Bazıları melâmetiyi şöyle tarif etmişlerdir: “Melâmetî, iyiliğini açıklamayan, kötülüğünü de gizlemeyen kimsedir.” Bunu şöyle izâh edebiliriz: Melâmetî; damarlarına varana kadar, bütün benliği ile ihlâsı içine sindirmiş, sıdkı elde etmiş bir kimsedir. O, bu durumda kimsenin, hâline ve amellerine vâkıf olmasını sevmez. Bize, Şeyh Ebû Zûr’a el-Makdısî, Huzeyfe el-Yâmânî’nin şöyle dediğini rivâyet etti. Rasûlullah’a (sav): “İhlas nedir, Yâ Resûlallah?” diye sordum, Efendimiz (s. a. v) de: “Ben de: “İhlasın ne olduğunu?” Cebrâil’e sordum, dedi ki: “Ben de: “İhlasın ne olduğunu?” Cenâb-ı Hakk’a sordum, şöyle buyurdu: “İhlâs, benim sırlarımdan bir sırdır. Onu, kullarımdan sevdiğim kimsenin kalbine emânet olarak korum.” 39 Melâmetîlerin ihlâsa sarılma konusunda özel ve ayrı bir hususiyetleri vardır. Onlar, sâhip oldukları hâl ve amellerin gizlenmesi kanaatindedirler ve onları gizlemekten büyük tad alırlar. Öyle ki; melâmetîler, amel veya hallerinden birinin bilinmesinden, suç işleyen bir kimsenin suçunun ortaya çıkmasından korktuğu gibi korkar. Çünkü melâmetinin gözünde ihlas her şeyin üstündedir ve ona sımsıkı sarılmıştır. Ebû Yâkub es-Sûsî demiştir ki: “Onlar, ihlaslarındaki ihlâsı gördükleri zaman; o ihlâsları da ayrı bir ihlâsa muhtaç olmuştur.” Zunnûn el-Mısrî demiştir ki: “Şu üç şey ihlâsın alâmetlerindendir: 1-Kişinin gözünde halk tarafından övülmesiyle yerilmesinin bir olması.
38- (Buhâri, Deavât, 67; Müslim, Zikr, 35. (Benzeri rivâyetle rivâyet edilmiştir.)) 39- (Bkz: Zebidî, İthâfu’s-Sâde, XIII, 80-82. (Beyrut, Lübnan baskısı))
2-Yaptığı amelleri gözünde hiç görmemesi. 3-Amelin âhirette sevap getireceğini düşünmemesi.” Ebû Zür’a, Ebû Osman el-Mağrıbî’nin şöyle dediğini rivâyet etmiştir: “İhlâs; yapılan amelde nefis adına bir payın bulunmayıp her şeyin Allah rızası için yapılmasıdır. Bu, avamın ihlâsıdır. Havassın ihlâsı ise; kendilerinden özel bir cehd ve gayret olmaksızın, kendiliğinden oluşan bir hâldir. Onlardan birçok taat ve hayır ortaya çıkar; onlarsa bunları görmekten uzaktırlar. Ona bakıp herhangi bir değerlendirme ve hesap yapmazlar. Bu havassın itilâsıdır.” Şeyh Ebû Osman el-Mağrıbî’nin açıklamış olduğu bu durum, sûfi ile melâmetîyi birbirinden ayırt etmektedir. Çünkü melâmetî; amel ve hâlinde halkın düşüncesini kalbinden çıkarmış, fakat, nefsinde, kendisinin ihlâs sâhibi olduğu düşüncesini bırakmıştır. Sûfî ise; amel ve hâlinde başkalarını görmeyi çıkarttığı gibi, nefsinin de çıkartmıştır. Bu hâliyle o, “muhlas” yâni; İlâhî tevfik ile ihlâsa ulaştırılmış, mâsivâdan alınmış bir kimsedir. Melâmetî ise, muhlis; kendi çabasıyla ihlâs sahibi olmaya çalışan bir kimsedir. Allah tarafından seçilen muhlas ile, kendi çabasıyla ihlâsı elde etmeye çalışan muhlis arasında ne kadar fark vardır. Ebû Bekir ez-Zekkâk, demiştir ki: “Bir muhlisin ihlâsında kendi ihlâsını görmesi onun için bir noksanlıktır. Allahu Teâlâ, onun ihlâsını hâlis kılmak istediği zaman, kalbinden itilâsındaki ihlâsı görme duygusunu giderir. Böylece kul, kendi gayreti ile ihlâsı bulmuş “muhlis” değil, Allah’ın inâyeti ile ihlâsa kavuşturulmuş bir kimse olur; işte bu durumda olan kimselere “muhlas” denir.” Ebû Sâid el-Harrâz ise: “Ariflerin riyâsı, müridlerin ihlâsından daha faziletlidir.” demiştir. Bunun mânası şudur: Hiç şüphesiz, müridlerin ihlâsı, ihlâsını görme hastalığı ile karşı karşıyadır. Ârif ise; amelini iptal edecek riyâdan uzaktır. Bazen ârif, amelinden veya sâhip olduğu mânevî hâlinden bir şeyi, ya müridi hak yola çekmek veya ona bazı amellerini göstererek ondaki kötü bir hâli tedâvi etmeyi düşünebilir. Bu işlerde ve durumlarda âriflerin farkında olduğu ince bir ilim ve siyâset vardır ki, onu başkaları tanıyamazlar. İlmi ve aklı noksan kimseler dıştan bakınca onu riyâ zanneder. Halbuki o, riyâ değildir; sâdece, nefsin hiçbir zaman devreye giremediği, içinde hiçbir âfet olmayan, Allah’dan alınmış, Allah için ortaya konan açık bir ilim ve anlayıştır. Rüveym ise “İhlâs; amel sâhibinin karşılık olarak (Allah rızâsından başka) dünya ve âhirette, maddî mânevî hiçbir şeye râzı olmamasıdır.” demiştir. Bazıları demişlerdir ki: “Gerçek ihlâs; devamlı Hakk’a nazar ederek, halkı görmeyi unutmaktır.” Melâmetî, halkı görüyor ki; amelini ve hâlini onlardan gizlemektedir. Sûfi de bu hâl yoktur. Buraya kadar anlattıklarımızla, sûfînin ihlâsını bir nebze vasfetmiş olduk. Bu konuda Zekkâk (rah) şöyle demiştir: “İhlâs sâbinin, ihlâsını görmekten ve ben ihlâs sahibiyim diye düşünmekten kurtulması gerekir. Çünkü bu hâl ihlâsdaki kemâlin noksanlığından kaynaklanmaktadır. Gerçek ihlâs; Allah Teâlâ’nın, amel sâhibini bozuk niyet ve mâsivâ düşüncesinden korumayı üzerine alması ve kulun da o ameli, sırf Allah için kemâl-i edebiyle yapmasıdır.” Cafer el-Huldî şöyle demiştir: Cüneyd el-Bağdâdî’ye: “İhlâsla sıdk arasında bir fark var mıdır?” diye sordum, Hazret:
“Evet, sıdk asildir ve ilk olarak bulunur. İhlâs ise; sonradan hâsıl olur ve sıdka tâbidir.” diyerek şöyle devam etti: “Çünkü ihlâs amele girdikten sonra meydana gelir. Kula lâzım olan ancak ihlâstır. Sonra ihlâsın da hâlis bir hâle getirilmesi işlemi vardır. Peşinden, ihlâsı hâlis kılma işinde de tertemiz bir ihlâs içinde bulunmak lazımdır.” Buna göre; ilk hâliyle ihlâs, melâmetînin hâlidir. İhlâsı görmekten kurtulmak ise, sûfî’nin hâlidir. İhlâsı hâlis kılma işinde de saf ve temiz bir halde olmak, kalbin tamamıyle mâsivâdan arınmasının neticesi ve meyvesidir. Bu ise; kulun her türlü şekil ve kâideden kurtulması, ibâdet ve amelini kendi gayreti ile yerine getirdiğini düşünmekten uzaklaşması, bütün varlığını Cenâb-ı Hakk’ın irâde ve tasarrufunda görerek, kendini aradan çıkarması, tamamıyla İlâhî irâdeye teslim olması ve böylece amelini ve hâlini başkalarından saklama durumundan da kurtulması, (tam bir fenâ hâlininin oluşması) demektir. Bu durum, sûfî’nin ilk hâlinin ardından gelir ve ondan daha yüksek bir durumdur. Melâmetî ise, ihlâs dâiresinde kalıp, ihlâsın hakikatine ulaşmak için herhangi bir çaba göstermez. İşte bu, sûfi ile melâmetî arasındaki en açık farktır: Melâmetîlerden bir topluluk, Horasan’da hiç eksik olmamıştır. Başlarında, melâmetîliğin esaslarını öğretip yayan ve onlara sâhip oldukları hâlin şartlarını tanıtan şeyhler bulunmaktadır. Biz de Irak’ta, bu yola sulûk etmiş kimseler gördük. Fakat onlar bu isimle meşhur değillerdi. İraklıların bu ismi kullanıp yaymaları yakındır. Anlatıldığına göre; melâmetîlerden birisi “semâ” yapmaya dâvet edildi. Fakat o buna yanaşmadı. Kendine: “Niçin çekiniyorsun?” diye sorulduğu zaman: “Eğer ben semâ’a katılıp devran etsem, bende vecd hâli meydana gelir. Ben ise hâlimin kimse tarafından bilinmesini sevmem!” demiştir. Yine anlatılır ki: Ahmed b. Ebi’l-Havârî, Ebû Süleyman ed-Dârânî’ye: “Ben halvette bulunduğum zaman, insanların arasındayken bulamadığım lezzeti buluyorum.” dediğinde, ed-Dârânî: “O halde sen gerçekten zayıf bir adamsın!” demiştir. Melâmetî, ihlâsa sımsıkı sarılıp, sadâkatle bunun gereğini yerine getirmeye çalışan birisi olmakla birlikte, kendisinde halkı görme (onların değerlendirmesini dikkate alma) hâlinden bir parça mevcuttur. Aslında ihlâs ve sadâkatin gerçekleşmesinden sonra, bu gibi şeyler, güzel kabul edilebilecek niteliktedir. Sûfî ise, halk için amel etmek veya amelden çekinmek gibi hallerden tamamen temizlenip sıyrılmış, onları fenâ ve zeval gözüyle görmüş, kendisine tevhid nûru parlamış ve: “Onun zâtından başka herşey yok olucudur.” (Kasas (28), 88.) âyetinin sırrını yakinen görüp anlamıştır. Nitekim bazıları, kendilerine vecd ve istiğrak hâli galabe çaldığı zaman: “Dünya ve âhirette Allah’tan başkası yoktur.” demişlerdir. Melâmetînin hâlini başkalarından gizlemesi iki şekilde olur: 1-Amel ve hâlinde ihlâs ve sadâkati gerçekleştirme gayreti ile. 2-Bir tür gayrete gelip hâlini tamamen gizleme endişesiyle. Nitekim sevgilisiyle başbaşa kalan kimse, kendilerini başkasının gözetlemesinden rahatsız olur. Hele, muhhabetinde sâdık olunca; başkalarının, kendisinin sevgilisine olan muhabbetini bilmesinden son derece nefret eder. Her ne kadar bu hâl, yüksek bir seviye ise de sûfînin yolunda bir noksanlık ve hastalıktır. Bu duruma göre melâmetî, mutasavvıftan öne geçmiş, sûfîden de geri kalmış bir haldedir. Melemetîye göre zikir dört şekilde yapılır:
1-Dille zikir.
2-Kalble zikir. 3-Sırla zikir. 4-Ruhla zikir.
Ruhun zikri tam olarak gerçekleşince; sır, kalp ve dilin zikri durur. Bu, “müşahede” makâmında yapılan zikirdir. Sırrın zikri gerçekleşince; kalp ve dilin zikirleri durur. Bu, “heybet” makâmının zikridir. Kalbin zikri güzel olunca; dil zikirden gevşer. Bu ise; nimet ve İlâhî ihsânların yakînen görülmesiyle oluşan zikirdir. Kalb zikirden gâfil olunca; dil zikret meye başlar ki, bu da âdet usul yapılan bir zikirdir. Bu zikirlerden her birinin kendine göre bir âfet vardır. Rûh zikrinin âfeti, sırrın ona muttalî olmasıdır. Sırrın zikrinin âfeti, kalbin ona muttalî olmasıdır. Kalb zikrinin âfeti de nefsin ona muttalî olmasıdır. Nefis zikrinin âfeti ise, yaptığı zikri görmesi, onu gözünde büyütmesi, ondan sevap beklemesi veya onunla yüksek mânevî makamlara ulaşacağını zannetmesidir. Halbuki, melâmetîlere göre insanların en düşük olanı; amelini insanlara göstermek ve bu sâyede insanları kendisine yöneltmek isteyen kimsedir. Melâmetîlerin temel anlayışına göre yukarıdaki sözlerin sırrı şudur: Rûhun zikri; zât zikri, sırrın zikri; sıfatların zikri, kalbin zikri; nimetlerin, İlâhî ihsânların ve sıfatların eserlerinin zikrî, nefsin zikri ise; çeşitli sebeplere dayalı olarak yapılan zikirdir. Melâmetîler; “sırrın rûhun yaptığına muttalî olması” sözüyle, kişinin rûhu ile zât zikri esnâsında fenâ hâlinin gerçekleşmesine işâret etmektedirler. Zâti zikir esnasında heybet zikrinin ve sıfatların zikrinin meydana gelmesi, heybetin varlığını gösterir. Heybetin varlığı; henüz yok olmamış başka bir vucûdun mevcudiyetini gösterir ki bu, “fena” hâline ters düşmektedir. Aynı şekilde, “sırrın zikri, heybetin varlığını gösterir, bu da sıfatların zikridir.” sözü de kurbiyyet hâlini ifâde etmektedir. Kalbin zikri, nimet ve ihsânların zikridir ki, bu da bir nevî Hak’tan uzaklığı gösterir. Çünkü bu, nimetleri zikretmekle meşgul olup, nimetin sâhibinden kopmaktır. Vereni unutarak nimetle meşgul olmak; bir tür uzaklık hâlidir. Nefsin, amellerin karşılığına göz dikmesi; amelin varlığını ve sevabını hesaplamaktır. Bu da gerçekten haktan bir sapmadır. Bunlar, melâmetîlerin çeşitli kısımlarıdır. Onların bazıları diğerlerinden daha üstün bir dereceye sâhiptir. En doğrusunu Allahu Teâlâ bilir.