Sûfiler, kırk gün çilehaneye girmekle, diğer zamanlarda peşine düşmedikleri özel bir şeyi arıyor değillerdir. Ancak, onlar, nefsin edebe muhalif tutumları ve içinde bulundukları hallerini karıştıracak davranışları çoğalınca, kırk gün özel bir riyazete girerek, orada elde ettikleri bereketi ve edebi bütün vakitlerine yaymayı hedeflemişlerdir. Bu vaktin kırk güne tahsis edilmesi, Rasûlullah’ın (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde, özellikle “kırk” ifadesinin kullanarak şöyle buyurmasına dayanmaktadır: “Kim kırk gün, Allah için ihlasla amel ederse, kalbinden diline doğru hikmet pınarları fışkırır.”167 Allahu Teâlâ dâ, Kur’an-ı Kerim’de, Hz. Mûsâ (a.s)’nın kıssasını anlatırken, kırk günü özellikle zikretmiş ve kendisine tamamen yönelmesi için kırk günü emrederek şöyle buyurmuştur: “Biz Mûsâ ile otuz gece (bana ibadet etmesi için) sözleştik ve ona bir on gün daha ekledik. Böylece Rabbinin tayin ettiği vakit kırk gün olarak tamamlandı.” (A’raf (7), I42.) Bu şöyle olmuştu: Hz. Mûsâ (a.s), Mısır’da, Benî İsrâil’e, Allahu Teâlâ düşmanlarını helak edip kendilerini onların elinden kurtarınca, Allah, kendilerine, içinde helal, haram, had ve hükümlerin açıklandığı bir kitab vereceğini va’detti. Allahu Teâlâ, Firavun u helak edip onları kurtarınca; Mûsâ (a.s) Rabbinden o kitabı istedi. Allahu Teâlâ da ona
167- (Ebû Nuaym, Hilye, V, 189; İbnu Mubârek, K. Zühd, No: 1014; Münzirî, et-Terğib, l, 56; İbnü’l-Esir, Câmiü’l- Usûl, XI, 557.)
otuz gün oruç tutmasını emretti. Vakit Zilkâde ayı idi. Otuzuncu günün gecesi olunca, Hz. Mûsâ’nin ağzında bir acılık peydâ oldu. Onu gidereyim diye; “hırnüb” denen bir ağaçtan yapılmış bir misvakla ağzını misvakladı. O zaman melekler, kendisine: “Senin ağzından (bu zamana kadar) misk kokusu kokluyorduk, sen onu bu misvakla bozdun!” dediler. Bunun üzerine Allahu Teâlâ ona, on gün Zilhicce ayından oruç tutmasını emretti ve kendisine: “Oruçlunun ağız kokusunun, benim yanımda misk kokusundan daha güzel olduğunu bilmez misin?” buyurdu. Hz. Mûsâ’nın orucu; gündüzleri bir şey yemeyip, geceleri yeme içme şeklinde değil, aksine, kırk gün boyunca hiçbir şey yememek şeklinde idi. Demek ki, midenin aç kalması; mânevî terbiye ve terakkide büyük bir esastır. Hz. Mûsâ (a.s) dahi, Allahu Teâlâ ile konuşmaya hazır bir hâle gelebilmek için, buna ihtiyaç hissetmiştir. Bütün varlığı ile Allahu Teâlâ’ya yönelmiş âriflerin kalblerinde oluşan ledünnî ilimler, Allahu Teâlâ ile bir nev’i konuşma sayılır. Kim, kırk gün, midesini aç tutup nefsini buna alıştırarak ihlas ile Allah için amel ederse, Rasûlullah’ın (s.a.v) haber verdiği gibi; Allah ona mânevî, ledünnî ilimlerin kapısını açar. Şunu da burada hatırlatalım ki; gerek Rasûlullah’ın (s.a.v) kavl-i şerifinde, gerekse Allahu Teâlâ’nın Hz. Mûsâ’ya verdiği emirde, bu sürenin kırk gün ile sınırlandırmasının özel bir hikmeti vardır. Bunun hakikatini ve sırrını da ancak, Allahu Teâlâ’nın kendilerine bildirdiği Peygamberler yahut onların dışında özel olarak bilgi verdiği ârif kimseler bilebilir. En iyisini Allah bilir; bunda şöyle bir sır gözüküyor: Allahu Teâlâ, Hz. Âdem’i yaratmak istediği zaman, çamurunun yoğrulup mayalanması için de kırk gün süre ta’yin etmiştir. Nitekim bir haberde: “Allahu Teâlâ, Âdemin çamurunu kudret eliyle (melekleri vasıtasıyla) kırk sabah yoğurdu.”168 Buyrulmuştur. Allahu Teâlâ, Hz. Âdem’i her iki dünyanın da imârı (ve ıslâhı) için yaratmış; kendisinden, Cenneti ma’mur etmesini istediği gibi dünyanın da imârını istemiş ve bunun için onu, hikmet ve şehâdet âlemine uygun bir terkibte, topraktan yaratmıştır. Bu ev, dünyâdır. Dünyânın ma’mur (ve islâh) edilmesi, o terkibten gelmektedir. Hz. Âdem, bildiğimiz ve alıştığımız şeklin dışında bir yaratılışla topraktan yaratılmıştır. Hz. Âdem, kırk gün süren bu ameliyeden dolayı, huzûr-ı ilâhiyeden kırk perde ile perdelendi. Her bir perde ile kendisine, huzûr-ı ilâhiyeden kopup; dünyâyı imâra yöneleceği bir hâl verildi. Eğer bu perdeler ve perdelenme olmasa ve Hz. Âdem (a.s) İlâhî huzurdan hiç kopmayacak olsaydı; dünyanın imârı mümkün olmazdı. Şu hâlde; hikmet âlemi olan bu dünyânın imârı ve yeryüzünde hilâfetullah vazifesinin görülebilmesi için, kurbiyyet makâmından (bazı zamanlarda) uzak kalmak asıl olmuştur. İşte kul, kendini Allahu Teâlâ’nın taatına verip tamamen ona yönelerek, geçim vs. derdinden kendisini çekerek çilehâneye girdiğinde; geçirdiği her bir günde Rabbi ile arasında engel olan bir perdeden kurtulur. Kalbinden kalkan her bir perde nisbetinde kul, İlâhî huzûra cezbedilir ve bütün ilimlerin menbaı ve kaynağı olan huzûr-ı ilâhiyede kurbiyyet makâmında bir yer elde eder. Kırk gün olunca bütün perdeler kalkar; artık İlâhî ilim ve mârifetler üzerine akmaya başlar. Sonra, bu ilim ve mârifetler, İlâhî azamet nûrunun iksiri kendilerine ulaşınca birer nûra dönüşürler. Hadisü’n-nefsten kaynaklanan şeyler, artık birer ilhâmî ilme dönüşür ve bu nefsî duygular, azamet-i İlâhiye nurlarını kabûl için bir zemin olur. Şayet nefis ve
- (Beyhakî, el-Esmâ ve’s-Sıfat, 327 (1. baskı).)
ona âit düşünceler olmasaydı; İlâhî ilimler ortaya çıkmazdı. Çünkü hadisü’n-nefs, nurların kabûlü için bir kab durumundadır. Haddi zâtında kalbin, ilmi kabul edecek bir şeyi yoktur. Rasûlullah’ın (s.a.v) hadisinde geçen: “Kalbinden diline hikmet akar.” sözüyle kalbin şu hâline işâret edilmiştir: Kalbin yaşadığımız âleme dönük olması itibariyle nefse bakan bir yönü, gayb âlemine dönük olması itibârıyle de rûha bakan diğer bir yönü vardır. Bu sıfatıyla kalp, nefiste gizlenmiş ilimleri kendi tarafına çeker ve onları, tercümanı olan dile çıkarır. İlimlerin kalbden çıkması işte böyle olur. Çünkü ilim kalbde kök salmıştır. Kalb ve rûhun, ilhâm rütbelerinin üstünde ve ötesinde, ilhâmın kaynağı olan Allahu Teâlâ’ya yakınlık noktasında, değişik ve farklı rütbeleri vardır. Kul, mâsivadan kesilerek tamamen Allahu Teâlâ’ya yöneldiğinde, vücûdunda alınacak mânevî mesâfeleri kateder ve nefsinin mâdeninden ilim cevherlerini çıkarır. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “İnsanlar altın ve gümüş mâdenleri gibi (farklı yapı ve kıymette) dirler. Onların câhiliyye devrinde hayırlı olanları, dini iyice öğrendikleri zaman, İslam’a girişlerinde de insanların en hayırlısı olurlar.”169 İşte çilehâneye giren de amelinde Allah için ihlas sahibi oluşuyla her gün, kendisini Allahu Teâlâ’da uzaklaştıran, cibilliyetindeki toprağa bağlı tabaka ve perdelerden bir perde keşfedip açar. Böylece, kırk gün boyunca, Rabbi ile arasında engel olan bütün perdeler açılır. Kulun (halvete girişindeki niyet ve hâlinin) sıhhatinin alâmeti ve orada iken ihlası koruduğunun ve halvetinin kendisine bir fayda verdiğinin işâreti; onun kırk günden sonra kalbini tamamen dünyadan çekmiş olması ve ebediyet yurdu olan âhirete yönelmesidir. Çünkü; dünyadan kalbi çekmek yani zühd hâli, hikmetin ortaya çıkması için zaruridir. Dünyadan gönlünü çekmeyen, hikmet sâhibi olamaz. Bir kimse kırk gün halvete girer de hikmeti elde edemezse; bu onun, halvetin şartlarını ihlâl ettiğini ve amelinde Allah için ihlas sâhibi olmadığını gösterir. İhlas sâhibi olmayan da Allah’a ibâdet etmiş olmaz. Çünkü, Allahu Teâlâ bizlere ameli emrettiği gibi, amelde ihlas sâhibi olmamızı da emrederek şöyle buyurmuştur: “Halbuki onlar, ancak, dinde ihlas sâhibi olarak Allah’a kulluk yapmakla emrolundular.” (Beyyine (98), 5.) Safvan b. Assel’den (r.a) rivâyet edilen bir hadis-i şerifte, Rasûlullah (a.s) şöyle buyurmuştur: “Kıyâmet günü olduğunda ihlas ve şirk, Aziz ve Çelil olan Allah’ın huzûruna gelirler. Rabbül âlemin, ihlasa: “Sen ve sana sâhip olanlar Cennete gidiniz.” Şirke de: “Sen ve ehlin Cehenneme gidiniz” buyurur. Yine bu hadisin ilk râvileri yoluyla Ebû Abdurrahman es-Sülemî, Kuzeyfe’nin (r.a), şöyle dediğini nakletmiştir: “Rasûlullah (a.s)’a: “İhlasın ne olduğunu?” sordum, buyurdu ki: “Ben de Cebrâil’e: “İhlas nedir?” diye sordum şöyle dedi: “Ben de Rabbu’l-âlemine: “İhlas nedir?” diye sordum; şöyle buyurdu:
- (Buhârî, Enbiyâ, 4; Menâkıb, I; Müslim, Fedâil, 168, Ahmed, Müsned, IV, 101)
“İhlas; benim sırlarımdan bir sırdır, onu, kullarımdan sevdiklerimin kalbine emânet eder (yerleştirir)im.”170 Bazı insanlar, nefsi istemediği ve yanaşmadığı halde halvete girer. Çünkü nefis tabiatı itibariyle, halvetten nefret edici olup, halkın arasına karışmaya çok meyyâldir. Sâhibi onu boş alışkanlıklarından ayırıp Allahu Teâlâ’nın taatına bağlayınca; çektiği acıların yerine kalbde, (mânevi) bir halâvet (tad) oluşur. Zünnûn el-Mısrî (rah.) demiştir ki: “İnsanı, halvetten daha çok ihlasa sevkeden hiçbir şey bilmiyorum. Kim halveti severse, İhlasın temel direğini eline geçirmiş ve sıdkın en sağlam rüknüne sâhip olmuş olur.” Şiblî (rah.), kendisinden nasihat isteyen, bir adama: “Yalnızlığa sarıl! Halk arasında adını unuttur. Ölene kadar kendi köşene çekilip kıblene yönel ve ibâdetle meşgul ol demiştir.” Yahya b. Muaz (rah.): “Yalnızlık sıddıkların en büyük arzusudur.” demiştir. İnsanların bazılarının da içinde halvet ve yalnızlığa çekilme duygusu harekete geçer ve nefsi kendisini buna çeker. Bu, onun halvete ve mânevî hallere güzel istîdât sâhibi olduğunu gösterir. Bize kadar ulaşan şu hadiste de Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin hâlinin böyle olduğu görülmektedir. Hz. Âişe (r.ah) demiştir ki: “Rasûlullah’a (s.a.v) vahiy ilk olarak, gördüğü sâdık rüyâlarla başladı. Gördüğü her rüyâ sabah aydınlığı gibi ertesi gün ortaya çıkardı. Sonra kendisine halvet hâli (yalnızlık) sevdirildi. Hıra nûr dağına gider, belli günler âilesinden ayrılarak ibâdetle meşgul olurdu. Bunun için yanına azığını alıp giderdi. Sonra Hz. Hatice’nin yanına iner, yine bir miktar azık alarak Hırâ mağrasına dönerdi. Kendisine vahiy ve peygamberlik gelene kadar böyle devam etmişti. Bir gün mağarada iken kendisine Melek (Cebrâil) geldi ve:
“Oku!” dedi. Rasûlullah (a.s): “Ben okuma bilmem!” dedi. Bundan sonraki olanları Efendimiz (a.s) şöyle anlatmıştır: “Bunun üzerine melek beni takatim kesilinceye kadar sıktı. Sonra bırakıp tekrar: “Oku!" dedi. Ben: “Ben, okuma bilmiyorum!" dedim. Beni ikinci kez tâkatım kesilinceye kadar sıkıp, sonra serbest bırakarak tekrar: “Oku!” dedi. Ben yine: “Okuma bilmiyorum.” deyince, üçüncü defa beni tâkatım kesilinceye kadar sıkıp bıraktı ve: “(Herşeyi) Yaratan Rabbinin adı ile oku! O insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku! Rabbin nihâyetsiz kerem sâhibidir. O, kalem ile yazmayı öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti.” (Alak (96), 1-5)
Rasûlullah (a.s) duyduklarını tekrar etti. Vahiy kalbine intikal etti. Bu hâlin etkisiyle kendisinde bir titreme meydana geldi. Hemen Hz. Hatice’nin yanına dönerek: “Beni örtünüz, beni örtünüz!” buyurdu. Kendisini örttüler. Üzerindeki ürperti gidene kadar öylece kaldı. Sonra, Hz. Hatice’ye:
170- (Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, XII, 80-81.)
“Bana ne oluyor?” dedi ve başından geçenleri ona anlattı. Sonra da: “Aklımdan korktum!” dedi. Hz. Hatice (r.ah) de: “Öyle deme! Allah’a yemin ederim ki, O seni asla mahzun edip üzmez. Çünkü sen akrabana bakarsın, doğru söylersin, güçsüzlerin işini görür yardım edersin. Fakire ikramda bulunur, kimsenin vermeyeceğini verirsin. Misâfiri ağırlarsın. Halkın başına bir mûsibet gelse onlara yardım edersin.” dedi ve onu amcası Varaka b. Nevfel’e götürdü. Varaka, câhiliyye devrinde Hristiyan olmuş birisiydi. İbrânice yazı yazmasını bilirdi. Incil’den, İbrânice olarak Allah’ın dilediği kadar (epeyce) yazmıştı. Gözleri görmez bir pîr-i fâni idi. Hz. Hatice (r.ah) kendisine: “Ey amca! Dinlesene, kardeşinin oğlu neler söylüyor?” dedi. Varaka: “Ey kardeşimin oğlu, ne gördün (ne oldu)?” diye sordu. Rasûlullah (a.s) da başından geçenleri ona anlattı. Anlatılanları dinleyen Varaka, Rasûlullah (a.s)’a: “O sana gelen melek, Hz. Mûsâ’ya indirilen Nâmus-u Ekber (Cebrâil)’dir. Ah! Keşke, senin dâvet günlerinde genç olsaydım. Keşke kavminin seni vatanından çıkardıkları zaman hayatta olsaydım.” dedi. Rasûlullah (a.s): “Onlar beni vatanımdan çıkaracaklar mı?” diye sordu. Varaka: “Evet, senin gibi vahiy getirmiş her peygambere mutlaka eziyet yapılmıştır. Eğer senin dâvet günlerine yetişirsem, sana, son derece yardım ederdim.” dedi. 171 Câbir b. Abdullah şöyle rivâyet etmiştir: Rasûlullah (a.s)’ı vahyin kesilmesinden bahsederken işittim; şöyle buyuruyordu: “Ben bir gün yürürken gökten bir ses işittim. Başımı kaldırdım, bir de baktım ki; Hırâ’da bana gelen melek, semâ ile arz arasında bir kürsi üzerinde oturmuş. Bundan son derece irkildim, hemen eve döndüm ve: “Beni örtünüz! Beni örtünüz!” dedim. Üzerimi örttüler. Sonra Allah, şu âyetleri indirdi: “Ey örtüye bürünen Rasûlüm! Kalk, (iman etmeyenleri) uyar. Sâdece Rabbini yücelt. Elbiseni temiz tut. Kötü şeyleri terket.” (Müddesir (74), 1-5.) Anlatıldığına göre; Rasûlullah (a.s), vahyin kesildiği günlerde, defalarca kendini dağların başından kendisini atmaya niyetlenmiştir. Her niyetlenişinde Cebrâil (a.s.) kendisine görünerek: “Yâ Muhammed! Şüphesiz sen Allah’ın Rasûlüsün.” demiş ve sıkıntısını gidermiştir. Vahiy uzun süre kesilince; Rasûlullah (a.s.) yine aynı duruma niyetlenmiş, Cebrâil (a.s) tekrar kendisine gözükerek aynı sözü tekrar söyleyip onu vazgeçirmiştir.172 Rasûlullah’ın (s.a.v) nübüvvetin başlangıcında gelişen bu hâl ve haberler, mürşid-i kâmillerin mürid ve hak taliplerine halveti seçmeleri hususunda bir örnek ve asıl olmuştur. Halvete girenler halvetlerinde Allah için ihlas sahibi olduklarında; Allahu Teâlâ kendilerine, O’nun için terk ettikleri şeylere karşılık olarak, manen ünsiyet edip rahatlayacakları şeyleri açıp nasib eder. Şunu da hatırlatalım ki, gerçek sûfilerin halveti devamlıdır; onlar her zaman halk içinde de Hakk ile beraber olurlar. Ancak bu kırk günün, kulun üzerinde Allahu Teâlâ’nın mânevî müjdelerinin gerçekleşmesi ve yüce ihsanlarının zuhûr etmesi için apaçık bir te’siri ve faydası vardır.
171- (Buhârî, Bed’il-Vahy, 3; Şevkânî, Fethu’l-Kadir, V, 328.) 172- (Buhârî, Ta’bir, 1; Bkz: es-Saâtî, Fethu’r-Rabbânî, XX, 209.)