Ara
Menü

MUTASAVVIFLAR VE ONLARA BENZEYENLER

2.039 kelime

Şeyhimiz, Şeyhu’l-İslam Ebu’n-Necîb es-Sühreverdî’nin, Enes b. Mâlik (ra)’den rivayet ettiğine göre; Hz. Peygamber (sav)’e göre bir adam geldi ve: “Kıyâmet ne zaman kopacak?” diye soru sordu. Rasûlullah (as), (cevap vermeden) namaza kalktı. Namazını bitirdiği zaman: “Kıyâmetten soran kişi nerede?” diye sordu. Adam: “Benim (buradayım), Yâ Rasûlellah!” dedi. Efendimiz (as): “Kıyâmet için ne hazırladın?” diye sordu. Adam: “O güne çokça namaz ve oruç, (diğer bir rivâyette) büyük bir amel hazırlayamadım, ancak ben, Allah ve Rasûlünü seviyorum.” dedi. Hz. Peygamber (sav) de: “Kişi sevdiği ile berâberdir. Yahut: “Sen, sevdiğinle berabersin.” (Buhârî, Edeb, 96; Müslim, Birr, 164; Tirmizî, Zühd, 50; bkz: Beyhakî, Şuabu’l-imân, 11,131. (No: 1379.) buyurdu. Enes (ra) demiştir ki: “Müslümanları, İslam’dan sonra, bu hadisteki müjde ile sevindikleri kadar hiçbir şeyle sevinirken görmedim.” Şu hâlde, sûfîlere benzemeye çalışan müteşebbih kimsenin, -diğer insanları bırakıpsâdece onlara benzemeye çalışması, onları sevdiği içindir. O bunu kendi irâde ve isteği ile yapmaktadır. Bu durumda kendisi onların hâl ve makâmlarından aşağıda olsa da irâde ve muhabbetinin onlarla beraber olmasından dolayı, onlarla beraber olur. Bu hususta, yukarıda rivayet ettiğimiz hadisten mâna olarak daha açık bir hadis vârid olmuştur ki; onu, Ubâde b. Sâmit (ra), Ebû Zerr el-Gıfârî (r.a)’den nakletmiştir. Hadis şudur: Ebû Zerr el-Gıfârî (ra), anlatıyor: Hz. Peygamber (sav)’e: “Yâ Rasûlellah! Bir topluluğu sevdiği halde, onlar gibi amel etmeye güç yetiremeyen kimse hakkında ne buyurursunuz?” diye sordum, Efendimiz (s.a.v): “Ey Ebû Zerr! “Sen, sevdiklerinle berâber olacaksın.” buyurdu. Ben de: “Şüphesiz ben Allah ve Rasûlünü seviyorum.” dedim. Efendimiz (s.a.v):

“Muhakkak ki sen, sevdiklerinle berabersin." buyurdu. Ubâde b. Sâbit demiştir ki: Ebû Zerr, bu tür sorularını devam ettirdikçe, Efendimiz (sav) de aynı cevapları veriyordu. (Buhâri, Edeb, 95; Dârimî, Rikak, 71; Münzirî, et-Terğîb, IV, 27.) Sûfîlere benzemek isteyen kimsenin sûfilere muhabbeti, sûfîlerin ruhlarının uyanıp göz diktiği İlâhî şeylere onun da ruhunun uyanması sebebiyledir. Çünkü, Allah’ın emrine, O’na yaklaştıran şeylere ve O’na yakın olan kimselere muhabbet etmek ruhun (o tarafa) çekilmesiyle meydana gelir. Şu kadar var ki; onlara benzemek isteyen (müteşebbih), nefsinin zulmeti ve etkisi altında kalmış, sûfî ise bu halden kurtulmuştur. Mutasavvıf ise; sûfîlerin bu hâl ve özelliğine (daha ileri derecede) vâkıf olan kimsedir. Ancak o da nefsin bazı sıfatlarının üzerinde bulunması yönüyle müteşebbih ile ortaktır. Sûfilerin yolunun ilk basamağı iman, İkincisi ilim, üçüncüsü de bizzat tatmaktır. Müteşebbih bu manada iman sahibi seviyesindedir. İman, sûfîyye yolunun temel esaslarından biridir. Buna işâret etmek üzere Cüneyd el-Bağdâdî (rah): “İman, bizim yolumuzda velâyetin tâ kendisidir.” demiştir. Bunun izâhı şudur: Şüphesiz sûfîler, yüce halleri ve insanların çoğunun anlayamayacağı gizli tarafları ile toplum içinde ayrı bir konum ve özelliğe sahiptirler. Çünkü onlar, kader sırrını ve ilmin inceliklerini açıklayabilecek, Cenâb-ı Hakk’ın emrinin ve O’na yaklaşmanın büyüklüğünü ifade edebilecek kimselerdir. Bu hususlara iman etmek, Allah’ın kudretine iman etmek demektir. Bazı gruplar, evliyânın kerâmetlerini inkara gittiler. (Halbuki buna hiçbir sebep yok). Çünkü bütün kerâmetler Allah’ın kudreti ve izni ile olmaktadır. Kerâmetlere iman etmek; Allah’ın kudretine iman demektir. Sûfîlerde bu tür ilim ve hâller mevcuttur. Onların yol ve hâline ancak, Allah’ın özel inâyetine mazhar olmuş kimseler iman ve sulûk eder. Şu hâlde, müteşebbih imân, mutasavvıf da iman ve ilim sahibidir. Çünkü mutasavvıf, imandan sonra, sûfîlerin yol ve halleri hakkında birçok ilimler elde etmiş, bu sâyede kendisinde daha başka ilimlere sevk ve işâret edecek mânevî vecdler oluşmuştur. Sûfi ise; imân, ilim ve zevk sâhibidir. Sâdık bir mutasavvıfta sûfîlerin hâlinden bir parça bulunabilir. Müteşebbihte de mutasavvıfın hâlinden bir nebze bulunur. Allah Teâlâ’nın kanunu bu şekilde cerayan etmektedir. Şöyle ki: Hâl sahibi olan herkeste İlâhî bir zevk vardır. Bu zevk sâyesinde kendisine içinde bulunduğu halden daha yüce bir hâlin ilmi keşfolur; böylece terakki yolu devam eder gider. Birinci halde kişi zevk sâhibi, ikinci halde de ilim sâhibi olur. Bu hâlin de üzerinde iman sâhibi vardır. Zevk hâli içinde olan kadem sahibi, ilim hâli içinde olan nazar sâhibi, bundan daha yüksek hâl içinde olan ise; (gerçek) imân sahibi olur. Allah Teâlâ, Kur’an-ı Hakim’de, ebrâr’ı: "Muhakkak ki ebrâr (iyiler) naîm cennetinde koltuklar üzerinde (neşe ile etrafı) seyrederler.’’ (Mutaffifîn (83), 22-23.) Şeklinde tanıtırken, onların içeceklerini de şöyle tarif etmektedir: ‘‘Onların içeceği Cennet şarabının katığı “Tesnîmden”dir. Tesnîm, kendisinden mukarrabûn makamında olanların içeceği bir kaynaktır.” (Mutaffifîn (83), 27-28.) Demek ki; ebrârın içeceği, mukarrabûn olanların içeceğinden karıştırılarak hazırlandığı halde; mukarrabûnlar için sâdece “Tesnîm” pınarından hazırlanan içecek vardır. Buna göre; sûfinin içeceği sâf ve hâlis bir içecektir. Mutasavvıfın içeceği, sûfînin içeceğinden biraz karıştırılmış, müteşebbihin içeceği ise; mutasavvıfın içeceğinden bir miktar katılıp hazırlanmış içeceklerdir.

Sûfî, kurbiyet sahasında rûhun sükûn bulduğu makama ilerlemiştir. Mutasavvıfın sûfiye göre durumu; kendini yeni zühde alıştıran kimsenin gerçek zâhid yanındaki durumu gibidir. Çünkü o, kendisinde daha nefsin sıfatları bulunduğundan, sebeplere yapışmakta, çeşitli amelleri yüklenmekte ve gayretle amel etmekte, böylece yolunda çalışarak Rabbine doğru gitmektedir. Rasûlullah (s.a.v) bir defasında Ashâbına: “Durmayın yol alın, müferridûn ileri geçtiler” buyurdu. Ashab: “Müferridûn kimlerdir Yâ Rasûlellah?” diye sorduklarında, Efendimiz (as): “Onlar; aşırı derecede Allah’ın zikrine düşkün olan (ve bu şekilde mâsivâyı unutan) kimselerdir. Zikir üzerlerinden (günah ve dünyevî meşgale) ağırlıklarını kaldırdı ve onlar kıyâmet günü Allah’ın huzuruna yükü hafif olarak geldiler.” 35 Sûfi; Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) tarif ettiği “Müferridûn’ların” makamındadır. Mutasavvıf ise; seyr u sülük hâlinde Allah’a gidenlerin makamındadır. Kalbiyle devamlı Allahu Teâlâ’yı zikir ve murâkebe hâlinde olup, lezzeti; Cenâb-ı Hakk’ın kendisine nazar ettiğini görmesidir. Şu hâlde; sûfi rûh makâmında müşâhede sahibi, mutasavvıf kalp makâmında murâkebe sâhibi; müteşebbih ise nefisle mücâdele içinde mücâhede ve muhâsebe sâhibidir. Sûfînin halden hâle geçmesi kalbinin varlığı, mutasavvıfın halden hâle geçmesi de nefsin varlığı sebebiyledir. Müteşebbih için ise, bir hâl değiştirme söz konusu değildir. Çünkü; devamlı değişme içinde olmak, hâl sahipleri içindir. Müteşebbih henüz çalışma hâlinde ve seyr u sülük içinde olup, daha herhangi bir mânevî hâle ulaşamamış kimsedir. Bununla beraber, bu üç sınıfın hepsi, Allah Teâlâ’nın, kendisi ve yolu için seçtiği gruba girmektedirler: Allah Teâlâ buyurmuştur ki: “Sonra biz, Kur’an’ı, kullarımızdan seçtiklerimize miras kılmaya hüküm verdik. Onlardan kimi (Kur’an’la amelde kusur etmekle) nefislerine zülmedicidir. Kimi kötülük ve iyiliği müsâvî gidendir. Kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda ileri geçendir. İşte bu Kur’an’a vâris olmak, büyük bir ihsandır.” (Fâtır (35), 32.) Bu âyeti kerimede geçen zâlim (nefsine zulmeden), muktasıd (orta halli giden), sâbık (hayırlarda öne geçen) ifadeleri için şu yorumlar yapılmıştır: “Zâlim; zâhid, muktesıd; ârif, sâbık da Allah Teâlâ’yı sevendir.” “Zâlim, bela gelince feryat eden; muktesıd, belâ anında sabreden; sâbık ise belâ ile lezzet bulan kimsedir.” Başka bir yorum: “Zâlim, (Allah’a) gaflet ve âdet üzere ibadet eder. Muktesıd, rağbet ve korkuyla ibadet eder. Sâbık ise, heybet ve minnet duygusu içinde ibâdet eder.” Diğer bir yorum: “Zâlim; Allah Teâlâ’yı diliyle, muktesıd; kalbiyle zikreder. Sâbık ise; Rabbini hiç unutmaz.” Ahmed b. Âsim el-Antâkî (rah) demiştir ki: “Zâlim, lâf sâhibi; muktesıd, iş sâhibi; sâbık ise hâl sâhibidir.”

35- (Tirmizî, Duâ, 128; Münâvî, FeyzuTKadîr, IV, 92 (No:4651), Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, X, 75.)

Bütün bu söz ve tarifler sûfînin, mutasavvıfın ve müteşebbihin hâliyle yakın bir alaka içindedir. Sonuçta hepsi de felah ve kurtuluş ehlidir. Her biri (âyetin beyânıyla) seçilmiş kulların dâiresine girip, İlâhî ihsan ve müjdeye mazhar kılınmaları sebebiyle aralarında ortak bir bağ oluşmaktadır. Şeyh Radıyyuddin Ebu’l-Hayr Ahmed b. İsmail el-Kazvînî’nin, Üsâme b. Zeyd (r.a)’den naklettiğine göre; Hz. Peygamber (sav): “Kimi zâlim (nefsine zülmeden)dir, kimi muktesıd (orta halli giden) dir, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda sâbık (önde olan) dır.” (Fâtır (35), 32.) âyet-i kerimesinde geçen zâlim, muktesıd ve sâbık’ın Cennet’te olduğunu müjdelemiştir. 36 İbnu Atâ demiştir ki: “(Âyette bahsedilen) zâlim Allah’ı dünya için; muktesıd, Allah’ı âhiret için seven, sâbık da kendi muradını terk edip Allah Teâlâ’nın muradına teslim olan kimsedir.” Bu, sûfî’nin hâlidir. Müteşebbih ise bu cemaatın bazı hallerine ulaşmak ve onlardan bir şeyler öğrenmek istemektedir. Onlara yakın olmak da her hayrın başı ve başlangıcıdır. Şeyhimiz Ebu’n-Necîb (rah.) bize şunu anlattı: “İsfahan”da bulunuyorduk. Dünya ehli kimselerden birisi Ahmed el-Gazzâlî’nin (İmam Gazzâlî’nin kardeşidir. O’nun yerine bir zaman Nizâmiye Medresesinde ders vermiş, h. 520. yılında vefat etmiştir. Bkz: Subkî, Tabakât, IV, 5.) yanına geldi. Kendisinden hırka giymek ve mânevî terbiyesine girmek istiyordu. Hazret ona, beni işâret ederek: “Falancaya git, sana hırka giymenin ne demek olduğunu anlatsın, sonra da gel hırkanı giydirelim.” dedi. Adam bana geldi. Ben de ona, hırka giymenin sorumluluklarını, riâyet edilmesi lâzım gelen edebleri, onu giyene gerekenleri ve kimlerin buna ehil olduğunu geniş ve güzelce açıkladım. O kimse, hırkanın hak ve sorumluluğunun ağırlığını görünce; hırka giymekten çekindi. Benim sözümden dolayı hırka giymek isteyenin içinde hâsıl olan bu korku ve çekingenlik Şeyh Hazretlerine ulaştı. Hazret beni huzuruna çağırıp: “Onu sana, hırka giymeye şevkini artırasın diye gönderdik; sen ise azmini kıracak şeyler söylüyorsun!” diyerek uyardı ve sonra bana: “Söylediklerin doğrudur ve hırka giymede lâzım olan haklardır: Fakat biz, ilk girene bu şekilde zor şartlar ileri sürersek nefret eder ve onu yerine getirmekten âciz kalacağını düşünürek vazgeçer. Biz böylelerine de hırka giydiriyoruz ki; kendileri sûfîlere benzesin, onların kıyâfetine bürünsün. Bu hırka ile sûfîlerin meclis ve toptantılarına katılsın. Böylece, onlarla bir arada bulunmanın bereketi ile, onların yoluna girmeyi ve onlar gibi olmayı sevsin.” dedi. Ahmed el-Gazzâlî’nin bu sözü ile, Şeyhimiz Ebu’n-Necîb’ in, Cüneyd el- Bağdâdî’ den naklettiği şu söz birbirine uygundur: Hazret demiştir ki: “Hakk yoluna girmek isteyen bir derviş ile karşılaştığın zaman; ona hemen ilimle söze başlama, rıfk ve yumuşaklık ile işe başla. Çünkü (ilk anda) kendisine ağır gelen ilim onu korkutabilir, yumuşaklık ise onu ısındırır ve yola alıştırır.” Sûfîlerin, müteşebbih olanlara rıfk ve yumuşaklık ile muamele etmeleri sâyesinde mânevî yola ilk girenler fayda bulmakta ve istifade etmektedirler. Sûfîler içinde, hâl bakımından en kâmil ve ilim yönünden en yüksek olanlar; mânevî yola yeni girenlere o derecede yumuşak ve sevecen davranmaktadırlar.

36 - (Taberî, Ğâimu’l-Beyân, Cüz: 22, 137; İbnu Kesir, Tefsir, IV, 434; Kurtûbî, el- Câmi’, XIV, 346; Hâkim, Müstedrek, II, 426.)

Anlatıldığına göre; mânevî yola yeni giren birisi, sûfîlerin birisiyle arkadaş oldu; bu beraberliğin bereketiyle çokça amel ve mücâhedeye başladı. Böyle yapmasına sebep; onun, yanındaki büyüğe bakması, onun edebiyle edeblenmesi ve ona uymasıydı. (Bütün bunları kendi irâde ve arzusuyla yapmaktaydı. O büyük zattan gördüğü ise sâdece örnek hâl ve güzel muamele idi.) İşte bu rıfk ve şefkat, bulunduğu her şeyi ve her işi güzelleştirmektedir. Gerçekten sûfîlere benzemeye çalışan kimse; öncelikle, onların yoluna iman sahibidir. Sonra, bu imanın gereği onların yolunda seyr u suluk ve gayret gerekir. Yukarıda zikrettiğimiz gibi, müteşebbih, mücâhede ve muhâsebe sâhibidir. Sonra zamanla, murâkebe sâhibi mutasavvıf ve bilâhare müşâhede sâhibi sûfî olur. Sûfîlerin hâline ve tasavvufun inceliklerine ulaşmaya çalışmadan, kendisini onların hedeflerine yaklaştıracak ve ulaştıracak ilk vazifeleri yerine getirmeden, onların yaşantı ve sıfatlarına girmeden, sırf, dış sûret ve kıyâfette onlara benzeyen kimseye gelince o, gerçekten sûfîlere benzemek isteyen birisi değildir. O, bu hâliyle, sûfîlere değil, müteşebbihlere benzemektedir. Bu cemaate nisbeti sâdece elbise iledir. Bununla birlikte (bu tür bir benzemenin bile ona faydası vardır. Çünkü) sûfîler, kendileriyle oturanın şâkî olmadığı bir topluluktur. Nitekim bir hadiste: “Kim bir kavme benzerse, o da onlardandır.” 37 buyrulmuştur. Ebu Hureyre (r.a) tarafından nakledilen bir hadiste Hz. Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ’nın, insanın amellerini yazan meleklerden başka, yollarda dolaşıp zikir meclislerini arayan özel melekleri vardır. Allah Teâlâ’yı zikreden bir cemaat gördükleri zaman, diğerlerine: “Aradığınız buradadır; buraya gelin diye!” seslenirler. Hepsi toplanıp, kanatlarıyla onları, semânın derinliklerine kadar sarar, kuşatırlar. Allahu Teâlâ, herşeyi daha iyi bildiği halde, onların amelini İlâhî huzura çıkaran meleklere: “Kullarım ne diyor?” diye sorar. Melekler: “Sana hamd ediyor, seni tesbih ediyor ve seni yüceltiyorlar.” diye cevap verirler. Allahu Teâlâ: “Onlar beni gördüler mi?” diye sorar, melekler: “Hayır, görmediler.” derler. Allahu Teâlâ: “Peki, beni görselerdi nasıl davranırlardı?” diye sorunca, melekler: “Onlar seni görselerdi, sana daha çok hamdeder, seni daha çok tesbih eder, seni daha çok yüceltirlerdi.” derler. Allahu Teâlâ: “Onlar benden neyi istiyorlar?” diye sorunca, melekler: “Cenneti istiyorlar.” derler. Allahu Teâlâ: “Onlar, Cennet’i gördüler mi?” diye sorar, melekler: “Hayır, görmediler.” derler. Allahu Teâlâ: “Eğer görselerdi durumları nasıl olurdu?” diye sorunca, melekler: “Onu daha çok isterler ve onu kazanacak amellere daha fazla sarılırlardı.” diye cevap verirler. Allahu Teâlâ: “Onlar neden bana sığınıyorlar?” diye sorar, melekler:

37- (Ebu Dâvud, Libâs, 4; Ahmed, Müsned, II, 50.)

“Cehennem’den sana sığınıyorlar.” diye cevap verirler. Allah Teâlâ: “Onlar Cehennem’i gördüler mi?” diye sorar, melekler: “Hayır görmediler.” derler. Allah Teâlâ: “Eğer onu görselerdi, halleri nasıl olurdu?” diye sorunca, melekler: “Ondan daha şiddetli sana sığınırlar ve ona kendilerini götürecek amellerden daha çok kaçarlardı.” derler. O zaman Allah Teâlâ: “Sizleri şâhit tutarak söylüyorum: Muhakkak ben onları affettim.’’ buyurur. Bunun üzerine içlerinden bir melek: “Yâ Rabbi! Onların içinde bir kimse var ki; onlar gibi zikir ehli değildir, onların arasına zikir için değil, bir ihtiyacı için gelmişti.” deyince, Allah Teâlâ: “Onlar öyle bir topluluktur ki; onlarla oturan şâkî (rahmetten mahrum) olmaz." 38 buyurur. Demek ki; sûfilerle oturan, onlara benzemeye çalışan ve onları seven kimse şâkî olmaz; ilahi rahmetten mahrum kalmaz.