Ara
Menü

SEMÂ ÂDABI

2.408 kelime

Bu bölüm, semâ’ın edeblerini, sema yaparken düşen hırkayı parçalamanın hükmünü, bu hususta büyüklerin işâretlerini, bu konuda tavsiye edilen ve sakındırılan durumları içine almaktadır. Tasavvuf, bütün hallerde sıdk üzere kurulmuştur ve her yönüyle ciddiyettir. Sâdık bir mürid, niyetini Allahu Teâlâ için hâlis yapmadıkça, semâ yapılan toplantılara katılmamalı, semâ ile güzel hâlinin ve mânevî durumunun artmasını isteyip, nefsânî herhangi bir şeye meyletmekten çekinmelidir. Sonra, bu tür toplantılara katılmadan önce istihâre yapmalı, kesin karar verince de Allahu Teâlâ’dan, onda bereket yaratmasını istemelidir. Meclise girdiğinde, tam bir sükûnet içinde, sıdk ve vakara sarılmalıdır. Ebu Bekir el-Kettânî (r.a) demiştir ki: “Semâ yapan kimse, semâda (nefsi adına) bir rahatlık aramamalı, kendisine gelecek herhangi bir vecd, şevk, galabe ve vâridatı temkinle karşılayıp dengesini kaybetmemelidir. Çünkü bu tür vâridat, onu hareket ve sükûndan alıkor. Bunun için sâdık, vecd istemekten çekinmeli, özellikle meşâyıhın huzurunda elden geldiği ölçüde semâ anında hareket etmekten kaçınmalıdır. Anlatılır ki bir genç, Cüneyd el-Bağdâdî’nin sohbetine devam ediyordu. Ne zaman semâ yapsa, bir sayhâ atıp, değişik hallere giriyordu. Bir gün, Cüneyd el-Bağdâdî, kendisine:

159- (Buhârî, Tefsir-i Sûre, 4/9; Fedâilu’l-Kur’ân, 31,32, 35 (Kur’an okuması istenen Sahâbi bazı rivâyetlerde, Abdullah b. Mes’ud’tur. Bkz: Buhârî, a.g.y.). Ebû Dâvud, İlim, I3; Tirmizî, Tefsir, 4-II.)

“Bundan sonra, sende böyle bir hâl zuhûr ederse, sohbetimde bulunma!” diye tenbihatta bulundu. Genç ondan sonra, (herhangi bir vecd hâli geldiğinde) kendisini zabtediyordu. Çoğu zaman bu yüzden buram buram terliyordu. Günlerden bir gün, bir sayha attı ve oracıkta ruhunu teslim etti. Demek ki; herhangi bir vecd hâli gelmeden vecd gösterisinde bulunmak veya (mânevî) bir hâl sâhibi olmadan, hal iddiâ etmek, sadâkata yakışmaz ve böyle bir davranış münafıklığın tâ kendisidir. Anlatıldığına göre; Ebu’l-Kâsım Nasrabâzî (r.a) semâ yapmaya çok düşkündü. Bu konuda kınandığı zaman: “Evet o, oturup gıybet yapmamızdan daha hayırlıdır!” dedi. Bunu duyan Ebû Amr b. Büceyd ve arkadaşlarından birisi: “Heyhât! Ya Eba’l-Kâsım, semâ anında yapılan azıcık bir hatâ, şu kadar sene gıybet etmemizden daha şerlidir!” diye uyardı. Bunun sebebi şudur: Şüphesiz semâ anında yapılan hatâ, bir yandan, bunun Allahu Teâlâ’ya ait olduğu ima edilmekte, diğer yandan, olmayan bir şeyi var göstererek sahte bir hâl ile rahatlık aranmaktadır. Böyle bir davranışta birçok günah bulunmaktadır. İşte onlardan bazıları: Allahu Teâlâ, kendisine hiçbir şey hibe etmediği halde, hibe etmiş gibi gözükerek Allah adına yalan söylemektedir. Allahu Teâlâ adına yalan söylemek ise hataların en çirkinidir. Mecliste bulunanları, hakkında hüsn-i zanna sevk ederek (onları bir nevi) aldatmak. Aldatmak bir hiyânettir ve büyük günahlardandır. Rasûlullah (a.s): “Bizi aldatan bizden değildir." 160 buyrulmuştur. Bu durumdaki bir kimse, işin ehli sâlih bir insan değilken, dışarıdan bakan onu iyi zanneder. Semâdan sonra kendisinden bu hâline ters düşecek hal ve hareketler zuhûr edince, halkın itikadı bozulur. Bu da ehli salah kimselere karşı halkın akidesinin bozulmasına sebep olur. Halk, iyi zannettiği kimseler hakkındaki inancının bozulmasından dolayı zarar görür ve sâlihlerden ümidini keser. Bu durumda sâlihlerin mânevi yardımı da ondan kesilir. Bundan, pek çok âfet ortaya çıkar. Biraz araştıran kimse onu fark edebilir. Bu kimse, meclistekileri hareketlerinde kendisine uymaya mecbur eder. Bu tavrıyla, onları boş bir şeye zorlamış ve sıkıntıya sokmuş olur. Ayrıca cemaatin içinde, ferâsetiyle onun bir yalancı olduğunu fark eden kimse bulunur ve ortalığın tadını bozmayayım diye, cemaate uymak için kendisini zorlar. Yukarıdaki durumda oluşacak günahları açıklamak çok uzun sürer. Hâl böyle olunca; o kimse Allah’tan korkup benzeri hareketlerden sakınsın. Ancak hareketi, hâkim olamayacağı bir ürperti yahut geri çeviremeyeceği bir hıçkırık durumuna geldiğinde zuhur eden hâle göre davransın. Böyle bir durumda o hareket, mecburen alıp-vermek zorunda olduğu nefes mesâbesinde olur. Seriyy es-Sakatî demiştir ki: “Vecd sâhîbinin feryadının meşru’ olmasının şartı; yüzüne bir kılıçla vurulduğunda, acısını hissetmeyecek bir dereceye ulaşmasıdır.” Bu hâl, ehl-i vecdden bazılarında nâdiren vâki olur. Vecd sâhibi, bu mertebeye, bazen gaybet hâlinden dolayı ulaşamaz. Fakat bu andaki seyhâsı, nefes alıp vermesinde olduğu gibi, mecbûriyetle karışık bir irâdeyle olur. O durumda, hareketlerini kontrol edip, kendisine gelen bağırıp çağırma heyecanını durdurması gerekir. Dikkat edilecek edeb budur.

160- (Müslim, İman, I64; Ebû Dâvud, Büyü’, 50; Tirmizi, Büyü’, 72.)

Üst baş yırtmada sağı solu dağıtma konusunda daha edepli ve hassas olunması gerekir. Çünkü bunda malı telef ve olmayacak şeyleri infâk mevcuttur. Şiir ve kaside söyleyene hırkanın atılması hediye edilmesi de böyledir. Zorlama ve gösterişten uzak olup, güzel bir niyete sâhip bulunmadıkça, bunun yapılması da uygun değildir. Fakat, güzel bir niyetle, hırkasını kaside söyleyene atmasında vermesinde bir sakınca yoktur. Rivâyete göre; Ka’b b. Züheyr, (Ka’b b. Züheyr, Rasûlullah (a.s.) devrinde meşhur Câhiliyye şâirlerindendi. Allah Rasûlü ve yakınlarını hicveden şiirlerle İslam’a düşmanlık ettiğinden, öldürülmesi emredilmişti. Sonunda. Kendisi yüzünü sarıp gizleyerek Efendimiz (s.a.v.)’in huzuruna gelmiş ve müslüman olup affedilmiştir. Yukarıda bahsedilen kasideyi, affedildiği anda söyleyivermiştir. (Mütrc.)) Mescid-i Nebevî’ye, Rasûlullah’ın (s.a.v) yanına gelerek, kendisine, başlangıcı şu mânada olan beyitleri okudu:

“Ayrıldı benden sevgilim Kalbim yara bu günlerde Arkasında bir köleyim Sanki bağlı zincirlerde” Uzunca bir kasideden sonra, şu mânadaki son beytine geldi: “Bil ki; yüce Nur Peygamber, Yalın keskin kılıca benzer, O’nun nûruyla beraber, Yol bulunur zulmetlerde.”

Bunun üzerine, Rasûlullah (a.s): “Sen kimsin?” diye sordu. O da hemen, kelime-i şehâdet getirip: “Ben Ka’b.b. Züheyr’im” dedi. O zaman, Rasûlullah (a.s) O’nun müslüman oluşundan ve söylediği kasideden çok memnun olarak, üzerinde bulunan hırkay-ı saâdetlerini çıkarıp ona verdi.161 Hz. Muâviye (r.a), hilâfeti zamanında, Ka’b b. Züheyr’e adam göndererek: “Rasûlullah’ın (s.a.v) hırkasını onbin dirheme bize sat!” dedi. O da cevaben: “Ben Rasûlullah’ın (s.a.v) hırkasını hiçbir şeye değişmem.” diye haber gönderdi. Ka’b vefat edince, Hz. Muâviye, onun evlatlarına yirmibin dirhem göndererek hırkayı aldı. Bugün o hırka el-İmam en-Nâsır Lidinillah’ın yanında muhâfaza edilmektedir. (Müellif, kendi zamanıdaki Abbâsî halifesinden bahsetmektedir. Bahsedilen hırka, daha sonra Milâdî 1517 de Mısır’ın fethiyle hilâfetin Sultan Selim’e geçmesiyle, diğer mukaddes emanetlerle birlikte Topkapı Hırka-i Saâdet dâiresine nakledilmiştir. (Mütrc.)) (Allah onun bereketine kavuşturup güzel günler görmeye vesile etsin). Mutasavvıfların hırka giyme, giydirme ve hediye etme konusunda uyguladıkları birtakım edebler vardır. Onlara riâyet etmek; sohbet, muâşeret ve güzel geçim için gerekli şeylerdendir. Selefin çoğu bu şeyleri bilmezler ve uygulamazlardı. Fakat, ehl-i tasavvufun güzel bulup üzerinde ittifak ettikleri ve şeriat tarafından da reddedilmeyen bir şeyi inkara sebep ve gerek yoktur. Bunlardan birisi şudur: İçlerinden birisi, semâ anında harekete geldiğinde üzerinden hırkası düşer yahut kendisine bir vecd gelir ve o anda başından düşen sarığını kaside söyleyene atar. Bu işi yapan bir halife veya şeyh ise, meclistekilerin de sarıklarını çıkararak ona uyması güzel bulunmuştur. Orada hazır bulunanlar, büyüklere uyarlar ve gencin hareketine katılmazlar. Semâ bitip, vecde gelen kimse yere düşen hırkasını

161- (Hâkim, Müstedrek, III, 582-583, Heysemî, Mecmau’z-Zavâid, IX, 394.)

geri alınca, meclistekiler de sarıklarını alıp başlarına koyarak ona uyarlar. Vecde gelenin hırkası kaside söyleyene atılmış ve bu, ona verilme kastıyla yapılmışsa; hırka onundur. Ona atılmış fakat verilme kastedilmemişse; bu durumda, bir görüşe göre, o hırka yine kaside söyleyenindir. Çünkü vecde düşeni harekete geçiren odur ve hırkanın çıkarılıp atılmasını gerektiren vecd hâli ondan kaynaklanmıştır. Bazıları da: “Hırka oradaki topluluğundur. Kaside söyleyen onlardan birisidir. Çünkü, vecde gelenin hareket etmesine sebep; cemaatin bereketi yanında, okuyucunun sözü ve sesidir. Vecd, sâdece okuyucunun sözüyle oluşmamıştır. Bu durumda; kaside söyleyen, oradakilerden birisi gibi olmaktaydı; bunun için ortaya atılan hırka, oradaki cemâatindir demişlerdir. Bu anlayışa, şu hâdisede bir delil vardır. Rivâyete göre; Rasûlullah (s.a.v), Bedir günü şöyle buyurdu: “Kim şu mekânda durur, düşmana karşı korsa, ona şu (kadar ganimet) vardır. Kim bir düşmanı öldürürse; ona şu kadar ganimet vardır. Bir esir alana da şu kadar ganimet vardır.” Bunu duyan gençler, düşmanın üzerine koştular. Yaşlılar geride kaldı. İleri gelen sahâbîler de sancakların yanında kaldılar. Allahu Teâlâ müslümanlara zafer nasib edince, gençler kendilerine va’dedilen ganimetin verilmesini istediler. Bunun üzerine ihtiyarlar: “Biz sizin için arkadan destek ve ihtiyat kuvveti idik. Bizi bırakıp ganimeti sadece siz alamazsınız.” dediler. Bu hâdise üzerine, Allahu Teâlâ: “Rasülüm! Sana, ganimetlerin kime âit olduğunu soruyorlar. De ki: Ganimet (in taksimi) Allah ve Rasûlüne âittir.” (Enfâl (8), 1.) âyet-i kerimesini indirdi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v), ganimeti savaşa katılanlara eşit olarak taksim etti.”162 Denilmiştir ki: Eğer kaside söyleyen o cemaattan birisi ise, hırkayı alma konusunda onlardan birisi gibidir. Onlardan olmayıp ücretle tutulmuş birisi ise; kendisine kıymetli bir hediye verilir. Bütün bunlar, mecliste işi idâre eden ve yöneten bir mürşid bulunmadığı zaman uygulanır. Ancak, mecliste, kendisine saygı duyulan ve emrine uyulan bir mürşid varsa, bu konuda yapılması gerekeni o bilir. Bu konuda farklı hâl ve uygulamalar mevcuttur. Mürşidin içtihad yetkisi vardır. Uygun gördüğü şekilde icraatta bulunur. Hiç kimsenin ona itirazı olmaz. Meclistekilerden veya muhiblerden birisi hırkaların karşılığını vererek kurtarır, kaside söyleyen ve cemaat da buna râzı olurlar ve herbiri hırkasını parçalanmadan geri alırsa; bunda bir sakınca yoktur. Şâyet aralarından birisi, kendinden çıkan hırkayı, bir niyetinden dolayı illâ da bir başkasına vermek istiyorsa; hırkasını okuyucaya verir. Bunun yanında, kuvvetli bir hâl galabesiyle irâde ve ihtiyarını kaybeden sâdığın, vecde gelip hırkısını parçalaması, mecburen alınan nefes gibidir. (Nefesi almak zorunda olduğu gibi; o hâle düşünce bazı şeyleri yapmaya da mecbur kalmaktadır. Sallanma, üstünü başını yırtma, sıçrama, sayhâ atma, yuvarlanma vs. gibi.) Böyle bir vecdle parçalanmış hırkayı elinde tutmak ve onunla bereketlenmek isterse bu haktır. Çünkü vecd; Allahu Teâlâ’nın mânevi fazlı ve ihsânının bir eseridir. Hırkanın parçalanması da vecdin neticesidir. Öyleyse böyle bir hırka, Rabbânî bir hediye olarak baş göz edilip canlar fedâ etmeye lâyık olmuştur (Artık ona, ayrı bir değer verilir.) Şâir der ki:

162- (Beğavî, Meâlimu't-Tenzil, 111, 324; Taberî, Câmiu'l-Beyân, VI, 172; Suyûtî, ed-Dürrü’l- Mensûr, IV, 6.)

Yaklaştıkça mesâfe geliş günü evlere, Yayıldı kokuları, sürür doldu cesede. Rasûlullah (s.a.v), yeni taze bir yağmur yağınca, onu karşılar, onunla bereketlenir ve: “Bu, Rabbinin katından yeni ayrılıp (kullara ihsan edilmiştir).’’ 163 buyururdu. İlâhî vecdin etkisiyle parçalanmış hırka da yeni olarak ihsan edilmiş bir berekettir. Hırka yırtık ise; hemen meclistekilere dağıtılır. Sağlam hırkalar hakkında ise mürşid karar verir. Eğer dervişlerden birisine onlardan bir şey tahsis ederse o, onundur. Veya onu parçalayıp dağıtacak olursa, hüküm ona âittir. Bu uygulamalara bakılarak: “Bu, tefrittir ve isrâftır” denilemez. Çünkü küçük bir hırka parçası da yerine göre, ihtiyaç anında büyükleri gibi işe yarar. Emîrü’l-Mü’minin Hz. Ali Ebî Tâlib’in (r.a) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Rasûlullah (a.s)’a ipek bir elbise hediye edildi. Efendimiz (s.a.v) de onu bana gönderdi. Ben de onu giyerek, huzuruna çıktım. Beni o halde görünce: “Ben kendim için hoş görmediğim bir şeyi senin giymene de râzı olmam. Onu parçalayıp kadınlara başörtüsü yap!” buyurdu. Diğer bir rivâyette olay şöyle anlatılır: Hz. Rasûlullah’a (s.a.v): “Bunu ne yapayım, giyeyim mi?” diye sordum; “Hayır, onu Fâtımalar arasında başörtüsü olabilecek şekilde paylaştır.”164 buyurdu. Efendimiz (s.a.v), Fâtımalarla; Hz. Ali’nin annesini, kendi kızını ve Hz. Hamza’nın kızını kastetmiştir. Bu rivâyette; hediyenin ipekten dokunmuş bir hülle olduğu anlaşılmaktadır. Hem bu rivâyet, elbisenin yırtılıp parçalar hâline getirilmesinin sünnetten bir delilidir. Anlatıldığına göre; Nisâbur’da fakihlerle sûfiler bir dâvette buluştular. O arada birisinin hırkası düştü. Oradaki fakihlerin büyüğü Şeyh Ebû Muhammed el-Cüveynî, sûfilerin şeyhi de Şeyh Ebu’l-Kâsım el-Kuşeyrî idi. Ortaya düşen hırka, âdetleri üzere sûfiler arasında taksim edildi. Bunu gören Şeyh Ebû Muhammed, fakihlerden birisine dönerek, gizlice: “Bu bir israf ve mal için zâyiattır.” dedi. Ebu’l-Kâsım el-Kuşeyrî bu sözü duydu fakat, birşey demedi. Taksim işi bitince, hizmetçisini çağırttı. Ona: “Cemaata bak! Kimde hırka parçalarından yapılmış bir seccâde varsa, onu bana getir.” dedi. Hizmetçi (istenilen şekilde yapılmış) bir seccâde getirdi. Sonra Hazret, işin ehli olan bir mütehassıs çağırarak: “Bu seccâde (bu hâliyle) açık artırmada kaça satın alınır?” diye sordu. Adam: “Bir dinara” dedi. Kuşeyrî: “Şâyet bu, tek parça bir kumaştan olsaydı, ne kadara satılırdı?” diye sordu, Adam: “Yarım dinara!” deyince, Kuşeyrî, Şeyh Ebû Muhammed’e dönerek: “Buna malın zâyi olması denmez.” dedi.” Kesilen ve parçalanan hırka, sûfilerden olsun olmasın, mecliste bulunan ve sûfilere karşı hüsn-i zann besleyen herkese, teberrüken dağıtılır. Buna, şu hâdise bir delildir: Tank b. Şihâb rivâyet ediyor: Basra’lılar Nihâvend’e savaşa gittiler. Kûfe’liler de başlarında Ammar b. Yâsir (r.a) olduğu halde, arkadan yardıma geldiler. Sonunda

163- (Müslim, İstiskâ, 13; Ebû Dâvud, 105; Ali Nasıf, et-Tac, V, 135.) 164- (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 12; Müslim, Libas, 18.)

savaş kazanıldı. Basra’lılar ganimet mallarından Kûfe’lilere birşey vermek istemediler. Benî Temim kabilesinden bir adam, Ammar’a: “Ey kulağı kesik adam! Ganimetlerimizde bize ortak olmak mı istiyorsun?” dedi. O da bir mektubla durumu, Hz. Ömer’e (r.a) bildirdi. Hz. Ömer (r.a) cevabında: “Ganimet savaşa katılan herkese âittir.” diye haber yolladı. Bazıları; hırkanın parçalanmış kısmı cemaate taksim edilir, sağlam kısmı kaside okuyana verilir, görüşündedirler. Buna delil olarak da Ebû Katâde’nin şu rivâyeti delil gösterilmektedir. Ebû Katâde (r.a) demiştir ki: “Huneyn’de savaş tamamen sona erip, düşman ordusundan ayrıldığımız zaman, Rasûlullah (s.a.v) buyurdu ki: “Kim bir düşman askeri öldürmüşse, üzerinde bulunanlar ona âittir.”165 Bu hadiste, sağlam hırkanın durumu hakkında bir işâret vardır. Parçalanmış hırkaya gelince, onun için yapılacak olan, meclistekiler adedince pay edip her birine birer parça dağıtmaktır. Şayet bölüştürme esnasında, daha önce mecliste bulunmayan birisi içeri girerse, bir pay da ona verilir. Ebû Mûsâ el-Eşa’rî (r.a) şöyle rivâyet etmiştir: “Hayber’in fethinden üç gün sonra, Rasûlullah’a (s.a.v) geldiğimde, ganimetten bize de pay ayırdı. Bizden başka, savaşa katılmamış hiç kimseye pay ayırmadı.” 166 Sûfilerin, zâhid geçinen fakat semâdan bir zevk ve lezzeti olmadığı için aslında güzel olan şeyleri inkâr eden yahut dünya ehli olup idâre edilmeye muhtaç olan veya kendini vecde zorlayıp yapmacık hareketleri ile meclistekilerin huzurunu kaçıran kimselerle semâ toplantılarında bulunmaları uygun değildir. Ebû Zur’a, bize, Enes b. Mâlik (r.a)’den şu hâdiseyi nakletti: “Rasûlullah’ın (s.a.v) yanında bulunuyorduk. O anda Cebrâil (a.s) geldi ve: “Ya Rasûlallah! Senin ümmetinin fakirleri zenginlerinden yarım gün önce Cennete girecekerdir. Bu yarım gün, (dünya günleri ile) beşyüz sene etmektedir.” dedi. Bunu duyan Allah Rasûlü (s.a.v), gâyet sevinerek: “İçinizde bize şiir söyleyecek kimse yok mudur?” diye sordu. Cemaatın içinden bir bedevî: “Evet ya Rasûlellah, ben söyleyebilirim.” dedi. Rasûlullah (s.a.v): “Öyleyse, gel söyle!” buyurunca; a’râbî şu mânadaki şiiri okudu:

Ciğerimi soktu hevâ yılanı, Ne tabibi var ne de okuyanı. Ancak o aşkına daldığım Habib, O’dur bütün ilaçların sahibi tabip.

Rasûlullah (s.a.v), bunu işitince vecde geldi. Orada bulunan Ashab-ı Kirâm da vecde geldiler. Öyle ki; Rasûlullah’ın (s.a.v) omuzundan ridâsı düştü. Vecd hâlinden çıkınca, herbiri yerlerine döndüler. Muâviye b. Ebi Süfyân:

165- (Ebû Dâvud, Cihâd, 136; Tirmizî, Siyer, 13.) 166- (Buhârî, Meğâzî, 38; Ahmed, Müsned, IV, 406.)

“Haraketiniz ne güzeldi, yâ Rasûlellah!” dedi. Rasûlullah (s.a.v): “Öyle deme Ya Muaviye! Sevgilinin zikrini işittiğinde (muhabbetle coşa gelip) titremeyen, kimse kerim değildir.” buyurdu. Sonra omuzundan düşen ridâsını, orada bulunan dörtyüz kişiye pay edip dağıttı.” Yukarıdaki hadisi işittiğimiz senedle müsned olarak zikrettik. Hadis uleması bu hadisin sıhhati konusunda konuşmuş ve sahih olmadığını söylemişlerdir. Rasûlullah’dan (s.a.v) nakledilen ve zamanımızdaki kimselerin vecdine, semâlarına, bu tür meclislerde toplanmalarına uygun düşen bundan başka bir hadis de bulamadım. Eğer bu hadis sahih olsaydı; sûfiler ve zamanımızdaki kimselerin semâları ve hırka parçalayarak taksim etmeleri konusunda ne güzel bir delil olurdu. En iyisini Allah bilir. Bana öyle geliyor ki bu hadis, bu rivâyet şekliyle sahih değildir. Ben onda, Rasûlullah’ın (s.a.v) ashâbıyla bir arada bulunmasındaki diğer haberlerde bulduğum zât-ı âlisine yakışan hâli ve zevki bulamıyorum. Hem, Ashâbı-Kirâm, hadiste bize ulaşan duruma göre hareket etmiyorlardı. Bu yüzden, kalbim, tam bir itmi’nân hâlinde onu kabûle yanaşmıyor. Bu işin en doğrusunu Allah bilir.