (Yalnız ben yaşayayım, kimler ölürlerse ölsünler...) hırsına kapıldıkça bu hiç bir zaman da gerçekleşemeyecektir. Kur'an'ın ve islâmın getirdiği içtima'i nizamı bir kenara itip, ne idüğü belirsiz bir takım herzevekillerin doktrin, nazariyye, sistem palavrasıyla ortaya attıkları düzmece düzenlere rağbet olunursa, hiçbir millet bu bâdireden yakasını kurtara-

mayacak ve önünde sonunda bizden önce gelip geçmiş, tarih ve coğrafya kitaplarından bile adları silinmiş kavimler, kabileler ve milletler gibi kaybolacaklardır.

Gazi Sultan Osman Han'ın muvaffakiyetinin sırrı da işte budur. Bir avuç islâm mücahidiyle 27 yıl içinde neler başardığını özetleyecek olursak, şu neticeye varırız:

Bilecik'in fethinden bir yıl sonra, Konya sultanı Alâ'üddin Mogol'lara esir düşmüş ve böylelikle Anadolu'da Türk birliğini temsil eden Selçuk hânedanı münkarız olmuştu. Osman Gazi, Anadolu'daki diğer Türk hanedanı arasında istiklâlini ilân etmiş ve milâdi 1299 yılında yeni bir cihan imparatorluğunun temelini atarak namına ilk hutbeyi okutmuştur. Yirmi yedi yıllık hükümdarlığındaki zaferlerini şöyle sıralayabiliriz:

Yenişehir'in fethi.

İzmit yolunda Koyunhisar'ın fethi.

Dimboz zaferi ile Adranos ve Kestel'in fethi.

Emir Ali Gazi kılıcı ile Emirali (İmralı) adasının fethi.

Akhisar, Lefke, Tekfurpinarı, Yenikale ve Yanıkcahisarın fethi.

Bursa muhasarasının başlaması.

Akçakoca ve Konuralp'ın kılıçları ile Kocaeli fütuhatının başlaması.

Mudanya'nın fethi.

Kara Mürsel Gazi'nin kılıcı ile Karamürsel'in fethi ve İzmit körfezinde Türk hâkimiyetinin kuruluşu.

1326 Bursa'nın fethi.

Bursa'nın, onun vefatından bir kaç gün sonra fethedildiğini rivayet edenler vardır. Fakat, başka bir rivayete göre de, Bursa'nın fethini ölüm döşeğinde almıştır. Hastalığında oğlu Orhan Gazi'ye:

— Beni, Bursa'da kale içinde gümüşlü kümbete göm...

Devletimizin payitahtı Bursa olacaktır. Seni, iyi bir evlât olarak yetiştirdiğimi sanıyorum. Hayatının sonuna kadar, kılıcın Envâr-ül-Kulab, cilt 2 — F: 11

elinde olmalıdır. Âdil ol, devleti ve milleti adaletle idare et, âlimlere hürmet ve riayet eyle, asker ve mal ile gururlanma, din-i mübiyn-i islâmın şan ve şevketini koru... Bizim tuttuğumuz yol, boş ve faydasız bir kavga yolu değildir.

Müsaade ederseniz, onun yüce şahsiyyeti hakkında bir yabanının, Ingiliz tarihçisi Herbert Adams Gibbon'un neler yazdığını anlatayım:

(Osman Gazi, başkalarının yapamadıkları şeyleri yapabil me kabiliyetine sahipti. Öylesine bir kişiliği vardı ki, kılıcı ile denk ve hatta ondan daha üstün clanlar bile onun emrinde ve maiyetinde seve seve çalışırlardı. Orta çapta insanlar, rakiplerinden korkarlar, etraflarına kendilerinden aşağı kişileri toplayarak kendi üstünlüklerini meydana çıkarmak, isbatlamak isterler. Osman Gazi, her mâ'nada büyük adamdı ve onun içindir ki her işin erbabını hiç düşünmeden kullanmasını bilmiştir.

Fakat, kendisi de etrafindakileri her zaman zapt-ü rapt altında bulundurmayı hakkıyle bilirdi. Sabırlı ve tahammüllü bir insandı. Onun için de kurduğu devlet bir cihan imparatorluğu olmuştur. O siyasî yapı, yapanı anmak için yeterlidir.)

Körükörüne batı hayranlığı gösterişiyle herkesin gözlerini boyamak isteyenlerin kulakları çınlasın, işte bir batılı, bir Türk ve Islâm düşmanı Ingiliz o yüce hakan hakkında böyle söylüyor ve böyle düşünüyor. Dikkat edilirse, bizim yukarıdanberi belirtmeğe ve açıklamağa çalıştığımız hususları, bir kaç cümlede özetlediği farkedilir. Evet, onun kurduğu siyasî yapı, onu yapanı tâ'zimle, minnet ve şükranla anmak için kâfidir.

Aziz kardeşim:

Yolun Bursa'ya düşerse, bu cennet vatanda hür bir insan olarak yaşamanı sağlayan bu yüce sultanın kabrini mutlâka ziyaret et, Osman Gazi'ye onun güzide oğlu Orhan Gazi'ye, Bursa'nın fethinde bulunan bütün gazilere ve i'lâyı kelimetullah için seve seve canlarını veren din şehitlerinin ruh-u pür-fütuhlarına fatihalar ithaf eyle...

Bursa'nın fethinde, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi Os.

man Gazi hasta olduğundan, feth-i mübiyn oğlu Orhan Gazi ile

Gazi Köse Mihal'e nasip ve müyesser olmuştu. Köse Mihal denilen bu koca gazi, Osman Gazi'nin seraskeri idi. Kendisi, şeref-i iyman ve islâm ile müşerref olmadan, islâm dininin ulviyyet ve kudsiyyeti üzerinde bir çok rü yâlar görmüş ve Hak dinini Osman Gazi'nin önünde kabul ederek gerçek bir mü'min olmuş ve islâm orduları başkumandanlığına getirilmişti. Bir çok savaşlarda ve fetihlerde bulunmuş, yararlıklar göstermiş ve GAZI MIHAL adıyle islâm - Türk tarihinde şerefli bir makam ihraz etmiştir.

Bursa'nın fethinde de gayret, himmet ve hamiyyeti çok büyük olan Gazi Mihal, Osman Gazi'nin bu en büyük arzusunu, en yüce vasiyyetini yerine getirmiş ve bunda muvaffak da olmuştu.

Cennet-mekân Gazi Sultan Osman Han, âlem-i cemale intikalinin yaklaştığını anlayınca, tahtına vâris olan ve el-hak bu yüce makama lâyık ve müstehak bulunan oğlu Orhan Gazi'yi huzuruna davet etmiş ve ona şöyle demişti:

— Oğlum!... Allahu tealâ'nın emriyle terk-i saltanat-ı dünya ederek, huzur-u Rahman'a ve Ravza-i cinâna azimetim mukarrerdir. Hak sübhanehu ve tealâ hazretleri, nâçiz hizmetlerimi kabul, iyınan ve islâmımı makbul kılarak, bana inş'allah âhiret saltanatını da bahş ve ihsan buyuracaktır. Oğlum!... Orhan'im!... Sana, yedi vasiyyetim ve nasihatim var. Bunları, hüsnü kabul etmek ve gereğini yerine getirmek sana vacip olduğundan aynen ve harfiyyen bunlara dikkat ve itaat etmeni arzu ve tavsiye ediyorum. Bunları, can kulağı ile dinle, bu vasiyyet ve nasihatimle amel et ki, Allahu tealâ seni her işinde muvaffak kılsın, nusret ve inayetini üzerinden eksik etmesin ve daima mansur ve muzaffer eylesin.

Orhan Gazi, ağlayarak muhterem babasının ellerine sarılmış, her sözünü cana minnet bileceğini ve bütün arzu ve emirlerine boyun eğeceğini ve mucibince amel edeceğini yeminlerle temin etmişti. Bunun üzerine, Gazi Osman Han vasiyetlerini şöylece sıraladı:

1) Her işinde, din-i mübiyn-i islâmın emirlerine ve hükümlerine dikkat ve ihtimam göster. Zira, dini hükümlere dikkat ve

riayet etmek ve bunlara ihtimam göstermek devlet ve memleketine adalet nizamını getirir. Devlet ve memleketin bekası ancak din ile kaimdir.

2) Dini konulara ihtimam göstermeyen veya ilhad ve itizale meyli olan, büyük günahlardan sakınıp kaçınmayan, Allah ve Resûlüne âsi olan kimseleri ne şahsi hizmetlerinde ne de devlet vazife ve memuriyetlerinde sakın kullanma... Çünkü, bu menhus kişileri şahsi veya resmi herhangi bir hizmette kullan.

mak şer'an çirkin ve aslen meş'umdur, uğursuzdur. Bunların, devlet hizmetlerine sızmaları, o devletin zevaline ve milletin felâketine sebebolur. Yaratandan korkmayan, yaratılmıştan hiç korkmaz. Onlarda sadakat ve samimiyetten eser bulunsaydı, ümmeti olduklarını iddia ettikleri ve kıyamet günü şefaatine muhtaç oldukları Resûl-ü zişâna sadık olurlar, onun yolundan yürürler, şeriatı dışına çıkmazlar, kendi nefislerinin kölesi ve fâsit akıllarının bendesi olmazlardı.

3) Saltanat ve hükûmetinde adaletten asla ayrılma ve bunu önce kendi nefsinde tatbik et... Devlet ve milletini adaletle idare edersen, bu adaletini fark gözetmeksizin her ferde uygularsan milletin ve re'ayâ (Gayri müslim vatandaşlar) emin ve memnun olurlar, ülkende emniyet, asayiş, selâmet karar kılar.

Başka ülkelerde yaşayan gayri müslimler, onların bu hallerine gıpta ederek senin ülken sınırları içinde yaşamağa can atarlar, hak ve adaletle idare olunmağa özenirler. Unutma ki, padişahlık re'aya ve memleket ile olur. Re'aya ve memleket adalet bulunmadığı sürece harap ve perişan kalır. Sonunda da büsbütün mahvolarak silinir ve gider.

4) Allahu tealâ'ya isyandan, zulümden ve şeriatte beyan buyurulan bütün bid'atlerden de kaçın ve sakın... Seni, zulme ve kötülüğe itmek isteyenleri, dinine ve devletine hiyanet edenleri yalnız yakininden değil, ülkenden de kov ve çıkar ve ömrün oldukça bu gibi kimselerden uzak bulunmağa çalış. Hiçbir zaman hatırından çıkarma ki, bu hainler kendilerini sana ve devletine sadıkmış gibi gösterirler, hakikatte devletini ve milletini zevale ve izmihlâle götürürler.

5) Daima gaza ve cihad ederek ülkenin sınırlarını genişletmeğe çalış. Zira, uzun süre sefere çıkmayan, savaşa girmeyen askerlerinin şecaat ve kahramanlıklarına ve kumandanlarının tedbir ve plânlarına fütur gelir, tecrübeleri azalır. Buna mukabil, din ve devlet düşmalarının cesaret ve metanetleri de artar. Savaşmasını, silâh kullanmasını, düşmana karşı saldırmasını ve korunmasını hakkıyle ve lâyıkıyle bilen tecrübeli kumandan ve askerler, uzun süre savaşmazsa, ecel bunları aranızdan ayırınca yerlerine geçecek olan tecrübesiz kimseler büyük mağlübiyyet ve hezimetlere sebep olabilirler.

6) Sana, sadakat ve samimiyetle bağlanarak hizmet eden, rizanı tahsil eden, senin için sırası gelince hiçbir fedakârlıktan çekinmeyen devlet ileri gelenlerinin hak ve hukukuna son derece dikkat ve riayet et. Devletine, büyük yararlar sağlamış, hizmet ve tecrübelerinden geniş mânada faydalanmış bulunduğun kimselerin vefatlarından sonra, onların evlât ve ıyâllerini koru ve kolla, onlara merhamet ve şefkat elini uzat, mallarına ve mülklerine el atmaktan çekin... Özellikle, kumandan ve askerlerine ihsan ve ikramlarda bulun, onların kalplerini, muhabbetlerini, sevgi ve saygılarını kazanmağa çalış ki, tamamiyle emin ve mutma'in olarak devlet ve millet yolunda gerekince canlarını bile vermekten çekinmesinler.

7) Vasiyetimin ilk maddesi din konusunda olduğu gibi, son sözüm de yine din hakkındadır. Büyük islâm bilginlerine, fazıllarına, âriflerine, san'atkârlarına, meşâyih-i kirama son derece tâ'zim, tevkir, in'am, ihsan, ikram ve ihtiram üzere bulun... Çok uzak bir diyarda bile bulunsa, ilim ve faziletiyle temayüz etmiş bir zat-ı şerifin mevcudiyetini duyunca hemen kendisini ülkene davet et, kendisini izzet ve ikbal ile karşıla, lâyık olduğu hürmeti esirgeme... Sakın, sakın askerinin çokluğuna, hazinelerinin tıklım tıklım doluluğuna, makamının ululuğuna mağrur olma. Allahu tealâ'ya mütevekkil ol, şer'i şerif ehlinden uzak kalma... Bak, benim şu halimden de ibret al, bu fâni âleme bir karınca kadar dahi kıymet ve ehemmiyeti olmayan bir mahlûk olarak geldim. Din ve şeriat sayesinde Allahu teâ-

Sayfalar 159–165 · Envârü’l-Kulûb II — tarikat.org