Önceki bölümde, semâ’ın sahih olan şeklini ve sıdk ehli için lâyık olan kısmını açıkladık. Artık (zaman ve niyetler değişti ve) semâ yoluyla fitneler çoğaldı. Ondaki sâfiyet (ve rahmet) ortadan kalktı. Azmi gevşek, ameli az bazı kimseler, hırsla sema türü şeylere yönelip, onu nefisleri için savunmaya başladılar. Bu kimselerin halleri bozuldu; semâ için çokça toplanır oldular. Çoğu zaman bu cemiyetler için yemek âdet edinildi. Keyfine düşkün nefisler bu tür toplantıları, daha önceki sâdıkların hayatında olduğu gibi, semâda kalbî hallere rağbetten değil, yemeğe muhabbetten arar oldu. Artık semâ, nefislerin şehevî arzularını tatmin için yanaştığı bir hastalık mahalli olup, oyun ve eğlence için aranan bir şey durumuna gelmiştir. Bu hal, müridin manevî kemâlâtının artmasını engeller, vakitlerini zâyi eder. İbadetlerden daha az haz almaya sebep olur. Böyle toplantılara, şehevî arzularını ele geçirme, keyf, eğlence ve safâ sahipleri için bir rahatlama arzusuyla rağbet edilmektedir. Görülüyor ki bu tür bir toplantı, sâdıkların yanında merduttur, makbul değildir. Denilmiştir ki: “Semâ ancak kalbi uyanık, hâli sağlam ârif için sahihtir. Mânevî yola yeni giren müridler için mübah değildir.” Cüneyd el-Bağdâdî (rah.), demiştir ki: “Müridin semâı arzuladığını görürsen; bil ki onda, tembellik eseri vardır.” Anlatıldığına göre; Cüneyd (rah.) semâı terk ettiğinde, kendisine: “Siz daha önce semâ yapardınız ya!” denildiğinde: “Kiminle dinlediğimi bilir misiniz?” diye sordu: “Nefsiniz için, nefsinizle!” denildiğinde; “Kimden dinlediğimizi de biliyor musunuz?” demiştir. (Hazret böyle söylemekle, semâı nefsi adına değil, İlâhî mârifet için yaptığına işâret etmiştir). Çünkü onlar semâı, bu işin ehli olanlarla birlikte ehil kimselerden dinlerlerdi. Bu işe ehil olan kimseler yok olunca, onu terk ettiler. Onlar semâ yapmak istedikleri zaman ancak, onun usul, şart ve edeblerine dikkat ederek yaparlardı. Bu sayede âhireti hatırlar, Cennete rağbet edip, ateşten sakınırlar, böylece; mânevî talepleri artar, halleri güzelleşirdi. Bunun için bazı vakitler toplanırlardı. Ancak bunu, zikir ve virdlerini terk edecekleri bir alışkanlık hâline getirmezlerdi. İmam Şâfii’nin (rah), “Kitâbu’l-Kadâ’da, şöyle dediği nakledilmiştir: “Şarkı; bâtıla benzeyen mekruh bir eğlencedir. Kim teğanniyi (şarkı ve türkü söylemeyi) çoğaltırsa, o, sefih bir insandır; şehâdeti kabul edilmez.” Şâfii ülemâsı, nâmahrem kadının sesini dinlemenin câiz olmadığında ittifak etmişlerdir. Bu kadın ister hür ister câriye olsun ister yüzü açık, isterse perde arkasında okusun, hüküm aynıdır.
Nakledildiğine göre; İmam Şâfii (rah.), trampet türü çalgıları mekruh görerek: “Onu, (müslümanları) Kur’an’dan alıkoymak için zındıklar ortaya koydu.” demiş ve ayrıca: “Hangi şekilde olursa olsun, Kur’an-ı Kerim’i güzel ses ve lahinle (makamla) okumakta bir sakınca yoktur.” hükmünü belirtmiştir. İmam Mâlik’e göre; bir kimsenin satın aldığı câriye şarkıcı çıkarsa, bu ayıbı sebebiyle sahibine iâde edebilir. Diğer Medine ehlinin ve İmam A’zam’ın görüşü de bu şekildedir. Şarkı, türkü dinlemek günahtır. Bunu, fakihlerden çok azı, (sözleri uygun olursa) mübah görmektedirler. Onu mübah görenler de onun, mescid ve mübârek yerlerde söylenmesini uygun bulmazlar. Allahu Teâlâ’nın: “İnsanlardan bazıları da boş söze rağbet edip peşine düşer.” (Lokman (31), 6.) Âyetinin tefsirinde İbnu Mesut (r.a): “Âyette geçen boş söz; şarkı, türkü söylemek veya onu dinlemektir.” demiştir. Yine Allahu Teâlâ’nın: “(Haktan) gafil oyalanıyorsunuz.” (Necm (53), 6I.) ayetinin tefsirinde de: “Sâmidûn” ifâdesi; şarkı söyleyenler, olarak açıklanmıştır. Bu görüşü, İkrime, Abdullah b. Abbas’dan rivâyet etmiştir. Himyer lugatında bu kelime “şarkı-türkü” mânasına gelmektedir. Yemenliler; bir kimse şarkı-türkü söylediği zaman, bu kelimeyle ifâde ederler. “Onlardan gücünün yettiğini sesinle (ayart ve yerinden) oynat.” (İsrâ (17), 64.) âyetinin tefsirinde, Mücâhid: “Buradaki sesten murad; şarkı ve müzik âletleridir.” demiştir. Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “İlk sayhâ atıp ağlayan ve ilk teğanni edip şarkı söyleyen İblis’tir.” 156 Abdurrahman b. Avf (r.a), Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Günah olan iki sesden menedildim. Birisi; herhangi bir nimete kavuşunca gülüp eğlenmek, diğeri de mûsibet hâlinde bağırıp çağırmak.” 157 Hz. Osman’ın (r.a) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: ‘Teğanni yapmadım, onun hiç arzu da etmedim. Rasûlullah’a (s.a.v) bey’at ettiğim günden beri avret yerime, sağ elimle dokunmadım.”158 Abdullah b. Mes’ud da (r.a) şöyle demiştir: “Teğanni (şarkı-türkü), kalblerde nifakı yeşertir.” Anlatıldığına göre; İbnu Ömer (r.a), ihramda olan bir topluluğa uğradı. İçlerinde de şarkı söyleyen bir kimse vardı. Onlara: “Hey, bu ne hal! Allah sizin duânıza icâbet etmesin, Allah sizin duânıza icâbet etmesin!” dedi. Birisi, Kâsım b. Muhammed’e teganninin durumunu sordu. O da: “Seni ondan nehyederim ve senin için hoş karşılamam.” dedi. Adam: “O haram mı ki?” diye sorunca, Kâsım: “Ey kardeşimin oğlu! Allah, hak ile bâtılı birbirinden ayırınca, şarkı ve türküyü hangi tarafa kor? Bir düşün!” dedi. Fudaylı b. lyaz: “Şarkı-türkü, aklı büyüleyip zinâya kapı açar.” demiştir. Dahhâk da: “Teğanni; kalbi ifsâd eder, Rabbi gazaba getirir.” demiştir.
156- (Zebîdî, Ithâfu’s-Sâde, VII, 67I-72) 157- (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, III, I7; Münzirî, et-Terğib, IV, 350.) 158- (Heysemî Mecmau’z-Zevâid, IX, 86.)
Sûfilerden birisi şöyle demiştir: “Teğanniden (şarkı-türküden) sakınınız. Çünkü o, şehveti artırır, insanın mürüvvetini ayaklar altına alır ve insanı içki içmiş gibi sarhoş eder.” Bunu söyleyen, gerçekten doğru söylemiştir. Çünkü oynak bir tabiat, şarkı ve türkü gibi nâme ile söylenen şeylerle kendinden geçer. O anda, parmak şıkırdatmak, el çırpmak ve raks gibi, normal hallerde güzel bulmadığı şeyleri hoş karşılar ve kendisinden aklının zafiyete düştüğün gösteren bir takım nahoş hareketler zuhûr eder. Hasan el-Basri: “Def, Müslümanların çıkarıp ortaya koyduğu bir şey değildir.” demiştir. Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) şiir dinlemesiyle ilgili rivâyet, şarkı ve türkünün mübah olduğunu göstermez. Çünkü şiir, manzum şekilde söylenen bir sözdür. Diğer kelamlar ise, nesir şeklinde ifâde edilmektedir. Bu durumda, onun güzeli güzel, çirkini de kötü ve merduttur. Şarkı-türkü ise birtakım nağmelerle olmaktadır. Ehl-i insaf birisi, zamanımızdaki insanların toplantılarındaki durumu, şarkıcının defiyle oturup diğer çalgıcıların âletleriyle katılımını bir düşünse; böyle bir toplantı şeklinin, Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) huzur-ı saâdetlerinde vâki olduğunu söyleyebilir mi? Allah Rasûlü ve Ashâbının, ortaya bir takım söz sanatçısı çıkararak başına toplanıp onu dinledikleri ileri sürülebilir mi? Elbette, hayır. Eğer bunda bir fazilet (ve fayda) olsaydı onu da ihmal etmeyip yapmazlar mıydı? Bunda bir fazilet olduğu için sema yaptığını ve bu tür toplantılara katıldığını söyleyen kimse, belli ki Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v), O’nun Ashâbı’nın ve Tâbiîn’in yüksek hallerini yakinen bilmiyor; ayrıca onların yaşadığı mânevî hayatın tadını da tatmış değil. Bu kimse, daha sonra gelen âlimlerden bazısının bu konudaki istihsana dayalı fetvasına dayanıp, yaptığına bir genişlik aramaktadır. Halbuki çok defa insanlar, bu konuda hataya düşmüşlerdir. Her ne zaman kendilerine, bir konuda, Selef-i sâlihinin hâl ve içtihadlarıyla delil getirilse; hemen, daha sonraki âlimlerden birtakım delillerle karşı çıkmaktadırlar. Halbuki Selef, Hz. Rasûlullah'ın (s.a.v) devrine daha yakın ve hallen de Efendimizin hâline daha çok benzemekteydi. Sûfilerin çoğu, Kur’an-ı Kerim okunurken, kendinden geçme hâline düşmeden, bazı şeylerin yapılmasını müsâmaha ile karşılıyorlardı. Abdullah b. Urve b. Zübeyr (r.a), demiştir ki: “Büyük annem Esmâ binti Ebu Bekir’e: “Rasûlullah’ın (s.a.v) ashâbı kendilerine Kur’an okunurken nasıl davranıyorlardı?” diye sordum, bana: “Allahu Teâlâ’nın, kendilerini Kur’an’da vasfettiği gibi, gözlerinden yaşlar akar, derileri ürperirdi.” dedi. Ben: “Bugün bazı insanlar, Kur’an okunurken kendilerinden geçip bayılıyorlar!” deyince; “Huzur-u ilâhiyeden kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım.” diyerek, o hâli beğenmediğini ifâde etti.” Rivâyet edilir ki; Abdullah b. Ömer (r.a) düşe kalka yürüyen, elini kolunu sallayarak çırpınan bir Iraklı ya rastladı: “Buna ne oluyor!” diye sordu. Yanındakiler: “Kendisine Kur’an-ı Kerim okununca, Allah Teâlâ’nın zikrini işitip düştü!” dediler. Bunun üzerine İbnu Ömer (r.a): “Hiç şüphesiz biz de Allah’tan korkuyoruz, ama böyle düşmüyoruz. Belli ki onun içine şeytan girmiş. Rasûlullah’ın (s.a.v) ashabı böyle yapmazdı.” dedi
İbnu Sîrin’in yanında, kendisine Kur’an okunduğu zaman, saralı gibi eli ayağı titreyip bayılan birisi anlatılınca, Hazret şöyle demiştir: “Onun hâlini anlamak için yapılacak iş şudur: Böyle birisi evin çatı katında ayaklarını aşağı salmış olarak otururken, kendisine Kur’an okununca, aynı şekilde vecde gelip kendisini damdan aşağı atarsa, o, bu cezbe halinde sâdıktır; yoksa sahtekar ve riyâkardır.” Ulemadan rivâyet edilen bu sözler, mutlak mânada cezbe ve vecdi bir inkar değildir. Çünkü bu tür şeyler, bazı sâdık kimselerde de vâki olmuştur. Buradaki inkâr, ekseri avamda gözüken yapmacık ve zorlama ile ortaya konan vecd ve ürpermelere aittir. Bu gibi hareketler, bazılarında riya ve zorlama ile ortaya çıkarken; bazılarında da ilminin azlığı ve hevâ-i nefs ile karışık cehlinin fazlalığından meydana gelmektedir. Böyle birisine azıcık bir vecd gelse, bir sürü de kendisi ekler ve bunun dinine zarar vereceğini bilmez. Halbuki kendisi, onun, nefsinden kaynaklandığını pekâlâ bilmektedir. Fakat nefsi, dinlediği şeylere gizlice kulak vererek, gelen vecdi, durdurulması gereken sınırdan öbür tarafa taşırır. Bu tür şeyler, sadık müridlerin haline ve yoluna ters düşmektedir. Rivayete göre; Hz. Mûsâ (a.s), kavmine vaaz ederken, içlerinden bir adam vecde gelip gömleğini yırttı. O anda Hz. Mûsâ’ya vahyedildi ki: “Gömlek sâhibine söyle; gömleğini yırtıp parçalayacağına gelen feyiz ve nura kalbini açsın!” Eğer semâ, parlak genç bir oğlanın sesini dinleyerek yapılıyorsa, artık fitne yüzünü göstermiş ve ehl-i diyânete bunu inkâr lâzım olmuştur. Bakıyye b. Velid demiştir ki: “Büyükler, genç, güzel, parlak oğlanlara bakmayı hoş karşılamazlardı.” Atâ da: “Kalbin (nefis adına), meylettiği hiçbir nazarda hayır yoktur.” demiştir. Tâbiîn’den birisi ise: “Tevbe eden bir genç için, parlak oğlanlarla oturmasından korktuğum kadar, yırtıcı hayvanlardan korkmam!” demiştir. Tâbiîn’den bir diğeri de: “livata hastalığı üç türlü meydana gelir: Bir kısmı bakarak, bir kısmı eliyle dokunarak, bir kısmı da bizzat fiilini yaparak onu icrâ etmektedirler.” demiştir Görülüyor ki; sûfilere, bu tür toplantılardan sakınması ve töhmet altında kalacağı yerlerden uzak durması gerekmektedir. Çünkü tasavvuf bütünüyle sadâkat ve ciddiyettir. Nitekim, büyüklerden birisi: “Tasavvuf; her şeyi ile ciddiyettir. Sakın ona herhangi bir oyun ve eğlence (boş iş) karıştırmayınız!” demiştir. Bu bölümde naklettiğimiz rivâyetler, semâ’dan kaçınmayı ve ondan korunmayı göstermektedir. Önceki bölümde ise; şartlarına riâyet edip, mekruhlarından kaçınarak yapılan semâ’ın câiz olduğunu zikretmiştik. Bu hususta gereği kadar meseleyi açtık ve kaside ile teğanni (şarkı-türkü) arasındaki farkı belirtmeye çalıştık. Sâlihlerden bir grub, semâ yapmazlar, fakat bununla beraber, güzel bir niyetle, edeb ve âdâbına uygun olarak semâ yapanları da inkara gitmezlerdi.