Ara
Menü

MÜRŞİDLİK RÜTBESİ VE MÜRŞİDLERİN HİZMETİ

3.369 kelime

Rasûlullah (sav) Efendimiz bir hadislerinde buyurmuştur ki: “Muhammed’in nefsini elinde bulunduran Allah’a yemin olsun; eğer isterseniz bu hususta yemin de edebilirim. Hiç şüphesiz, Allahu Teâlâ’nın en sevgili kulları; Allah’ı kullarına, kullarını da Allah’a sevdiren, yeryüzünde hayır ve nasihat için dolaşandır.” 40 Rasûlullah (sav) Efendimizin zikrettiği bu durum, mürşidlik ve Allahu Teâlâ’ya dâvet rütbesidir. Çünkü mürşid (şeyh), gerçek olarak Allah’ı kullarına, kulları da Allah’a sevdirmektedir. Mürşidlik rütbesi; sûfîlerin yolunda, rütbelerin en yükseği ve Allah’a dâvette peygamber vekilliğidir. Mürşidin, kulları Allah’a sevdirmesi şöyle olmaktadır: Hiç şüphesiz, mürşid-i kâmil müridi, Hz. Rasûlullah (sav) Efendimizin yoluna uymaya sevk etmektedir. Kim Hz. Peygamber (sav)’e güzel bir şekilde uyarsa; Allahu Teâlâ onu sever. Çünkü O, şöyle buyurmuştur: “Rasûlüm onlara de ki: “Eğer siz gerçekten, Allah’ı seviyorsanız hemen bana uyun ki; Allah da sizi sevsin.” (Al-i İmrân (3), 31.) Mürşidin Allah’ı kullarına sevdirmesi de şöyle olmaktadır: Mürşid, müridi, mânevî kötülük ve kirlerden temizleme yoluna sevkedip terbiye etmektedir. Nefis, çirkin sıfat ve huylardan temizlenince; kalp aynası parlar, içinde İlâhî azamet nûrları ışık verir ve tevhidin güzelliği ortaya çıkar. Basiret gözü (kadîm) celâl nûrlarını gözetlemeye ve ezelî kemâli seyretmeye çekilir; ilahi huzura can atar. Bu durumlarda kul, Rabbini sever. İşte bu, nefsi tezkiye ve terbiyenin bir neticesidir. Buna işâret olarak, Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz nefsini (küfür ve isyandan) temizleyen, kurtulmuş (saâdeti bulmuş)tur.” (Şems (91), 9.)

40- (Bkz: Beyhakî, Şuabu’l-imân, I, 367; İbnu Ebi’d-Dünyâ, Resâil (Kitâbu’l-Evliyâ), 51; Hindî, Kenzu’l-Ummâl, XVI, No: 44069.)

Nefsin felâhı; Allahu Teâlâ’yı tanıması ve mârifet ilmini elde etmesiyledir. Bununla birlikte, kalp aynası parlayınca; dünya bütün çirkinliği, hakikati ve asıl hâliyle birlikte görülür. Âhiret de bütün güzelliği, gerçek yönü ve yüceliği ile ortaya çıkar. Artık, kulun basiretine, her iki dünyanın gerçek yönü ve akıbetleri açılır. Bu durumda kul, bâki olanı sevip, fâni olandan gönlünü çeker. Böylece, mânevi temizliğin (tezkiyenin) fâidesi ve mürşid elinde terbiye görmenin bereketi ortaya çıkmış, istenen elde edilmiş olur. Demek ki; mürşid-i kâmil, Allahu Teâlâ’nın bir askeridir, onunla isteyenleri irşâd edip, arayanları hidâyetine ulaştırır. Rasûlullah Efendimizin (sav) sahabisi Abdullah b. Bişr (ra) demiştir ki: “Bizim zamanımızda, yirmi kişi yahut daha fazla insan bir araya toplanır da eğer aralarında Allah’dan korkan heybet sâhibi bir kimse bulunmazsa: “gerçekten tehlike büyüktür; insanlar fesâda gitmiş!” denirdi.” Mürşid-i kâmillerin üzerinde, Allahu Teâlâ’nın vakarı ve heybeti vardır. Onlara tâbi olan ve meclislerinde bulunan müridler, mürşidlerin üzerindeki edeb ve heybete bakıp, zâhiren ve bâtınen edeb sâhibi olurlar. Bu hâle işâreten Allahu Teâlâ buyurmuştur ki: “İşte onlar, Allah’ın hidâyetine ulaştırdığı kimselerdir; öyleyse, sen de onların yoluna uy!" (En’am (6), 90.) Mürşid-i kâmiller hidâyetin hakikatine ulaştıkları zaman, kendilerine uyulmaya ehil ve ehliyetli kılınıp, muttakilerin imâmı yapılmışlardır. Rasûlullah (sav) Efendimiz, bir kudsî hadiste Allahu Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu nakletmiştir: Kuluma benim zikrim ve taatımla meşgul olma hâli gâlib gelince; onun bütün gayret ve lezzetini zikrimde toplarım. Bütün lezzet ve himmetini zikrimde toplayınca, o bana âşık olur, ben de ona âşık olurum ve aramızdaki perdeyi kaldırır (doğrudan benimle muhatab yaparım. İnsanlar yanıldıkları zaman onlar yanılmazlar. Onlar, sözleriyle nebilerin sözleri gibi (hak ve hakikati ifâde eden ve benden haber veren) kimselerdir. Onlar (hak yolunda) gerçek kahramanlardır. Yeryüzündekilere bir cezâ ve azap vermek istediğim zaman, onları görürüm ve yeryüzündekilere azap etmekten vazgeçerim.” 41 Hak yoluna giren bir sâlikin mürşidlik rütbesini elde etmesi şöyle gerçekleşir: Sâlik, çirkin sıfat ve hallere bürünmüş nefsini güzel bir siyâset ve idâreyle hak yolunda götürmekle sorumludur. Seyr u sülûkuna sadâkatla devam ede ede nefsi, mutmainne (huzur ve sükûn) makâmına yükselir. Nefsin mutmainne hâl ve makâmına sâhip olmasıyla, bu dereceye vâsıl olmuş rûhun İlâhî aşk ve mânevî harareti sâyesinde nefisteki (hakka karşı) soğukluk ve serkeşlik hâli çekip gider; yerini İlâhî huzur ve itaat duygusu alır. Nefsin bu yumuşamasını Allahu Teâlâ şu âyetinde zikretmektedir: “Sonra onların derileri ve kalbleri (bütün vücudları) Allah’ın zikrine yumuşar.” (Zümer (39), 23.) Kul bu hâle ulaşınca; nefsi ibâdete koşar ve Allah’a itaat’a hazır bir kıvama gelir. Kulun kalbi; biri rûha, diğeri nefse bakan iki yüze sahiptir. Bu hâliyle kalp, rûh ile nefsin arasında bulunmaktadır. Kalb, rûha bakan yönüyle ondan mânevî yardım alır ve bunu, nefis mutmainne makamına çıkıncaya kadar ona ulaştırır. Sâlikin nefsi, mutmainne makâmına (mânevî huzur ve sükûna) ulaşınca, sâlik onu idare etmekten kurtulur, sülük sona erer ve artık nefsi yönetmek kolay olur. Nefis boyun eğip Allah’ın emrine gelir. Sonra kalp, kendisindeki nefse bakan yönüyle onun işlerine el atar; artık

41- (Ali el-Muttakî, Kenzu’l-Ummâl, I, (Hadis No: 1872))

idareyi o yürütür. İşte bundan sonra, böyle bir kalbe sâhip mürşid için, terbiyesine aldığı müridlerin, tâliblerin ve sâdıkların nefisleri kendi nefsi yerinde olur ve onları da aynı yolla terbiye eder. Bunun sebebi; nefislerin bir yönüyle aynı cins olmaları ve müridle mürşid arasında İlâhî, mânevî bir kaynaşma ve uyuşmanın bulunmasıdır. Allahu Teâlâ, bu hususa işâret olarak şöyle buyurmuştur: “Rasûlüm! Eğer sen, yeryüzünde olan bütün şeyleri harcasaydın; onların kalblerini birleştiremezdin. Fakat Allah (rahmetiyle) onların aralarını birleştirdi.” (Enfâl (8), 63.). Mürşidi kâmil, daha önceden kendi nefsini idâre edip yönettiği gibi, müridlerin nefislerini de aynı usûl ve edeble terbiye eder. O zaman mürşid-i kâmilde, hadis-i kudsîde ifâde edildiği gibi, Allahu Teâlâ’nın ahlâkı ile ahlâklanma durumu hâsıl olur. Hadis-i kudsîde şöyle buyrulmuştur: “Dikkat edin, Ebrârın (dostlarımın) bana kavuşma şevkleri çoğaldı. Benim onlara kavuşma arzum ise daha şiddetlidir.” 42 Bir de şu nokta var: Allahu Teâlâ’nın, sohbet edenle sohbet edilen (yani mürşidle, mürid) arasında güzel bir kaynaşma meydana getirmesi sebebiyle, bir çocuğun tabii doğumla babasının bir parçası olduğu gibi, mürid de mürşidinin bir parçası durumuna gelir. Bu doğuş, mânevî bir doğuştur. Nitekim Hz. İsâ (as) bu mânada şöyle demiştir: “İkinci doğumu (mânevî inkişâfını) gerçekleştirmeyen kimse; semânın melekûtuna yükselemez.” Kişinin birinci doğumu; onun âlem-i mülk ile irtibatını sağlar. İkinci, mânevî doğuş ise, melekût âlemiyle olan irtibatını te’min eder. Allahu Teâlâ, bu gerçeği ifâde için şöyle buyurmuştur: “Böylece biz İbrâhim’e göklerin ve yerin melekûtunu (sır ve acâibliklerini) gösteriyoruz ki; (kudret ve azametimize) yakînen inananlardan olsun.” (En’am (6), 75.) İnsanın kemâle ermesi için lâzım olan kesin yakîn, (anlattığımız terbiye yoluyla meydana gelen) ikinci doğumla hâsıl olur. Bu doğuşla insan, peygamberlerin (mânevî) mirâsını elde etmeye hak kazanır. Kendisine, peygamberlerin mirâsı ulaşmayan kimse, her ne kadar olgun anlayış ve zekâ sâhibi olsa da o daha (mânevî doğumla) doğmamış, mâna âlemine gözünü açmamıştır. Çünkü anlayış ve zekâ, aklın sonucudur. Akıl ise, İslâm’ın nûrundan nasibi olmayınca, melekût âlemine dalamayıp, mülk âleminde akla dayalı ilimler içinde çırpınır durur. Bunun için akıl, matematik gibi sırf akla dayalı ilimlerde derinleşmiş (ve bir netice almıştır). Çünkü bu tür şeyler, mülk âlemine ait işlerdir. Fakat bu akıl, melekût âlemine yükselemez. Âlem-i mülk, kâinâtın dış yüzü ve görünüşü, âlem-i melekût ise, kâinâtın iç yüzü ve sırrıdır. Akıl; rûhun dili sayılır. Hidâyet nurlarının kaynaklanıp yayıldığı basiret, rûhun kalbi durumundadır. Dil ise; kalbin tercümanıdır. Tercüman tarafından konuşulan her şey, kendisinden tercüme edilen kimsece bilinmektedir. Halbuki, kendisinden tercüme edilen kimsenin bütün bildikleri, (o konuşmadıkça) tercüman tarafından fark edilemez. Bunun için, Allahu Teâlâ’nın peygamberlerine ve onlara tâbi olanlara ihsan ettiği hidâyet nûrundan nasibi olmayıp, sırf kuru akıllarıyla yetinenler; doğruyu bulmaktan mahrum bırakılmış, sâdece (kendisine açıklanan gerçekler için) tercüman olan dil ile yetinip beyan ve açıklamaların asıl gayesinden mahrum oldukları için, önlerine perdeler çekilmiştir. Tabii doğum hâdisesinde, çocukların (ilk maddesi olan ve fıtrî özelliklerini taşıyan) zerrecikleri, babanın sulbüne konmuştur. Bunlar her doğacak çocuk adedince

42- (Bkz: Gazzâlî, İhyâ, IV, 469; Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, XII, 423.)

(babanın) evlatlarının sulbünde intikal ederek devam etmektedir. Cenâb-ı Hâkk’ın, “misâk” günü kendilerine: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” deyince: “Evet, sen bizim Rabbimizsin.” (Âraf (7) 172) şeklinde cevap veren, bu zerreler, Mekke ile Tâif arasındaki Nu’mân vâdisinde, yere uzanmış bir vaziyette yatırılan Hz. Âdem’in, Cenâbı Hakk (yahut melekler) tarafından sırtı sıvazlandığında, vücudundan gelecek bütün zürriyetinin adedince, deriden çıkan ter damlacıkları gibi, dışarı çıktılar. Bu İlâhî hitaba cevap verdikten sonra tekrar Hz. Âdem’in sulbüne kondular. Bâzı babaların sulbünde, bu çocuk tohumları taşınarak zürriyyeti devam ettiriliyor, bazısına da hiç zerre (tohum) konmayarak nesli kesiliyor. Meşâyıh dediğimiz mürşid-i kâmillerde böyledir. Onlardan bazısının (irşâdı ile mânevî doğumunu gerçekleştirdiği mânevî) evlatları çoğalmıştır. Mürşidler bu evlatlarına kendilerindeki birçok mânevî ilim ve hâlleri intikal ettirerek başkalarına tebliğ ve tevdî etmişlerdir. Mürşidler, Hz. Peygamberle (sav) manen sohbet ve beraberlik sayesinde, kendilerine ulaşan mânevî hâl ve ilimleri, aynı yolla müridlerine intikal ettirirler. Onlardan bir kısmının (mânevî) evlâdı olurken, bazılarının da (irşâdını devam ettirecek kimse çıkmadığı için) nesli kesilmiştir. Hiç kesilmeyecek olan nesil, kâfirler, Hz. Peygamber (sav) için: “Nesli kesilmiştir.” dedikleri vakit; Allahu Teâlâ’nın: “Asıl sana buğzedenlerin nesli kesiktir.” (Kevser , 3.) âyetiyle cevap verdiği nesildir. Rasûlullah’ın (sav) nesli kıyâmete kadar devam edecektir. Onun ilim mirâsı, mânevî bir silsile ile, ilim ehline intikal ederek bu neslin devamlılığı sağlanacaktır. Bize, Şeyhimiz Ziyâuddîn Ebu’n-Necîb es-Sühreverdî, bizzat yazdırarak (imlâ yoluyla), Kesir b. Kays’ın şöyle dediğini rivâyet etti: Ebu’d-Derdâ ile Dimaşk mescidinde oturuyorduk. Yanına bir adam geldi ve: “Ey Ebû’d-Derdâ! Ben, Hz. Peygamberin (sav) şehri Medine’den, sendeki bir hadisi dinlemek için geldim.” dedi. Ebu’d-Derdâ adama: “Buraya ticâret maksadı için mi geldin?” diye sordu, adam: “Hayır!” dedi. “Başka bir gaye için mi geldin?” diye sordu, adam: “Hayır, (sırf bu hadisi öğrenmek için geldim), dedi. Bunun üzerine, Ebu’d-Derdâ şöyle dedi: Ben, Hz. Peygamberin (s.a.v) şöyle buyurduğunu işittim: “İlim elde etmek için yola çıkan kimseyi, Allah Cennet yollarından bir yola iletir. Melekler, ilim talebelerinden memnun oldukları için, üzerlerine kanatlarını gererler. Gerçekten, ilim elde etmek için uğraşana gök ve yerde olan bütün varlıklar, hatta sudaki balıklar bile istiğfâr ederler. İlim sahibinin sırf ibâdet eden âbide üstünlüğü; dolunayın diğer yıldızlara karşı üstünlüğü gibidir. Muhakkak ki âlimler, peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler dirhem ve dinâr (gibi dünya metâı) mirâs bırakmadılar. Onlar sadece ilmi mirâs bıraktılar. Kim bu ilimden alırsa, büyük bir pay almış olur.” (Bûhârî, İlim, 10; Ebu Dâvud, ilim, 1; Tirmizî, İlim, 19.) Beşeriyetin babası Hz. Âdem’e ilk verilen şey; ilim ve hikmet olup, sonra bunlar evlatlarına intikal etmiştir. Nitekim, unutmak (nisyan), isyan, şeytan ve nefsin arzularına uyma gibi hasletler de ondan çocuklarına intikal etmiştir. Bir haberde şöyle anlatılmıştır: Allahu Teâlâ, Cebrâîl’e, yeryüzünden bir avuç toprak almasını emretti; o da yerin çeşitli cüzlerinden bir avuç aldı. Cenâb-ı Hakk, ilk olarak yarattığı cevherlerden meydana getirdiği bu cüzlere (parçalara) nazar etti. İlâhî nazara mazhar olan bu

parçada, Allahu Teâlâ’nın hitabının işitme ve O’na cevap verme özelliği meydana geldi. Öyleki; Cenâb-ı Hakk, göklere ve yerlere: ‘‘İsteyerek veya istemeyerek gelin emrime boyun eğin.” dedi. Onlar da: “İsteyerek emrine boyun eğiyoruz.” dediler. (Fussılet (41), 11.) Yerin cüzleri bu İlâhî hitâbı kendisine has bir anlayış ile anladı ve yüklendi. Sonra, Hz. Âdem’in yaratılması için alınan yerin cüzleriyle bu hasse kendisinden alındı. Âdem Aleyhisselâmın cesedi işte bu hasseyi taşıyan cüzlerden terkib edildi. Hz. Âdem’in cesedinde yeryüzüne ait hasse ve özelliklerden dolayı hevâ-heves oluştu. Bunun etkisi ile elini, ekseri âlimlerin görüşüne göre buğday olarak belirtilen fenâ ağacına uzattı. Bu yüzden bedenine fenâ (yokluk) arız oldu. Sonra, “Onun yaratılışını tamamlayıp da kendisine rûhumdan üflediğim zaman.” (Sâd (38), 72.) âyetinde belirtildiği gibi; Allah’ın bir ikrâmı olarak kendisine rûh verilmesiyle, Hz. Âdem ilim ve hikmet sahibi oldu. Böylece Hz. Âdem, vücudunun güzelce şekillenip tamamlanmasıyla nefis ve nefes sahibi, rûhun üflenmesiyle de rûh ve rûhânî özellikler sâhibi oldu. Bunun açıklaması çok uzun sürer. Böylece Hz. Âdem’in kalbi hikmetin, bedeni de hevânın kaynağı oldu. İlim ve hevâ ondan intikalle evlatlarına mirâs olarak geçti. Bu hâliyle, Hz. Âdem (as), hevânın aslı olan tabiatlar vâsıtasıyla tabii doğum yolundan (insanlık için) bir baba, ilim vâsıtasıyla da mânevî doğuş yolundan ayrı bir baba olmuştur. Zâhirî ve tabii doğuma fenâ (yokluk) hâli arız olmuştur. Mânevî doğum ise fenâdan korunmuştur. Çünkü, mânevî doğum, İblîs’in, ebediyet ağacı dediği buğday ağacından değil, (kendisine fenâ ârız olmayacak İlâhî) ilim ağacından meydana gelmiştir. Zaten İblîs, her şeyi tersine görür. Bu anlattıklarımızla, mürşid-i kâmilin mânevî baba olduğu anlaşılmış oldu. Şeyhimiz Şeyhu’l-İslam Ebu’n-Necîb es-Sühreverdî (k.s), sık sık şöyle derdi: “Benim asıl evlâdım; benim yoluma giren ve (irşâdımla) hidâyete ulaşandır.” Çeşitli hâllerden geçerek irşâd makâmını elde eden mürşid-i kâmil, bu yola, bazen muhiblerin (Allah’ı sevenlerin), bazen de mahbûbların (Allah tarafından seçilip sevilenlerin) yoluyla işe (yani sülûkune) başlar. Bununla anlatılmak istediğimiz şudur: Hakk yoluna giren sâlih ve sâlikler dört kısma ayrılır: 1-Mücerred sâlik (cezbesiz sülük eden). 2-Mücerred meczûb (sâdece cezbe hâlinde olan ve öylece kalan). 3-Sâlik-i meczûb (önce sülûke başlayıp, peşinden cezbeye ulaşan). 4-Meczûb-i sâlik (hidâyette cezbe hâlinde olup, ardından sülûke başlayan). Bunları biraz tanıtalım: 1-Mücerred sâlik: Bu kimse, irşâd makâmına ehil olamaz ve kendinde nefsânî sıfatları kaldığından, o makama ulaşamaz. Muamele ve mücâhade makâmında, Allahu Teâlâ’nın rahmetinden kendisine nasib olanla yetinir. Fakat, mücâhedesindeki meşakkat ateşinden kurtulup da kendisiyle rahat edeceği bir hâle ulaşamaz. 2-Mücerred meczûb: Bu kimseye Hakk Teâlâ, önce, yâkin âyetlerini göstererek tecelli eder. Kalbinden perde olacak şeyleri kaldırır. Bu kimse, muamele (amel) yoluyla seyr u sülük ettirilmez. Aslında muamele bu yolda (herkesin hâlinin anlamada) tam bir alâmettir. Biz bunları yeri gelince, inşallah açıklayacağız. Bu kimse de önceki gibi,

irşada ehil olamaz; kendi hâlinde hoşluk içinde, Rabbinden gelen nasibi ile yetinir, kalır Amel olarak da farzların dışında bir şeyle mecbûr ve mes’ûl tutulmaz. 3-Sâlik-i meczûb: Bu kimse, işin başında mücâhede, mânevî sıkıntı, ihlâs ile muamele ve bu yolun şartlarını tam olarak yerine getirmekle işe başlar. Sonra, riyâzat ve mücâhadenin yakıcı ve sıkıcı sıkıntılarından kurtarılıp, mânevî hâlin rahatlığına çıkarılır. Böylece, acıdan sonra tatlıyı bulmuş olur. İlâhî lutûf esintileriyle rahatlar. Sıkıntı ve güçlüklerin darboğazından sıyrılıp, kolaylığın genişliği ve rahatlığına erer. İlâhî kurbiyyet nefhâlarıyla tanıştırılır. Kendisine müşâhede kapısı açılır. Artık ilacını bulmuş olur. Nûr kabı kaynayıp taşmaya başlar; kalp ve dilinden hikmetler dökülür. Kalbler ona meyledip sevmeye başlar. Kendisine gayb âlemi açılıp, peşpeşe mânevî fetihler gelir. Zâhirî halka kapalı (mâsivâdan ilgisini kesmiş bir halde), bâtını ise mânevî âlemleri görür bir duruma gelir. Artık insanların arasına girmeye hazır ve lâyık bir haldedir. Celvetinde (halkın içinde) bir nevî halvette gibi (halk içinde Hakk’la) olur. O, hâl ve şartlara hâkim olur, şartlar onu mağlûb edip Hakk’tan koparamaz. O, parçalar, parçalanmaz; eşya ile huzuru bozulmaz. Bu hâlde olan kimse, irşâda ehil olur. Çünkü o, muhiblerin yolunda işe başlamış, sâlihlerin amel ve mücâhede yollarından geçtikten sonra, mukarrabûnların hâllerinden bir hâl kendisine bahşedilmiştir. Bu durumda, kendisine tâbi olanlar olur ve ondan tâbi olanlarına birçok mânevî ilimler intikâl eder. Onun vasıtasıyla bereket yayılır. Ancak bazen bu kimse de bulunduğu halde mahbus kalır; hâlin dışına çıkıp, bağından kurtulamaz, hâl onu meşgul eder. En yüksek kemâl hallerine ulaşamaz, bu makamdaki İlâhî nasiple yetinir. Aslında bu, çok yüksek ve şerefli bir nasibdir. Mâlumdur ki; kendilerine ilim verilenler derece derecedir. Şeyhlik ve irşâd makamında en yüksek derece, bundan sonra anlatacağımız dördüncü gruptaki kimsenin derece ve hâlidir. 4-Meczûb"i Sâlik: Cenâb-ı Hakk bu kimseye önce, keşifler, yakîn nurları ve kalbinden perdeyi kaydırmak suretiyle tecelli eder. Müşâhede nurlarıyla kendini aydınlatır. Kalbi açılır ve genişler. Bir aldanma yeri olan dünyadan uzaklaşıp ebediyet yurduna yönelir. Hal denizinden kana kana içer. Kendisini Hakk’tan alıkoyacak bütün bağ ve engellerden kurtulur. Tam bir müşâhede ve murâkabe hâline ulaşır. Öyle ki bu durumda: “Ben görmediğim Rabbe ibâdet etmem; nereye baksam Onu görmekteyim.” diye ilân eder. Sonra, bâtından zâhirine nûrlar ve güzel haller akmaya başlar. Bir zorlama ve meşakkat olmaksızın muâmele ve mücâhede hâli devam edip gider. Her şey bir lezzet ve âfiyet içinde olur. Kalbi Rabbinin muhabbetiyle dolu olduğu için, kalıbı kalbinin sıfatında (içi dışı edeb üzere) olur. Kalbi Hakk’a yumuşadığı gibi; kalıbı da yumuşar, (İlâhî muhabbetle nefsânî sıfatlar ve atâlet gidip vücud itaat için hazır bir hâle gelir). Cildin ve cesedin yumuşaması, kalbin amel ve ibâdetlere yöneldiği gibi, bedenin de taatlara yönelmesinden anlaşılır. Allaha Teâlâ kendisine özel bir irâde ihsân eder. Onu, aranan sevglilerden yapar. Özel muhabbetiyle rızıklandırır. O da mâsivâdan kesilip tamamıyla Hakk’a bağlanır. Huzur-u ilâhiyede kabul görür. Nefsinin katılığı ve donukluğu gider; İlâhî aşk ve neşe içinde olan rûhun hararetiyle ısınır. Kalbinden nefsin damarları çekilip atılır. Allahu Teâlâ, bu hâle şu ayet-i kerime ile işâret buyurmaktadır: “Allah, kelâmın en güzeli olan Kur’an’ı (i’câz, hikmet ve belâğattta) âyetleri birbirine benzer, mükerrer (kıssa ve öğütlerle dolu) bir kitab hâlinde indirdi. Öyle ki; Rabblerinden bütün benliği ile korkanların derileri ondan ürperir. Sonra, derileri de kalbleri de Allah’ın zikrine yumuşar.” (Zümer (39), 23.)

Âyet-i kerimede, kalplerin yumuşadığı gibi derilerin de yumuşayacağı ifâde edilmektedir. Bu durum, (Allah tarafından, özel dostluğa) seçilen sevgililerin hâlidir. Bir haberde şöyle anlatılmıştır: İblis, Allahu Teâlâ’dan insan oğlunun kalbine girmeye bir yol istedi, kendisine şöyle denildi: “Senin oraya girmen yasaktır. Ancak, kalbe kadar uzanan damarların içinde senin için bir yol vardır. Sen o damarlara girdiğin zaman terlersin. O ter damlacıkları, kalbînden gelip aynı damardan akan rahmet suyu ile bir noktada kaynaşıp birleşir. Böylece, vesveseni kalbe ulaştırmış olursun. Ancak ben, peygamber ya da veli yaptığım kimselerin kalbinden bu damarları söküp attım. Böylece; onların kalbi senin şerrinden selâmet buldu. Bundan sonra sen onların damarlarına girdiğin zaman, kalplerine girecek bir yol bulamazsın. Artık onların kalbinde senin hüküm ve hâkimiyetin olmaz!” İrşada ehil kılınan, Allah tarafından seçilen ve sevilen (el mahbûbu’l murâd) kimselerin kalbi selim, sadrı geniş, vücûdu itaata hazır olur. Kalbi ruhun tabiatında, nefsi de kalbin tabiatında bulunur. Nefsi önceden devamlı kötülüğü emreder bir halde iken, yumuşayıp Hakk’a teslim olur. Nefsin yumuşamasıyla vücûd da yumuşar. Bundan sonra o kimse, bir takım mânevî hallere ulaştıktan sonra, tamamen amele dönderilir. Rûh devamlı İlâhî huzûra doğru cezbedilir. Bundan sonra; rûh kalbin, kalp nefsin, nefis bedenin peşinden gelmesini, kendini tâkib etmesini ister. Böylece, bedenin amelleriyle kalbin amelleri birbirine karışır, bir olur. Zâhir bâtına, bâtın da zâhire yol bulur. Kudret hikmete, hikmet kudrete karışır. Dünya âhirete, âhiret dünyaya açılır ve bu durumda onun: “Eğer gözümdeki perde kaldırılacak olsa, yakinin olduğundan daha fazla artmaz!” demesi mümkün olur. Bu kemâlata ulaşan kimse, artık (içinde bulunduğu) hâlin etkisinden kurtulur. Hâl ona değil, o, hâle hâkim olur. Her yönden hürriyete kavuşur. Muhiblerin yoluyla mânevî terbiyeye alınan birinci mürşid, nefsinin bağından (ve tasallutundan) kurtulmuştur, fakat çoğu zaman kalbin bağında (ve etkisinde) takılı kalır. Mahbubların (Hakk tarafından seçilip sevilenlerin) yolunda irşada ehil kılınan bu mürşid ise; nefsin bağından kurtulduğu gibi, kalbin bağından da kurtulmuştur. Bunun sebebi şudur: Nefis, yere bağlı, zülmânî bir perdedir. İlk bahsettiğimiz mürşid, ondan kurtulmuştur. Kalb ise; semâvî ve nûrânî bir perdedir. Diğer mürşid, bundan da kurtulmuştur. Böylece, kalbi de aşan bu mürşid, kalbi için değil, Rabbi için hazır bir hâle gelmiştir. Artık o, vakte değil, vaktini tayin edene bağlanmıştır. Böylece, Allahu Teala’ya sâdık ve samimi olarak iman edip, lâyık-ı veçhile ibâdet eder duruma gelmiştir. Bütün varlığı, his ve hayali ile Allah’a secde edip, kalbi yakinî imanını, dili de sahih ikrarını ortaya koymuştur. Nitekim, Rasûlullah (sav) Efendimiz de bir secdesinde, bütün his, hayal ve varlığı ile secde ettiğini beyan etmiştir. Bu durumda olanın vücudundan bir tüy dâhil, hiçbir parçası kulluktan geri kalmaz, bu haldeki ibâdeti, meleklerin ibâdetine benzer bir duruma gelir. Hem âyet-i kerimede: “Göklerde ve yerde bulunan bütün varlıklar, isteyerek veya istemiyerek, kendileri de gölgeleri de sabah akşam Allah’a secde eder (boyun eğerler).” (Ra’d , 15.) buyurulmuştur. Bedenler ve kalıplar, İlâhî huzurda kabul görmüş ruhların şehâdet âleminde secde eden gölgeleri durumundadırlar. Şehâdet âleminde, asıl madde katı, gölge latiftir. Gayb âleminde ise, asıl latif, gölge kesiftir (yoğundur). O âlemde seyreden kulun latif kısmı da yoğun kısmı da Allah’a secde eder. Bu hâl, muhiblerin yoluyla mânevi terbiyeye alınan kimsede yoktur. Çünkü bunlar amellerin sûretlerine tâbi olurlar ve elde ettikleri

mânevi hâl ile yetinirler. Bu durum ilimde bir eksiklik, mânevi nasipte bir noksanlıktır. Eğer bu kimsenin ilmi biraz çoğalsa; ruh ile ameller arasındaki bağ gibi, ameller ile haller arasında da birtakım irtibatların olduğunu görürdü. Şehâdet âleminde, kalıp ve bedenden ayrı kalmanın mümkün olmadığı gibi, amellerden de uzak bulunmanın imkansızlığını, kalıb ve beden hayatta olduğu sürece amellerin de devam edeceğini bilirdi. İşte kim, anlattığımız bu hâl ve makamları elde etmişse; o, mutlak bir mürşid-i kâmil, gerçek bir ârif-i billah ve asıl hürriyetine kavuşmuş bir sevgilidir. Onun nazarı devâ, kelâmı şifâdır. O, Allahu Teâlâ ile konuşur, O’nunla suküt eder. Nitekim, bir kudsî hadis-i şerifte bu haldeki bir kulun durumu şöyle anlatılmıştır: “Kulum bana, nâfile ibâdetleriyle devamlı yaklaşır, nihayet onu severim. Ben (bir) kulumu sevince onun gözü, kulağı, eli ve ayağı olurum. O, benimle görür, benimle işitir, benimle tutar, benimle yürür. Benden bir şey isterse kendisine veririm. Bana sığındığında onu özel himayeme alırım." (Buhârî, Rikak, 38; İbnu Mâce, Fiten, 16; Berzeri rivâyetler için bkz: Ahmed, Müsned, VI, 256; Tabarânî, el- Mu’cemü’l-Kebîr, VIII, 221-222. (No: 7880); ibnu Ebi’d-Dünyâ, Kitâbu’l-Evliyâ, 26- 27. (No: 1.)) Demek ki; mürşid-i kâmil aldığını da verdiğini de Allahu Teâlâ ile yapar. Onun, bizzat, bir şeyi vermeye ya da menetmeye rağbeti yoktur. O, devamlı Cenâb-ı Hakk’ın irâdesine tâbidir. Mevlâ ona irâdesini bildirir, o da bütün tasarruflarında nefsinin isteğine göre değil, Allahu Teâlâ’nın murâdına göre hareket eder. Eğer Cenâb-ı Hakk’ın, kendisinden, güzel bir fiile ve hâle girmesini istediğini bilse, ona, kendisi onu arzuladığı veya o şeyin güzel olduğu için değil, Allah’ın murâdı ve rızâsı onda olduğu için işin içine girer ve o işi yapar. Kulların hizmetini gören hizmetçi ise, böyle değildir; o, hayırlı gördüğü her işe, kendi irâdesi ile el atıp yapmaya çalışır.

10. Bölüm · MÜRŞİDLİK RÜTBESİ VE MÜRŞİDLERİN HİZMETİ · Avârifü'l-Maârif — tarikat.org