İlk zâhid çevrelerinden tasavvuf dilinin teşekkülüne ve XII. yüzyıl sonrasında kurumsal yolların yaygınlaşmasına uzanan tarih çizgisi
Adlandırmadan önceki muhteva
Kur'an, sünnet ve ilk Müslüman nesillerin yaşayışında zühd, takvâ, ihsan, murakabe ve nefis muhasebesi vardı; ancak ilk dönemde bunlar “tasavvuf” adlı müstakil bir ilim ve kurum halinde teşkilatlanmış değildi. İlk iki hicrî asır bu nedenle genellikle zühd dönemi diye anılır.
Basra, Kûfe, Medine ve Horasan
Basra korku, hüzün, muhasebe ve ilâhî aşk diliyle öne çıktı; Hasan-ı Basrî ve Râbia el-Adeviyye bu hafızanın iki farklı vurgusunu temsil eder. Kûfe, Medine ve Horasan çevreleri de zühd hareketinin başka merkezleriydi. Bu coğrafyalar tek çizginin durakları değil, birbirleriyle temas eden farklı ilmî ve ahlâkî çevrelerdi.
Tasavvuf dilinin teşekkülü
III/IX. yüzyıldan itibaren hâl, makam, fenâ, bekā, sahv, sekr, marifet ve velâyet gibi kavramlar daha sistemli biçimde işlendi. Bâyezîd-i Bistâmî'nin sekr, Cüneyd-i Bağdâdî'nin sahv ve temkin vurguları sonraki tasavvuf düşüncesinde iki önemli ifade tarzı oluşturdu.
İlk ekoller ile kurumsal tarikatların farkı
Muhâsibiyye, Kassâriyye, Tayfûriyye veya Cüneydiyye gibi erken adlar, belli sûfîlerin fikir ve terbiye vurguları çevresinde oluşan mektepleri gösterir. Bunları, pîr, halife, tekke, silsile ve yerleşik erkânı bulunan XII. yüzyıl sonrası Kadiriyye, Rifâiyye, Yeseviyye ve diğer kurumsal yollarla aynı yapıda düşünmek anakronik olur.
Tek bir dönemlendirme yoktur
Tarihçiler zühd, tasavvuf, vahdet-i vücûd, tarikatlar ve çağdaş durum gibi farklı tasnifler kullanır. Bunlar tarihî gerçekliğin kendisi değil, uzun ve iç içe geçmiş süreçleri okuyabilmek için kurulmuş açıklama araçlarıdır.