Ara
Menü

SEMÂ HAKKINDA SÛFİLERİN GÖRÜŞÜ

4.956 kelime

Allahu Teâlâ buyurmuştur ki "Sözü dinleyip de en güzeline uyan kullarımı müjdele! Onlar Allah’ın hidâyete ulaştırdığı kimselerdir. Ve onlar, gerçek akıl sahipleridir.” (Zümer (39), I8.) Sözün en güzeli; insanı en güzel irşâd eden ve hidâyete ulaştıran sözdür.” denmiştir. Diğer bir âyette şöyle buyrulmuştur: “Rasûlümüze indirileni dinledikleri zaman sen, onların, Hakkı yakinen tanımalarından dolayı gözlerinden yaşlar akıttıklarını görürsün.” (Mâide (5), 83.) Bu iki âyet-i kerimede bahsedilen “semâ” yani can kulağı ile dinleme olayı; üzerinde ihtilaf edilmeyen ve ehl-i imana âid olan bir semâdır. Buna sâhip olanların, hidâyet ehli ve gerçek akıl sâhibi olduklarına hükmolunur. Bu tür bir semânın kalbde meydana getirdiği harâret, yakînin serinliği ile birleşince, gözden yaş akar. Çünkü semâ; bazen sâhibine hüzün verir, hüzün ise sıcaktır. Bazen şevk verir; şevk de sıcaktır. Bazen nedâmet getirir; nedâmet de sıcaktır. İşte bu semâ, yakînin serinliği ile dolu bir kalp sâhibinde bu sıfatları harekete geçirince; göz ağlar ve yaş döker. Çünkü; hararet ile serinlik birleştiği zaman su meydana gelir. Semânın kalbe te’siri bazen gizli olur, cesette etkisi ortaya çıkar ve cild ürperir. Allahu Teâlâ, mü’minlerdeki bu hâli şöyle ifâde etmiştir: “Rablerinden korkanların derileri (vücûdları) ondan ürperir.” (Zümer (39), 23.) Bu etki bazen daha büyük olur ve te’siri dimağa ulaşır. Akla haber veren bir haberci gibi beyne, (kendince bir) te’sir icrâ eder. Bu durumda, akılda meydana gelen te’sir ve anlayış da büyük olur ve göz yaş boşaltır. Bazen hak söze kulak verip canla dinlemenin te’siri tâ ruha kadar ulaşarak onda mânevi bir hareket ve dalgalanma meydana getirir. Öyle ki; bu dalgalanama ve hararetten beden çatlayacak duruma gelir. Bundan dolayı kişide bağırma ve çırpınma gibi cezbe halleri meydana gelir. Bütün bunlar, hâl sahiplerin başına gelen ahvâldir. Bazen işin ehli olmayan, nefsin hevâsına uyan kimseler de bu halleri bulduklarını zanneder ve halka anlatırlar.

Rivâyet edildiğine göre; Hz. Ömer (r.a), bazen virdindeki bir âyete geldiğinde İlâhî cezbeye kapılır ağlamaktan boğulacak gibi olur, yere düşer, bir iki gün evine kapanır, dışarı çıkmazdı. Hatta, insanlar onu hasta zannederek ziyâretine gelirlerdi. Demek ki, semâ (hak ve hayır sözü can kulağı ile dinleme), Kerim olan Allah’ın rahmetini çekmektedir. Zeyd b. Eşlem (r.a.), şöyle rivâyet etmiştir: Übey b. Ka’b (r.a), Rasûlullah’ın (s.a.v) yanında Kur’an okudu. Orada bulunanların kalbi iyice yumuşadı (hisle doldu). Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v): “Kalblerin yumuşayıp inceldiği anda, duâyı ganimet bilin. Çünkü o, Allahu Teâlâ’dan bir rahmettir.”143 buyurdu. Ümmü Gülsüm (r. ah), Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Allah korkusundan kulun derisi (vucüdu) ürperdiği zaman, kuru ağacın yapraklarının dökülmesi gibi günahları dökülür.”144 Diğer bir hadisi şerifte de şöyle buyrulmuştur: “Allah korkusundan kulun derisi (vücûdu) ürperdiği zaman, Allahu Teâlâ, onu ateşe haram kılar.”145 Bu anlattıklarımız, hakkında inkâr ve ihtilaf edilmeyen semâ (ve cezbeye) girmektedir. İhtilaf ancak, makam ile söylenen şiirlerin dinlenmesindedir. Bu konuda pek çok söz söylenmiş ve birbirinden farklı hâl ve yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Bazıları onu inkâr ederek fiska dâhil etmiş, ona aşrı düşkünler de bunun apaçık bir hak (ve helal) olduğunu ileri sürmüştür. Her iki taraf (birbirine îtiraz ve ihtilafta), ifrat ve tefrid arasında çekişip durmuşlardır. Ebu’l-Hasan b. Sâlim’e: “Sen semâ’ı nasıl inkâr ediyorsun, halbuki, Cüneyd el- Bağdâdî, Sırrı es-Sakatî ve Zunnûn el-Mısrî onu dinliyorlardı!” diye sorulunca, o: “Benden daha hayırlı kimseler onu câiz görmüş ve dinlemişken ben onu nasıl inkâr edebilirim ki?” demiştir. Cafer et-Tayyar da (şiir ve name ile söylenen güzel şeyleri) dinlerdi. Semâ konusunda inkâr edilen sadece eğlence ve oyundur. Doğru olan görüş budur. Şeyh Tâbir b. Ebi’l-Fadl, bize, Hz. Âişe’nin (r. ah), şöyle dediğini nakletti: “(Babam) Ebû Bekir bana geldi. O anda yanında iki cariye def çalarak şarkı söylüyorlardı. Rasûlullah (s.a.v) da elbisesine bürünmüş yaslanmış bir vaziyette oturuyordu. Ebû Bekir (r.a), cariyeleri azarlayıp menedince, Rasûlullah (a.s.) yüzünü açarak: “Ya Ebâ Bekir! Onları bırak. Bugün bayram günüdür, (biraz eğlensinler).146 buyurdu. Âişe (r.a) şöyle anlatmıştır: “Hatırlıyorum; Rasûlullah (s.a.v) beni ridâsıyla örter (omuzuna yaslanmış olarak) mescidin avlusunda kılıç kalkan oyunları sergileyen Habeşlileri usanana kadar seyrederdim.” 147

143- (Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, 183; Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, II, 17. (Had. No: 1211)) 144- (Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, 74; Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, I, 292, (Had. No: 467); Beyhakî, Şuabu’l-İmân, I, 491 (Had. No: 803)) 145- (Bkz: Ali el-Muttakî, Kenzu’l-Ummal, III, 141 (Had. No: 5875-79)) 146- (Müslim, Îdeyn, 16; Amed, Müsned, VI, 33, 84, 99.) 147- (Buhârî, îdeyn, 25; Müslim, îdeyn, 17; Nesâî, îdeyn, 35; Ahmed, Müsned, VI, 83.)

Şeyh Ebû Tâlib el-Mekkî, (Kûtü’l-Kulûb isimli eserinde), semanın câiz olduğunu gösteren delilleri zikrederek, pek çok Sahâbe, Tâbiûn ve diğer sonra gelen ulemanın görüşlerini nakletmiştir. İlminin derinliği, mânevi hâlinin kemâli, selefin ahvâline vukûfu, takvâ ve verâda ileri seviyedeki durumu, en doğru ve evlâ olanı araştırma tutkusu sebebiyle, Ebû Tâlib el-Mekkî’nin bu husustaki söz ve değerlendirmelerine itibar ve itimâd edilir. O, bu konuda şöyle demiştir: “Semâ, haram, helal ve şüpheli olmak üzere üç kısımdır. Haram olan semâ; sırf nefsani ve şehevî duygularla yapılan semâdır. Şüpheli olan semâ; kişinin aklî ölçüler içinde, hanımı veya câriyesinden dinlediği söz ve nâmelerdir ki, bunun bir nevi oyun ve eğlence yönü bulunduğu için şüphelidir. Helal olan semâ (dinleme) ise; Hakk’a delâlet eden mânaları müşâhede eden ve İlâhî tecellilere bağlanan bir kalble yapılan semâdır.” Şeyh Ebû Tâlib el-Mekkî’nin bu sözü gerçekten doğru ve isâbetlidir. Bu durumda, semâyı inkâr konusunda çok ileri giden zâhid görünümlü kimselerin yaptığı şekilde, onu dinleyen kimselerin fiilini inkâr ederek, semâ, mutlak olarak haramdır, denemiyeceği gibi; semâya aşırı düşkünlük gösterip, onun edeb ve şartlarını ihmâl ile bu konuda ısrar edenlerin yaptığı şekilde, semânın mutlak olarak helal ve mübah olduğu da söylenemez. Biz burada, semâyı geniş olarak ele alarak onun helal ve haram oluş yönlerini açıklayacağız. Def ve mizmar türü (telli ve nefesli) çalgılar konusunda, her ne kadar Şâfi mezhebinde bir genişlik (ve müsâmaha) varsa da evlâ olan onları terk etmek ve ihtilaftan kurtulmak için ihtiyat ile amel etmektir. Âhiret için amele teşvik, Cennet ve Cehennemi hatırlatma, Yüce Allah’ın nimetlerini anlatma, ibâdet, zikir ve hayırlara rağbet konularında söylenen kasidece şiirleri red ve inkâr etmek mümkün değildir. Gazi ve hacıların hallerini anlatan, hac ve gazâlarını tavsif eden, gazilerin azmini, hacıların şevkini canlandıran kaside ve İlâhîler de bu kısma girmektedir. Boy ve endamdan, kadınların hâl ve vasfından bahseden şiir ve kasidelere gelince; bu tür şeyleri hayır ehli kimselerin dinlemeleri ve onun için toplanmaları uygun değildir. Eğer, ayrılık, vuslat, hicran ve uzaklık gibi, anlamca, Allahu Teâlâ’nın işlerine de hamledilmeye müsait olan, müridlerin hallerinin değişmesinden ve başlarına gelen âfetlerden bahseden; işitene kaçırdığı fırsatlara nedâmet ettiren yahut önündeki şeylere azim ve gayret veren kaside ve şiirleri dinlemenin durumu nasıldır? denirse, bu konularda denmiştir ki: Bazı vecd ehli, semâı ile mânen gıdalanmakta, onunla mânevî seyir ve visâle güç kazanmakta, sönmüş şevkini harakete geçirip canlandırmaktadır. Kul, kalbi Mevlâ Teâlâ’ya bağlı bir halde, herhangi bir beyit dinlediğinde, bu, onu zikre geçirebilir. Meselâ; birisinin: Artık sana dönüyorum Ya Rahman! Kat be kat oldu yaptığım isyân. Lâkin Leylâmın aşk ve sevgisine, Tevbe edemem ben ziyâretine... dediğini işittiğinde; kalbi, (ölümlü bir varlık yerine) Hakk’ın emrinde ve yolunda sâbit kalmasından ve ölümüne kadar böylece kalmaya azminden dolayı huzur bulup neşelenir ve bu semâ, onun için Allahu Teâlâ’yı bir zikir çeşidi olur. Ariflerden birisi şöyle demiştir: “Biz, arkadaşlarımızın vecd hallerini üç şeyde görüp tanıyorduk: 1-(İlginç) meseleler karşısında.

2- (Allah için) gazaplandığında. 3-Semâ anında.” Cüneyd el-Bağdâdî demiştir ki: “Bu (sûfiler) tâifesinin üzerine üç yerde rahmet-i ilâhiyye iner: 1-Yemek anında. Çünkü onlar ancak, zaruret ve ihtiyaçtan dolayı yerler 2-İlmî müzâkere anında. Çünkü onlar; hep nebilerin halleri ve sıddıkların makamları konusunda konuşup dururlar. 3-Semâ hâlinde. Çünkü onlar; (dinledikleri güzel İlâhi, kaside ve şiirleri) vecd içinde dinleyip bu vesile ile Hakk’ı müşâhade ederler.” Rüveym’e: “Sûfilerin semâ anındaki vecdinden.” sorulduğunda, şöyle demiştir: “Onlar semâ anında, başkalarına gizli kalan mânalara gözlerini açarlar. Cenâb-ı Hakk sanki onlara: “Bana gel, bana!” der. Onlar da (bu İlâhî dâvet ve cezbe ile) ferahlayıp sevinirler. Bu arada kendilerine bir perdelenme vâki olunca, ferah hali ağlamaya dönüşür. O zaman bazıları bulundukları hâlin te’siriyle elbisesini parçalar, bazısı ağlar, bazıları da sayha atar.” Ebû Zür’a, bize, icâzet yoluyla, Ebû Sehl Muhammed b. Süleyman’ın şöyle dediğini haber verdi: “Semâ eden (vecd ile kaside ve İlâhi dinleyen); perdelenme ile (İlâhî) tecelli arasındadır. Perdelenme (şevk) ateşini tutuşturur, tecelli ise, artırır.” Demek ki; müridlerde meydana gelen (farklı) hareketler bu tür perdelenmeden meydana gelir. Bu da (bir nev’i) acziyet ve zayıflığın ifadesidir. Tecelliden ise, vâsıl ilallah olanlar için sükûnet meydana gelir. Bu ise, temkin ve istikamet mahallidir. Huzuru ilâhiyede de hâl böyledir. Orada bulunan kul da heybet-i İlâhiye karşısında (günahlarını hatırlayıp) boynu bükük, kalbi kırık bir halde olur. Şehy Ebû Abdurrahman es-Sülemî, dedesinin şöyle dediğini haber vermiştir: “Semâ edene, (söyleneni) uyanık bir kalp ve ölü bir nefisle dinlemesi gerekir. Kimin kalbi (mânen) ölü, nefsi (şehevî hisleriyle) diri ise; ona semâ helal değildir.” Kur’an-ı Hakimdeki: “O, halka verdiği nimetlerde dilediğini artırır.” (Fatır (25), 1.) âyetinin tefsirinde; Allahu Teâlâ’nın dilediği kimselere ayrıca vereceği nimetin güzel ses, olduğu söylenmiştir. Rasûlullah (s.a.v) buyurmuştur ki: “Allahu Teâlâ, güzel sesiyle Kur’an okuyan bir kimseye, sizden birisinin güzel sesli câriyesini dinlemesinden daha fazla kulak verir.”148 Cüneyd el-Bağdâdî’nin şöyle söylediği nakledilmiştir: “İblisi rüyamda gördüm. Kendisine: “Ashâbımızdan yolunu bulup kandırdığın veya kendisinden herhangi bir şey kopardığın kimse oluyor mu?” diye sordum. İblis: “Onların hâli bana çok sıkıntı vermektedir. İki vaktin dışında, onlardan herhangi bir şey koparmam benim için çok zordur.” dedi. Ben: “Onlar hangi vakitlerdir?” diye sorunca: “Biri semâ vaktinde, diğeri de harama nazar anında. Onların bu ânını gözetlerim ve o anda kalblerine girip vesvese veririm” diye cevap verdi. Rüyâmı, büyüklerden birisine anlattım. Hazret, bana:

- (İbnu Mâce, ikâme, 176; Ahmed, Müsned, VI, I9-20.)

“Keşke onu gördüğünde şöyle deseydin: “Ey ahmak! Dinlediğini Allah’tan dinleyen; baktığında ona nazar eden bir kimseden sen kendi payına ne koparabilirsin?” Bunu duyunca ben âlime: “Doğru söyledin.” dedim. Hz. Âişe (r. ah) şöyle rivâyet etmiştir: “Yanımda bir câriye vardı. Bana (sesli olarak) bir şeyler söyleyip dinletiyordu. O esnada Rasûlullah (a.s) içeri girdi. Câriye hâlini hiç değiştirmeden söylemeye devam etti. Biraz sonra Ömer (r.a.) içeri girdi. Câriye sözünü kesip hemen kaçtı. Bunu gören Allah Rasûlü (s.a.v) güldü. Ömer (r.a): “Ya Rasûlellah! Sizi güldüren nedir?” diye sordu. Rasûlullah (a.s) da câriyenin halini anlattı. Bunun üzerine Hz. Ömer: “Rasûlullah’ın dinlediğini ben de dinlemedikçe yerimden ayrılmayacağım” dedi. Efendimiz (a.s), câriyeye emretti, söylediklerini ona da dinletti.”149 Şeyh Ebû Tâlib el-Mekkî, kitabında şunu zikretmiştir: “Atâ’nın sesi güzel iki câriyesi vardı; arkadaşları onları dinlemek için onun evinde toplanırlardı.” Yine o, demiştir ki: “Bizler, Ebû Mervân el-Kâdı’ya eriştik; onun, güzel sesleriyle dervişlere bir şeyler söyleyen câriyeleri vardı.” Şeyh Ebû Tâlib, bu nakilleri yaptıktan sonra demiştir ki: “Bana göre doğru olan, bu tür şeylerden sakınmaktır. Bu gibi şeyler, ancak, kalp temizliğine, gözü haramdan korumaya dikkat eden ve Allahu Teâlâ’nın: “O, gözlerin hâince bakışını ve kalblerin gizlediğini bilir.” (Gafir (40), I9.) âyetindeki edebe ve ikâza uyan kimseye helal olabilir. Hazretin bu sözü cidden garip ve acayiptir. Aslında, bu tür şeylerden tamamen uzaklaşmak en doğru olanıdır. Hz. Dâvud’u (a.s) öven bir hadisi şerifte, onun çok güzel sesli olduğu, Zebur’u okurken insanların, cinlerin ve kuşların etrafına toplandığı, hatta, bazen meclisinden (dinlenen sesin ve okunan Zebur’un şevkinden) binlerce cenâze çıktığı.” belirtilmektedir.” Rasûlulah (a.s), Ebû Mûsâ el-Eş’arî’yi överken: ‘‘Ona, Davud’un mizmarlarından (güzle okuyuşundan) bir mizmar verilmiştir.” buyurmuştur.

Diğer bir hadis-i şerifde: “Bazı şiirler gerçekten hikmettir.”151 buyrulmuştur. Bir adam, Rasûlullah’ın (s.a.v) yanına girdiğinde, yanında, bir tarafta Kur’an okuyan ve diğer yanda şiir söyleyen iki grup insan gördü (hayret ederek): “Ya Rasûlellah! Hem Kur’an hem şiir (ikisi bir arada olur mu?) diye sordu. Efendimiz (s.a.v) de: “Bir ondan, bir bundan (olur, bir sakınca yok!)”152 buyurdu. Şâir Nâbiğa, içinde şu beyitler bulunan şiirini, Rasûlullah’ın (s.a.v) yanında okudu: Hayır arama, bulunmazsa bir hükümde

- (Buhari, îdeyn, 25; Müslim, îdeyn, I6.)

150- (Bııhârî, Fedâilu’l-Kur’an, 3I; Müslim, Müsâfirin, 235-236; Tirmizi, Menâkıb, 55; Nesâî, İftitah, 83.) 151- (Ali Nasıf, et-Tâc, V, 283.) 152- (Bu mânadaki hadisler için bkz: Nesâî, Sehv, 99; Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, VII, 604-606.)

Bir gayret ki; toz komaz sâfiyetine. İşin başında olmayınca bir hakîm; İş yürümez, soncu olur akîm.

Bunu işiten Rasûlullah (a.s.) (sözden hoşlandı ve): “Güzel söyledin, yâ Ebâ Leylâ! Allah dişlerini dökmesin!” diye duâ etti.153 Nâbiğa yüz seneden fazla yaşadı; diş yönünden insanların en güzel olanıydı. Rasûlullah (a.s), Hassan b. Sâbit için, mescidte, özel bir minber koyar, o da üzerine çıkarak, Hz. Peygamber (s.a.v)’i hicvedenleri hicveder, Allah Rasûlü de (a.s): “Hiç şüphesiz Hassan, Allah’ın Rasûlünü savundukça, Ruhu’l-Küdüs (Cebâil) onun yardımcısıdır.”154 buyururdu. Sâlihlerden birisi anlatıyor: “Ebu’l-Abbas’ı (Hızır) gördüm. Kendisine: “Arkadaşlarımızın üzerinde ihtilaf ettiği semâ (güzel sesle okunan kaside ve şiir dinleme) konusunda ne dersin?” diye sordum: “O, çok kaygan bir taştır. Üzerinde ancak âlim olanlar kaymadan durabilirler.” diye cevap verdi. Mimşâd de-Dineverî’nin şöyle dediği nakledilir: “Rasûlullahı (s.a.v) rüyamda gördüm: “Ya Rasûlellah! Şu semâdan kabul etmediğiniz herhangi bir şey var mıdır?” diye sordum, Efendimiz (a.s): “Onu kötü görmüyorum, fakat onlara söyle; semâı Kur’an okuyarak açıp, Kur’an tilâvetiyle kapasınlar.” buyurdu. Ben: “Onlar bana eziyet veriyor ve gevşiyorlar!” dedim. Efendimiz (s.a.v) de: “Ya Ebâ Ali! Onlar senin ashabın (arkadaşların) dır; onlara tahammül göster, sıkıntılarına katlan!” buyurdu.”

Bundan sonra, Mimşâd sevinir ve: “Efendimiz (s.a.v) bana “Ebû Ali” diye künye taktı.” derdi. Yasaklanan semâa gelince, bu; henüz mânevî yola yeni giren, nefisleri tam bir mücâhade hâlinden geçmeyen ve henüz nefsin sıfatları ortaya çıktığında ne yapacağını, kalbin halleri keşf olduğunda nasıl davranacağını bilmeyen, hareketlerini ilmin prensiplerine göre ayarlayamayan, fayda ve zararını ve asıl ne ile meşgul olacağını tam kestiremeyen müridlerin yaptığı semâdır. Anlatılır ki; Zunnûn el-Mısrî, Bağdat’a geldiğinde, bir grup insan ziyâretine geldi. Yanlarında da kaside ve İlâhi söyleyen birisi vardı. Bir şeyler söylemesi için izin istediler. O da izin verdi. Kasideci şunları söyledi:

Az bir muhabbetin yaktı gönlümü, Bilmem nasıl olurdu sarsaydı vücûdumu. Kalbimde topladın hevayla muhabbetini;

153- (Zebidi, İthafu's-Saade, VII, 604.) 154- (Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, I57; Ebû Dâvud, Edeb, 87; Tirmizî, Edeb, 70, Beyhakî, Sünen-i Kübrâ, X, 238.)

İkisi içiçe girdi, sardılar hep cesedi.

Artık acımaz mısın gönlü mahzun olana; Dostu güldüğü zaman ah çekip ağlayana.

Zunnûn el-Mısrî, bu sözleri işitince, kalbi hoş oldu, ayağa kalktı, vecde geldi ve sonra yüzüstü düştü. Alnından kan damlıyor, fakat yere düşmüyordu. O arada cemaatten birisi ayağa kalkıp vecd yapmak istedi. Zunnûn el- Mısrî adama bakıp: “Bir işe kalktığında seni gören (ve niyetini bilen) Allah’tan kork” dedi. Bunu duyan adam hemen oturdu. Onun oturuşu, bir sıdk alâmetiydi ve bu, hâlinin kâmil, vecd için ayağa kalkmasında niyetinin sağlam olmadığını bilmesinden ileri gelmişti. Bu şundan olmaktadır: Bazı tabiatlar, etkili ve dokunaklı bir ses işittiği zaman, vecde kalkmanın usûl ve edebini bilmeden, sesin güzelliğine kapılıp ayağa kalkar ve ahenge uygun olarak sallanmaya başlar. Tabiatın hoşluğu ile keyiflenen nefsin hicabı kalbin üzerini örter. Tabiattan kaynaklanan bu neşe ve hoşluk onu harekete geçirir ve ayağa kalkıp sesin ahengine uyarak yapmacık bir takım hâl ve hareketlere girerek raks etmeye (dönmeye) başlar. Halbuki bu tür bir raks, ehl-i Hakk nezdinde haramdır. Yapan ise bunun, kalbî hoşluk İlahî ve aşktan kaynaklandığını zanneder. Halbuki o, kalbin (asıl) vecdini ve Allahu Teâlâ için olan zevkini henüz görmüş, tatmış değildir. Evet, bu da kalbin zevkidir, fakat, o, nefsin boyasıyla boyanmış (onun hislerine mağlup olmuş), devamlı hevâî şeylere meyleden, adi şeylere uyan, hareketlerinde güzel niyeti elde edemeyen, Hakk’ı taleb etmenin sıhhat ve şartlarını bilmeyen bir kalbin (karışık) zevki ve hoşluğudur. Böyle bir raks eden için: “Raks bir noksanlıktır.” denmiştir. Çünkü böyle bir raksın kaynağı, sâlih niyete sâhip olmayan bir tabiattır. Bir de buna, orada iyi niyetle bulunmayanlara bir yakınlık ve dostluk sağlamak için açıkça nifak halleri karıştırılırsa, iş daha da korkunç olur. Bunların yanında, gerçek mutasavvıfların tasvip etmediği, ancak işin süs ve suretinde kalan kimselerin yaptığı kucaklaşma, el ve ayak öpme gibi hareketler, nefsin diriliğini göstermektedir. Yahut kaside ve şiir okuyan kimse parlak yüzlü bir kimse olur; bozuk tabiatlı nefisler ona bakarak lezzet alırlar ve kötü düşüncelere kapılırlar. Bazen de cemaata yakın bir yerde kadınlar bulunur, raks ve vecd gösterisi gibi hareketlerle hevâ dolu kalbler arasında şehevî duygu akımı ve etkileşme olur ki; bu tür bir semâ, ittifakla haramdır ve fıskın tâ kendisidir. İşret meclislerine devam edenlerin hâli; kalp ve hareketleri böyle olan kimseden daha iyidir ve onların ıslahı mümkündür. Çünkü onlar, yaptıkları işin fısk olduğunu bilirler ve kabul ederler. Diğerleri ise, yaptığını fısk görmediği gibi, yaptıklarını da işin aslını bilmeyenlere ibâdet gösterirler. Din ve diyânet ehlinden buna kim razı olur? Hiç şüphesiz bu durum, kabul edilemez. İşte bu gibi kimselerin bozuk davranışları yüzünden, mânevi yolu inkâr edene, inkâr kapısı açılmakta ve doğrusu inkarında da ma’zur olmaktadır. Nice hareketler vardır ki, kızılmayı icâbettirir. Nice davranışlar vardır ki, vaktin ve içinde bulunulan hâlin güzelliğini giderir. Aslında münkirin, bir müridi uygunsuz hâl ve hareketler içinde gördüğünde onu inkâr ve tenkid etmesi, müridi bu tür hareketlerden meneder ve öyle meclislerden sakındırır. Aslında bu, yerinde ve doğru bir inkardır. Sâdık müridlerden bazısı da herhangi bir vecd ve hâl izhâr etmeksizin, işittiği şeyin etki ve ahengi ile raks eder. Böylelerinin semâ ve raksa katılmalarından maksat; çoğu zaman hareket hâlinde bulunan dervişlere uymak ve herhangi bir vecd ve hâl iddiâsında bulunmaksızın, ritmik harakete uyarak sallanmaktır. Bu tür hareketler,

şeriatın hükmünde haram kılınmamışsa da, hâl ehlinin durumuna göre hoş değildir ve bir nev’i boş işlerden sayılır. Çünkü onda oyun ve eğlenceye benzer bir yön vardır. Bu durumda yaptığı hareketler, içinde gülme, ehli ve çocuğu ile eğlenme gibi tavırlar bulunan, mübah ameller cinsinden kabul edilebilir ve o, kalbi rahatlatıp dinlendirme kısmına girebilir. Çoğu zaman bu nev’i hareketler nefsi rahatlatıp toplama ve ibâdete yöneltme niyeti ile yapılırsa; o zaman, bu güzel niyet sâyesinde, ibâdete dönüşür. Nitekim, Ebu’d- Derdâ (r.a) şöyle demiştir: “Ben, hakk olan şeyleri yapmada bana yardımcı olsun diye, nefsimi, bazı mübah şeylerle meşgul ederek toplamak isterim.” Nitekim devamlı ibâdetle meşgul olanlar istirahat etsin diye, bazı vakitlerde namaz kılmak mekruh kılınmıştır. Bu zamanlarda nefisler ameli terk edip bazı ihtiyaçlarını gidersin, mühlet (ve ruhsatla) meşgul olarak biraz rahatlasın diye ibâdete ara verdirilmiştir. Daha önce, diğer bir bölümde geçtiği gibi; insanoğlu, yaratılış terkibinin değişik topraklardan ve yaratılışının farklı şekillerde olmasından dolayı, devamlı hak üzere sabretmeye her zaman güç yetiremez. Öyleyse insan, zikrettiğimiz cinsten mübah şeylerle bazen meşgul olarak biraz rahatlayıp, hak ve fazilet olan amellere güç ve şevk kazanabilir. Şu kadar var ki; mübah olan bazı şeyler, dinen boş görülmemişse de bazı yüksek hallere nispetle boş olur. Çünkü mübah; yapılıp yapılmaması müsavi olan ve iki yanı birbirini dengeleyen şeylerdir. Sehl b. Abdullah, sâdık sûfiyi şöyle ta’rif etmiştir: “Sâdık; cehli ilminin artmasına, boş şeyi hak olan amelinin çoğalmasına ve dünyası daha fazla âhirete hazırlanmasına sebep olan kimsedir.” Bu mâna ve gaye için, Rasûlullah (a.s) Efendimize, nikahındaki kadınlar sevdirilmiş, bu sâyede, kudsi hâli ve mânevî temizliği sebebiyle, nefs-i şeriflerine mübah hazları bolca verilmiş ve hakkı olan ihtiyaçları kendisine ulaştırılmıştır. Diğer insanlar için şeriatın ruhsat verdiği mübah ve bir ölçüde boş olan ameller, devamlı azimet hâli üzere olan Rasûlullah (a.s) için uygun görülmemiştir. Nikahın fazileti ve onun bir ibâdet olduğu konusunda birçok haberler vârid olmuştur. Fukahanın, üzerinde uzun uzadıya durduğu gibi; nikahın içerdiği dinî ve dünyevî faydalar, daha çok nâfile ibâdetler için kalbi boşaltma meselesinde ortaya çıkmaktadır. Şu hâlde, güzel bir niyetle yapılan ve içinde herhangi bir hâl dâvası bulunmayan raks, inkarcının inkarına konu olmamalıdır. Bu tür bir raksın, yapana faydası da zararı da yoktur. Çoğu zaman, dinlenme konusunda güzel niyetle ibâdet bile olabilir. Özellikle, içinde Rabbi için bir sevinç (ve şevk) taşıyan, O’nun lütfunun ve ihsanının genişliğine nazar eden kimse için raks türü şeyler, bir ibâdet neşvesine bürünebilir. Fakat, mürşidlerin ve kendilerine tâbi olunan mânevî önderlerin raks yapması uygun değildir. Çünkü onda oyuna benzer bir manzara vardır. Bu tür şeyler kâmil ariflerin makam ve konumuna yakışmaz; onlardaki yüksek hal ile uyuşmaz. Semâ ve benzeri şeyleri kabul etmeyenlere cevap olarak şunlar söylenebilir. Semâı hiçbir ayırım yapmaksızın her haliyle inkâr eden kimse, şu üç guruptan birisine girer: 1-Ya bu husustaki sünnet ve haberleri bilmiyordur. 2-Ya, kendisine verilen hayırlı amellerle aldanmış birisidir 3-Ya da donuk tabiatlı olduğundan bu konuda herhangi bir zevki yoktur ve bunun için inkarda ısrar eder. Her bir gruba anlayacakları bir yolla cevap verilebilir. Şöyle ki:

Semâ konusundaki hadis ve haberleri bilmeyene, yukarıda zikrettiğimiz, Hz. Âişe’den (r.ah) rivâyet edilen hadisle, bu konudaki diğer hadis ve haberleri bildirmek gerekir. Ayakta salınarak hareket edenler konusunda da Rasûlullah’ın (s.a.v), Habeşlilere raks için ruhsat vermesi, Hz. Âişe’nin de Rasûlullah (a.s) ile beraber onları seyretmesi hatırlatılmalıdır. Yalnız bu tür şeyler, yukarıda zikrettiğimiz sevimsiz hareketlerden ve kötü niyetlerden uzak olduğu zaman makbuldür. Rivâyete göre; Rasûlullah (a.s), Hz. Ali’ye: “Yâ Ali! Sen benden, ben de sendenim.” (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 9; (Hadisin son kısmı zikredilmemiştir), Ahmed, Müsned, V, 204.) deyince, Hz. Ali (r.a) sevincinden sallanmıştır. Yine, Rasûlullah (a.s), Ca’fer et-Tayyar’a. “Sen hem yaratılış hem de ahlak bakımından bana benziyorsun.” buyurunca Ca’fer el-Tayyar, (sevinç ve şevkinden ayakta) sallanıp raks etmiştir. (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 10; İbnu Kesir, el-Bidâye ve'n-Nihâye, IV, 256; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, IX, 272) Hz. Hamza’nın (r.a.) kızına bakma konusunda, Hz. Ca’fer et-Tayyâr, Hz. Alî ve Hz. Zeyd (r.anhüm) ihtilafa düşüp her birisi: “Ona ben bakacağım, ben daha hak sahibiyim.” diye çekiştiklerinde, Rasûlullah (a.s) herbirine iltifatvâri sözler söyleyip çocuğun bakımını, Ca’fer et-Tayyâr’a verince), o, muhabbete gelip raks etmiştir. (Hâdisenin tamamı için bkz: ibnu Kayyım, Zâdü’l-Meâd, III, 374-375- Ali-Nasıf, et-Tâc, II, 357-358.) Kendisine ihsân edilen hayır amellere aldanarak semâ ve benzeri şeylere karşı çıkana şöyle diyebiliriz: “Senin Allahu Teâlâ’ya yaklaşman, azalarını ibâdetle meşgul etmenle olmaktadır. Eğer kalbinde Allah için bir niyyet bulunmasaydı, azalarının amel ve hareketlerinin bir kıymeti olmazdı. Çünkü ameller, ancak niyetlere göre değerlendirilir ve insana ancak niyetinin karşılığı verilir. Niyet, senin Yüce Rabbine korku ve ümidle nazar edip kalben O’na yönelerek rahmetini istemendir. İşte güzel bir şiir veya kaside dinleyen kimse de ondan, kendisine Rabbini hatırlatacak bir mâna çıkarır. Bu ya bir korku ya bir hüzün ya bir inkisar (kalp kırıklığı) ya da bir boyun büyüklüğü olabilir. Yani, o anda kalbi, Rabbini hangi hâl içinde hatırlayacaksa, o hâle tutunur. Meselâ; bir kuş sesi işitse, kalbi bundan hoş olur ve Allahu Teâlâ’nın onda tecelli eden kudretini düşünür. Cenâb-ı Hakk’ın onun boğazını yaratmasını, gırtlağını boğmalar halinde dizmesini, onu mahlukatın hizmetine bağlamasını, sesin çıkış yerini, onun kulaklara gelişini tefekkür eder ve bütün bu düşünceler içinde Allahu Teâlâ’yı tesbih ve takdis eder durumda olur. (Aynen bunun gibi); bir insan sesi işittiğinde de benzeri düşüncelere ulaşıp, iç âlemi zikir ve fikirle dolacak olursa, bunu reddetmek nasıl mümkün olabilir? Sâlihlerden birisi şöyle anlatmıştır: “Cidde Câmiinde itikâfa girmiştim. Bir gün, câminin bir köşesinde şiir söyleyen bir topluluk gördüm. İçimden bunu kötü görerek: “Şunlara bak! Allahu Teâlâ’nın evinde şiir söylüyorlar.” dedim. O gece, Hz. Rasûlullah (a.s)’ı rüyamda gördüm. Efendimiz (a.s), o köşede oturmuş, yanında da Hz. Ebû Bekir (r.a) bulunuyordu. Hz. Ebû Bekir (r.a), gündüz işittiğim sözlerden söylüyor, Hz. Rasûlullah da (s.a.v) onu dinliyor, söylenen şeylerden etkilenmiş gibi elini göğsüne koyuyordu. Bunu görünce kendi kendime: “Burada bunu dinleyenleri inkâr etmem gereksizmiş; baksana, Ebû Bekir söylüyor, Rasûlullah (a.s) da dinliyor!” dedim. Sonra Hz. Peygamber (s.a.v) bana doğru yöneldi ve: “Bu hak olduğu için haktır.” veya: “Hakk’tan gelen bir haktır.” buyurdu. Evet bu ses, kendisine bakılmakla fitneye düşülmesinden korkulan parlak yüzlü bir gençten yahut yabancı (nâmehrem) bir kadından dinlendiği zaman, içinde yukarıda zikrettiğimiz zikirler ve fikirler bulunsa bile, sadece sesten dolayı değil, içinde fitne korkusu bulunduğu için onu dinlemek haram olur. Böyle bir sesi dinlemek, (onun

etkisinde kalıp) fitneye düşmek demektir. Bunun için, her haramın (maslahat icâbı etrafına konan) bir yasak bölgesi vardır. Meselâ oruçlu bir gence, (cimâya düşer korkusuyla) hanımını öpmesinin, (zinâya kapı açılmasın diye) nâmahrem bir kadınla tek başına kalmanın yasak edilmesi gibi. Bunun için dinleyicinin hâli ve dinlediği şeylerin ona yapacağı (aksi) te’sir ve sonuçları bilindiği zaman, maslahat icâbı, böyleleri, (şiir, kaside vs.) dinlemekten menedilirler. Şu hâlde, sadece harama değil, harama götüren yollara da yasak konulabilir. Bu hep böyledir. Semâı inkâr eden tabiatı donuk, hiçbir zevk sahibi olmayan kimseye ise şunlar söylenebilir: Cinsî iktidarı olmayan (ve hiç cimâ yapmamış) kimse, cimânın lezzetini bilemez. Anadan doğma körün, parlak güzelliklerden bir istifâdesi olamaz. Başına mûsibet gelmeyen acı nedir bilmez ve ah edip inlemez. Bu durumda, bâtını muhabbet ve şevkle beslenip dolmuş bir sevene karşı, onu inkara götüren şey nedir? Çünkü böyle bir âşık, (melekût âlemine doğru) uçmak isteyen rûhunun, nefs-i emmârenin kafesinde hapsedildiğini görür. Bu arada ruhuna, üns vatanlarından (güzel, İlâhî) kokular gelir; irfan ordusunun nurlarıyla aydınlanır. Bu hâlinde ruh, nefsin elinde, gurbet diyarında ayrılık bardağından acılar yudumlamakta, mücâhade yükünün altında inlemekte, müşâhade nurları parlayıp da üzerindeki yükü hafifletip sıkıntısını üzerinden atmamaktadır. Bu kimse, birçok amellerle nefis menzillerini katetse bile; vuslat kâbesine ulaşamamakta, önündeki hicab perdesi kalkıp, rahat bir nefes alamamakta, çektiği bunca meşakkatin şiddetinden bir türlü rahata çıkamamaktadır. İşte o zaman, yolunu engelleyen nefis ve şeytana dönerek der ki: Ey yolumdaki dağlar! Allah için önümden, Çekilin geliversin bâd-ı sabâ o yarden.

O sabâ rüzgârı ki, esince mahzun kalbe, Gider bütün sıkıntı, birşey kalmaz mihnetten.

Bulayım serinliğini ya alsın ateşimi, Samimiyetten başka herşeyi giden kalbten.

Bilinsin ki Leylâ’mın dertleri çok eskidir. Aşığı öldüren derdi, başlayandır önceden.

Makbul semâı inkâr eden kimse, muhtemelen şu fikirdeki birisidir: “Allah’a muhabbet, ancak emirlerine uymaktan ibarettir; bundan öte bir şey yoktur Bütün mesele; Allah’tan korkup itaat etmektir.” Bu kimse böyle diyerek, ilimde yüksek derecelere ulaşmış ulemaya ve mukarrabûn velilerin elde ettiği özel muhabbeti inkâr eder. Onun kısır aklında; “muhabbet, bir misal, hayal, cins ve şekil ister!” görüşü yerleştiğinden; Hakk âşıklarının muhabbetini inkara gider ve bu cemaatin, imanın en yüksek derecelerine ulaştıklarını, kendilerine bahşedilen sayısız keşf ve müşahedelerden dolayı, bu yolda rûh ve nefislerini fedâ ettiklerini bilip anlayamaz. Ebû Hureyre (r.a), Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir:

“İsrâiloğullarından bir çocuk annesi ile bir dağın başında bulunuyordu. Çocuk annesine: “Şu göğü kim yarattı?” diye sordu, annesi: “Allah.” dedi. Çocuk: “Yeri kim yarattı?” diye sordu, annesi: “Allah.” dedi. Çocuk: “Dağları kim yarattı?” diye sordu, annesi: “Allah.” diye cevap verdi. Çocuk: “Bulutları kim yarattı?” diye sordu, annesi: “Allah.” diye cevap verdi. Bunun üzerine çocuk vecde gelerek: “O ne büyük Allah’dır! diyerek, kendini dağdan attı ve düşüp parçalandı.” 155 Demek ki Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i ezelîsi, keyfiyetini aklın ve idrâkin kavrayamayacağı bir tarzda, bazı kullarına keşfolur. Çünkü akıl, görünen âleme bağlıdır; müşâhade âleminde ancak, Allahu Teâlâ’nın varlığını kavrayabilir. Akıl, gayb âleminde ruha açılan sırlı âleme adım atamaz. Bu, cemâl-i İlâhîyi müşâhade makamı, özel bir rütbedir. Halka âit muhabbetin dışında, bundan daha umûmî olan ve umûmî olduğu kadar da özel yönü olan bir muhabbet şekli vardır. Bu muhabbet, Allahu Teâlâ’nın kibriyâsını, celâlini, ihsân ve ikramda tek olduğunu, ebedlerde zuhûr eden, ezellerde zâtına bağlı olan sıfatlarının tecellilerini mütâlaa ile kemâlinin güzelliğinin müşâhade edildiği bir muhabbet çeşididir. O özel bir muhabbet makamıdır. Allahu Teâlâ’nın kemal sıfatının öyle bir güzelliği vardır ki; ona zâhiri duyularla ulaşılamaz ve başka şeylere kıyasla onun farkına da varılamaz. Sevenlerden bir tâife, bu tecelli ve İlâhî güzelliği müşâhadeye özel olarak seçilip, sıfat-ı ilâhiyenin tecellilerine mazhar kılınmışlardır. Onlar, bu seyir ve müşâhade ölçüsünde, İlâhî bir zevk, Rabbânî bir şevk, mânevî bir vecd ve semâ elde etmişlerdir. Yukarıda anlattığımız ilk gruba ise zâtî tecelliden bir pay ihsan edilmiştir. Böylece onların vecdi, sâhip oldukları mârifet ölçüsünde, semâları da müşâhadeleri nisbetindedir. Meşâyihten birisi demiştir ki: “Biz suda ve havada yürüyen kimselerden bir topluluk gördük ki, onlar, semâ türü şeyleri dinliyor, onunla vecde gelip kendilerinden geçiyorlardı.” Bir başkası da şöyle demiştir: “Bir sahil kenarındaydık. İhvânımızdan birisi, bir ses işiterek semâ yapmaya, suyun üzerinde dönerek gidip gelmeye başladı. Bir zaman sonra, eski yerine döndü.” Nakledildiğine göre; sûfilerden birisi, semâ anında vecde gelerek ateşin üzerinde dolaşmaya başlamış ve ateşin acısını hissetmemiştir. Yine sûfilerden birisi de semâ ânında vecde düşüp, o esnâda, eline yanan bir mumu olarak gözüne tutmuştur. Hâdiseyi nakleden kimse demiştir ki: “Gözüne yaklaşıp baktım; gözünden bir ateş yahut nûrun çıkıp mumun ateşini geri çevirdiğini ve mumun ateşinin gözüne hiç zarar vermediğini gördüm!” Yine birisinin de semâ anında vecde geldiği zaman, yerden birkaç zirâ’ (1 zira: 75-90 cm) yükselerek havada dolaştığı nakledilmiştir.

155- (Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, VII, 640. (İbnu Hıbban rivâyetiyle).)

Gerçi biz, donuk tabiatlı kurrâların ve katı yapılı âbidlerin kalblerinin bu tür şeyleri inkara çok daha yakın olduğunu biliyoruz. Ancak biz, onlar gibi inkara gidemeyiz. Çünkü biz, onların bilmediklerini biliyor, Ashâb ve Tâbiînden, onların işitmedikleri birçok gerçeği işitmiş bulunuyoruz.” Şeyh Ebû Tâlib (rah) bu sözü büyük bir araştırma sonucu ve ileri derecedeki sünnet bilgisine dayanarak söylemiştir. Fakat biz, semâı, inkâr edenleri bir derece mazur görerek, konuyu açıyor ve tercih edilen semâ ile reddedilen semâ arasındaki farkı açıklıyoruz: Bir defasında Şibli (rah), birisinin: “Ben Selmâ’yı arıyorum, onun nerede konakladığını bilen yok mu?” dediğini işitince; şiddetli bir sayhâ atıp (asıl sevgili olan Yüce Mevla’yı kasdederek): “Hayır! Vallâhi iki dünyada da O’ndan haber verecek kimse yoktur!” demiştir. Denilmiştir ki: “Taat, zâhirî sıfatların sırrı olduğu gibi; vecd de bâtınî sıfatların sırrıdır. Zâhirî sıfatlar, hareket ve sukün, bâtınî sıfatlar ise hâl ve vecd şeklinde ortaya çıkar” Ebû Nasr es-Sarrâc, demiştir ki: “Semâ ehli üç tabakadır: Bir grup vardır ki onlar, dinledikleri şeylerde Cenab-ı Hakk’ın kendilerine yapmış olduğu hitab ve işaretlere yönelirler. Bir diğer grup, dinledikleri şeylerde, hallerine, makamlarına ve vakitlerine uygun işâretler bulunan mânalara yönelirler. Onlar bunda, Allah adına işâret ettikleri hususlarda, ilme bağlı ve sıdkı arayarak hareket ederler. Üçüncü grup ise, bütün dünyevî ve nefsî alakaları keserek tamamen Allah’a yönelmiş, dünya muhabbeti, kenarda mal yığma hastalığı ile kalbleri kirlenmemiş gerçek sûfilerdir ki onlar, kalblerinin sefası için semâ ederler. Aslında semâ da onlara lâyıktır. Onlar, insanlar içinde selâmete en yakın, fitneden en emin olanlardır. Dünya muhabbetiyle kirlenmiş bir kalbin semâı, tabiata âit ve zorlamayla yapılan bir semâdır.” Sûfilerden birisine, semâdaki tekellüften, yani insanın kendisini semâa zorlamasından sorulunca; şöyle cevap vermiştir: “Semâda tekellüf (kendini zorlama) iki çeşittir: 1 -Bir mevki veya dünyevî menfaati ele geçirmek için yapılan zorlama ki bu, bir aldatma ve hiyânettir. 2-Hakiki semâa ulaşmak için kendini zorlamadır ki bu, vecde ulaşmak için vecd hareketleri yapmak ve kendisine teşvik edilen, ağlayamayan birisinin ağlıyor gibi davranmasına benzer.” Bir de: “Bu şekil toplanarak semâ yapmak ve bir şeyler dinlemek bid’attır.” diyen kimseye şöyle denilir: “Mahzurlu ve yasaklanan amel ancak, yapılması emredilen bir sünnetle çatışan ameldir. Böyle olmayan bir ameli yapmada herhangi bir sakınca yoktur. Bu, meclise girene hürmeten ayağa kalkmaya benzer. Bunun olmadığının düşünelim. Hem Arapların âdeti; içeri giren için ayağa kalkmamaktır. Hatta, nakledildiğine göre; Rasûlullah (a.s) bir meclise girdiğinde (bazen) ayağa kalkılmazdı. Ayağa kalkmanın âdet olduğu memleketlerde, kalblerin hoşluğu ve güzel geçim için bu âdetin icrâsında herhangi bir sakınca yoktur. Çünkü böyle yerlerde bu âdeti terk etmek, kalblerde soğukluk hâsıl eder ve rahatsızlık verir. Bu durumda ayağa kalkmak, güzel geçim ve hoş sohbete vesile olacağından; icrâsında herhangi bir sakınca olmayan bir amel olur. Çünkü o, bu konuda rivâyet edilmiş bir sünnetle çatışmamaktadır.” (Seferden dönen veya içeri giren bir kimseye ve husûsiyle Hz. Peygamber’e

ayağa kalkmanın mübah ve fazilet olmasıyla ilgili haberler kitabımızın onsekizinci bölümünde geçmiştir. Ayrıca bkz: ibnu Kesir, el-Bidâye, IV, 255; Ebû Dâvud, Edeb, I.)