Ara
Menü

SÛFÎ OLMADIKLARI HALDE SÛFÎLERE NİSBET EDİLENLER

1.573 kelime

Kendilerini bazen “Kalenderi” bazen de “Melâmetî” diye isimlendiren bir grup, sûfiler arasında zikredilmektedir. Az önceki bölümde melâmetînin hâlini zikrettik. Onların hâlinin şerefli bir hâl, yüce bir makam, sünnet ve hadislere sımsıkı sarılmak,

ihlâs ve sadâkati elde etmek olduğuna işâret ettik. Onlar, bazı fitneye düşmüş kimselerin düşündüğü gibi kötü bir durumda değillerdir. “Kalenderîye”ye gelince bu isimle, kendilerine kalp safa ve sarhoşluğunun hâkim olduğu, bu sebeple âdetleri terk eden, meclis ve toplantı edeblerine bağlı kalmayı bir kenara iten, kalp hoşluğu içinde hareket eden birtakım kimselere işâret edilmektedir. Bu kimselerin farz amellerin dışında fazla bir amelleri yoktur. Şeriatın ruhsat verdiği bütün dünyevî tat ve lezzetlerden faydalanmakta bir sakınca görmezler. Çoğu zaman ruhsatlarda kalırlar; azimeti ele geçirmeye çalışmazlar. Bununla beraber, dünya malı toplama ve çoğaltma gibi bir dertleri de yoktur. Çileyi tercih eden âbid, zâhid ve çilekeşlerin hâline de girmezler. Onların, kalblerinin hoşluğundan ve safâsından başka bir arzu ve arayışları yoktur. Kalenderî ile melâmetî arasındaki fark şudur: Melâmetî, elden geldiği kadar ibâdetlerini gizlemeye çalışır. Kalenderî ise; bütün âdet ve alışkanlıkları kökünden kazımak ister. Melâmetî; her türlü hayır ve iyilik yollarına sarılır ve faziletin bunlarda olduğunu kabul eder. Ancak, bütün hallerini ve amellerini başkalarından gizlemeye gayret eder. Ayrıca melâmetî, kendisini avam sınıfındaki insanlar seviyesinde tutar. Kılıkta kıyâfette, haraket ve davranışlarında onlar gibi davranarak hâlini gizlemeye ve tanınmamaya çalışır. Bununla berâber o, bulunduğu dereceden daha yüksek derecelere ulaşmak ister. Kendisini Allahu Teâlâ’ya yaklaştıracak her şeyi bütün gücüyle yapma gayretine girer. Kalenderi ise; herhangi bir şekle bağlı kalmaz ve halk tarafından hâlinin bilinip bilinmemesine hiç aldırış etmez. O, ancak bütün sermâyesi olan kalp safa ve temizliğine bakar; başkasına meyletmez. Sûfî ise; her şeyi yerli yerine kor. Bütün vakitleri bilerek harcamaya ve yaşantısını ilme göre tedbir etmeye çalışır. Halkı lâyık olduğu yere, Hakk’ın emrini de konması gereken makama kor. Gizlenmesi gereken şeyleri gizler, açılması uygun olan şeyleri de açığa vurur. Her işi kendi yerinde, huzurlu bir akıl, sağlam bir tevhid anlayışı, kâmil bir mârîfet, sıdk ve ihlâsa riâyet ederek yapar ve tamamlar. Bir de kendilerine “melâmetiyye” adını veren, sûfîlerle uzaktan yakından alakaları olmadığı halde, onlardanmış gibi gözüken ve bunun için sûfi kisvesine bürünen, onlar gibi giyinen sapık bir grup vardır. Onlar büyük bir gaflet ve aldanış içindedirler. Bunlar bazen, çevreden korunmak, bazen de başka bir iddia peşinde olarak, bu kılığa bürünürler ve her şeyi mübâh gören “ibâhiyye” grubunun yolunca giderler. Onlar, kendi düşüncelerince; temiz bir şekilde Allah’a bağlandıklarını zannederek: “İşte ulaşılacak nokta, bu kalp temizliğidir. Şeriatın emir ve nehiylerine göre haraket etmek; akılları kıt, taklitten başka yolu olmayan avam tabakasının işidir!” demektedirler. Halbuki bu görüş, küfrün, zındıklığın ve dinden çıkmanın tâ kendisidir. Hakikat diye sunulan ve savunulan bir şey, eğer şeriat tarafından reddeliyorsa o, bir zındıklıktır. Bu aldanmış zavallılar, şeriatın; tamamen kulluktan ibaret olduğunu, hakikatin da kulluk görevlerinin inceliklerine vâkıf olmaktan ibaret bulunduğunu bilemediler. Halbuki, hakikat derecesine ulaşan kimse, kulluğun gerektirdiği bütün vazifeleri yapmak zorundadır. Bu dereceye ulaşan kimseden istenen pek çok şey vardır ki; o makamda olmayandan istenmez. Bu haldeki bir kimse, hiçbir zaman mükellefiyetten kurtulmaz. Onun hâl ve makâmı yükseldikçe iç âleminde istenmeyen bir değişme ve vesvese olmaz Hz. Hz. Ömer (ra) demiştir ki: “İnsanlar, Hz. Peygamber (sav) zamanında vahiy ile kontrol edilip hesaba çekiliyordu. Fakat şimdi vahiy kesildi. Bugün biz, sizi, sâdece görebildiğimiz

amellerinizle değerlendiriyoruz. Artık kim, bize, hayır amel (ve hâlini) ortaya korsa, onu emin kabul eder, kendimize yaklaştırırız. Onun içindeki düşüncelerin hesabı bize düşmez. İçinde sakladığı düşüncelerde Allah Teâlâ onu hesaba çekecektir. Kim de hayrın dışında (şer) bir ameli ortaya korsa; o her ne kadar: "içim güzeldir, niyetim temizdir!” dese de, ona güvenip emin kabul etmeyiz. ” (Buhârî, Cihâd, 119.) Şu sözler de Hz. Ömer’e (ra) ait: “Kendisini kınanıp ayıplanacak bir duruma sokan kimse, sakın bu yüzden, hakkında kötü düşünecek kimseyi ayıplamasın. Biz bir kimsenin, farz namazları ihmal ettiğini, dinin emirlerini hafife aldığını, tilâvetin, namaz ve orucun mâ’nevî tadına hiç önem vermediğini, haram ve çirkin hallere girdiğini gördüğümüz zaman, onu red ederiz. Kendisinin: “Benim içim temizdir, niyetim düzgündür.” iddiasını kabul etmeyiz.” Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî’ (k.s) bize, Ebû Muhammed el- Cerîrî’nin şöyle dediğini nakletti: Cüneyd el-Bağdâdî’nin yanındaydım. Hazretin yanında, bazıları mârifet hakkında konuşuluyordu. Oradakilerden birisi: “Mârifetullah’a sâhib kimseler, öyle bir makama ulaşmışlardır ki, artık onların takvâ ve iyilik türü amellerle uğraşmaları gerekmez.” dedi. Cüneyd el-Bağdâdî’, bu sözden öyle rahatsız oldu ki, hemen adamı susturup şöyle uyardı: “Bu söz, kendilerinden amellerin düştüğünü söyleyen “ibâhiye” grubunun sözüdür. Bana göre bu, çok ağır bir sözdür. Hırsızlık yapan ve zinâ eden kimsenin hâli, böyle söyleyen ve düşünen kimseden daha iyidir. Muhakkak ârif-i billah olan zatlar, amellerini Allah’ın emri olarak aldılar ve o ameller içinde O’nun huzuruna döneceklerdir. Dünyada bin yıl yaşasam hayır amellerimden zerre kadar noksanlaştırmam. Ancak, elimde olmayan sebeplerle amellerle arama bir engel çıkarsa, o başka. Hiç şüphesiz, amellerim benim mârifetimi artırmakta ve manevi hâlimi kuvetlendirmektedir.” Hulûl iddia eden, Allahu Teâlâ’nın, kendilerine ve seçtiği cisimlere hulûl edip girdiğini düşünen kimseler de bu anlattıklarımız gibi küfür ve dalâlet içindedirler. Bu anlayışta, Hristiyanların ulûhiyyet ve varlık âlemi hakkında söyledikleri sözlerin benzeri bir mâna bulunmaktadır. Onlardan bazıları, Allah Teâlâ’nın güzel ve seçilmiş şeylere girdiği anlayışından hareketle, güzel olan her şeye haram-helal demeden bakmayı mübâh görmektedirler. Yine bu kimseler, bazı hâl sâhibi velilerin istiğrâk ve mânevî sarhoşluk hâlinde söyledikleri sözlerin de kendilerinin düşündüğü gibi, Allah’ın onların içine girmesiyle meydana geldiğini zan ve hesap etmişlerdir. Meselâ, Hallac-ı Mansur’un: “Ene’l-Hakk”: (Ben Hakk’ım!), Ebû Yezid el-Bistâmî’nin de: “Sübhânî mâ a’zama şânî: “Kendimi tesbih ve tenzih ederim, şânım ne kadar yüce oldu!” sözü gibi. Biz, Ebû Yezid el-Bistâmî, bu sözü gerçek mânası ile kendisi için söylemiştir diye itikâd etmekten Allah’a sığınırız. O, bu sözü, mânevî istiğrâk hâlinde, Allahu Teâlâ’dan işitip, O’ndan O’nun nâmına mânen kendi diliyle hikâye etmiştir. Ebû Mansûr el- Hallac’ın sözü için de böyle düşünmek gerekir. Eğer biz, fitneye düşmüş kimselerin dediği gibi, onların bu sözlerinde hulûl iddiası bulunduğunu bilsek, hulûlcüleri reddettiğimiz gibi, onları da reddederdik. Hiç şüphesiz, Rasûlullah (sav), bize tertemiz, dosdoğru, bütün eğrilikleri düzeltecek, şerefli bir şeriat getirdi. Aklımız da bize, Allahu Teâlâ hakkında söylenip söylenmeyecek şeyler hususunda yol göstermektedir. Allahu Teâlâ, herhangi bir şeye hulûl etmekten girmekten münezzeh olduğu gibi, başka bir şeyin kendisine hulûlünden de uzaktır. Bu fitneye düşmüş kimselerin bir kısmında, parlak bir zekâ ve derin bir anlayış bulunabilir, sağdan soldan bâtını hallerle ilgili birtakım şeyler de duymuş olabilirler.

Kendi kendine, bunların Allah Teâlâ’ya ait ilhamlar ve onunla birtakım konuşmalar olduğunu düşünebilirler. Meselâ; “Allahu Teâlâ bana şöyle dedi; ben de O’na şöyle söyledim!” vs. diyebilir. Böyle bir adam, ya câhildir; nefsini ve onun vesvesesini, Rabbini ve onunla konuşmanın keyfiyyetini bilememektedir. Yahut da söylediği şeyin bâtıl olduğunu biliyordur; fakat, hevâ ve hevesi onu, kendisinin güya o mânevî hâli elde etmiş olduğu düşüncesini vermek için, bu şekilde bir davaya sürüklemektedir. Bütün bunlar sapıklıktır. Bu kimsenin bu tür sözleri söylemeye cesaretlenmesinin sebebi; muhakkik, gerçek hâl sâhibi bazı kimselerden duymuş olduğu bir takım mânevî hitâb ve konuşmalardır. Halbuki bu mânevî konuşmalar, ehli olanlarda, zâhiren ve bâtınen uzunca bir mücâhededen, sûfîlerin yolunun temel esasları olan takvâ, sadâkat ve dünyaya karşı son derece zühd sâhibi olmak gibi prensiplere sımsıkı sarıldıktan sonra meydana gelmiştir ve Allah tarafından kendilerine ilhâm ve ihsan edilmiştir. Onların iç âlemleri sâfi olup mâsivâdan arınınca, gönüllerinde, Kitab ve sünnete uygun bir takım mânevî hitab ve konuşmalar oluşur. Bu konuşma ve hitablar, onlara, özellikle cezbe ve istiğrâk (kendinden geçme) hallerinde indirilir. Bu, onların kafa kulağı ile işitebilecekleri bir konuşma türü olmayıp, nefislerinde vâki olan bir konuşma gibidir ki; onu, Kitab ve sünnete uygun, ehlince anlaşılabilen, zâhirî ilme muvâfık bir konuşma türü olarak hissedip anlarlar. Bu, bazen gönülleri için bir münâcaat, bazen de sırlarının kendilerine bir konuşması olur. Anlatılan mânevî hallerle birlikte onlar, kendilerini kulluk makâmında, Cenâb-ı Hakk’ı da Rubûbiyet makâmında görüp, O’na teslim olurlar: Bu durumda, içlerinde vâki olan sözleri, bâzen kendilerine, bâzen de Rabblerine nisbet ederek söylerler. Bununla birlikte onlar, bu hitabların bizzat Allah’ın kelamı olmadığını, Allahu Teâlâ’nın onların bâtınlarında var ettiği, sonradan var olan bir ilim olduğunu bilirler. Onlar; kendilerine nefisleri tarafından ilkâ edilen her şeyden Allahu Teâlâ’ya kaçıp sığınmayı kendilerine prensip etmişlerdir. İç âlemleri hevâ ve nefse âit şeylerden temizlenince, gönüllerine bir takım şeyler ilhâm edilir. Onlar bunları, kelamın sâhibine nisbeti gibi değil de hâdis (sonradan yaratılan bir şeyin) muhdisine (onu yaratana) nisbeti şeklinde Allah’a nisbet ederler. Kalbî bir sapmadan ve hakkı değiştirmekten korunmaları için bu şekilde dikkat ederler. Fitneye düşmüş gruplardan birisi de kendilerinin tevhid denizine daldıklarını zannedip, nefislerine âit herhangi bir şeyin bulunmadığını, Allahu Teâlâ’nın irâde ve fiili yanında, kendilerinin herhangi bir haraket ve fiile sâhip olmadıklarını, söyleyenlerdir. Bunlar, yaptıkları şeylerde mecbur olduklarını düşünerek; kendilerini günah ve isyana kapıp koyuverirler. Gevşeklik, devamlı gaflet, Allah’ın rahmetine güvenip aldanma, İslâm dâiresinden çıkma, helal ve haram hiçbir hudûd tanımama gibi hallere meylederler. Sehl b. Abdullah’a: “Ben bir kapı gibiyim; ancak haraket ettirilince haraket ederim!” diyen bir adamın durumu sorulduğunda, Hazret şöyle demiştir: “Bu sözü ya bir sıddık ya da bir zındık söylemiş olabilir. Sıddık böyle bir sözü; kulluk hak ve vazifelerine riâyet ve şer’î hükümlere sımsıkı sarılmakla birlikte, bütün eşyanın ancak Allah’ın irâde ve kudretiyle ayakta durabileceğine işâret için söylemiştir. Zındık ise; bütün işleri Allah’a havâle ederek, nefsini aradan çıkarıp dinin emir ve yasaklarının bağından kurtulmak için söylemiştir.” Ancak, helal ve harama, Allahu Teâlâ’nın koyduğu hudûd ve hükümlere inanan, kendisinden bir günah meydana gelince, onun günah ve kendisine tevbenin vâcib

olduğunu kabul ve itiraf eden kimse, sağlam ve sahih inançlı biridir. O, her ne kadar kendisinde bulunan gevşeklik ve tembellik sebebiyle kusur içinde olsa, nefsin hevâsıyla aylak aylak dolaşıp lezzet ve şehvetlerini ele geçirmeye çalışsa, kendini edeplendirecek, mânevî kirlerden temizleyecek, içinde bulunduğu ayıplarını gösterecek bir mürşide bağlanmasa da İslâm dairesindedir ve yukarıda anlatılan sapık fırkaların dışındadır: Hidâyete ulaştırıp rızasında muvaffak kılan Allahu Teâlâ’dır.