ARŞİVDE ARA
Ne arıyorsunuz?
52 sonuç · “Murâd”
01Murâdiyye
Muhammed Ma‘sûm'un halifesi Murad Buhârî'ye nispet edilen; Şam Berrâniyye ve İstanbul-Eyüp merkezlerinde gelişen Ma‘sûmî-Müceddidî kol.
Genç Ali Efendi
Genç Ali Efendi (ö. Şâban 1122/Eylül-Ekim 1710), göçebe Türkmen bir aile çevresinden ilim tahsiline geçen; Edirne Selimiye Camii’nde ders, Muradiye’de imamet ve Gazi Mihal Bey Camii’nde hitabet hizmeti yürüten Osmanlı âlimidir.
Hoca Sâdeddin Efendi
Hoca Sâdeddin Efendi (943/1536-37 – 1008/1599), III. Murad ve III. Mehmed'in hocası, Haçova'da padişahı savaş meydanında tutan şeyhülislâm ve Tâcü't-tevârîh 'in müellifi; hem “hâce-i sultânî” hem şeyhülislâm olarak “câmiu'r-riyâseteyn” unvanıyla anılmıştır.
İspirî Damadı Şeyh Mustafa Efendi
İspirî Damadı Şeyh Mustafa Efendi (1053-1120/1643-1708), Menteşe'nin Sobuca köyünden yetişen; Şeyh Murad Efendi'den Nakşbendî terbiyesi alıp İstanbul'un büyük camilerinde vâizlik yapan âlim ve şeyhtir.
Karababa-zâde İbrâhim Efendi
Karababa-zâde İbrâhim Efendi (ö. 1135/1723), Murad el-Özbekî'nin halifesi; Bursa'da irşad yürüten ve Nakşibendî sülûkü, akaid ile zikir usulü üzerine eserler yazan sûfîdir.
Lâ‘lîzâde Abdülbâkī Efendi
Lâ‘lîzâde Abdülbâkī Efendi (ö. 1159/1746), Melâmî-Bayramî geleneğinin tarihini yazan; Murad-ı Nakşibendî yanında sülûkünü tamamlayan müellif ve mutasavvıftır.
Mevlânâzâde Ebû Bekir Çelebi
Mevlânâ soyundan Ebû Bekir Çelebi (ö. Rebîülevvel 1048/1638), Bostan Efendi'den sonra Konya Mevlânâ Âsitânesi postuna geçmiş; IV. Murad'ın Bağdat seferi sırasında İstanbul'a gönderilmiş Mevlevî şeyhidir.
Muhammed Murad Buhârî
Muhammed Murad Buhârî (1645–1720), Muhammed Ma‘sûm Sirhindî'nin halifesi; Keşmir'den Hindistan, Hicaz, Orta Asya, Şam, İstanbul ve Bursa'ya uzanan irşad ağıyla Müceddidiyye'yi Osmanlı merkezlerine taşıyan Nakşibendî şeyhidir.
Muhammed Murad Efendi
Muhammed Murad Efendi (24 Ekim 1788–26 Eylül 1848), Murad Molla Dergâhı postnişini, Sultan Ahmed Camii kürsü şeyhi; İstanbul Çarşamba'da Dârülmesnevî'yi kuran Nakşibendî mesnevîhan ve müelliftir.
Muîd Ahmed Efendi
Muîd Ahmed Efendi (ö. 20 Rebîülevvel 1057 / 25 Nisan 1647); Osmanlı şeyhülislâmı. Bir mevlid cemiyetindeki oturma sırası yüzünden meşihat yoluna girmiş; kararlı kişiliğiyle IV. Murad'a karşı bile geri adım atmamıştır. Doğum yeri hakkındaki yaygın bilgi yanlıştır.
Nev‘î Yahyâ Efendi
Nev‘î Yahyâ Efendi (940-1007/1533-1599), Malkara'da doğmuş; medrese hocalığı ve III. Murad'ın şehzadelerine muallimlik yapmış, kelâm, tefsir, mantık, tasavvuf ve edebiyat alanlarında çok sayıda eser vermiş Osmanlı âlim ve şairidir.
Receb Enis Dede
Edirneli Receb Enis Dede, Neşâtî’den inâbe aldı; Kârî Ahmed Dede çevresinde Mesnevî tahsil etti. Yenikapı ve Kasımpaşa’daki Mesnevîhanlığından sonra yaklaşık yarım yüzyıl Edirne Murâdiye Mevlevîhânesi postunda bulundu.
Safiye Sultanzâde Mehmed Rezmî
Safiye Sultanzâde Mehmed Rezmî (yaklaşık 1640-50 – 21 Ocak 1719), IV. Murad'ın torunu; saray ve divan görevlerinin yanında şiir, resim ve mûsikiyle ilgilenen çok yönlü sanatkârdır.
Hort
ör. Zillet, meskenet. 2. tas. a Tevazu, alçak gönülü olmak. b Ulu Allah'ın huzurunda zelil olan aziz olur. Nefsini zelil bilen Hakk'ın izzetiyle izzetlenir (sr). “Allah kendini aşağı göreni yükseltir, yüksek göreni alçaltır” (ax 11:242). Bkz. Haksar. Hoşgörme Her şeye rıza gözüyle bakma, müsamahalı olma, kaderin her türlü cilyesini gönül hoşluğuyla karşılama, Allah'ın Yarattığı her şeyi beğenme. Elif üstün ötürü, Pazar eyle götürü Yaradılanı hoşgör, Yaradandan ötürü Yünus Asade-hatir olmak ise murâdın eğer Rencide etme kimseyi herkesle hoş geçin Ferid Kam
Meygede
Meyhane; harabat, dostların sohbet meclisi, tekke, 2. Kulun aşk ve şevkle Rabb'ine münâcat mahalli; kâmil mürşidin kalbi, 3. Lâhüti âlem. Mescidde riyâ-pişeler etsin ko riydyı Meyhâneye gel kim ne riyâ var ne mürâi Şeyhülislâm Yahya Zahid sual ederse ki, meydan nedir murâd Bizde safadir, onda kudüret cevab ona / Fuzüli Kulun aşk ve şevkle Rabb'ine münâcat mahalli; kâmil mürşidin kalbi, 3. Lâhüti âlem. Mescidde riyâ-pişeler etsin ko riydyı Meyhâneye gel kim ne riyâ var ne mürâi Şeyhülislâm Yahya Zahid sual ederse ki, meydan nedir murâd Bizde safadir, onda kudüret cevab ona / Fuzüli Lâhüti âlem. Mescidde riyâ-pişeler etsin ko riydyı Meyhâneye gel kim ne riyâ var ne mürâi Şeyhülislâm Yahya Zahid sual ederse ki, meydan nedir murâd Bizde safadir, onda kudüret cevab ona / Fuzüli
Tefviz
Teslim, tevekkül. tas. Kulun, tüm işlerini Mevlâ'sına havale etmesi ve O'nun yaptığı her işi gönül hoşluğuyla karşılaması, hiçbir hususta ne dil, ne de kalple O'na itiraz etmemesi, sızlanmaması, içinde bir rahatsızlık dahi | hissetmemesi. Tefviz, “La-havle ve lâ-kuvvete,” deyip bütün faaliyetlerinde Hakk'ı mutlak vekil kılmaktır. Tefviz tevekkülün en mükemmel şeklidir. Tefvizname'den: Hak şerleri hayr eyler ———— OO “—m——— Kaynak işaretleri Basılı sözlükte bu açıklama için kısaltmalarıyla kaynak gösterilmiştir. Ep OO A li lek Zannetme ki gayr eyler Arif anı seyr eyler Mevlâ görelim neyler Neylerse güzel eyler Nail-i neyl-i murâd olmaksa maksüdun eğer Hakk’a tefviz-i umür et, fâri' ol tedbirden Hersekli A. Hikmet Kazanma haliyle olan tefviz daha hayırlıdır. “İşimi Allah’a tefviz (havale) ediyorum, O kullarını görür” (Gafir Suresi, 45). Tehlil — Helhele i. ar, (تهليل — هلهله) Tevhit kelimesini söyleme. Lâ ilâhe illallah zikri.
Tevhit
Birlik. tas. a Allah'ın zatını, aklen tasavvur edilen ve zihnen tahayyül edilen her şeyden tecrit etmek (cr). “Allah'ı zihninizde dilediğiniz gibi tasavvur edin, ama bilin ki bu tasavvur Allah değildir.” b Tevhit üç türlüdür: Hakk'ın Hak için tevhidi, Allah'ın kendisinin bir ve eşsiz olduğunu bilmesi. Hakk'ın halk için tevhidi, Allah'ın bir ve eşsiz olduğunu insanlara bildirmesi. Halkın Hakk'ı tevhidi, insanların Allah'ın bir ve eşsiz olduğunu dile getirmeleri. En mükemmel tevhit Hakk'ın Hak için olan tevhididir. Bu tevhit anlatılamaz, burada diller lal olur; buna tevhid-i mücerret denir ki onu dille anlatmaya kalkışan mülhit c Tevhit bir görme, bir bilme halidir. Safi yalnızca Biri görür, yalnızca Bir'i bilir. O'ndan başka varlık olduğunu ne görür, ne bilir. Tevhidin hakikatine eren Bir'den başkasını unutur. d Halkın tevhidi Bir işitmek, aydınların tevhidi Bir bilmek, seçkinlerin tevhidi Bir görmektir. Tevhit iki türlüdür. Kusüdi tevhit, yalnızca Allah'ı kasdetmek ve irade etmek, daha doğrusu Allah'ın kasd ve irade ettiği şeyi kasdetmek. Bu tür tevhitte kul ile Rabb'in iradeleri aynı noktada birleşir, ikisi de aynı şeyi diler ve ister. Daha doğrusu kul kendi iradesinden fani, Rabb'inin iradesiyle bakidir; selefin tevhidi budur. “Lâ-maksüde (lâ-matlübe, lâ murâde) illâllah”. Şuhüdi tevhit, vecde gelen ve kendinden geçen sâlikin yalnızca Hakk'ı görmesi ve mâsivâyı görmemesidir. Bunlar istiğrak halindeyken mâsivâyı ve çokluğu görmezler, ama kendilerine geldikleri zaman mâsivânın varlığını kabul ederler. İlk süfilerin tevhidi budur. Buna vicdani ve zevki tevhit de denir. Lameşhüde illâllah. Bunun da üç mertebesi vardır: Hak fiilleriyle sâlike tecelli edince, sâlik bütün fiilleri Allah'tan görür ve “lâ faile illallah” der. Hak sâlike sıfatlarla tecelli edince sâlik eşyayı ve O'nun sıfatlarını değil, yalnızca Allah'ı ve O'nun sıfatlarını görür, sıfatta mevsüfu temaşa eder. Hak sâlike Za ile tecelli edince sâlik eşyanın zatını değil, yalnızca mevcut olarak Allahı görür ve “lâmevcüde illallah” der. Vahdet-i vücut ehlinin tevhidi budur. Bunlara fiil tevhidi, sıfat tevhidi, Zat tevhidi denir ki, fiilde faili, isimde müsemmayı, sıfatta mevsüfu görmekten ibarettir. e Konusu Allah'ın birliği olan tasavvufi manzumeler; öm.: Tevhit edenler mest olur Allah’a erer dost olur Dirliği hem dürüst olur Gel bile tevhit edelim . Yünus ] Mi | Tiş-Ayş Tevhid-i hâli Tevhid-i süfiye Süfilerin, Allah'ın birliğini yaşayarak ve tadarak bilmelerine bu isim verilir. Allah'ın birliğini keşfen ve zevken bilmeye tahkik ve tahakkuk, bunu bu yoldan bilene de muhakkik ve mutehakkik denir. Bunlar manevi, ulvi ve ilâhî hakikati yaşayarak bilirler. Onun için ehli hakikat ve ehl-i tahakkukturlar. Bu anlamda muvahhit ve tevhit ehli, nefsinden fani ve Hak ile baki, ask, cezbe ve vecd ehlidir; istigrak ve mest olan sâliktir.
Melekût âlemi
Gözle görülmeyen âlem, ruh ve mânâ âlemi. Buna yalnız Melekût da denir. (Bkz. Âlem) Eğer şeytanlar, âdem-oğlunun (insanoğlunun) kalblerinde dolaşmasaydı; onlar melekût âlemine bakarlardı. (Hadîs-i şerîf-Ahmed bin Hanbel) Mîdesini dolduran kimse, melekût âlemine yükselemez. (Hadîs-i şerîf-İhyâu Ulûmiddîn) Kadir gecesi, melekût âleminin esrârından (sırlarından) bâzı sırların keşf olduğu gecedir. Allahü teâlânın; "Muhakkak O'nu (Kur'ân-ı kerîmi) kadr gecesinde indirdik" buyurmaktan murâdı da budur. (İmâm-ı Gazâlî) İlmin kaynağı ve hidâyetin (doğru yolun) ışığı olunuz. Evinizde oturun, gece ibâdetle evinizi nûrlandırın. Gönüllerinizden mâsivâyı (Allahü teâlâdan başka her şeyi) çıkarın, fazla süslenmeyin, iki eski elbise yeter. Böyle yapmakla, mülk (madde)âleminden saklanır (gizlenir), melekût âleminde bilinmiş (tanınmış) olursunuz. (Abdullah ibni Mes'ûd)
Terceme (tercüme)
Bir sözü bir dilden başka bir dile çevirmek. Kur'ân-ı kerîm, hiçbir dile, hattâ Arabcaya da terceme edilemez. Herhangi bir şiirin, kendi diline bile, tam tercemesine imkân yoktur. Ancak meâli ve îzâhı, tefsîri olur. Bir âyetin herhangi bir tercemesini okuyan kimse, murâd-ı ilâhîyi (Allahü teâlânın o âyetten kasteddiği mânâyı) öğrenemez. Terceme edenin, bilgi derecesine göre yaptığı meâlini öğrenir. Bir câhilin, bir dinsizin yaptığı tercemeyi okuyan da, Allahü teâlânın murâdını değil, terceme edenin, anladım sanarak, kendi kafasından anlatmak istediğini öğrenir. (Abdülhakîm Arvâsî)
Mânây-I Zımnî
Bir lafzın konulduğu mânânın tamâmının içerisindeki cüz'î, husûsî mânâlardan herbiri. İnsan lafzının tam mânâsı, karşılığı hayvân-ı nâtık (konuşan, düşünen canlı)dır. Bu mânâyı meydana getiren nâtık (düşünen) ve hayvân (canlı) mânâlarından her biri, insan lafzının mânây-ı zımnîsidir. (Molla Fenârî, Teftezânî) Kur'ân-ı kerîmin mânâsını anlayabilmek için, ilm-i lugat, ilm-i metn-i lugat, ilm-i bedî', ilm-i beyân, ilm-i me'ânî, ilm-i belâgat, ilm-i usûl-i tefsîr gibi çeşitli ilimleri iyi öğrenmek, sarf, nahv, mantık gibi âlet olan bilgilerde derinleşmek, âyet-i kerîmelerin mânây-ı zâhirîsini, mânây-ı zımnîsini, mânây-ı murâdîsini, mânây-ı iltizâmîsini ve her âyet-i kerîmenin ne zaman, ne sebeble ve kimler için nâzil olduğunu (indiğini), âyet-i kerîmelerin hangi hadîs-i şerîfle ve nasıl açıklandığını iyi bilmek lâzımdır. Ancak böyle bir İslâm âlimi, Kur'ân-ı kerîmi tefsîr edebilir, âyet-i kerîmelerdeki murâd-ı ilâhîyi, Allahü teâlânın buyurmak istediği mânâyı anlıyabilir. (Abdülhakîm Arvâsî)
Kelâm-I İlâhî
Allahü teâlânın kelâmı. Kur'ân-ı kerîm. Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmi harf ve kelime olarak gönderdi. Bu harfler mahlûktur (yaratılmıştır). Bu harf ve kelimelerin mânâsı kelâm-ı ilâhîyi taşımaktadır. Bu harflere kelimelere Kur'ân-ı kerîm denir. Kelâm-ı ilâhîyi gösteren mânâlar da Kur'ân-ı kerîmdir. Bu kelâm-ı ilâhî olan Kur'ân, mahlûk değildir. Allahü teâlânın başka sıfatları gibi ezelî (başlangıcı olmayan) ve ebedîdir. Yâni sonu yoktur. (Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî) Kelâm-ı ilâhîden murâd-ı ilâhîyi, Allahü teâlânın kastettiği mânâyı anlayan ve anlatan âlimlere müfessir denir. (S. Abdülhakîm Arvâsî)
Kelime-İ Temcîd
"Lâ havle velâ kuvvete illâ billah" sözü.ÊMânâsı; "Güç ve kuvvet ancak Allahü teâlâdandır" demektir. Îmâm-ı Rabbânî hazretleri, din ve dünyâ zararlarından kurtulmak için, her gün beş yüz kerre Kelime-i temcîd okurdu. (Senâullah-ı Pâni Pûtî) Korkulu zamanlarda ve cin çarpmasını def etmek için Kelime-i temcîd okuyunuz. (Ahmed Fârûkî) Derdlerden kurtulmak ve murâda (isteğine, dileğine) kavuşmak için; beş yüz kerre Kelime-i temcîd ile, evvelinde ve âhirinde (sonunda) yüzer defâ salevât-ı şerîfe (Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed) okuyup duâ etmelidir. (Muhammed Ma'sûm)
Abes
Boş, faydasız şey. Namazda abes hareketler mekruhtur. Elbise ile oynamak gibi. Namazda faydalı hareketin meselâ eli ile alnındaki teri silmenin zararı olmaz. Pantolonun tozunu silkmek, mekruhtur. Kaşınmak abes değilse de, bir rüknde, eli üç kere kaldırmak, namazı bozar. (İbn-i Âbidîn) Abesle meşgul olmak insanı lehv ve la'ba (oyun ve eğlenceye) sürükler. Bâzı lüzumsuz şeyler insanın abes işlere dalmasına sebeb olur. (Murâd-ı Münzâvî)
Esbâb-I Nüzûl
Kur'ân-ı kerîm âyetlerinin, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimize indiriliş sebebleri. Tefsîr yapabilmek (kelâm-ı ilâhîden murâd-ı ilâhîyi, yâni Allahü teâlânın âyet-i kerîmede ne buyurmak istediğini) anlamak için bilinmesi lâzım olan on beş ilimden bir tânesi de esbâb-ı nüzûldür. (Muhammed Hâdimî) Âyet-i kerîmelerin esbâb-ı nüzûlünü ve bunlarla ilgili hâdiseleri bilmeden tefsîr yapmak mümkün değildir. (Vâhidî) Esbâb-ı nüzûlün bilinmesi, Kur'ân-ı kerîmin mânâsını anlamada en kuvvetli yoldur. (İbn-i Dakîk-ul-Îyd)
Terbiye
1. Kişiyi yavaş yavaş rûhen ve bedenen yetiştirmek, olgunlaştırmak. Oyunun faydası olmaz. Yalnız ok atmayı öğrenmek, atını terbiye etmek ve âilesi ile oynamak haktır. (Hadîs-i şerîf-Hadîka) Peygamber efendimiz; " Bütün çocuklar müslümanlığa uygun ve elverişli olarak dünyâya gelir. Bunları, sonra anaları, babaları hıristiyan, yahûdî ve mecûsî yapar " buyurarak, müslümanlığın yerleştirilmesinde en mühim işin çocukların ve gençlerin iyi terbiye edilmesi olduğunu bildiriyor. O hâlde her müslümanın birinci vazîfesi, evlâdına dînini ve Kur'ân-ı kerîmi öğretmektir. Evlât büyük nîmettir. Nîmetin kıymeti bilinmezse, elden gider. Bunun için pedegoji yâni çocuk terbiyesi İslâm dîninde çok kıymetli bir ilimdir. (Seyyid Abdülhakîm Arvâsî) Çocuğun terbiyesine çok dikkat etmelidir. Onun kötü arkadaşlarla düşüp kalkmasına mâni olmalıdır. Kötü arkadaş, çocuğun edeb ve terbiyesini bozar. (İmâm-ı Gazâlî) Zarar veren kediyi, kuduz köpeği ve yırtıcı hayvanları keskin bıçakla kesmek ve vurmak, zehirlemek câizdir. Döğmek câiz değildir. Döğmek terbiye için olur. Hayvanın aklı olmadığı için terbiye edilmez. (M. Hâdimî) Erkek, çocukları terbiyede hanımına yardım etmelidir. Çünkü bebek, anasına, gece gündüz ağlayıp hiç rahat vermez. Onu insafsızca üzen bir alacaklıdır. O hâlde ona imdâd edene Allahü teâlâ yardım eder. (İbrâhim Hakkı Erzurûmî) Allahü teâlâ bir kulunu severse, âhirete yarar işler, iyi, güzel ameller yaptırır. Allahü teâlâdan hidâyet olmazsa, yüzlerce kitab okusa, nasîhat dinlese yola gelmez. Yâni terbiye kabûl etmeyen kimseye nasîhat vermek, öküze tecvîd okutmaya benzer. (İmâm-ı Gazâlî) 2. Edeblendirme, cezâlarını verme. Mısır'daki Fâtımî hükümdârları, Ehl-i sünnetten ayrıldı. Bozuk yollara saptı. Bunlardan Hâkim bi-Emrillah, Müslümanlıktan da çıkmıştı. Dırâr isminde bir dönme, Hâkim'i aldattı. İslâmiyet'i yıkmaya uğraştı. Dırâr'ın talebesinden Hamza bin Ahmed sapık inanışlar uydurmuş, Hâkim'i ve Mısır'daki Derezîleri, bu bozuk yola sokmuştu. Bu inanışları alan Derezîler, Sûriye ve Lübnan'dakileri de aşıladı. İri, inâdcı, yağmacı ve merhametsiz kimselerdir. Sultan Üçüncü Murâd devrinde isyân ettiler ise de Bosnalı Dâmâd İbrâhim Paşa terbiyelerini verdi. (M. Sıddîk Gümüş)
Bahrâbâd
Nîşâbur · İran · Nîşâbur civarındaki Cüveyn kasabasına bağlı köy. Sa'deddîn-i Hammûye burada doğdu, 641'de (1243-44) memleketine dönerek buraya yerleşti ve mescid-hankahı onarıp irşad faaliyetini sürdürdü. Öldüğünde büyük dedesi Muhammed b. Hameveyh'in buradaki kabri yanına defnedildi; oğlu Sadreddin İbrâhim kabrin üzerine bir kubbe ve yanına imaret yaptırdı. Hankahtaki tasavvufî faaliyetin asırlarca devam ettiği, XI. (XVII.) yüzyıla kadar silsilesi Hammûye'ye ulaşan Bahrâbâd dervişlerine rastlandığı kaydedilir.
Şam (Dımaşk)
Şam · Suriye · Şeyh Murâd'ın Kahire'den sonra geldiği ve çok sevdiği için uzun süre kaldığı şehir; Sefîne'ye göre burada evlenmiş ve şöhreti yayılmıştır. Şehir içindeki ikametgâhı metinde belirtilmediğinden koordinat şehir merkezine göredir.
Edirne Mevlevîhânesi (Murâdiye Mevlevîhânesi)
Edirne · Türkiye · 1081'de (1670) şeyhliğine tayin edildiği, dört yıl postnişinlik yaptığı ve tamir ettirdiği tekke. Tamir vesilesiyle şair Nazîm bir tarih söylemiş, vefatı üzerine yerine öğrencisi Enîs Receb Dede şeyh olmuştur.
Edirne Murâdiye Camii hazîresi
Edirne · Türkiye · Caminin güneyinde ve güneybatısında yer alan, tekke şeyhlerinin, şairlerin ve din âlimlerinin gömülü olduğu hazîre. 1085'te (1674) vefat eden Neşâtî buraya defnedilmiş olup mezarı, mevlevîhânenin ilk iki şeyhi Celâleddin Çelebi ve Cemâleddin Çelebi ile Enîs Receb Dede gibi şeyhlerin mezarları arasında sayılmaktadır.
Hârizm
Hârizm · Özbekistan · 605'te (1208-1209) gittiği ve Şehâbeddin Hîvekî'nin öğrencisi olduğu bölge. Hac dönüşü burada Necmeddîn-i Kübrâ'nın halkasına katıldı; 616 (1219) veya 617'de şeyhten icâzet alarak önde gelen halifelerinden oldu. Moğol istilâsı sırasında Necmeddîn-i Kübrâ'nın tavsiyesiyle Hârizm'den ayrıldı.
Nehrî
Şemdinli, Hakkâri · Türkiye · Seyyid Tâhâ-i Hakkârî'nin Molla Murâd Hurûsî ile gönderdiği “Kendi yuvana dön!” haberi üzerine onun hizmetine koştu ve asıl terbiyesini burada gördü. Mürşidinin vefatından sonra yerine geçen Seyyid Sâlih'in sohbetlerine devam etti. Kaynak yer adını Nehrî olarak açıkça vermez, Seyyid Tâhâ'nın yanına gidildiğini söyler; bu sebeple koordinat verilmemiş, konum yalnızca Seyyid Tâhâ'nın bilinen merkezi üzerinden adlandırılmıştır.
Edirne Murâdiye Mevlevîhânesi
Edirne · Türkiye · Neşâtî Ahmed Dede’nin 1085 (1674) yılındaki vefatı üzerine onun yerine şeyh olduğu mevlevîhâne. Kaynak, altmış seneyi bulan şeyhliği sırasında Mevlevî şeyhleri içinde en çok müridi bulunanlardan biri sayıldığını, beş padişah ile yirmi sadrazamın onun mânevî dairesine girdiğinin söylendiğini kaydeder. Yapının kesin konumu kaynakta tarif edilmediğinden koordinat verilmemiştir.
Eyüp, Hazret-i Hâlid civârı
İstanbul · Türkiye · 1092/(1681)'de İstanbul'a geldiğinde beş sene tavattun ettiği semt. Sefîne yeri “civâr-ı Hazret-i Hâlid” diye verir; koordinat Eyüp Sultan Camii çevresine göre yaklaşıktır. İlişkili kişi dosyası Şeyh Murâd el-Özbeki en-Nakşıbendi : ŞEYH MURAD el-ÖZBEKİ en-NAKŞiBENDİ Keşmir veya Kabil beldesinden neş'et eyledi. 105 5/( 1 645) tarihinde dünyaya zi net-bahş olmuştur. Henüz üç yaşındayken ayaklarına felç arız olmakla kötürüm bir halde kaldı. Fakat atideki tafsilden ma'lum olacağı üzre, ayakları sağlam olandan zi yade dünyayı dolaştı. Sinni kemal bulunca, tahsll- i kemalata başlayıp…
Bursa Murâdiye Medresesi
Bursa · Türkiye · Gençliğinde bu medresenin hocaları olan Molla Ahaveyn ile Hasanzâde Molla Mehmed’den ders almıştır. İlişkili kişi dosyası Şeyh Mahmûd Lâmiî : Mahmûd Lâmiî, Emîr Sultan’ın halifeleri arasında sayılan; çeşitli ilimlerde maharet sahibi olduğu ve Bursa Hisar’daki medrese çevresine defnedildiği kaydedilen sûfîdir.
Mekke-i Mükerreme
Mekke · Suudi Arabistan · Sefîne, Şeyh Murâd'ın seyahat hattında Hicaz'a dönüşünü ve en az üç defa haccettiğini kaydeder; üçüncü haccının ardından Kahire'ye, oradan Şam'a geçmiştir. İlişkili kişi dosyası Şeyh Murâd el-Özbeki en-Nakşıbendi : ŞEYH MURAD el-ÖZBEKİ en-NAKŞiBENDİ Keşmir veya Kabil beldesinden neş'et eyledi. 105 5/( 1 645) tarihinde dünyaya zi net-bahş olmuştur. Henüz üç yaşındayken ayaklarına felç arız olmakla kötürüm bir halde kaldı. Fakat atideki tafsilden ma'lum olacağı üzre, ayakları sağlam olandan zi yade dünyayı dolaştı. Sinni kemal bulunca, tahsll- i kemalata başlayıp…
Murâdiye Medresesi
Bursa · Türkiye · Gençliğinde Molla Ahaveyn ile Hasanzâde Molla Mehmed'den ders aldığı medrese. İlişkili kişi dosyası Lâmiî Çelebi : Bursalı Lâmiî Çelebi, Emîr Ahmed Buhârî'nin sohbetinde yetişen; Fütûhu'l-Mücâhidîn ile Câmî'nin tabakat hafızasını Anadolu sûfîleri, kavram açıklamaları ve şahsî tanıklıklarla genişleten velût bir müelliftir.
Kāsiyûn Zâviyesi
Dımaşk · Suriye · Dımaşk'ta Kāsiyûn dağı eteklerindeki zâviye; Hammûye burada bir süre irşad faaliyetinde bulundu. Birçok defa gittiği Dımaşk'ta İbnü'l-Arabî, Sadreddin Konevî ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ile sohbet ettiği nakledilir.
Müceddidiyye'nin Hicaz, Şam ve İstanbul'a Taşınması
Ma‘sûmiyye'nin Sirhind'den Kâbil, Buhara, Mekke, Şam ve İstanbul'a uzanan yayılışını kişi, eser, hac ve tekke ağlarıyla anlatan rehber.
Yolları Nasıl Sınıflandırıyoruz?
Ana yol, kol, şube, irşad hattı, bölgesel çevre ve çoklu nispet arasındaki farkları açıklayan editoryal yöntem
Mevlevî Dîvânları: Metin, Kurum ve Musiki Hafızası
Üç ayrı veri katmanı Mevlevî şairin biyografisi, tarikata dair açık ifadeleri ve Dîvânın bütünü aynı şey değildir. Nâsır Dede’de Yenikapı, ney, semâ ve musiki belirginleşirken İlmî Dede’nin şiirlerinde Mevlevî unsurlar çok sınırlıdır. Bu yüzden kişi aidiyetiyle şiir teması ayrı alanlarda tutulur. Kurum hafızası Receb E
TASAVVUF İLİMİNİN FAZİLETİ
Avârifü’l-Maârif · 3. bölüm · Bize, Şeyhimiz Şeyhülislâm Ebu’n-Necib es-Sühreverdî (rah.), el-Ahves b. Hakim in babasından naklen, onun şöyle söylediğini haber verdi. Bir adam Hz. Resûlullah’a (s.a.v) şerrin ne
SÛFİLERİN HALLERİ VE TARİKATLARI
Avârifü’l-Maârif · 4. bölüm · Bize, şeyh, âlim Ziyâuddin Ebu Ahmed Abdulvahhab b. Ali, Enes b. Mâlik’in (r.a) şöyle dediğini haber verdi. Rasûlullah (a.s) bana buyurdu ki: “Yavrucuğum! Eğer kalbinde hiçbir kims
MÜRŞİDLİK RÜTBESİ VE MÜRŞİDLERİN HİZMETİ
Avârifü’l-Maârif · 10. bölüm · Rasûlullah (sav) Efendimiz bir hadislerinde buyurmuştur ki: “Muhammed’in nefsini elinde bulunduran Allah’a yemin olsun; eğer isterseniz bu hususta yemin de edebilirim. Hiç şüphesiz
HAKİKİ HİZMET EHLİ VE ONA BENZEYENLER
Avârifü’l-Maârif · 11. bölüm · Allahu Teâlâ, Hz. Dâvud’a (as) şöyle vahyetmiştir: “Ya Dâvud! Beni taleb eden (benim rızâmın peşine düşen) birisini gördüğün zaman, ona hizmetçi ol.” Hakk yolunda gidenlere hizmet
BEY’AT-HIRKA VE İRŞÂD
Avârifü’l-Maârif · 12. bölüm · Hırka giymek; mürşid ile mürid arasında bir bağlantı ve müridin nefsi ile kendi arasında mürşidinin hakemliğini kabul etmesidir. Şeriatta dünyevî bir maslahat ve iş için bir başkas
SÛFİLERÎN SEFER VE İKÂMET ÂDABI
Avârifü’l-Maârif · 16. bölüm · Sefer konusunda meşâyih-ı kirâm, değişik hâl ve görüşlere sahiptirler. Bir kısmı, sülûkun başında sefere çıkıp nihâyetinde ikâmeti tercih ederken; bir kısmı, hidâyetinde ikâmet edi
HALVETTE ZUHÛR EDEN MA’NEVÎ FETİHLER
Avârifü’l-Maârif · 27. bölüm · Bir grup insan, halvet ve çilehâneye girmenin usulünde hatâ ettiler. Kelime ve mânaları değiştirip bozdular; içlerine şeytan girdi ve kendilerine gurur kapısı açıldı. Çünkü onlar,
SÛFİLERİN AHLÂK ANLAYIŞI
Avârifü’l-Maârif · 29. bölüm · Sûfiler, Rasûlullah (a.s) Efendimize uyma konusunda insanların en ileride bulunanları ve O’nun sünnetini ihyaya en fazla lâyık olanlarıdır. Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) ahlâkı ile ahl
SÛFİLERİN AHLÂKI
Avârifü’l-Maârif · 30. bölüm · 1-TEVÂZU. Sûfilerin en güzel ahlâkı Tevâzudur. Kul, tevâzu elbisesinden daha güzel bir elbise giymemiştir. Tevâzu ve hikmet hâzinesine sahip olan bir kimse, herkes onu nasıl görüyo
SÛFİLERİN GİYİM-KUŞAMDAKİ EDEBLERİ
Avârifü’l-Maârif · 44. bölüm · Yemek, açlığı gidermek için nefsin bir ihtiyacı olduğu gibi, giyecek de vücudun sıcak ve soğuktan korunması için zarûri ihtiyaçlarındandır. Nefis, kendisine yetecek yiyeceğe kanaat
GÜNDÜZÜ KARŞILAMA ÂDABI
Avârifü’l-Maârif · 49. bölüm · Allahu Teâlâ buyurur ki: “Gündüzün iki tarafında namaz kıl ’’ (Hûd (11), 114.) Müfessirler, Allahu Teâlâ’nın, günün bir tarafı ile sabah namazını kastettiği hususunda ittifak hâlin
Sayfalar 311–318
Muzaffer Ozak Külliyatı · cemalinle dilşâd, lûtuf ve ihsanlarını müzdâd, dünya ve âhirette bermurâd eyle Yâ Rabbi.. Aziz yurdumuzu ve necib milletimizi, her türlü şerden ve şerirden, zulûmden ve zâlimden, k