Hz. Enes b. Mâlik (r.a) demiştir ki: “Rasûlullah (s.a.v), bir kölenin bile dâvetine gider, merkebe biner ve yün elbise giyerdi.” 31 Sûfîler, bu hadis-i şerife uyarak hem daha yumuşak hem de peygamberlerin (a.s) giysisi olduğu için yün elbise giymeyi tercih etmişlerdir. Bu yüzden, onların zâhirî elbiselerini dikkate alan bazı kimseler, onlara, “yün elbise giyen” anlamında “sûfî” demişlerdir. Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “(Mekke ile Medine arasında bir bölge olan) Ravha’daki sahraya, ayakları çıplak, üzerlerinde yün elbise bulunan, Beytullah’ı ziyâret için yola çıkmış yetmiş tane Nebi uğradı.” 32 Yine; İsâ aleyhisselâm’ın, kıl ve yünden yapılmış elbise giydiği, kendiliğinden yetişen ağaç meyvelerinden yediği ve nerede akşam ederse orada sabahladığı (kendine kalmak için özel bir yer tahsis etmediği) rivâyet edilmiştir.
30- (Cem': Kalbin toparlanması, dağınıklığın gitmesi, tamamen Allah’a yönelip, her şeyin (irâde ve yaratmanın, men ve ihsanın) O’nun irâdesinde olduğunu görme.) 31- (İbnu Sa’d, Tabakât, II, 453; Ebu Nuaym, Hilye, VII, 131; Tirmizî, Cenâiz, 32; İbnu Kesir, el-Bidâye, VI, 10, 46-47; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, IX, 20.) 32- (Ebû Ya'lâ, Müsned, XIII, 201. (Had. No: 7231); Münzirî, et-Terğîb, II, 185.)
Hasan el-Basrî (rah.) demiştir ki: “Bedir savaşına katılan yetmiş kadar sahabî ile karşılaştım, elbiseleri yündendi.” (Ebû Nuaym, Hilye, II, 134.) Ebu Hureyre (r.a) ve Fudâle b. Ubeyd (r.a), Sahâbe-i Kirâm’ı anlatırken şöyle demişlerdir: “Açlıktan iki büklüm oluyorlardı. Onları gören ve tanımayan bedeviler kendilerini mecnûn zannederdi. Elbiseleri yündendi. Bu yüzden, terledikleri zaman, yağmur altında kalan koyunlardan çıkan koku gibi etrafa bir koku yayılırdı.” (Ebu Davud, Taharet, 128.) Hatta, ashaptan bazıları, Hz. Rasûlullah’a (s.a.v): “Bunların kokusu bizi rahatsız ediyor, sizi etmiyor mu?” diye şikâyette bulunmuşlardı. Onların yünlü elbiseleri diğer elbiselere tercih edişleri; dünya süsünü terk ettikleri, açlıklarını gidererek, avretlerini örtecek şeyle kanaat edip, tamamen âhirete ve âhiret işlerine yöneldikleri içindi. Onlar, yüce dostlarının hizmet ve ibâdetiyle son derece meşgul olduklarından ve bütün gayretlerini âhiret işlerine sarf ettiklerinden, nefislerinin lezzet ve rahatlığına boş vakit ayıramıyorlardı. Sûfîlere yün elbise giydikleri için “sûfî” dendiğini benimsemek, lügat bakımından ve kelimenin türetilmesi yönünden manaya uygun düşmektedir. Şöyle ki: Bir kimse yün elbise giydiği zaman; yün elbise giydi anlamında: “tesavvefe” denilir. Nitekim; gamîs (gömlek) giyen kimseye de gömlek giydi anlamında “tekammesa” denilir. Sûfîler, dâima bir halden diğer bir hâle geçtikleri, yüce bir makamdan daha yüce bir hâl ve makama yükseldikleri, yani devamlı “tayr” ve “seyr” arasında oldukları için; onların bu hâllerini belli bir vasıfla anlatmak ve bir sıfat ile tanımlamak mümkün değildir. Kendilerine, ilim ve hâl olarak pek çok kapılar açılmaktadır. Bâtınları hakikatlerin kaynağı ve mânevi ilimlerin menbaıdır. İç âlemlerindeki devamlı değişen ve gelişen hâllerini, ulaştıkları mânevi derece ve lezzetleri, belirli bir kelime ve ifadeyle sınırlamak mümkün olmayınca; zahirdeki giydikleri elbiseye nisbet edilerek tanıtılmış ve ta’rif edilmişlerdir. Bu, onları vasfetmek ve hâllerine işâret etmek için en kestirme ve en belirgin bir yol olmuştur. Çünkü yün elbise giymek hem peygamberlerin hem de kendilerinden önceki salihlerin âdeti idi. Önceden de belirtildiği gibi; sûfîlerin hâli, mukarrabûn olanların hâlidir. Böylece; Allah’a yakın olma hâlini ifâde etmek çok güç olduğundan hem sûfîlerin hâlini gizlemek hem de makâmlarının yüceliğini dillere düşmekten korumak için, zâhirdeki giysilerine ve dış görünüşlerine işâret etmekle yetinilmiştir. Hem bu, onların edebine daha uygundur. Çünkü, zâhirde, bâtında, sözde ve fiilde edeb üzere haraket etmek sûfîye tâifesinin temel esâsıdır. Sûfîlerin giydikleri elbiseye nisbetle vasfedilmeleri, onların dünyaya pek iltifat etmediklerini, nefislerinin güzel ve ince elbise giyme hususundaki isteklerinden yüz çevirdiklerini göstermektedir. Bu sebeble, tarikata yeni giren bir kimse, onlara bakarak kendisini sıkıntı ve kıtlığa alıştırır, onların yeme ve içmesinin de giyim kuşamdaki gibi sâde olduğunu görür; onlarda şatafat olmadığını anlar ve bu anlayışla onların yoluna girer. Kanaatimce; sûfîlerin bu şekilde ta’rif edilip tanıtılmaları daha faydalı ve daha doğrudur. Sûfîlerin dış görünüşleri ile değil de çok değişik olan iç hallerinden biri ile ta’rif etmek ve böylece isimlendirmek, kendilerinin tanınmasını ve bu yola ilk girenlerin yolun gerçek halini kavramalarını güçleştirir. Bu yüzden onların zâhirî hâl ve kıyafetleri ile tanıtılıp isimlendirilmeleri, anlaşılmaları bakımından daha kolay ve daha faydalıdır.
Bunun aksine; onların sâhip oldukları mânevî hâller ve kalp sâfiyeti gibi sıfatlarla tanıtılmasında isbatı zor bir iddiâ ve makam davası vardır. Onları giydikleri yün elbise ile tanıtmakta ise, böyle bir iddiâ yoktur. Benlik, böbürlenme ve öğünme gibi iddialardan uzak olan her şey, sûfîlerin hâline ve yoluna daha uygun, daha doğru bir şeydir. Bir de şu var: Onlara, giydikleri yün elbiselerden dolayı “sûfî” demek; zâhirlerine bakılarak verilmiş bir hükümdür. Onların içinde yaşadıkları bir hâl ya da bir makam ile adlandırılmaları ise; bâtınî bir hükümdür. Zâhire göre hükmetmek bâtınî hükümden daha isâbetli ve daha uygundur. Hem giydikleri yün elbiseden dolayı onlara “sûfî” denmesi, durumlarını en iyi ifâde eden ve tevâzuya da en uygun bir ifâdedir. Sûfîlere “sûfî” denmesi hakkında şöyle bir düşünce vardır. Sûfîler, halk içinde bilinmemeyi, hâllerinin gizli kalmasını, alçak gönüllülüğü, boyun büküklüğünü, bir kenara çekilerek halktan gizlenmeyi tercih ettikleri için, toplum tarafından pek değer verilmeyen ve iltifat edilmeyen, terkedilmiş bir hırka ya da işe yaramaz diye atılmış bir yün parçasına benzetilmişlerdir. Bu sebeble; nasıl ki, Kûfe’ye nisbet edilen bir kimseye “Kûfî” deniyorsa, değersiz bir yün parçası olan “sûf"a (yüne) nisbet edilenlere de “sûfî” denmiştir. Bazı ilim ehli bu görüşü benimsemişlerdir. Bu düşünce ve kelimenin türeyiş şekli, mâna ve lügat bakımından daha uygundur. Çünkü; yün ve yünlü elbise giymek sâlihlerin, zâhidlerin, çilehâneye girenlerin ve âbidlerin tercih ettikleri bir elbisedir. Bize, Ebu Zûr’a Tâhir b. Muhammed’in, Abdullah b. Mesud’dan (r.a) rivayet ettiğine göre; Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ, Musa (a.s) ile konuştuğu gün üzerinde yün bir cübbe, yünden yapılmış bir şalvar ve kolları yün bir elbise vardı. Ayakkabıları da merkep derisinden idi.” 33 Sûfîler, Cenâb-ı Hakk’ın huzûrunda ön safta bulunmaya özel bir önem gösterdikleri için kendilerine “sûfî” adının verildiği de söylenmiştir. Çünkü onlar, kalbleri ile Allah Teâlâ’ya yönelmeye, sırlarıyla O’nun huzûrunda bulunmaya özen gösterip, bütün güçlerini buna sarf ediyorlardı. Sûfî kelimesinin aslının “safevî” olduğu, dile ağır geldiği için “fâ” ile “vâv” ’ın yeri değiştirilip “sûfi” olduğu da söylenmiştir. Sûfîlere, Hz. Peygamber (s.a.v) zamanında, O’nun çevresinde ve nazarları altında yaşayan fakir muhâcirlerden oluşan Ashâb-ı Suffe’ye nisbetle “sûfî” dendiği de söylenmiştir. Cenâb-ı Hakk, onlar hakkında şöyle buyurmuştur: “Sadakalarınızı, Allah yolunda çalışmaya koyulmuş, öteye beriye koşup bir şey kazanamayan fakirlere veriniz.” (Bakara (2), 273.) Böyle bir fikir, lügat yönünden uygun değilse de mâna bakımından doğrudur. Çünkü sûfilerin hâli, âyet-i kerimede anlatılan Ashâb-ı Suffe’nin hâline benzemektedir. Onlar da Suffe Ashâbı gibi; Allah için dost olmuşlar, Allah için toplanmışlar ve O’nun yolunda kaynaşmışlardır. Suffe ehli; Medine’de duracak yerleri, sığınacak kimseleri olmayan dört yüz civarında erkekten oluşuyordu. Sûfilerin tekke, zâviye ve rıbatlarda toplanmaları gibi onlar da Mescid-i Nebî’nin etrafındaki hücrelerde bir arada yaşıyorlardı. Ziraat yapmaya, süt hayvanları ile uğraşmaya ve herhangi bir ticarete vakit ve imkanları yoktu. Gündüzleri odun taşıyarak ve hurma çekirdeklerini kırıp öğüterek karınlarını doyurmaya çalışıyor; geceleri ise, ibâdet ve Kur’an-ı Kerim tilâvetiyle meşgul oluyorlardı. Hz. Peygamber
33- (Tirmizi, Libas, 10; Hâkim, Müstedrek, I, 28.)
(sav) Efendimiz elinden geldiği kadar onlara sâhip çıkıyor; ashabını da onlara yardıma teşvik ediyordu. Allah Resulü (a.s), onlarla birlikte oturuyor ve yemek yiyordu. Şu âyeti kerimeler onlar hakkında inmişti: "Rabblerinin rızâsını dileyerek sabah ve akşam O’na dua eden fakirleri, (onlarla bir arada bulunmak istemeyen müşriklerin arzusuna uyarak) yanından kovma!” (En’am (6), 52.) “Sabah akşam Rabblerinin rızâsını dileyerk O’na duâ (ve ibâdet) eden kimselerle (berâber olmaya) sabret, gözünü (ve gönlünü) onlardan ayırma!’’ (Kehf (18), 28.) Şu âyet-i kerime de Ashâb-ı Suffe’den olan Abdullah İbnu Ümmi Mektûm (r.a) hakkında nâzil olmuştur. "Peygamber, âmâ kendisine geldi diye yüzünü ekşitti ve döndü; ne bilirsin (dâvetinle) arınacak belki de od ur,” (Abese, 1-3: Rasûlullah (s.a.v), müşriklerin ileri gelenlerini toplamış İslam’a dâvet ediyordu. Onların İslam’a girmesiyle dâvetin daha kolay yayılacağını düşünüyordu. 0 esnada, âmâ olan Abdullah İbnu Ümmi Mektûm çıkageldi. Efendimize yönelip kendisine bir şeyler öğretmesini istedi; araya girdi. Allah Rasûlü (a.s) bundan biraz rahatsız oldu. O sırada bu âyetler nâzil oldu.) Abdullah İbnu Ümmi Mektûm (r.a) da Suffe Ashabından idi. Allah Rasûlü (s.a.v), O’nun yüzünden, Allah tarafından uyarılmıştı. Hz. Peygamber (s.a.v), Ashâb-ı Suffe ile musâhafa ettiği zaman elini onların elinden çekmezdi. Ashâb-ı Kiram’dan maddî durumu iyi olanlara, onlardan üçer dörder ayırır, yedirip içirmeleri için gönderirdi. Sa’d b. Muâz, Ashâb-ı Suffe’den seksen kadar kişiyi evine götürüp doyururdu. Ebu Hureyre (r.a), onların hâlini şöyle anlatmıştır: “Ehl-i Suffe’den yetmiş kadar insan gördüm ki, tek bir elbise içinde namaz kılıyorlardı. Bazılarının elbisesi diz kapaklarına bile ulaşmıyordu. Öyle ki; namazda rukûya eğildikleri zaman avretleri yeri açılacak korkusuyla, eliyle elbisesini tutuyordu.” Ashâb-ı Suffe’den birisi, kendilerini anlatırken şöyle demiştir: “Bir gün toplu bir halde, Rasûlullah’ın (s.a.v) huzuruna vardık ve kendisine: “Yâ Rasûlellah! Devamlı yediğimiz kuru hurma karnımızı kavurdu!” diye şikâyette bulunduk. Allah Rasûlü (s.a.v) bunu duyunca, minbere çıktı ve şöyle bir konuşma yaptı: “Bazılarına ne oluyor ki: “Hurma karnımızı kavurdu!” diye şikâyette bulunuyorlar. Yediğiniz bu hurmaların Medine ehlinin (en güzel) yiyeceği olduğunu bilmiyor musunuz (ki böyle söylüyorsunuz.) Onlar bize bununla ikramda bulundular. Biz de sahip olduğumuz bu hurmalardan size ikram ediyoruz. Nefsimi elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, Allah’ın Rasûlünün evinde, iki aydır ekmek (yemek) pişirmek için ateş yanmadı ve onların iki siyah şeyden başka bir yiyeceği olmamıştır. Onlar da su ve hurmadır." 34 Abdullah b. Abbas (r.a) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.v) Suffe ehlinin kapılarında durdu. Onların onca fakirlik ve zorluklarına rağmen kalblerinin çok hoş olduğunu görünce: “Ey Suffe ashabı! Size müjdeler olsun. Sizden kim bugünkü olduğu hâle râzı olarak hayatına devam ederse, o, kıyâmet gününde benim en yakın arkadaşım olacaktır." buyurdu. Anlatıldığına göre; sûfilerden, Horasan’da yaşayan bir grup, mağara ve sığınaklara yerleşmişlerdi. Köy ve şehirlerde oturmazlardı. Horasan’da onlara “Şiküftiyye” denirdi. “Şiküft”, Farsça bir kelime olup, bir mağaranın ismidir. Bu isimle onları, sığınıp
34- (Ahmed, Müsned, İli, 487.)
yerleştikleri yere nisbet ediyorlardı. Şam’lılar da sûfilere, onların açlık hâllerine nisbeten “Cûiyye” adını veriyorlardı. Allah Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’de iyilik ve hayır ehline “ebrâr” ismini vermiş, diğer bazılarına da “mukarrabûn” demiştir. Bazı âyet-i kerimelerde ise bu tâife, “sâbirûn”, “sâdıkûn”, “zâkirûn” ve “muhibbûn” isimleriyle anılmışlardır. Sûfi ismi ise; ayrı ayrı zikredilen bütün bu isimieri içine almaktadır. Sûfî ismi Resûlullah (a.s) zamanında mevcut değildi. Bu ismin tâbiûn devrinde kullanılmaya başlandığı söylenmiştir. Hasan el-Basrî’nin şöyle dediği nakledilmiştir: “Kâbe’yi tavaf ederken bir sûfî gördüm, ona bir şeyler verdim, almadı ve: “Yanımda dört çeyrek dirhemim var, o bana yeter!” dedi. Süfyân es-Sevrî’den rivâyet edilen şu söz de bu düşüncenin doğruluğunu göstermektedir: “Eğer, Ebû Hâşim es-Sûfî’yi tanımasaydım; riyânın inceliklerini bilmezdim.” Bu sözden anlaşıldığına göre; sûfî ismi daha önceden de biliniyordu. Bununla birlikte, sûfî isminin hicretin iki yüzüncü yılına kadar bilinmediği ve kullanılmadığı söylenmiştir. Çünkü Asr-ı Saâdette yaşayan kimseler, Rasûlullah’ın (s.a.v) yüce sohbetleriyle şereflendikleri için, kendilerine; “Sahâbî” denilmekteydi. Hz. Peygamber le sohbete işâret eden bu isim, hiç şüphesiz, başka isimlerden daha güzel ve daha uygundur. Saâdet devrinden sonra, Ashab-ı Kiram ile görüşüp konuşan ve kendilerinden ilim alanlara “Tâbîûn” denildi. Sonra, risâlet devri geride kaldı. Vahiy kesildi. Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) nübüvvet nûru gözlerden uzaklaşmaya ve gizlenmeye başladı. Çeşitli görüş ve akımlar ortaya çıktı. Herkes kendi fikriyle yetindi. İlim kaynakları hevâ ve heves kiri ile bulandı. Takvâ ehlinin oluşturduğu güzel çevre ve haller bozuldu. Zühd sâhiblerinin azim ve gayretleri zayıfladı, niyetler karıştı, insanları cehâlet kapladı, gönülleri katılaştı. Basit âdetler çıkarıldı ve yayıldı. Bunlara dalanlar arttı. Dünya insanlara süslü göründü ve ona tâlib olanlar çoğaldı. Bütün bu olumsuzluklar içinde, insanlardan bazıları sâlih amelileri, yüce hâlleri, niyetlerindeki sadâkatları ve dînî emirlere kuvvetle sarılmalarıyla ayrı bir grup oluşturdu. Bunlar dünyaya ve dünyevî değerlere karşı zühdü seçtiler; yalnızlığı ve uzleti tercih ettiler. Kendilerine suffe ashabını örnek alarak, sebepleri terk ve Allah’a teslimiyetle, zaman zaman toplanacakları ve diledikleri zaman da tek başlarına kalabilecekleri zâviye ve tekkeler inşâ ettiler. Bu hâl içinde, işledikleri sâlih amelleri, kendilerine yüce hâller kazandırdı. Anlayışlarının sâfiyeti onlara mânevî ilimleri te’mîn etti. Böylece, kendilerinde, apayrı bir lisân, bambaşka bir irfân ve yepyeni bir imân oluştu. Nitekim, Sahâbeden Hz. Hârise (ra), kendisine, imanın hakikatları keşf olduğu zaman: “Gerçek bir mü’min oldum!” demiştir. İşte sûfîlere de bu hâllerinin neticesi olarak, ancak kendilerinin bildiği ve anladığı birtakım ilimler, sadece onların tanıdığı birçok mânevî işâretler hâsıl olmuştur. Bildikleri bu ilimlere ve buldukları hâllere işâret etmek üzere kendilerine has ıstılah ve terimler ortaya koydular. Sonraki gelenler öncekilerden bu ilim ve hâlleri aldılar. Nihâyet bunlar onlar için her asır ve zamanda devam eden bir alâmet ve köklü bir uzmanlık sahası oldu. İşte böylece sûfî ismi aralarında yayıldı ve bu isimle anılıp çağrılır oldular. İsimleri
onların alâmeti, marifetullah sıfatları, ibâdet süsleri, takvâ şiarları, hakikatin incelikleri sırları oldu. Bu özelliği ile sûfiler, kalabalıklardan uzaklaşmış fazilet sâhipleri, gayret kubbesinin sâkinleri, hayretler ülkesinin insanları olmuşlardır. Onların üzerine her an Allah’ın rahmet ve ihsanı dökülür. Onlar ise; İlâhî şevkle tutuşup: “Dahası yok mu?” diyerek, daha fazlasının isterler. Allah’ım! Bizleri bu topluluk içinde haşret ve bize onların güzel hâllerini bahşet! Âmîn. Herşeyin en doğrusunu Allahu Teâlâ bilir.