Sûfinin, Allahu Teâlâ ile meşguliyeti kemâle erince ve içinde bulunduğu vaktin hukukuna tam riâyetle takvâda ilerleyip zühdü tamam olunca, sebeplere sarılmayı terk eder. Kendisine tevhidin hakikati ve Kerim olan Allah’ın her şeye kefil olmasının gerçek yönü keşfolur; böylece, içinden rızık endişesi gider. Bu hâlin başlangıcında Allahu Teâlâ ona öyle bir mârifet kapısı açar ki; kul, kendinden meydana gelen her fiile, hatta, hâline göre günah sayılacak bir kusura yahut şeriatın nehyettiği bir günaha kadar işlediği her şeye, o anda veya aynı günde bir mukâbele görür ve bununla hâlini anlar. Nitekim, sûfilerden birisi: “İşlediğim bir günahı, elimin altında bulunanların bana karşı kötü davranmasından fark ediyorum.” demiştir. Anlatıldığına göre; sûfilerden birinin mestini fare yemişti, bunu gören sûfi duruma üzülerek şöyle demiştir: “Eğer kabile-i Ma’zin’den olsaydın; ben-î Lakît, Mübah görmezdi devenin kanını hiçbir vakit.” Bu sözü, başına gelen bu hâdisenin, onu hakkedecek bir hatasına karşılık olarak meydana geldiğine işâret etmek için söylemişti. Şu hâlde,…
ÜYE KÜTÜPHANESİ
Okumaya kaldığınız yerden devam edin.
Tam metin Meclis üyelerine açıktır. Üyelik ücretsizdir; okuduğunuz bölümü defterinize kaydedebilir ve özel notlarınızı aynı yerde tutabilirsiniz.