Ara
Menü

SÛFİLERE GÖRE EVLİLİK VE BEKARLIK

3.639 kelime

Sûfi, Allah için bekarlığı tercih ettiği gibi; Allah için de evliliğe adım atar. Bekarlığın bir maksat ve dönemi olduğu gibi, evliliğin de bir gaye ve zamanı vardır. Sâdık bir mürid, bekarlığın ve evliliğin zamanını iyi bilir. Çünkü onun azgın tabiatı, ilim bağıyla kontrol altındadır. Bekarlık kendisi için uygun olduğu zaman, tabiatı kendisini sıkıştırmaz. Evliliğe de ancak, nefsi uslanıp rıfk ile muameleyi hak ettiği zaman adım atar. Bu da nefsin serkeşliği gidip, kendisinden istenen şeye boyun eğdiği zaman olur.

Nefis, faydalı şeylere alıştırılıp, zararlı şeylerden sakındırılan bir çocuk gibi eğitilince, bu kıvama gelmiş olur. O, kontrol altına alınıp itaate alıştırıldığında, Allah’ın emrine gelir ve kalple mücâdelesinden vazgeçer. Bundan sonra, kalble nefis arasında, adâletle sulh gerçekleşir ve ikisi de dengeli hareket eder. Sûfiler içinde, kendilerine takdir edilen zamana kadar bekarlığa sabredenlere, özel bir eş seçilir ve Allahu Teâlâ ona birçok sebep ve yardımcılar hazırlar. O da kendisine gelen bu ilahi ihsan ve sevk edilen rızıkla nimetlenir. Mürid, evlilik işinde acele ettiği, tabiatının onu hafifleştirdiği, her yanını ilmin nurlarını söndüren şehvet dumanının sarıp câhilane işlere bulaştığı, müridliğinin bir icâbı ve sadâkatinin şartı olan azimet yolundan, Cenâb-ı Hakk’ın halka bir rahmet eseri olarak ortaya koyduğu ruhsat yoluna girdiği zaman, kabiliyetinin noksan olduğu tescil edilmiş olur ve akıbetinin hüsran olacağından korkulur. Bu tür bir acele, Hakk erlerinin mertebesinden düşüş demektir. Sehl b. Abdullah et-Tüsterî demiştir ki: “Müridin artmasını beklediği malı olduğu sürece, iptilâdan (çeşitli musibetlerden) uzak kalamaz. Herhangi bir iptila durumunda, bulunduğu halden daha aşağısına düşmesi, mürid için bir noksanlık ve ayıptır.” Sûfilerden birisinin şu hâlini işittim: Kendisine: “Niçin evlenmiyorsunuz?” diye sorulduğunda: “Kadın ancak er kişilere lâyıktır. Ben ise, daha gerçek er kişilerin derecesine ulaşamadım, öyleyse nasıl evlenebilirim!” diye cevap vermiştir. Sâdık müridlerin, evlenmek için bekledikleri bir (başka) buluğ çağı vardır (ki o da nefsi ıslah edip kâmil er kişi oldukları zamandır). Bekarlık ve evlenmenin fazileti konusunda, birbirinden farklı haberler ve bazen aynı derecede nakiller vârid olmuştur. Rasûlullah’ın (s.a.v) bu konudaki sözlerinin farklı ve çeşitli oluşu; insanların farklı yapı ve hallere sâhip oluşlarındandır. Bazıları için fazilet bekarlıktadır; bazıları içinse evliliktedir. Bütün bu anlattıklarımız, takvası kemâle ermiş ve nefsini tamamen ezmiş olmasından dolayı şehvet ateşi sönmüş kimse hakkındadır. Yoksa şehveti galeyana geldiğinde fitneye düşmesi kaçınılmaz olan kimsenin evlenmesi vaciptir. Bu durumun dışındaki kimselerin evlenmesi hakkında mezheb imamları farklı hükümler söylemişlerdir. Bir sûfi evlendiği zaman, din kardeşlerinin ona yardım etmeleri vazife olur. Onu kendilerine tercih etmeleri ve özellikle maddî yönden zayıf ve mânevî hâli ricâlullah mertebesinden aşağı olduğu zaman, mali destekte bulunmaları gerekir. Daha önce açıkladığımız gibi ricâlullah mertebesine ancak kemâl noktasına gelene kadar sabredenler ulaşabilirler. Ebû Zur’a, bize, Avf b. Mâlik’in (r.a), şöyle dediğini nakletti: Rasûlullah (a.s)’a bir ganimet geldiği zaman onu eline geçtiği gün taksim eder, evli olanlara iki pay, bekar olanlara bir pay verirdi. Nihayet biz çağrıldık. Ben, Ammar b. Yâsir’den önce çağrıldım. Allah Rasûlü (s.a.v), bana iki pay, Ammar’a tek pay verdi. Ammar’ın buna canı sıkıldı. Rasûlullah (a.s) ve ordakiler onun bu hoşnutsuzluğunu yüzünden fark ettiler. Rasûlullah’ın (s.a.v) yanında ganimet mallarından bir altın zincir kalmıştı. Efendimiz (a.s), onu asasının ucuyla kaldırıyor, o yere düşüyor. O da: “Bundan çok fazla elinize geçeceği gün hâliniz nasıl olur acaba!” diyordu.

Kimse kendisine cevap vermedi. Yalnız Ammar: “Bundan elimize fazlaca geçse sevinirdik, Yâ Rasûlellah!” dedi.133 Görülüyor ki; çoluk çocuk derdinden uzak olmak, dervişin vaktini değerlendirmesi için daha müsait, düşüncesini toplaması için daha faydalı ve hayatı için daha lezzetlidir. (Bekar) sûfi için hidayette, dış alakaları kesmek, seferlerde dolaşmak, tehlikeleri şeylere girmek, sebeplerden sıyrılmak ve kendisine perde olacak herşeyden uzaklaşmak kolay ve mümkün olur. Evlilik ise, azimetten ruhsata inmek, rahatlıktan sıkıntıya dönmek, çoluk çocuğa bağlanıp kalmak, tehlikeli şeylere yanaşmak, zâhidlikten sonra dünyaya bir iltifat, tabiat ve âdet gereği, hevâî şeylere muhabbet etmektir. Ebu Süleyman ed-Dârânî demiştir ki: “Üç şey var ki; onlara tâlib olan, dünyaya meyletmiş olur. Bunlar; (ihtiyacının dışında) maişet peşine düşen, evlenen ve (sırf dünyalık için) hadis yazan.” Yine o, demiştir ki: “Arkadaşlarımız içinde evlenip de önceki (mânevî) derecesini muhafaza edebilen hiç kimse görmedim!” Şeyh Tâhir, bize, Üsâme b. Zeyd’in şöyle dediğini haber verdi. Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: “Benden sonraya, erkeklere, kadınlardan daha zararlı bir fitne bırakmadım”134 Recâ b. Hayve, Muaz b. Cebel in (r.a) şöyle dediğini haber verdi: “Biz, sıkıntılarla imtihan edildik, sabrettik. Genişlik ve rahatlık ile imtihan edildik, sabredemedik. Sizin için korktuğum fitnelerin en tehlikelisi, kadınların fitnesidir. Altın bileziklerle süslendikleri, yumuşak Şam elbiselerini giyip Yemen şallarını büründükleri, zenginleri yorup fakirleri altından kalkamayacakları yükün altına soktukları zaman, vay hâlinize!” 135 Hükemâdan birisi demiştir ki: “Bekarlığın derdine devâ bulmak, kadınların derdine deva bulmaktan daha kolay ve daha hayırlıdır.” Sehl b. Abdullah’a, kadınların durumu sorulduğunda: “Onların yokluğuna sabretmek, ele geçince sıkıntılarına sabretmekten daha hayırlıdır. Onlara sabretmek de ateşe sabretmekten daha hayırlıdır.” Allahu Teâlâ’nın: insan zayıf olarak yaratılmıştır.” (Nisa (4), 28.) âyetinin tefsirinde; çünkü o, kadınlara karşı sabredemez, denmiştir. ‘‘Ey Rabbimiz! Bize kendisine güç yetiremiyeceğimiz yükü yükleme.’’ (Bakara (2), 286.) âyet-i kerimesinin tefsirinde de güç yetirilmeyecek yükün, karşı konulmaz kuvvetli cinsî arzu olduğu söylenmiştir. Sûfi, nefsinin süflî arzularına karşı dayanabilir, güzel edeb ve muamele ile nefsin tedavisi hakkında ileri seviyede bir ilme sahip olur ve kadınlara karşı sabrederse, fazileti elde etmiş, aklını güzel kullanmış ve kolay yolu bulmuş olur. Nitekim, “Rasûlullah (s.a.v) iki yüz yıldan sonra, en hayırlınız, yükü hafif olanınızdır.” buyurdu. “Ya Resûlallah yükü hafif olan kimdir?” diye sorulunca:

133- (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, V, 34I.,) 134- (Bunârî, Nikah, I7; Tirmizî, Edeb, 31; İbnu Mâce, Fiten, I9.) 135- (Ebu Nuaym, Hilyetu’l-Evliyâ l, 236; Ibnu’l-Cevzi, Sıfatu’s-Safve, I, 497.)

“Ehli iyâli, çoluk çocuğu olmayan (geçim yükü hafif) kimsedir" buyurdu.136 Sûfilerden birisine: “Evlensene!” denildiğinde: “Evlenmekten daha çok nefsimi boşamaya (onu ishal edip, şerrinden kurtulmaya) ihtiyacım var.” demiştir. Bişr b. Haris’e: “İnsanlar senin hakkında laf ediyorlar!” dendi. Hazret: “Ne diyorlar?” diye sordu: “Evlenme sünnetini terk etti.” diyorlar denince: “Onlara söyleyin! Ben sünnetten önce farzla (yani nefsimi terbiye ile) meşgulüm.” dedi. Yine o, demiştir ki: “Eğer bir tavuğun bakımını üstlensem (ona yiyecek bulacağım diye) köprü üzerinde cellat olmaktan korkarım!” Sûfi, nefsin arzularıyla mübtelâdır. Yani o, başka bir şeyle uğraşamayacak kadar meşguldür. Nefsin arzularına, bir de hanımın istekleri katılınca, (hak yolundaki) iradesi zayıflar, azmi gevşer. Halbuki nefis, tamaha düşürülürse tamahkâr olur; kanaata alıştırırsa kanaatkâr olur. Hakk tâlibi, kalbinden evlenme düşüncesini söküp atmak için oruca devam etmelidir. Çünkü nefsin boş arzularını öldürmek ve süflî heveslerini kırmak için orucun apaçık bir te’siri vardır. Rivâyet edildiğine göre; Rasûlullah (s.a.v), bir yerde toplanıp kuvvet denemesi için taş kaldıran gençler topluluğuna uğradı. Onlara hitaben: “Ey gençler! Sizden evlenmeye (ve geçime) imkânı olan evlensin. İmkanı olmayan da oruç tutsun. Çünkü oruç şehvetli kırar.’’137 buyurmuştur. Hadisin metninde geçen “Vicâ”’ tâbirinin mânası; erkek husyelerini kırıp, ufaltarak cinsî gücü azaltmaktır. Araplar, koçun erkekliği çalışmayıp semizlensin diye husyelerini kırarlardı. Bu kelime, bahsettiğimiz mânada şu hadiste de kullanılmıştır: “Rasûlullah (s.a.v), husyeleri kırılmış iki alaca koç kurban etti."138 Denilmiştir ki: “Asıl üzerinde durulacak nefistir. Sen onu hayırla meşgul etmezsen; o seni şerle meşgul eder.” Genç mürid, amele devam ettiği ve nefsini ibadette terbiye ettiği sürece, nefsânî düşünceler azalır. Aynı şekilde, ibâdetle meşgul olmak kendisine amelin tadını temin eder, muhabbetini artırır, iş ve geçiminde kolaylık kapısını açar. Bu durumda, hâli ve vakti zevce (ve çoluk çocuk) ile karışıp bozulmaması için, gayrete gelip dikkatli olur. Müridin, bekarlık hâlinde güzel edeblerden birisi de kalbine, kadınla ilgili düşünceleri yerleştirmemektir. Her ne zaman bu tür bir düşünce ve şehvet hissi gelse, güzel bir şekilde Allahu Teâlâ’ya sığınmalıdır. O zaman Allahu Teâlâ, kendisine azimetle amel kuvveti verir ve nefsin arzularına karşı onu rahmetiyle destekler; imdadına yetişir. Bu durumda, zarar görmek bir yana Allahu Teâlâ’ya güzelce yönelişinin bir mükâfaatı olarak, kalbinin nûru, nefsin üzerine akseder; nefs arzusundan vazgeçip sükûn bulur. Bu arada mürid, evlilik işine girmekle karşılaşacağı şeyleri nefsine arz eder. Meselâ, kendisini zillet ve basit işlere götürecek şeyleri düşünür. Ayrıca, meşrû olmayan yoldan kazanç elde etmeyi, kadını idâre ve zaptın yanında, daha pek çok sayılamayacak külfetlere fikrinin takılarak meşgul olup mânevî yolunu engelleyecek halleri hatırlar.

136- (Hatib, Târih, VI, 198; Beyhakî, Şuabu'l-İman, VII, 292 (Had. No: I0350); Deylemî, Firdevsu’l-Ahbâr, II, 271. (No:2673); Hindî, Kenzu’l-Umâl, XI, 222. (No: 31302); Zebidî, İthafu’s-Sâde, VI, 22.) 137- (Buhârî, Nikah, 2; Müslim, Nikah, I; Nesâî, Nikah, 3.) 138- (Ebû Dâvud, Dâhi, 4; İbnu Mâce, Dâhi, I, Ahmed, Müsned, V, I96.)

Abdullah b. Ömer’e (r.a.); belânın zor ve çekilmez olanının ne olduğu sorulunca: “Evlad ü iyâlin çok olup malın az olmasıdır.” diye cevap vermiştir. Denilmiştir ki: “Evlad ü iyâlin çok olması, fakirliğin bir diğer şeklidir. Çoluk çocuğun azlığı ise bir tür zenginliktir.” İbrâhim b. Edhem: “Kadınların baldırına düşkün olan (şehvet kurbanları) iflah olmaz.” derdi. Şüphesiz kadın, insanı, refah ve rahata çağırır. Allahu Teâlâ’yı çokça zikirden, gece namazından ve gündüz (nâfile) orucundan alıkoyar. Kalbe, fakirlik korkusunu ve mal biriktirme arzusunu musallat eder. Bütün bunlar bekarda yoktur. Bir haberde şöyle vârid olmuştur: “İkiyüz sene geçtikten sonra, ümmetim için bekarlık helal olur.”139 Dervişin gönlüne devamlı surette evlenme düşüncesi ârız olup namaz, zikir ve Kur’an tilâveti esnasında iç âlemini iyice sıkıştırırsa; önce Cenâb-ı Hakk’a sığınmalı, sonra mürşidine ve ihvanlarına durumunu açıp, müşkilinin güzelce halledilmesi için Allahu Teâlâ’ya duâ etmelerini istemelidir. Ayrıca, ölüleri ve dirileri, makberleri ve mescidleri ziyâret etmeli, bu işi basite alıp hemen içine dalmamalıdır. Çünkü evlilik, zamanında ve usûlünde olmadığı zaman, büyük bir fitne kapısı olur. Bu durumda o, asla küçümsenmeyecek bir tehlikedir. Bu konuda Allahu Teâlâ, şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz zevceleriniz ve evlatlarınızdan bazıları, sizin için bir nevi düşmandır, onlardan sakının!" (Tegâbün (64), I4.) Böyle durumlarda mürid, durmadan Allahu Teâlâ’ya yalvarmak, halvetinde huzûr-u ilâhiyede gözyaşı dökmeli, tekrar tekrar istihâre yapmalıdır. Eğer bu arada, ne yapacağı konusunda Allah’ın fazlıyla kendisine kuvvet ve sabır verilirse; bu hal bir kemal noktasıdır ve terbiyesinin tamamlandığını gösterir. Allahu Teâlâ, sâdık bir müride uykuda veya uyanık hâlinde evlenip evlenmeme hususundaki iznini keşf yoluyla bildirir. Veya kendisine itimat ettiği ve: “hükmü hakka, işâreti ferasete dayanır” diye inandığı bir kimse tarafından durumu izhâr eder. Bu durumla onun evliliği İlâhî tedbir ve destekle meydana gelmiş olur. İşittiğimize göre; sâlihlerden birisi, Şeyh Abdülkâdir Geylânî’ye: “Niçin evlendin?” diye sorunca, Hazret: “Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz bana: “Evlen” deyinceye kadar evlenmedim. Diye cevap vermiştir. Bunun üzerine o zat: “Rasûlullah (a.s), ruhsatı emreder, halbuki sûfilerin yolu (ruhsatta kalmak değil) azimete sarılmaktır.” demiş. Bu söze, Şeyh Abdülkâdir’in ne cevap verdiğini bilmiyorum ama, şahsen ben derim ki: “Evet Rasûlullah (a.s), (insanlara bir rahmet ve kolaylık olsun diye) ruhsatla emrederdi. Onun bu emri şeriat lisânıyla olmaktadır. Allahu Teâlâ’ya iltica eden, O’na boyun büken ve Cenâb-ı Hakk’ın rüya (veya keşif) yoluyla yapacağı şeyi bildirdiği kimseye gelince; onun işi ruhsata göre olmuş olmaz. Aksine, azimet ehlinin tâbi olduğu bir iş olmuş olur. Çünkü o, hüküm ilminden değil, hâl ilminden elde edilmiştir. Bu düşüncemin doğruluğuna, Şeyh Abdülkâdir’den (rah), nakledilen şu söz de delâlet etmektedir: “Bir zamanlar evlenmek istemiş fakat, hâlimin karışacağından korktuğum için cesaret edememiştim. Takdir edilen zamana kadar sabrettiğim zaman,

139- (Bu mânadaki bir hadis için bkz: Zebîdî İthâfu’s-Sâde, VI, 23)

Allahu Teâlâ, bana hepsi de kendi irâde ve isteği ile infak edecek kadar cömert ve zengin dört tane zevce nasib etti.” Hiç şüphesiz bu, Allah için sabr-ı cemilin bir neticesi ve hediyesidir. Mürid, sabreder ve Allah’tan bir çıkış yolu taleb isterse; Mevlâ kendisine bir kolaylık ve çıkış yolu nasib eder. Bu durumu ifade eden bir âyet-i kerimede: “Kim Allah’tan korkarsa, Allah onun için bir çıkış yolu yaratır ve hiç ummadığı yerden kendisini rızıklandırır.” (Talak (65), 3-4) buyrulmuştur. Mürid, (seyr u sulûkü esnasında hâlinin bozulmaması için) Allahu Teâlâ’ya çokça tazarrû ve niyazda bulununca, Cenâb-ı Hakk tarafından kendisine evlenme işinde özel bir izin ve işâret verilir. Zaten gaye ve hedef de budur. Eğer mürid, kendisine böyle bir izin gelinceye kadar sabretmekten âciz kalır, duâ ve tazarrûda bütün gücünü kullanır da bir sonuç alamazsa artık, Allahu Teâlâ’dan gelecek nasibi bu kadar olmuş olur. Niyetindeki güzellik ve maksadındaki sadâkat, Rabbine samimi ilticâ ve itimadı sebebiyle kendisine yardım edilir. Abdullah b. Abbas (r.a): “Genç evlenmeyince, ibadetleri tamam ve kâmil olmaz.” demiştir. Nakledildiğine göre; Horasan meşâyihinden birisi çokça evlenirdi. Öyleki; yanından iki veya üç hanım eksik olmazdı. Bazıları bu durumunu kınadılar. Hazret onlara: “Sizden herhangi biriniz, Rabbinin huzurunda ibâdet ederken veya herhangi bir muamelesinde meşgulken, kalbinde herhangi bir şehvet duygusu buluyor mu?” diye sordu. Onlar da: “Evet zaman zaman başımıza geliyor” dediler. Horasanlı Şeyh ise: “Ömrüm boyunca, sizin düştüğünüz duruma bir kez olsun düşmeye razı olsaydım, asla evlenmezdim. (Bende sizin hâliniz hiç yoktur). Ben, kalbime, beni içimde bulunduğum mânevi hâlimden alıkoyacak bir düşünce geldiğinde, hemen zevcelerimden birinin yanına gider, o hissi içimden atar, meşguliyetime dönerim.” deyip, şunları eklemiştir: “Kırk senedir kalbime herhangi bir ma’siyet düşüncesi gelmemiştir.” Demek ki sâdık müridler, evlilik işine bir his ve heyecanla değil İlâhî bir basiretle adım atarlar ve bununla nefsin çirkin arzularını kökünden tedâvi etmeyi düşünürler. Bazen, kuvvetli hâl sahipleri ve ilimde derinleşmiş (âhirete yönelmiş) âlimler evlendiklerinde, kendilerine hâssaten verilmiş birçok mânevi hallere kavuşurlar. Çünkü, onlar, uzun müddet mücahede, murâkabe ve riyâzatları sâyesinde, nefisleri mutmain olmuş, kalbleri sükûnete erişmiştir. Kalblerin hakka yöneliş ve bazen taata karşı gevşeyiş zamanları vardır. Sûfilerden birisi demiştir ki: “Kalblerin yönelme ve gevşeme anları vardır. Kalb hakka yönelip hayra kapısını açtığı zaman “elest bezmindeki ahdine döndürülür. Gevşeme anlarında da rıfk ile muamele edip gayrete getirilir. Böylece çok azı dışında kalbler, dâima Hakk’a yöneliş içinde kalır. Kalblerin devamlı Hakk’a yönelmesi ancak, nefsin sükûnet bulup kalp ile çekişmeden vazgeçmesi ve kalbe iğva vermeyi terk etmesiyle mümkündür. Nefisler, mutmain sıfatını elde edip dengesizliğinden, taşkınlığından ve kötü huylarından kurtularak istikrar bulunca; üzerindeki haklar çoğalır. Çoğu zaman üzerine düşen hak (ve vazifeleri ifâ ederken, İlâhî bir haz alır. Çünkü hakkın edâsında bir kanaat hâli, hazların alınmasında ise bir genişlik ve rahatlık mevcuttur. Bunlar, sûfilerin ilim ve hâllerinin inceliklerindendir. Çünkü onlar, mübah bir evlilikle, nefse helal hazlarını ulaştırarak onu rahatlatırlar. Çünkü; nefsin hevâsına muhalefet edile edile, onun derdi devası olmuştur. Artık, mübah arzular ve meşrû lezzetler

kendisine bir zarar vermediği gibi; azimet hâlini de gevşetmez. Aksine, tezkiye olmuş nefisler helal hazlarına ulaştığı zaman kalbin inşirahı ve genişliği artar. Kalble nefis arasında bir uyum oluşur; biri diğerine şefkat eder bir duruma gelir. Birine ulaşan her haz ve huzurdan diğerinin de huzuru artar. Kalb, Allahu Teâlâ’dan her haz ve mânevî feyz alışında, nefse sükûnet elbisesi giydirilir. Böylece, kalbin sekinetinin artması, nefsin sekinet ve huzurunun artmasına sebep olur. Nitekim bir şâir şöyle der: Yağmurlu bulutlarıyla kaplanınca bulutlar; Giyer hüllesini yer, yükselir hep kokular.

Nefis her hazzını alışında, candan bir komşunun diğer komşunun rahatlığından huzur duyması gibi, kalp de rahatlar. Dervişlerden birinin şöyle dediğini duymuştum: “Nefis, kalbe der ki: “Sen yeme işinde benimle ol; ben de namazda seninle olayım.” Bu ancak, Rabbânî bir âlim için mümkün olan çok yüksek hallerdendir. Nice iddiâ sâhipleri vardır ki; kendilerinde bu tür hallerin bulunduğunu iddiâ etmeleri sebebiyle helak olmuşlardır. Âlim-i Rabbânî olan bir kimsenin evlenmesi onun kemâlini artırır, noksanlaştırmaz. Kulun ilmi kâmil olunca; eşyâdan istifâde eder, eşyâ ondan bir şey alıp götürmez. Cüneyd (rah.) derdi ki: “Ben, yemeğe ihtiyaç duyduğum gibi, zevceye de ihtiyaç duyarım.” Âlimlerden biri, halktan birisinin sûfileri kınadığını işitince, ona: “Be adam! Sana göre onların noksanı nedir?” diye sordu, adam: “Çok yiyorlar!” dedi, âlim: “Onların acıktığı gibi açıksan, sen de onların yediği gibi yerdin” dedi. Adam: “Çokça evleniyorlar!” dedi, âlim: “Onların namus ve gözlerini haramdan koruduğu gibi, sen de koruyabilsen, onlar gibi çok evlenirdin; daha nelerini beğenmiyorsun?” diye sordu, adam: “Güzel sese ve söze kulak verip semâ yapıyorlar” deyince, âlim: “Onların ibretle nazar ettikleri gibi; duyduğundan ve gördüğünden ibret alsaydın; sen de dinler, semâ yapardın.” diye cevap verdi. Süfyan b. Uyeyne derdi ki: “Çok kadınla evlenmek her zaman dünya sevgisinden değildir. Çünkü Hz. Ali (r.a.), Rasûlullah’ın ashabının en zâhidi olduğu halde, kendisinin dört hanımı ve onyedi tane câriyesi vardı.” İbnu Abbas (r.a.) da: “Bu ümmetin en hayırlısı, hanımı en çok olup hiç harama meyletmeyenlerdir.” derdi. Peygamberlerle ilgili haberlerde, şöyle bir kıssa anlatılmıştır: “Bir âbid kendisini tamamen ibâdete vermişti. Öyle ki; zamanındaki insanların en yüksek derecesine ulaşmıştı. Onun bu durumu devrindeki peygambere zikredilince, peygamber: “Eğer bir sünneti terk etmeseydi ne güzel bir adam olurdu!” dedi. Bu söz âbid ulaştı. Âbid bundan çok etkilendi ve meseleye önem verip: “Ben o sünneti terk etmişken ibadetim bana fayda vermez.” diyerek, hemen peygamberin (a.s) yanına geldi ve terk ettiği sünnetin ne olduğunu sordu. Peygamber de: “Evet sen, evlenmeyi terk ettin dedi. Bunun üzerine âbid:

“Ben evliliği haram saydığım için terk etmedim. Ancak, (dünyalık adına) hiçbir şeye sâhip olmadığım için buna yanaşmadım. Ben, insanlara yük olan, onun bunun verdiği ve getirdiği ile geçinen birisiyim. Bu hâlimle hakkını ödeyemeyip bir kenara iteceğim yahut türlü sıkıntılar içinde kıvrandıracağım bir kadınla evlenmemi uygun görmedim.” dedi. Peygamber (a.s) ona: “Seni evlenmekten meneden sadece bunlar mı?” diye sordu, âbid: “Eve.” dedi. Peygamber de: “Seni kızımla evlendiriyorum.” dedi ve kızıyla evlendirdi. Abdullah b. Mesûd (r.a) derdi ki: “On günlük ömrümün kaldığını bilsem, yine evlenmek ve Rabbimin huzuruna bekar olarak çıkmamak isterim.” Allahu Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’de sâdece evlenmiş olan peygamberleri zikretmiştir. Anlatıldığına göre; Yahya b. Zekerriyya (a.s), İlâhî bir sünnet olduğu için evlenmiş, fakat hanımına yaklaşmamıştır. Hz. İsa (a.s) âhir zamanda yeryüzüne inip evlenecek ve çoluk-çocuk sâhibi olacaktır. Denilmiştir ki: “Evli kimsenin bir rek’at namazı, bekarın yetmiş rek’at namazından daha hayırlıdır.” 140 Şeyh Tâhir b. Ebi’l-Fadl, bize, Hz. Âişe (r. ah)’den rivâyetle, Rasûluallah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu haber verdi: "Nikah benim sünnetimdir. Sünnetimle amel etmeyen benden değildir. Evleniniz, çünkü ben, diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla övünürüm. Kimin imkânı varsa evlensin. Evlilik için (maddî) imkân bulamayan kimse de oruç tutsun. Çünkü oruç, şehvetin kırılması için bir sebeptir.”141 Evli olan sûfi, evrâd ve efkârına mâni olacak, vakitlerini karıştıracak şekilde hanımıyla beraber olmaya ve hoş sohbete dalmamalıdır. Çünkü bu konuda ileri gitmek, nefsi ve askerlerini kuvvetlendirir; himmet ve gayreti gevşetir. Evli olan müride zevcesi yoluyla iki fitne ulaşabilir. Birisi, umumi hâliyle, İkincisi hususi durumuyla ilgilidir. Umumi hâliyle ilgili fitne; geçim derdine düşmesi ve bu hususa aşırı ihtimam göstermesidir. Hasan el-Basrî derdi ki: “Vallahi bugün, hanımının (hevâî) arzularına uyarak gün geçiren adamı Allah, yüzü üstü Cehenneme atar.” Bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “Öyle bir zaman gelecek ki; kişinin helaki hanımının, anne-babasının ve evlâdının elinde olacaktır. Onlar, onu fakirlikle ayıplarlar ve güç yetiremiyeceği şeylerin altına sokarlar. O da (isteklerini te’min için) dinini mahvedecek hâl ve yollara girer ve böylece helak olur.” 142 Rivâyete göre; bir grup insan Hz. Yunus’un (a.s) yanına geldiler; onları misâfir etti, ağırladı. Bu arada içeri girip çıktıkça hanımı kendisini incitecek sözler söylüyor ve ileri geri konuşuyordu. O ise, hiç karşılık vermiyordu. Bu duruma çok şaşırdılar, sormaya da cesaret edemediler. Onların bu hayret hâlini yüzlerinden okuyan Yunus (a.s): “Bu hâle şaşırmayın. Ben Allahu Teâlâ’ya duâ ederek: “Ya Rabbi! Âhirette kullarına azap sebebi yapacağın bir şeyi dünyada iken bana göster!” dedim. Allahu Teâlâ da

140- (Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, II, I7 (Had. No: 4473-74); Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, IV, 38 (Had. No: 4473-74); (Hadis; “evlinin iki rekâtı” şeklinde başlamaktadır.)) 141- (Ibnu Mâce, Nikah, 8; Nesâî, Nikah, I; Ahmed, Müsned, III, I58, 245.) 142- (Bkz: Ebu Nuaym, Hilye, I, 25; Beyhakî, Zühd, 436; Zebîdî, İthâfu's-Sâde, VI, 23.)

bana: Falancının kızıyla evlen; azabın ne olduğunu dünyada tat buyurdu!” buyurdu, ben de onunla evlendim. Şimdi de gördüğünüz gibi, sabretmekteyim.” dedi. Mürid, hanımını idâre noktasında ve güzel geçimde çok ileri gittiği zaman, hanımının hoşnutluğunu elde etmek için çoğu zaman maîşeti teminde itidâli aşar; sıkıntılı hal ve yollara girer. Bu, onun umumi hâliyle ilgili bir fitnedir. Hususi hâlinin fitnesi ise; beraber olmada, oturup kalkmada çok ileri gitmektir. Bu durumda nefis, itidâl bağından çıkar orta yolu ve hâli terk eder. Fazla başıboş bırakıldığı için, her arzusunu elde etmek için harekete geçer. Bu gaflet ve yanılma ile kalp istilâ olur; bu durumda mürid gevşeyip ruhsatlarla idâre etmeye çalışır. O zaman, virtlerin azlığından dolayı mânevî vâridat feyz ve aşk da az olur. Amellerin şartları ve edebleri ihmal edildiği için hâli karışır. Bu iki fitneden daha gizli bir fitne vardır ki; ona özellikle, kurbiyyet ve huzur ehli olanlar mübtelâ olurlar. O da şudur: Nefislerin, birbiriyle kaynaşma özelliği vardır. Bu durumda donuk ve sönmüş olan nefis canlanır, alevlenir ve kuvvetlenir. Bu tür câzibe fitnesinden kurtulmanın ilacı; evli olan sûfinin, hanımıyla baş başa kaldığında, Mevlâsına nazar edeceği iki bâtınî göz ile, refikasına bakıp hevâsı yolunda kullanacağı iki zâhiri göze sâhip olmasıdır. Yani, kalp gözüyle Mevlâ’ya, kafa gözüyle hanıma nazar etmelidir. Bu mânada, Râbiatü’l-Adeviyye, nazım hâlinde şöyle söylemiştir: Gönlümdeki sohbete hep seni seçtim. Zâhirdeki meclisimi, herkese açtım. Cismimle gayriyle ülfet ederken; Kalbimde dost elinden muhabbet içtim. Evlilerin korkması gereken bundan daha gizli bir fitne de rûhun, kadının cemâlinin güzelliğine bakarak rahatlama arzusuna sahip olması ve bunun da rûha âit Rahmânî bir şey olduğunun düşünülmesidir. Bu hâl, huzur-u ilâhiyeye bağlı kalması için seçilmiş rûhun muhabbetinde bir noksanlıktır. Rûh bundan, sâfiyetini yitirip sersemleşir ve mânevi fetih yoluyla üzerine akan füyuzat kapısı kapanır. Rûhtaki bu durgunluk ve donukluğu fark etmek çok zordur. Bundan sakınılmalıdır. Bu tür bir yolla fitneye düşmüş gruplardan birisi de kadını seyretmenin rûha huzur vereceğini söyleyen kimselerdir. Ruh, helal yoldaki muhabbetinde bile, Yüce Mevlâ’nın edeb ve muhabbetini korumada aciz ve kusurlu kalırsa; bu muhabbeti haram yoldan elde ettiğini iddiâ eden kimsenin durumunu var sen düşün! Bu durumda onu, nefsinin sükûneti aldatmaktadır. O da zanneder ki; eğer bu muhabbet hevâdan kaynaklansaydı, nefis sükûn bulmazdı. Halbuki, nefis bu konuda hiçbir zaman sükûn bulmaz. Aksine, ruhtaki sükûnet vasfını söker alır ve onu kendi tarafına çeker. Ben, kadını seyir ile fitneye düşenlerin başlarına gelen belânın mâhiyet ve sebebini araştırdım; bunun gizli bir şehvetten kaynaklandığını gördüm. Mürid bundan şiddetle sakınmalıdır. “Bunda mânevi bir hâl ve haz vardır!” diyenin sözüne itibar edilmez. Bunu söyleyen kimse, boş iddiâ sahibi yalancı birisidir. Bu mânada bazı doktorlar, sevgilinin dışında birisiyle yapılmış olsa bile cimâ, aşk heyecanını ve şehveti yatıştırır.” derler. Bu da yanlış bir kanaattir. Bilinmelidir ki; bu arzunun dayandığı nokta şehvettir. Onda herhangi bir mânevi hâl iddiâ eden yalan söylemiştir; asla kabul edilmez. Bu saydıklarımız; evli olanların fitneye düşüş sebepleridir. Bekarın fitnesi ise; zihin ve hayâlinde sürekli kadın düşüncesinin geçmesidir. Kendisine bâtınî kalp temizliği ihsan edilen kimse, onu şehevî düşüncelerle kirletmemeli, kendisine bu tür bir düşünce geldiğinde, hemen Allahu Teâlâ’ya sığınıp, tazarrû’ ve niyaz ile onu içinden gidermelidir. İnsan, kalbe gelen bir şehevî fikri,

düşünmeye devam edince o, kalbden göğsüne çıkar; gözü önünde canlanır. O anda, düşüncenin te’siriyle, organların uyanmasından ve bunun gizli bir amel ve günah olmasından korkulur. Huzur-ı ilâhiyeye ulaşmayı ve kalp uyanıklığını hedefe almış bir mürid için, bu tür bir halden daha çirkini düşünülemez. Bu, onun için çok kötü bir hâldir. Denilmiştir ki: “Ariflerin gönlünden çirkin şeylerin geçmesi, onu yapanların fiili gibidir.” Allahu Teâlâ en iyisini bilir.

21. Bölüm · SÛFİLERE GÖRE EVLİLİK VE BEKARLIK · Avârifü'l-Maârif — tarikat.org