Bir grup insan, halvet ve çilehâneye girmenin usulünde hatâ ettiler. Kelime ve mânaları değiştirip bozdular; içlerine şeytan girdi ve kendilerine gurur kapısı açıldı. Çünkü onlar, halvete, güzel bir ihlas sâhibi olmadan, hâl ve gidişatları bozuk olarak girmişlerdir. Bir de bu kimseler, önceki meşâyih ve sûfilerin pek çok kere halvete girdiklerini, orada kendilerine birçok keşifler ve acayip haller vâki olduğunu işitmişler ve bunları elde etmek için halvete girmişlerdir. Bu anlayış, tam bir hastalık ve tamamen hatadır. Halbuki önceki büyükler, halvet ve yalnızlığı ancak, dinlerinin selâmeti, nefsin çirkin ahvâlini araştırıp öğrenmek ve sırf Allah rızası için amel yapmak düşüncesiyle tercih ediyorlardı. Ebû Amr el-Enmâtî’nin şöyle dediği rivâyet edilir: “Akıllı bir kimse, işin başında ıslahı için gereken şeyleri tam ve sağlam yapmadıkça ve içinde bulunduğu hallerin, kendisini ileri mi geri mi götürdüğünü anlamadıkça; peşinden gelecek halleri katiyen sağlam ve sâfi olamayacaktır.” Şu hâlde halvete giren kimse, orayı, kendisine arız olacak dış meşgûliyetlerden uzaklaştırmak ve ulaşmak istediği mânevî hâllerini muhafaza için istemesi gerekir. Ebû Temîm el-Mağribî (rah) şöyle demiştir: “Halveti sohbete tercih eden kimseye, zikr-i İlâhînin dışında bütün düşüncelerden kalbini boşaltması, Rabbinin muradından başka bütün isteklerden uzak kalması, nefsinin arzularıyla ilgili bütün şeylerden elini çekmesi gerekir. Eğer bu hâl üzere olmazsa; halveti onu, mutlaka bir belâya veya fitneye düşürür.” Ebû Zur’a, bize, Muhammed b. Hammad’ın şöyle dediğini haber verdi: “Bir adam, Ebû Bekir el-Varrâk’ı ziyarete gelerek, kendisine: “Bana bir nasihatte bulun!” diye ricada bulundu. Hazret de ona: “Ben, dünya ve âhiretin bütün hayrını halvet ve mal azlığında buldum. Her iki âlemin şerrini de kalabalık ve insanlara karışmakta gördüm.” dedi. Demek ki halvete girerken, niyeti sakat, hâli bozuk olan kimsenin içine şeytan girer ve ona birçok sapık şeyleri güzel gösterir. İçini gurur ve aldanma ile doldurur; o da kendisini güzel bir halde zanneder. Şart ve edeplerine riâyet etmeksizin halvete giren bazı kimselere fitne ârız olmuştur. Onlar kendi tercihlerine göre iyi buldukları bir ibâdet ve zikir çeşidine yöneldiler. Uzlete çekilerek halvetle nefislerini bir noktaya teksife çalıştılar. Rahiplerin, Hint fakirlerinin ve filozofların yaptığı gibi, dış meşguliyetlerden tamamen kesildiler; fakat sırf bu hal onlara yetmedi, niyet ve gidişatlarındaki bozukluk yüzünden fitneye düştüler. Gerçi iç âlemin toplanması için halvete çekilmenin, bâtının sâfileşmesinde mutlak bir te’siri mevcuttur; fakat bunun için şart olan niyet ve edebin güzel olmasıdır. Kim, güzel bir edeb ve Rasûlullah (a.s.)’a sıdk ile mutâbaat ile halvete girerse; sonuçta, kalbi
nurlanır, dünyaya karşı zühd sâhibi olur, zikrin tadını tadar, namaz, Kur’an tilaveti ve diğer amellerinde Allah için ihlasla muâmeleyi elde eder. Şeriatın edebine ve Rasûlullah’ın (s.a.v) sünnetine uygun olmayan bir halvet ise; (sâdece) nefiste bir iç temizliği hâsıl eder ki; onunla da ancak, (Allah kendilerini hüsranda bıraksın!) filozofların ve dehrîlerin önem verdikleri riyâzat ilimleri elde edilebilir. Bunun, âhiret ilmine bir faydası olmaz. Çoğu zaman, bu halde ileri gittikçe, Allah’tan uzaklık artar. Bu yola yönelen kimseyi, elde ettiği riyâzat ilimleri sebebiyle şeytan aldatır yahut kendisine doğru ve güzel gözüken bir takım sapık düşüncelerle onu, iyice azıtır. Hatta ona tam olarak yanaşıp, her şeyini ifsâd eder. O da maksadına ulaştığını zanneder. Bilmez ki, onun elde ettiği bu neticeye, Hristiyan râhipleri ve Hint fakirleri de ulaşabilmektedir. Hem halvetten maksad da o değildir. Sûfilerden birisi demiştir ki: “Cenâb-ı Hakk senden istikâmet istiyor, sen ise kerâmet peşine düşüyorsun!” Bazen sâdıklara (halvetinde), hârikülâda şeylerden bir kerâmet, doğru bir ferâset yolu açılır ve ileride olacak hâdiseler kendisine önceden belli olur. Bazen de böyle birşey olmayabilir. Bunun olmayışı sadık kimsenin hâlini zedelemez. Onların hâlini ancak, istikâmetten ayrılma zedeler. Sâdıklara açılan bu tür İlâhî ihsanlar, onların yakinini artırır. Onları daha çok mücâhade ve muâmeleye sevk eder. Dünyaya karşı zühd sâhibi yapar. Ahlâk-ı hamide ile ahlaklanmalarını te’min eder. Dinin edebi dairesinde amel etmeyen kimsede böyle şeylerin vukua gelmesi ise; onun daha çok haktan uzaklaşmasına, nefsine aldanmasına, hamâkatına, insanlara karşı üstünlük taslamasına ve halkı küçük görmesine sebep olur. Hatta; o halde devam ede ede, sonundan İslâm dairesinin dışına çıkar ve İlâhi hudutları, dinî hükümleri, helal ve haramı inkara gider. Bu kimse, ibadetlerden maksadın, sâdece Allah Teâlâ’yı zikretmek olduğunu zanneder, Rasûlullah (a.s)’a mutâbaatı terk eder. Sonra yavaş yavaş dinden çıkmaya ve zındıklığa kadar gider. Sapıtmaktan Allah’a sığınırız. Bazen de halvete girenlere, mânevî hal zannettiği birtakım hayaller gözükür ve hakikatini bilmeden onları meşâyıhın büyüklerine açılan mânevî hallere (keşif ve kerâmetlere) benzetir. Bu tür güzel hallerin nasıl gerçekleştiğini anlamak isteyen, bilsin ki, bunun yolu şudur: Kul, Allah için ihlas sâhibi olup niyetini güzel yapar, halvethânesine girerek kırk gün veya daha fazla oturursa; bâtınına yakînin sâfiyeti ulaşır, kalbinden perde kaldırılır ve birisinin dediği gibi: “Kalbim Rabbimi gördü!” diyeceği bir hâle gelir. Kul bu makâma, bazen, vakitlerini namaz ile ihyâ edip azalarını haramdan koruyarak; namaz, Kur’an tilâveti ve zikir gibi günlük virdlerini (uygun) vakitlerine dağıtarak ulaşır. Bazen, Cenâb-ı Hakk, kulun fazla bir gayreti olmaksızın, ondaki sadâkat ve kuvvetli kâbiliyeti sebebiyle, bu hâli kendisine baştan ihsan eder. Bazen bu hâle, belli bir zikre devam ederek ulaşır. Çünkü o, devamlı bu zikri tekrar eder ve ibâdet olarak sadece beş vakit namaz ve sünnetleriyle yetinir. Kalan vakitlerinde tek bir zikirle meşgul olur ve onda hiç gevşeklik göstermeyip, herhangi bir kusura düşmeden, devamlı zikir hâlinde olur. Öyle ki; abdest yolunda ve yemek ânında bile zikirden geri kalmaz. Meşâyıhın bir kısmı, bu zikir için “Lâilahe illâllah” kelime-i tevhidini seçmişlerdir. Kelime-i tevhidin, ona ihlas ve sadâkatla devam edenin kalbinin nurlanmasında ve düşüncesinin toplanmasında büyük bir te’siri vardır. O, Cenâb-ı Hakk’ın bu ümmete bir ihsânıdır ve zikredeceğimiz haberde görüleceği üzere; onda, bu ümmete ait birçok hususiyetler vardır.
Şeyhimiz Ebu’n-Necib Ziyâuddin es-Sühreverdî bize, imla yoluyla (bizzat yazdırarak), Abdurrahman b. Zeyd’in babasından naklen şöyle dediğini haber verdi: “Meryem oğlu İsâ (a.s): “Ya Rabbi bana, rahmete ulaşmış şu ümmetin hâlinden haber ver!” deyince, Cenâb-ı Hakk şöyle vahyetmiştir: “O, Muhammed’in ümmetidir. Onlar, âlim, muttakî, halîm, asfiyâve hakîm olup, (tebliğ ve dâvette) sanki peygamberler gibidirler. Onlar benim az bir ihsanıma râzı olurlar, ben de onların az ameline râzı olurum ve onları “lâ ilâhe illâllah” zikirleri sâyesinde Cennetime koyarım. Yâ İsâ! Cennet ehlinin ekserisini onlar teşkil eder. Çünkü, onların dillerinin “lâ ilâhe illâllah” zikrine bağlandığı gibi hiçbir topluluğun dili bağlanmamış. Ve yine onların boynunun secdeye bağlandığı gibi hiçbir topluluğun boynu secde ile yorgun düşmemiştir.” Abdullah b. Amr’ın şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Tevrat’ta şu âyet yazılı idi: “Ey peygamber! Biz seni bir şâhid, bir müjdeci, bir korkutucu, mü’minler için bir koruyucu emniyet ve ümmîler için bir hazine olarak gönderdik. Sen benim kulum ve Rasûlümsün. Seni, kaba ve katı olmayan, çarşı-pazarda bağıra çağıra konuşmayan, kötülüğe kötülükle karşılık vermeyen, fakat affeden ve bağışlayan mütevekkil olarak isimlendirdim. Doğru yoldan sapmış bir millet, “lâ ilâhe illallah” diyerek hidâyet bulup, (mânen) kör gözler, sağır kulaklar ve kapalı kalbler onunla açılıncaya kadar onun rûhunu kabzetmiyeceğim.”173 Kul, halvetinde kelime-i tevhid zikrini, diliyle kalbi birbirine uyar bir vaziyette devamlı söylediğinde; bu mübarek kelime kalbde kök salar ve oradaki nefsânî düşünceleri söküp atar. Nefsin havâtırı yerine kalbe, kelime-i tevhidin mânası hâkim olur. Kelime-i tevhid kalbi tamamen kaplayıp onu zikir dile kolay gelince, kalp onu içine sirâyet ettirir. Artık dil sussa bile kalp onu söylemekten geri kalmaz. Sonra o, kalbde cevherleşir ve bu sâyede yakîn nûru kalbde yerleşir. Öyle ki, kelime-i tevhid lafız olarak dil ve kalbden gitse bile, onun nûru bir cevher olarak kalbde kalır ve zikredilen Cenâb-ı Hakk’ın azametini müşâhade ile, (devamlı bir) zikir hâli elde edilir. Bu durumda, “zât zikri” oluşur. Bu zikir, müşâhade mükâşefe ve muayene ile hâsıl olur. Ben, “zât zikriyle”; zikrin nûrunun kalbde cevher hâline gelmesini kastediyorum. Halvetten elde edilmesi beklenen asıl maksat ta budur. Bu durum, sâdece kelime-i tevhid zikriyle hâsıl olmaz. Kur’an-ı Kerim tilâvetiyle de olur. Halvete giren, çokça Kur’an okur ve kalbiyle dilini aynı nokta ve mânada toplamaya çalışırsa, İlâhî kelam kalbinden diline akar ve kelâmın mânası, nefsin hayal ve düşüncelerinin yerine geçer; artık vesvese türü şeylere girecek yer bırakmaz. Bu hal gerçekleşince, kula tilâvet ve namazında bir kolaylık gelir ve bâtını, namaz ve kıraat esnasında bu kolaylıkla nurlanır. İlahi kelâmın nûru, kalbde, nûrânî bir cevher hâlini alır. Kelime-i tevhid zikrinde olduğu gibi, bundan da “zâtî zikir” meydana gelir. Kelâm-i ilâhiyenin nûru, her şeyden yüce ve münezzeh olan kelâm sahibi Allah Teâlâ’nın azametini müşâhade ile beraber kalbde toplanır. Bu İlâhi ihsanlar olmadan kula, ledünnî, ilhâma dayalı ilimler açılmaz. Kul, kalbini sâfileştirerek tilâvet ve zikrin hakikatini elde ettiği bu makama ulaşana kadar, Cenâb-ı Hakk’la kemâl-i ünsiyeti ve zikrinin halâvetiyle bazen zikir içinde gaybet hâline girer. Bu durumuyla, uykudaki kimsenin hâline benzer. Uyuyan kimseye hakikatler nasıl hayal şeklinde münkeşif oluyorsa, gaybet hâlinde olan sâlike de gerçekler, önce hayâlî olarak tecelli eder. Mesela, uykusunda yılan öldürdüğünü gören kimsenin rüyâsını, ta’birci, düşmana karşı zafer kazanacağı şeklinde yorumlar. Bu durumda onun düşmanına gâlib gelmesi, Hakk Teâlâ’nın kendisine açmış olduğu bir
173- (Dârimî, Mukaddime, 2; Suyûtî, el-Hasâisü’l-Kübrâ, I, 10.)
keşiftir. Bu zafer, rûhî bir olaydır. Rüyâ, bu ruh için yılan hayâliyle bir ceset olmuştur ve o, Cenâb-ı Hakk’ın önceden bir ihbarıdır. Onun yılan hâlinde görülmesi bir temsil olup, rüyayı görenin vehim ve hayal kuvvetinin aynı nokta ve konuda toplanmasından dolayı, nefsinden kaynaklanan bir misaldir. Zaferi temsil eden ruhla, yılanı temsil eden cesed birbiriyle kaynaşınca, rüyâ sâhibi ta’bire ihtiyaç hissetmiştir. Aslında zaferi ifâde eden bu rüyâ, temsilî semboller olmadan keşfolsaydı, ta’bire ihtiyaç olmazdı. O bizzat zaferi görür, zafer de gerçekten hâsıl olurdu. Bazen, rüyâda görülen vehim ve hayal, uyanık haldeki hiçbir hakikati temsil etmez. O zaman bu, ta’biri olmayan karmakarışık bir rüyâ olur. Bazen, halvet sâhibine, hakikat adına hiçbir şey ifâde ve temsil etmeyen, sırf kendi benliğinden kaynaklanan birtakım hayaller zuhûr eder. Bununla bir hüküm verilmez ve ona iltifat da edilmez. Çünkü o, mânevi bir hâl değil, nefsi bir hayaldir. Fakat sâdık, zikrullah içinde tamamen kaybolup, yanına giren bir kimseyi hissedemiyecek ve tanıyamayacak bir hâle gelince; başlangıçta nefsinden bir misâl ve hayâl zuhûr edip, kendisine keşf rûhunu üfürür (ve böylece, keşf yolu açılır). Gaybet hâlinden (sahv hâline) dönünce, bu gördüğü şeyin tefsiri, ya İlâhî bir mevhibe olarak Allah tarafından bâtınına ilkâ edilir, ya da mürşidi tarafından kendisine ta’rif edilir. Bu, ta’bircinin rüyâyı yorumlaması gibi bir şey olur. Böyle bir şey, mânevi bir hâldir. Çünkü o, hakikatin bir misal şeklinde keşfedilmesidir. Bir keşfin sıhhatinin şartı; önce keşfe mazhar olanın zikirde ihlas sâhibi olması, ikinci olarak da zikir içinde tamamen kendini kaybetmesidir. Bunun alâmeti de dünyaya karşı zühd ve takvaya sımsıkı yapışmaktır. Çünkü Allahu Teâlâ, ona açtığı mânevi hallerle kendisini hikmetin kaynağı yapmıştır. Hikmet ise, takva ve zühdü gerekli kılar. Bazen zikir ehline hakikat, hiçbir misal ve sembol olmaksızın, doğrudan açılır. Bu durumda o, Allahu Teâlâ’nın kendisine lütfettiği bir keşif ve mânevi ihbar olur. Bu, bazen (bizzat) görerek, bazen işiterek meydana gelir. Bazen onu bâtınında işitir. Bu işittikleri (her zaman) bâtınından değil, bazen de gizli fısıltı şeklinde hevâsından kaynaklanabilir. Bu yollarla, Allahu Teâlâ’nın kendisi için veya başkası adına meydana getirmeyi murâd ettiği şeyi bilmiş olur. Allahu Teâlâ’nın ona bunu haber vermesi, onun yakinini artırır. Sûfi, bazı şeylerin hakikatini rüyasında da görebilir. Anlatıldığına göre; sûfilerden birisine, keşfinde, içinde içecek bulunan bir bardak verildi. Bardağı elinden bırakarak: “Anlaşılan, âlemde yeni bir hâdise meydana geldi. Bunun ne olduğunu bilmeden onu içmem!” dedi. Bunun üzerine kendisine, bir cemaatın Mekke’ye girip orada öldükleri keşfoldu. Ebû Süleyman el-Havvas’ın şöyle dediği anlatılır: “Bir gün merkebime binmiştim. Sinekler merkebimi rahatsız ediyor, o da başını aşağı yukarı sallıyordu. Ben de elimde bulunan sopayla başına vuruyordum. Bir ara merkep, benden yana başını kaldırarak: “Vur bakalım! Sen aslında kendi başına vuruyorsun (bunun cezasını bir gün çekersin!) dedi.” Kendisine: “Ya Ebâ Süleyman! Bunu keşfinde mi gördün, yoksa bizzat kulağınla mı işittin?” diye sorulduğunda, Hazret: “Senin beni işittiğin gibi, ben de onu şu kulağımla merkepten işittim.” dedi. Ahmed b. Atâ er-Ruzbârî’nin şöyle dediği nakledilir: “Benim, tahâret işinde kendime göre takib ettiğim bir usûlüm vardı. Bir gece, gecenin üçte birini istincâ ile geçirmiş fakat kalbim bir türlü rahat etmemişti. Bunun üzerine, daralıp sıkıldım, ağladım ve: “Ya Rabbi, beni affet.” dedim. O anda hiç kimseyi görmediğim halde (gizli) bir ses:
“Ya Ebâ Abdullah! Senin affın ilimledir!” diyordu. Hiç şüphesiz, Allahu Teâlâ, kulunu terbiye etmek, yakinini artırmak ve imanını takviye için, kendisine bir takım kerâmet ve hârikülâde şeyler gösterir. Cafer el-Huldî’nin kıymetli bir yüzük taşı vardı. Bir gün Dicle’de bir kayığa binmişti. Kayıkçıya bir parça yiyecek vermeye niyetlendi, bohçasını çözdü. Bu arada yüzük kaşı Dicle’ye düştü. Aklında, kayıp için okunan ve faydası tecrübe edilmiş bir duâ vardı. Düşen yüzük kaşının bulunması için onunla duâ etti. Daha sonra onu araştırırken yaprakların arasında buldu. Duâ şu idi: “Ey geleceğinden şüphe edilmeyen bir günde, bütün insanları bir araya toplayacak olan Mevlâm! Kaybettiğim şeyi bana iâde et!” Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî, Hemadân’da iken kendisine, bir şahsın şu hâli anlatıldı: Bu zât halvethânesinde iken, Ceyhun’da, gemiden suya düşmekte olan bir oğlunun durumu kendisine keşfoldu. Adam demiş ki: “Ona sakındırdım; suya düşmedi.” Bu zat, Hemadân civarlarında, oğlu ise Ceyhun’da bulunuyordu. Daha sonra oğlu geldiğinde, gerçekten de suya düşmek üzere olduğunu, o anda babasının sesini işiterek sakınıp kurtulduğunu anlattı. Hz. Ömer (r.a) de, kendisi Medine’de minberde hutbe verirken, Nihâvend’deki ordu komutanı Sâriye’ye: “Ya Sâriye! Orduyu dağa çek dağa!” diye seslendi, o da bu sesi işitti ve orduyu dağa çekerek galib geldi. Sâriye’ye: “Bu işi nasıl akıl ettin?” diye sorulduğunda: “Hz. Ömer’in: “Ey Sâriye, dağa çekil!” dediğini işittim, böyle yaptım.” demiştir.174 İbnu Sâlim şöyle demiştir: “İmanın dört rüknü (temel esası) vardır: 1-Kudret-i ilâhiyeye iman. 2-Hikmet-i ilâhiyeye iman. 3-Bütün güç ve kuvvetin Allah’a âit olduğunu, O’nun bu hususta hiç kimseye muhtaç olmadığına inanmak. 4-Her şeyde Allahu Teâlâ’dan yardım istemektir.” Kendisine: “Kudretullah’a iman sözünün mânası nedir?” diye sorulunca, demiştir ki: “Dünyanın bir ucunda sağ ayağı üzere ayakta duran Allah erlerinden birinin, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine ihsan ettiği bir kerâmet olarak, sağından sola dönmesiyle dünyanın öbür ucunda olabileceğine inanman ve bunu inkâr etmemendir.” Biz bunun aklen câiz, hâlen vâki olduğuna inanırız. Bir derviş bana şunu anlattı: Ben Mekke’de iken, Bağdat’ta bir adamın öldüğüne dâir bir şâyia çıktı. Allahu Teâlâ bana, keşften, o adamı Bağdat sokaklarında at üstünde gezerken gösterdi. Ben de onun ölmediğini, yaşadığını söyledim. Hakikaten durum öyle idi. Hatta ben, o şahsı çarşıda gördüğümde, demircilerin tokmak seslerini de işitiyordum.” Bütün bunlar, Allah Teâlâ’nın birer ihsânıdır. Bazılarına bunlar keşfen verilir. Bazen, kendisine bu tür keşif ve kerâmetler verilmeyen kimseler, onlara sâhip olanlardan derece olarak çok yüksekte olur. Çünkü bütün bunlar kula, yakînini takviye için verilir. Kendisine bizzat yakîn verilen kimse ise, bu tür takviyelere ihtiyaç duymaz.
174- (Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, VI, 370; İbnu Kesîr, el-Bidâye, VII, 134-135 (Hasen ve ceyyid birsenedle); Nebhânî, Câmiu KerâmâtiH-Evliyâ, I, 156; Aclûnî, Keşfu’l- Hafâ, II, 380-381.(No:3172).)
Bütün çeşitleriyle kerâmetler, yukarıda zikrettiğimiz, zikrin kalbde asıl bir cevher hâline gelip kulun zâtî zikre geçmesinden daha aşağı mertebede şeylerdir. Çünkü kerâmetlerdeki hikmet, onlarla yakinlerinin artması, nefsin arzularına ve dünyanın lezzetlerine karşı dayanabilmeleri için müridlere bir takviye, sâliklere bir terbiyedir. Bu sâyede, onlarda, vakitlerini ibâdet ve taat ile mamur etmek için sönmüş azimleri harekete geçer ve onlarla mânen bir rahatlık bulurlar. Bununla birlikte, kendisine sırf yakin verilmiş kimsenin hâl ve derecesine yükselmeye çalışırlar. Çünkü gerçek yakîne ulaşmış kimsenin nefsi, Hakk’a daha çabuk icâbet eder, daha kolay bağlanır ve kâbiliyet yönünden de daha kâmildir. Öncekilere ise, birtakım kerâmetler verilerek, katılaşmış kalp ve duygularını yumuşatmak ve kapalı kalan kâbiliyetlerini açmak istenmektedir. Bir de şu var ki; kerâmete benzer bu tür şeyler, hidâyet yolundan ayrılıp, dalâlet yoluna sapmış râhipler ve Hint fakirlerine de verilebilir, onlar da bu şeylere ulaşabililer. Ancak bu tür şeyler onlara, gizli bir tuzak ve istidraç olarak, içinde bulundukları halleri güzel görüp, İlâhî rahmetten uzak ve mahrum olmaları, Allah Teâlâ’nın kendilerine murad ettiği körlük, sapıklık, alçaklık ve vebal içinde kalmaları için verilir. Ta ki; bunu gören ve bilen bir sâlik, kendisine verilen ufak tefek keramet türü şeylerle aldanmasın ve şâyet su ve hava üzerinde yürüse bile, gerçek takvâ ve zühdün icaplarını yerine getirmedikçe, bunun kendisine bir fayda vermeyeceğini bilsin. Boş hayal ile meşgul olup, mümkün olmayan şeylerle kendini avutan ve halvete ihlas ile girmeyen kimse; halvethânesine yalanla girer, bir aldanma ile çıkar. Bu durumda, ibâdetleri terk eder ve onları hafife alır. Allah da ondan ibâdetin lezzetini çekip alır. Kalbinden dinin heybet (ve hürmeti) gider; böylece dünya ve ahirette perişan olur. Sâdık bir mürid bilsin ki halvete girmekten (uzlete çekilmekten) maksad, vakitlerini ibâdet ve taatla mâmur ederek, azalarını bütün sevimsiz şeylerden alıkoyup Allahu Teâlâ’ya yaklaşmaktır. Halvete giren bazılarına, virdlere devam etmesi ve onları belirli vakitlere göre dağıtmaları uygun olur. Bazılarına, sadece bir zikre devam etmeleri uygun olurken; bazılarına da devamlı murâkabede kalmaları münâsib düşer. Bazılarına zikirden virdlere intikal etmesi uygun düşerken; bazılarına evrâdını tamamlayıp zikre geçmesi faydalı olur. Bunların şekil ve miktarını, rehber olan kâmil mürşid ta’yin eder. Kâmil mürşid; insanların farklı yapı ve karakterini bilen, onlara sevgi ve şefkat ile muamele eden, müridi terbiyesine nefsi adına değil, Allah için isteyen, nefsinin havâsına müptela olmayan ve kendisine tâbi olunmasından nefsi adına hoşlanmayan kimsedir. Kim, kendisine tâbi olunmasını istiyor ve bundan nefsi adına hoşlanıyorsa; böyle bir kimsenin bozduğu, ıslah ettiğinden daha çoktur. Çünkü o, Allah için değil, nefsi için hareket etmektedir.