Ara
Menü

SEMÂA İHTİYAÇ DUYMAYANLARIN HÂLİ

2.393 kelime

Bil ki vecd, daha önce kaybedilen bir şeyin bulunduğunu gösterir. Kaybetmeyen bulamaz. Kulun kalbindeki İlâhî neşe ve aşkı kaybetmesi; rûhî varlığının, beşerî ve nefsî sıfatlarla sarılmasından kaynaklanmaktadır. Şayet kul, nefsânî his ve hallerden tamamen kurtulsaydı, mânevî alanda tam hürriyetine kavuşurdu. Tam bir hürriyet sâhibi de vecd bağından kurtulmuş olur. Çünkü vecd bağı, insanda kalan nefis ve vücûda âit şeyleri tutmaktadır. İnsanda bu tür şeylerin kalması ise, birçok (İlâhî) ihsanlardan geri ve mahrum kalmaktan ileri gelmektedir. Husrî (r.a) demiştir ki: “Kendisini, gafletinden uyarıp kalben harekete geçirecek bir iticiye muhtaç olanın durumundan daha aşağı bir hâl yoktur.” Buna göre; hak ehli birisinin semâ ile bulduğu vecd, (bazı yönlerden) ehli gafletin semâ ile ulaştığı vecde benzemektedir. Ehl-i Hakk’ın vecdinin diğerine benzeyiş yönleri şunlardır: 1)- Oda kendisini itip harakete geçirecek bir şeye nazar etmekte ve buna ihtiyaç hissetmektedir. 2)- Bâtını, işittiği şeyle etkilenmektedir. 3)- Vecdinin eseri dışa yansımaktadır. 4)- Bir halden diğer bir hâle geçip hâli değişmektedir. Ancak ehl-i Hakk ile ehl-i bâtılın halleri birbirinden farklıdır. Şöyle ki: Ehl-i bâtıl, nefsinin hevâsını elde ettiği için vecde gelir. Ehl-i Hakk ise, kalbinin muradına ulaştığı için vecde düşer. Buna işaretten denmiştir ki: “Semâ, kalbde yeni birşey meydana getirmez, ancak daha önce kalbde mevcut olan şeyi harekete geçirir.” Şu hâlde; kimin kalbi Allah’tan gayrisine bağlı ise, semâ onu harekete geçirince, o, hevasıyla vecde gelir. Bâtını Allah’ın muhabbetine bağlı olan kimse ise; kalbindeki irâdeye uygun olarak Allah için vecde gelir. Demek ki; bu işin ehli olmayan kimse nefis perdesiyle perdelidir; ehl-i hak ise kalp perdesiyle perdelenmiştir. Nefsin perdesi, arzî ve zülmânî; kalbin perdesi ise semâvî ve nûrânîdir. Kim, devamlı müşâhade hâline ulaştığı için İlâhî tecellilerden hiç uzak kalmaz, mânevi zevkini hiç kaybetmez ve basit varlıkların peşine takılıp kalmazsa, o, semâ yapmadığı gibi yeni bir vecde de gerek duymaz. Bu anlayıştan hareketle, sofilerden birisi şöyle demiştir: “Vecd, bütün varlığı saran, sözle ifâde edilemeyen hararetli bir ateştir.” Ariflerden Mimşâd ed-Dineverî (rah.), içlerinde şarkı-şiir okuyan sanatçının bulunduğu bir topluluğa uğradı. Onlar, Hazreti görünce, sustular. Bunun üzerine o: “Yaptığınız işe devam edin. Vallahi, dünyanın bütün eğlenceleri kulağımda toplansa, düşünceme bir tesir etmez (beni gönlümdekinden koparmaz) ve içimdeki dertlerden hiçbirine de şifâ olmaz!” dedi. Demek ki vecd; ehl-i gaflet için, nefsine mübtelâ olmuş rûhun bir feryadıdır; sâdık olan için de kalbin te’sirinde kalmış rûhun bir sayhâsıdır. Şu hâlde; sâdık için de gâfil için de vecdin kaynağı rûhânî ruhtur.

Vecd, bazen zâhir olan mânaları anlamaktan, bazan de sırf söylenen nâme ve makamlardan kaynaklanır. Mânalardan meydana gelen vecde, gâfilin nefsi ile sâdığın kalbi semâda rûha ortak olur. Sırf nâmelerden meydana gelen vecdde ise, ruh, semâında yalnız kalır. Bununla birlikte, gâfilin nefsi, sâdığın da kalbi, dinlenen semâı, kendi taraflarına çekip arzuları istikâmetinde kullanmak isterler. Rûhun, güzel nâmelerden lezzet alması; onun, rûhânî âlemin güzellik ve cemalin aslının toplandığı yer olmasındandır. Varlık âlemindeki sûret ve şekillerde görülen tenâsüb ve güzellik, rûhânî âlemin bir mirâsı ve yansımasıdır. Kâinattaki tenâsüb, kavlî ve fiilî güzelliklerle, daha güzel bir durum arz etmektedir. İşte ruh, tatlı bir nağme ve ahenkli bir mûsikî işitse; (aralarındaki cinsiyetten dolayı ondan etkilenir). Ancak bu etkilenme, hikmet (ve imtihan) âleminin maslahatı icâbı, şeriat dâiresinde sınırlandırılmıştır. Kulun bu sınırlara dikkat ve riâyet etmesi, dünya ve âhirette (kendisi için) maslahatın tâ kendisidir. Bu işin bir diğer yönü şudur: Ruh, güzel nağmelerden zevk almaktadır. Çünkü, ruh ve nefis, aynen iki aşığın aralarında (kendi dilleriyle) konuşmaları gibi, bu nağmeler vâsıtasıyla birbiriyle işaret ve remizlerlerle konuşmaktadırlar. Nefisle ruh arasında, karşılıklı aslî (kökü yaratılışa dayanan) bir aşk vardır. Bu aşk; nefsin müennes (dişilik), rûhun da müzekker (erkeklik) özelliğinden kaynaklanmaktadır. Erkekle dişi arasındaki karşılıklı aşk ve sevgi tabiî bir olaydır ve her zaman mevcuttur. Allahu Teâlâ bu gerçeğe işâreten: “Kendisiyle (ülfet ve ünsiyet edip) teskin olsun diye o bir nefisten (Âdem’den) de zevcesini yarattı.” (A’râf (7), I89.) buyurmuştur. Âyette geçen “Minhâ” (ondan) ifâdesi, aralarındaki ülfet ve ünsiyet için gerekli olan yakınlık ve beraberliğe işâret etmektedir. Rûh namelerden lezzet almaktadır; çünkü onlar, iki âşık arasında gizli konuşmalardır. Hikmet âleminde Havvâ vâiidemiz, Hz. Âdem’den yaratıldığı gibi; kudret âleminde nefis de rûhânî ruhtan yaratılmıştır. İşte ruhla nefis arasındaki kaynaşma bu temele dayanmaktadır. Bu şöyle olmaktadır: Gerçekte nefs, hayvânî bir ruhtur, fakat rûhânî rûha yakınlığı sâyesinde ayrı bir cinsiyet kazanmıştır. Bu da rûhânî rûha yakın olmanın şerefiyle diğer hayvânî ruhlardan ayrı bir özelliğe sahip olmasıyla oluşmuş ve böylece (bildiğimiz) nefs meydana gelmiştir. Bu duruma göre; kudret âleminde nefsin, rûhânî ruhtan yaratılması; hikmet âleminde Hz. Havvâ’nın, Hz. Âdem’den yaratılması gibidir. İşte aralarındaki karşılıklı bu ülfet, aşk, müzekkerlik ve müenneslik alakası hep buradan meydana gelmektedir ve bu yolla ruh, nağmelerden tad alıp hoş olmaktadır. Çünkü bu nağmeler, iki âşık arasında haberleşme ve konuşma mesâbesindedir. Nitekim şâir, bu mânada şöyle der: Vücûdda bizim için konuşur gözlerimiz, Biz sükût eder iken; dertleşir hislerimiz. Rûh, nağmeden zevk alınca; hevâ ile hasta olan nefs, vecde gelir ve kendinde oluşan yan etkilerin te’siriyle hareket edip sallanmaya başlar. Bu arada, Hakk’ı irâde derdine düşmüş kalp de, ruhda meydana gelen bu şevk sebebiyle vecde gelip hareket eder. Şâir, bu durumu şöyle dile getirmiştir: İçtik biz bâdeyi, biraz da döktük yere; Cömerdin bardağından nasibi vardır diye.

Gâfilin nefsi, kalbinin semâsı için bir yer mesâbesindedir. Hakk ehlinin kalbi de rûhunun semâsı için bir ye’r durumundadır. Gerçek Hakk erlerinin ulaştığı makama ulaşan, bütün ârizî hallerden sıyrılarak asıl cevherine kavuşan kimse, “Mukaddes vâdi” tesbihiyle anlatılan İlâhî huzurda, kalp ve nefsine âit herşeyi çıkarıp atmış; sonsuz güç sâhibi Yüce Mevla’nın huzurunda sıdk makâmında yerleşip kabul görmüş, müşâhade nûruyla bütün nağme ve makâm çeşitlerini yakıp yok etmiş, devamlı sevgilinin tecelli ve kudret eserlerini müşâhade ile meşgul olduğundan, ruhu, başka söz ve nağmelere kulak vermez olmuştur. İlâhî tecelliler karşısında hayrete düşmüş, Cemâlullah’a müştak olmuş bir kimseye, diğer âşıkların önündeki perdelerin kalkması gibi bir hâl söz konusu değildir; onun buna ihtiyacı yoktur. Bu yüzden onu semâ gibi şeyler harekete geçirmez. Söylenişindeki letâfet ve zerâfete rağmen, nağmeler, bu rûha ulaşıp bir etki edemeyince (idraki daha zor ve) daha katı olan mânaları anlama yoluyla semâ, o rûha nasıl ulaşsın ve nasıl tesir etsin)! Latif işâretleri taşımaya gücü yetmeyen, ağır ibârelere nasıl tahammül edebilir? Bunu, anlaşılması daha kolay bir ibâreyle şöyle ifade edebiliriz: Vecd, Allahu Teâlâ’dan gelen bir vâridattır. Bizzat Allah’ı isteyen kimse, onun katından gelen bir şeye kanaat etmez. Devamlı İlâhî huzurda kurbiyyet hâlinde olan bir kimseyi, Allah katından gelen şeyler oyalamaz ve onu elde etmek için harekete geçirmez. Aslında gelen vâridat, kulun (Allah’tan, İlâhî huzurdan) bir nev’i uzaklığını gösterir. Huzûr-u ilâhiyede kurbiyyet makâmında olan kimse, zâten, bütün vecd ve feyizlerin sâhibini bulmuştur; artık vâridatı ne yapsın. Vecd bir ateş, Rabbini bulan kalp ise bir nurdur. Nur, nardan daha latiftir. Kesif (katı) olan şey, latif olana hükmedemez. Şu hâlde; bu kemâlâta ulaşmış bir kimse, tabiatından kaynaklanan nefsânî his ve vecdlere aldanarak sapmadan, istikâmet üzere devam ettiği sürece, semâ yoluyla kendisine vecd ulaşmaz (vecde hâcet kalmaz). Şayet kendisine herhangi bir gevşeklik ârız olur, ya da Allahu Teâlâ’nın bir imtahan vesilesi yaptığı şeylere dûçar olup hâlinde bir kusur meydana gelirse; çeşitli şekillerde gelen imtahan sıkıntılarına alışır, etkilenmez olur. Yâni, ibtilâ ânında, kulun en azından kalp perdesinde kalması için kendisine birtakım vecdler gelir. Şu hâlde; Hakk ile olan kimse, ayağı kayıp (hata etse) kalbin üzerine (kalp makâmına) düşer. Kalb makâmında olan kimse ise, ayağı kayınca nefsin kucağına yuvarlanır. Şeyhlerimizden birisinden işitmiştim; birisinin hâlini anlatıyordu. Bu kimse semâ anında vecde geldiğinde, kendisine: “Bu hâl sana nereden (nasıl) geldi?” diye sorulduğunda: “Üzerime bir hâl geldi ve beni bu duruma getirdi.” demiştir. Sehl b. Abdullah et-Tüsterî’niri arkadaşlarından birisi şöyle demiştir: “Senelerce Sehl ile arkadaşlık ettim, zikir ve Kur’an dinlerken kendisinde herhangi bir değişiklik görmedim. Yalnız, âhır ömründe, yanında :"Bugün sizden hiçbir fidye kabul edilmez." (Hadîd (57), 15.) âyeti okunduğunda, titredi, neredeyse düşüyordu. “Bu ne haldir.” diye sebebini sorduğumda, Hazret: “Evet, bana zafiyet geldi!” dedi. Bir defa da: “O gün, gerçek mülk Rahmânındır” (Furkan (25), 26.) âyetini işitince, titreyip irkildi. Arkadaşı, bu hâlin sebebini sorunca: “Gerçekten zayıf düştüm!” diye cevap verdi. Kendisine: “Bu hâl zayıflıktan ise, kuvvetli olmak nasıl olur?” diye sorulduğunda, şöyle demiştir: “Kuvvetli olmak şudur: Kâmil olana herhangi bir (vecd ve vâridat türü) şey geldiği zaman, sâhip olduğu (mânevi) hâlin kuvvetiyle onu yutup içine atması ve gelen vâridatın onda bir değişiklik yapmamasıdır.”

Hz. Ebû Bekir (r.a), Kur’an-ı Kerim okunurken ağlayan birisini gördüğünde: “Önceleri biz de bu şekildeydik; nihayet kalblerimiz kavileşti, bu hallere düşmez olduk.” sözü de bu tür bir mânayı ifâde etmektedir. Onun sözünde geçen; “Sertleşti, kavileşti” kelimesinin mânası; kuvvetlendi, Kur’an dinlemeye alıştı, nurlarıyla ülfet etti, artık onu garib bulmuyor ki değişsin, manasındadır. Halbuki; vecde düşen, şaşkın gibidir. Bunun için sûfilerden birisi: “Namazdan önceki hâlim, namazdaki hâlim gibidir!” demiştir. Bu söz, ondaki mânevî müşâhade hâlinin devamlılığına bir işârettir. Böyle bir kimse, semâ anında da semâdan önceki hâli üzeredir. Cüneyd el-Bağdâdî demiştir ki: “(Bir kimsede) ilim fazileti yanında vecdinin noksan oluş bir zarar vermez. İlmin fazileti vecdin faziletinden daha kâmildir.” Bize kadar ulaşan bir habere göre, Şeyh Hammad şöyle demiştir: “Ağlamak; (insanın İlâhî huzura vusûlünü perdeleyen) varlığın zülmânî kalıntılarından kaynaklanır.” Mâna bakımından birbirine yakın bütün bu anlattıklarımız, bu konudaki işâretleri bilen ve anlayan kimseler içindir. Aslında bu, anlaşılması çok yüksek bir mâna ve elde edilmesi çok nadir bir hâldir. Bil ki; semâ anında ağlayanların farklı vecd halleri vardır: Kimisi İlâhî korkudan, kimisi şevkten, kimisi de sevinçten ağlar. Nitekim birisi bu konuda şöyle demiştir: Sürür sardı her yanımı, öyle bir hâle geldim ki; Sevincimin çokluğundan tutamadım gözlerimi. Şeyh Ebû Bekir el-Kettânî demiştir ki: “Avamın semâı; tabiatın isteklerine uymaktır. Müridlerin semâı; bir rağbet ve korkudur. Velilerin semâı; nimet ve ihsanları görmektir. Ariflerin semâı; müşâhadeye dayanmaktadır. Hakikat ehlinin semâı ise, keşif ve ıyan (yakinen görme) hâletinde gerçekleşir. Her birinin bir makâmı ve kaynağı vardır.” Yine el-Kettânî demiştir ki: “Kalbe gelen vâridatlar, ya kalbde karışık bir hâle rastlar, ya da kendine uygun bir hâlle karşılaşır. Karışık bir hâlle karşılaşan vâridat, onun içinde kaybolur gider. Kendine uygun olana rast gelince, onda sükûnet bulur.” Bunların hepsi, semâ ehlinin vecd halleri ve şekilleridir. Bizim söylediklerimiz ise; semâ etmekten halleri yüksek kimselerin hâlidir. Semâ’da olan bu ihtilaf, yukarıda zikrettiğimiz korku, şevk ve sevinç şeklinde ortaya çıkan ağlamanın kısımlarında da mevcuttur. Ağlamanın en yükseği sevinç ağlamasıdır ki; bu, uzun bir ayrılıktan sonra vatanına dönen birisinin ehlini görme anında ileri derecedeki sevinçten ağlaması gibi bir şeydir. Allah için ağlamada, bundan daha yüksek ve kıymetli bir ağlama çeşidi vardır ki; zikredilmesi çok zordur ve anlayışların acziyeti sebebiyle açıklanması akla çok ağır gelmektedir. Çoğu zaman, bu haller anlatılınca, muhâtab onu inkara gider ve içinden ona karşı burun büker. Fakat, ona kavuşan ve ulaşan iyi bilir. Yahut benzeri halleri çokça gören kimse hâdiseyi anlar, fark eder. Bu anlattığımız, sevinç ağlamasının dışında olup, (bizzat dostu) bulma ağlamasıdır. Bu tür ağlama, hakku’l-yakinin bazı makâmlarında olur. Halbuki dünyada, hakku’l-yakinin tecelli ve tezahürleri çok az gözükür. Kadim olan Allah ile hadis (sonradan yaratılan) kul arasında birçok farklılık ve ayrılık bulunduğu için, bazı hakku’l-yakin makâmlarında ağlama bulunur. Bu ağlama; Rahmânın azamet ve kahrının büyüklüğünün kalbdeki şiddetli te’sirinden dolayı, insan vücûdunun bir vasfı olan terleme şeklinde olmaktadır. Bunun, bize en yakın âlemdeki misâli; gökte farklı derece ve ısıdaki katmanlara rastlayan bulutun yağmur damlacıkları

dökmesidir. Bu makâm, her ne kadar çok az bulunan yüce bir hâli ihtivâ ediyorsa da o, kulda mutlak fenâ hâlini zedeleyen maddî bir varlığın kaldığını gösterir. Evet kul, bütün maddî eser ve etkilerden sıyrılıp İlâhî nurlara dalarak mutlak “fenâ” hâlini gerçekleştirmiş olursa, oradan “beka” makâmına yükselir. (O makamda) kendisine (yeni tecellilere) mazhar olacak bir vucûd verilir. O zaman, İlâhî havf, şevk, sevinç ve sevgiliyi buluş hallerindeki ağlama şekillleri kendisine geri döner. Bunlar, birbirinden çok ince farklarla ayrılan değişik ve müşkil haller olduğu için, hakikatini ancak erbâbı anlar. Bu arada, kendisine semâ’dan bir kısım daha verilir. Ancak bu, içinde kendisini kaybedeceği bir şey olmayıp, belli bir ayarda ve devamlı kontrolünde tutabileceği bir kısımdır. Öyle ki; onu istediği zaman alır istifâde eder, istediği zaman da geri çevirir. Böyle bir semâ, ancak, nefsi mutmain olmuş, İlâhî nurlar ile aydınlanmış, azgın tabiatından uzaklaşmış ve mânevî huzuru elde etmiş temkin sâhibi bir kimsede meydana gelir. Bu arada rûh da nefse, kendisinden bir mâna (ve hâl) kazandırır. O zaman semâ, nefsin mubah lezzet ve şehvetlerinden istifâde ettiği gibi, zevk ve haz aldığı bir şey olur ki; nefis bu semâı, ruhdan almış yahut onun vâsıtasıyla mânevî hâli artmış veya üzerinde ondan bir etki meydana gelmiştir. Bu durumda nefs, (rûhun elinde), babasının kucağında büyüyen ve babası tarafından bazı vakitler ihtiyacı görülüp sevindirilen çocuk durumunda olur. Ebû Muhammed er-Râşî’den nakledilen şu durum, bu hâle bir örnektir. Hazretin arkadaşları semâ ile meşgulken o, onlardan ayrılıp bir kenara çekilerek namaz kılardı. Bu haldeki kimseler namaz kılarken kulağına bir takım güzel nağmeler geldiğinde, nefis o tarafa meylederek onunla zevklenmek ister. Bu arada, nefis zevklenmek istediği şeyin peşine düşerek ruhdan uzaklaşmasından dolayı, o anda rûhun İlâhî ünsiyeti ve safâsı artar. Çünkü nefs mutmainne sıfatına ulaşsa bile, tabiatı ve konumu itibariyle (rûh ile Allah arasında) yabancı kabul edilir. Onun aradan çıkıp uzaklaşmasıyla, rûhun mânevî fetih yollarından elde ettiği nasibi daha fazla olur. Bu durumda, namazda kulağına bir takım nağme ve makamların çarpması, onun Cenâb-ı Hakk’a karşı yaptığı münâcaatın gerçekleşmesine ve O’ndan gelenleri anlamasına mâni olmaz. Böylece her birinin nasibi, diğeriyle karışmaksızın ve onunla çatışmaksızın kendi mahalline ulaşır. Bütün bunlar, onun iman ile göğsünün (kalbinin) açılıp genişlemesinden ileri gelmektedir. İhsan ve ikram eden Allahu Teâlâ’dır. Bunun için: “Semâ; bazıları için devâ, bazıları için gıdâ ve bazıları içinde sâdece bir safâdır.” denmiştir. Hz. Rasûlullah’dan (s.a.v) rivayet edilen şu hadis, (bekâ makamından sonra) ağlama hallerinin ârife geri dönebildiğini gösteren bir örnektir. Rasûlullah (a.s), Ubey b. Ka’b’a: “Bana Kur’an oku!” buyurdu. Ubey (r.a): “O size inmişken onu ben mi size okuyayım!” dedi. Efendimiz (a.s): “(Sen oku!) Ben, onu başkasından dinlemeyi severim.” buyurdu. Ubey b. Ka’b, Nisâ sûresinden okumaya başladı. Nihâyet: “Her ümmetten (hallerine) şahitlik yapacak bir şâhid, seni de onların üzerine bir şâhid yaptığımız zaman, bakalım onların hâli nasıl olacak?” (Nisâ (4), 41.) meâlindeki âyete gelince; Rasülullah (s.a.v)):

“Yeter!” buyurdu. Übey (r.a) bir de baktı ki; Efendimizin gözlerinden yaşlar boşanıyor.159 Diğer bir rivâyette; Rasülullah (a.s), Hacer-i Esved’in yanına varıp selamladı, fem-i saâdetlerini üzerine koyup öperek, uzun süre ağladı. Sonra geri döndüğünde, Hz. Ömer’in de ağladığını görünce: “Ya Ömer! Ağla! Doğrusu burası, göz yaşlarının boşalacağı ağlamaya değer bir yerdir.” (İbnu Mâce, Menâsik, 27.) buyurdu. Mânevî hâlinde temkin sahibi olan ârife de ağlama halleri geri döner. Bunda büyük bir fazilet olduğu için, Rasülullah (s.a.v), bir duâsında: “Allah’ım! Bana hep ağlayan iki göz nasib et." (Ali el-Muttakî, Kenzü’l-Ummâl, II, 184.(Had. No:3661.)) diye, Allah’tan ağlama hâli istemiştir. Ağlama, Allah yolunda olur, Allah için olur ve Allah ile olur. Ağlamanın en kâmili budur. Çünkü o, Kerim ü Mennân (sonsuz lütuf sahibi) Mevlâ tarafından, bekâ makâmında ârife hibe edilen yeni ve ayrı bir vücûd sebebiyle, oluşan ağlamadır.