Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 166–172
lâ'nın fazl-ü keremiyle bunca ni'met ve devlete, ihsan ve inayete mazhar oldum. O halde, sen de babanın meslek ve meşrebine gir, dinine, peygamberine, Allahına sıkı sıkıya bağlan ki, Mevlâyı müte'al seni de hem bu dünyada hem de âhiret âleminde izzet ve rif'ate nail eylesin, düşmanlarını kahr-ü perişan kılarak ebedi saadet ve selâmete erdirsin, dedi ve LA ILÂHE IL- LALLAH MUHAMMEDÜN RESÛLÜLLAH kelime-i tayyibei münciyyesini okuyarak ruh-u pür-fütuhu cennete pervaz eyledi.
Çeşm-i ibretle nazar kıl, kudret-i Yezdân'ı gör;
Zâhir olmuş her varakta san'at-ı sübhanı gör...
Ey âşık-ı sadık!
Gazi Sultan Osman Han'ın bu vasiyyeti, yalnız oğlu Orhan Gazi ye mahsus ve münhasır olmayıp, sana, bana ve kıyamete kadar gelecek bütün Türk ve müslüman evlâtlarına da şâmildir. O halde, bu vasiyetten gerekli ibret ve hisseni al ki, dinine ve devletine, ailene ve milletine, istiklâl ve hürriyetine sahip olabilmen için neler yapman, nasıl çalışman icabettiğini açıklayan eşsiz bir öğüttür. Dinine, iymanına, Kur'an'ına bağlı ve saygılı ol, Allah ve Resûlünü malından, canından, herşeyinden fazla sev, Hakkın emirlerini seve seve yerine getirmeğe çalış, men'ettiklerinden de salgın hastalıktan kaçar gibi kaç, Allahu tealâ'ya isyan edenlerden, günah gayyâsında gidenlerden, nefislerinin hevâsını güdenlerden mümkün olduğu kadar uzak dur, bu gibilere asla yaklaşma….. Gazi Sultan Osman Han'ın kıssası, gerçekleri olduğu gibi yansıtan açık seçik bir örnektir. On dört asırdanberi kurulan islâm devletlerinden hangisini ele alırsanız görürsünüz ki, Allah ve Resûlüne tam ve kâmil bir ihlâs ile bağlanan, Kur'an'ın ve islâmın çizmiş olduğu nurlu yoldan ayrılmayan, dinleri ve devletleri için geceli gündüzlü çalı şan, ülkelerinde mutlâk bir adaletle hükmeden hükümdarlar, islâm tarihine şanlı ve şerefli sahifeler yazdırmışlar, zaferden zafere koşmuşlar, büyük medeniyyetler kurmuşlardır. Bunun zıddı olarak, Allah ve Resûlüne muhabbetin azaldıgı, zevk ve sefahatin alıp yürüdüğü, zulümlerin ve haksızlıkların, rüşvet
ve irtikâbın arttığı devirlerde de, saman alevi gibi yanmalarıyla sönmeleri bir olmuş, hem kendileri perişan hale düşmüş, hem de milletlerini mağlubiyet ve hezimetlere sürüklemişlerdir.
Binaenaleyh, Kur'an-ı aziymin evveline ve âhirine, bâtınına ve zâhirine, emirlerine ve nehiylerine büyük bir hassasiyetle bağlı kalmalı, kâmil bir iymanla islâmiyete sarılmalıdır ki, Allahu tealâ da inayet ve yardımıyle her işte tevfikini refik eylesin. Şunu da unutmamalı ve hatırda tutmalıdır ki, millet olarak öğündüğümüz ne varsa hepsini Habib-i Edib-i Kibriyâ'ya borçluyuz. Zira, Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri iki cihanın serverinin yüce şânında (VE REFE'NA LEKE ZIKREK = Senin şânını yüceltmedik mi?) buyurmuştur. Demek oluyor ki, Allah ve Resûlüne iyman edenler, son kitap olan Kur'an-ı azimül-bürhana hürmetkâr olurlarsa, Hak celle ve alâ, Habib-i edi.
binin şânını yücelttiği gibi, onun ümmeti olmakla müftehir bulunan bizleri de yüceltir. Biz, el-hamdü lillâh öyle bir Nebiyyi âlişanın ümmetiyiz ki, Allahu tealâ bir zorluğa mukabil bize iki kolaylık bahş ve ihsan buyurmuştur.
Hemen hemen her dersimizde ve her risâlemizde tekrar ediyoruz ve burada bir kerre daha belirtiyoruz: Allah diyen mahrum olmaz, Allah diyen mahzun olmaz, Allah diyen mahcup olmaz, Allah diyen mahkûm olmaz. Günahlarımıza tövbe ve istiğfar edersek, bağışlanırız. Hakka yürüyerek gidersek, Mevlâyı müte al bize koşarak geleceğini tebşir buyurmuştur.
Yukarıda bilvesile bütün velilerde zuhura gelen kerametin şerefi, tâbi bulunduğu Nebiyyi zişânın şerefidir demiştik. Tıpkı, bunun gibi bütün fetihlerin ve kazanılan bütün zaferlerin şerefi de o cihada iştirak eden kumandan ve askerlerin candan ve gönülden bağlı bulundukları Habib-i Kibriyâ'ya aittir. Çalış, çabala, ilim tahsil et, teknik bilgilerini çoğalt, müsbet ilimlerde kaydedilen terakkileri takibet ve bunları kendi ülkende de yapmağa, gerçekleştirmeğe çalış, topunu, tüfeğini, uçağını, zırhlını, makineni, motörünü kendi ülkende, kendi imkânlarınla imal etmege gayret et, dosta düşmana muhtaç olma, çalışkan ve bilgili, becerikli ve görgülü ol ki, şanın ve şerefin art-
sın. Zira, senin şerefin ümmeti olduğun peygamberler peygamberinin şerefidir. Şerefli ümmetine şefaat etmek ise ancak o şerefli ve şânı yüce Resûl-ü zişâna vâcip olur. Evet, ümmet-i Muhammed'in bir güçlüğüne iki kolaylık verilmiştir. (FE-INNE MÂ'AL ÜSRİ YÜSREN İNNE MÂ'AL USRİ YÜSRÂ). Bu âyet-i kerimenin sebeb-i nüzulu şöyledir:
USÜR (USR) den murat, Mekke müşriklerinin Resûl-ü zişânı doğum yeri olan o belde-i tayyibeden hicrete mecbur etmeleridir.
YÜR'den murat ise, Habib-i Hüdâ'nın Medine-i münevvere'ye teşriflerine işarettir.
Daha önceki açıklamalarımızdan da anlaşılmaktadır ki, bu âyet-i celilede bütün insanlar için her zorlukta iki kolaylık geleceğine de işaret vardır. Çünkü, Rabbimiz ZÜL-CELÂL-İ VEL- IKRAM'dır. Celâl zorluk ve ikram ise kolaylıktır. Bir CELAL'I takiben daima bir CEMAL, bir zorluğu takiben bir kolaylık olduğu gibi, Habib-i edibini Mekke'den hicret ettirdi ama, Medine-i münevvere'ye teşrifini sağlayarak zorluğu kolaylıkla tamamladı. Başka bir deyimle, elinden çıkan ni'mete mukabil ona başka bir ni'met bahş ve ihsan buyurdu. YÜR'den bir başka murat ise, Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin ashabiyle birlikte tekrar Mekke-i mükerreme'ye dahil olacaklarına işaret içindir. Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, bu arzu ve iştiyaklarını şu cümle ile ifade buyurmuşlardı:
— O Harem-i celile fetholunacak ve ben oraya mutlâka dönecegim.
Emr-i ilâhi ile vatanından ayrılırken, me'yus ve mahzun olmuşlardı. Hatta, Sevr dağındaki mağaraya vararak orada bir süre saklanıp dinlendikten sonra, Medine-i münevvere yönünde yola çıktıkları gün, Mekke'ye giden yola bakmışlar ve o belde-i tayyibede kalan ehl-i iymanı hatırlamışlar:
— Ah vatanım, vah ümmetim, diyerek mübarek gözlerinden yaşlar dökmüşlerdi.
- 169.- Refakat-i seniyyelerinde bulunan yâr-ı garları ve mahrem-i esrarları olan Hz. Ebu-Bekir-is-Sıddıyk radıyallahu anh:
— Ey benim gözüm nuru!...
Mübarek kalbin mahzun olmasın, Cenab-ı Rabbir-Rahiym temenni ve ümit ederim ki, IN- NE MA'AL USRI YÜSRÂ âyet-i celilesi muktezasınca Mekke-i mükerreme'den hicret zorluğu mukabilinde, zât-ı risaletpenahilerine ve ümmetlerine tekrar oraya dönmek YÜSR'ünü Habib-i edibine elbette ve elbette bahş ve ihsan buyuracaktır, sözleriyle iki cihan serverini teselliye çalışmışlardı.
O ânda, Namus-u ekber Cibril-i emin nâzil olmuş ve:
— Yâ Resûlallah!.. Rabbin sana selâm eyledi. Yurdundan, yuvandan ve sana iyman eden sadık ümmetlerinden ayrılarak hicrete mecbur olduğun için sakın üzülme, mahzun olma! Rabbil-âlemiyn, senin ve ümmetinin vatanınıza ve o Harem-i celileye avdetinizi temin buyuracak ve o belde-i tayyibeyi putlardan, küfür ve kâfirlerden tamamen arınmış pâk bir cevher halinde sizlere iade edecektir, dedi ve bu haberiyle Mekke-i mükerreme' nin Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem tarafından fetholunacağını müjdeledi. Netekim, hicret-i seniyyeleri sırasında Cuhfe'de nâzil olan âyet-i kerimede:
Innellezi farada aleyk-el-Kur'ane le-râddüke ila me'ad.
El-Kasas: 85 (O Allahu teâlâ ki, sana Kur'anı aziymi inzâl, tilâvet ve tebliğini ve hükümlerinin yerine getirilmesini farz kıldı, muhakkak ki seni hicret ederek çıktığın yere geri getirecektir.)
buyurulmaktadır.
FE-İZÂ FERAGTE FENSAB = Bir hayırlı işi bitirince, başka bir hayırlı işle meşgul ol.
Yani, Mevlây-1 müte'al buyuruyor ki: (Ey Habib-i zişânım!
Namazını kılıp tamamladıktan sonra duada daim ol. Rabbine kulluk görevini yerine getirince, dünya ve âhiret için dua et ve
Rabbine rağbet eyle ki, Allahu zül-celâl vel-cemal dualarını kabul buyursun, her istediğini sana bahş ve ihsan eylesin. Ummetine risalet vazifeni tebliğ ettikten, Kur' an hükümlerini ve Rabbinin emirlerini bildirdikten sonra mübarek nefsin ve sana iyman eden mü'minler için istiğfar eyle, zira zât-1 Ahmediyye'nin ümmetin için yapacağı istiğfar, ümmet-i merhumen hakkında ayn-ı rahmettir ve sebeb-i mağfirettir.)
Ey âşık-ı sadık!..' Istiğfar, ümmet-i Muhammed hakkında emn-ü amân, medar-ı necat ve nâr-1 cahiyme siper olmuştur. Onun içindir ki, Mefhar-i kâ'inat aleyhi ve âlihi efdal-üt-tahiyyat efendimiz, bir Hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:
(Rabbim celle celâlühu, bana iki necat âyeti indirdi. Birincisi «HABIBIM, SEN ONLARIN İÇİNDE BULUNDUKÇA, ON- LARA AZABETMEM...» ve diğeri de «ONLAR, BANA ISTIĞ- FAR ETTIKÇE, ONLARA AZABETMEM..» Onun için, fâni âlemden bâki âhiret âlemine gittiğim zaman, sizlere istiğfarı tavsiye ederim. Istiğfara devam ediniz. Eğer, istiğfarı terkederseniz, sizlere belâ ve musibetler nâzil olur.)
Demek oluyor ki, istiğfarı terketmek belâ ve musibetlerin nüzulüne ve her türlü fitnenin zuhuruna sebeptir.
Şeriat ve hakikat erbabı buyururlar ki:
— İstiğfar, günahları affettirir ama, lisanın kalbe muvafık ve derunun zâhire mutabık olması da şarttır.
Öyle kimseler vardır ki, yaptıkları istiğfar için ayrıca ve yeniden istiğtar etmeleri gerekir. Yalnız diliyle istiğtar etmek, yalandan tövbe edenin tövbesi gibidir. Günah işler, tövbe eder ve yine aynı günahı işlemekten çekinmez. Yalnız dille tövbe ve istiğfar etmekle istiğfara erişmek olmaz. Dil istiğfar ettiği gibi kalp ile de yaptığı isyan veya günaha pişıran olması, bir daha o günahı işlememeğe çalışması da şarttır. Ancak, böyle yapılan tövbe ve istiğfarın Allahu teâlâ katında makbul olacağı muhakkaktır.
Rivayet olunur ki, huzur-u fâ'iz-in-nuru Resûlüllah'a bazı kimseler geldiler. Bunlardan birisi:
— Yâ Resûlallah!.. Amelim yok ve günahım çok, acaba ne yapayım da günahlarımı affettireyim? Rabbime ne türlü salih amellerde bulunayım? diye sordu. Iki cihan serveri, saadetle:
— Rabbine istiğfar eyle, buyurdular.
Diğer birisi de şöyle dedi:
— Yâ Resûlallah!.. Benim bulunduğum ülkede su ve yağmur yok, hatta diyebilirim ki, yiyecek ve içecek de yok, korkunç bir kıtlık ve darlık hüküm sürüyor. Ne yapalım ki, bu musibetten kurtulabilelim?
Rahmeten lil-âlemiyn efendimiz o zata da saadetle şöyle buyurdular:
- Rabbinize istiğfar ediniz.
Uçüncü zat söz alarak:
— Yâ Resûlallah!.. Fakirlikten takatsız kaldım. Evlâdım da olmadı. Gam ve kederden sarardım ve soldum. Acaba bana şu fakirlikten kurtulmak ve arzularıma nail olmak için neler tavsiye buyurursunuz?
Habib-i edib-i Kibriyâ, ona da saadetle:
- Rabbine istiğfar et, buyurdu.
Meclis-i âlilerinde hazır bulunan ashab-ı kiramdan bazıları sordular:
— Ey tabib-el-kulûb ve şefi-ez-zünub!.. Huzur-u risaletpenahilerine kabul buyurduğunuz şu üç kişinin dertleri ayrı ayrı ve durumları değişik iken, her üçünün de sorusuna aynı cevabı verdiniz. Her üçüne de, istiğfar etmelerini emr-ü ferman buyurdunuz. Acaba, bunun sırrı ve hikmeti nedir?
Sahib-i şeriat aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tahiyyat efendimiz, o zaman şu âyet-i celileyi okudular:
Fe-kult-üs-tagfirû Rabbeküm innthû kâne Gaffâren yürsil-is-semâ'e aleyküm midrâren ve yümdidküm bi-emvalin ve beniyne ve yec'al leküm cennâtin ve yec'al leküm enhârâ....
Nuh: 10 -11-12
(Onlara dedim ki, Rabbiniz celle şâneden mağfiret dileyin, zira onun şirk ve mâ'siyyetlerden tövbe edenlere mağfireti çoktur. Tâ ki, size semadan bol yağmur indirsin, mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın ve size meyveli bostanlar versin ve o bostanlara ırmaklar akıtsın...)
Aziz kardeşlerim:
Hükm-ü celil-i ilâhiyyi dikkatle ve ibretle okuyunuz, anlayınız ve belleyiniz. Hayırlı aıeller işleyiniz, günah ve isyanlardan gücünüz yettiği kadar kaçınınız ve sakınınız. Tövbe ve istiğfarı gerektirecek çirkin ve kötü hallerden çekininiz, Allah ve Resûlüne lâyık işler yapınız.
Bir Hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır:
(Kâmil bir kimse, tam bir taharetle öğle namazını kılsa, sabah namazı ile öğle namazı arasındaki günahları affolunur.
Aynı şekilde ikindi namazını kılsa, öğle ile ikindi namazları arasındaki günahları da affolunur. Akşam namazını da kılsa, ikindi ile akşam namazları arasındaki günahları da affolunur. Yatsı namazını kılınca, akşam ile yatsı namazı arasındaki günahları affolunur. Ertesi sabah namazını da kılsa, bir gece önce kıldığı yatsı namazı ile ertesi sabah kıldığı sabah namazı arasındaki günahları da affolunur.)
Hemen ilâve edelim: Affolunan bu günahlar küçük günahlardır. Yoksa, mü'min hakkı, kâfir hakkı, hatta hayvan hakkı yerine getirilmedikçe, onlarla helâllaşmadıkça, bu türlü günahlar aslâ affolunmazlar.
Diğer bir Hadis-i şerifte de şöyle buyurulmaktadır:
(Bir mü min, cemaatle cuma namazını kılınca, Hak sübhanehu ve teâlâ hazretleri, Melâike-i kirama: «Şu kulum, emri.
me imtisal ve Habibime inkiyad ederek cuma namazını eda etti. İzzetim ve celâlim hakkıyçün ben de o kulumu mağfiret eyledim..» buyurur.)
Bir diğer Hadis-i şerifte de şöyle buyrulmaktadır:
(Bir mü'min, cuma günü seksen kere salâvat-1 şerife okusa, seksen yıllık günahları affolunur. Bir mü'min günde üç kere salâvat-ı şerife getirse, o gün ve gecesinde işlediği günahlar affolunur.)