Sûfinin, Allahu Teâlâ ile meşguliyeti kemâle erince ve içinde bulunduğu vaktin hukukuna tam riâyetle takvâda ilerleyip zühdü tamam olunca, sebeplere sarılmayı terk eder. Kendisine tevhidin hakikati ve Kerim olan Allah’ın her şeye kefil olmasının gerçek yönü keşfolur; böylece, içinden rızık endişesi gider. Bu hâlin başlangıcında Allahu Teâlâ ona öyle bir mârifet kapısı açar ki; kul, kendinden meydana gelen her fiile, hatta, hâline göre günah sayılacak bir kusura yahut şeriatın nehyettiği bir günaha kadar işlediği her şeye, o anda veya aynı günde bir mukâbele görür ve bununla hâlini anlar. Nitekim, sûfilerden birisi: “İşlediğim bir günahı, elimin altında bulunanların bana karşı kötü davranmasından fark ediyorum.” demiştir. Anlatıldığına göre; sûfilerden birinin mestini fare yemişti, bunu gören sûfi duruma üzülerek şöyle demiştir:
“Eğer kabile-i Ma’zin’den olsaydın; ben-î Lakît, Mübah görmezdi devenin kanını hiçbir vakit.”
Bu sözü, başına gelen bu hâdisenin, onu hakkedecek bir hatasına karşılık olarak meydana geldiğine işâret etmek için söylemişti. Şu hâlde, sufinin başına gelen bu tür hâl ve hâdiseler, onun ibret ve mârifetini artırmaktadır. Bu şekilde sûfi, muhasebesindeki sadâkatini, murâkabesinin safiyetini, kulluk haklarını ve vaktinin gerektirdiği edebleri zayi edip etmediğini kontrol eder. Onun için dikkate alınacak tek şey, Allah’ın hüküm ve tecellileri olup, Allah’tan gayrinin fiilleri gözünde yok olur. İlim, iman, zevk ve hâl yoluyla, (aslında) verenin ve alanın ancak Allahu Teâlâ olduğunu anlar. Sonra Cenâb-ı Hakk, İlâhî yardımıyla onu kemâle erdirir ve kendisini, hakiki tevhide ulaşıp sırf Allahu Teâlâ’nın fiilini görmeye muvaffak kılar. Anlatıldığına göre; sûfilerden birisinin içine rızık endişesi düştü ve bir sahraya çıktı. Orada gözleri kör, ayağı topal ve vücudu zayıf bir kuş gördü. Onun durumuna hayret edip; uçmaktan, yürümekten ve görmekten âciz bu varlığın ne yiyip ne içtiğini düşünerek, başucunda durdu. O bu halde iken, birden yer yarıldı ve içinden birinde susam, diğerinde temiz su bulunan iki kap çıktı. Serçe, susamı yiyip suyu içerek karnını doyurdu. Sonra yer yarılıp kaplar tekrar kayboldu. Bu hâli gören sûfinin, kalbinden rızık endişesi gitti. Cenâb-ı Hakk, kulunu bu makama ulaştırınca, gönlünden rızık ve yiyecek endişesini giderir. O zaman kul, başkasından isteyerek yahut çalışarak mal kazanmayı avamın hâli ve rütbesi olarak görür. Böylece o, başkasının elindekine göz dikmeyip, hep Allahu Teâlâ’nın fiiline nazar ederek Onun emrini bekleyen bir kimse olur. Bu durumda, rızıklar kendisine çeşitli vesilelerle sevk edilir ve üzerine nimet kapıları açılır. Kul, Allahu Teâlâ’nın fiillerini devamlı düşünmesi ve onun emriyle oluşan şeyleri murâkabe etmesi sebebiyle, kendisine İlâhî fiillerin sırrı keşfolur. Cenâb-ı Hakk’ın kuluna, fiilleriyle tecelli etmesi, kurbiyyet makamından bir rütbedir. Kul oradan, sıfatlar yoluyla zuhur eden İlâhî tecelliyi müşâhade hâline yükselir. Ondan da zâtî tecellileri müşahede hâline terakki eder. Bu tecelliler içinde yakindeki rütbelere ve tevhitteki makamlara işaret etmek, birbirinden üstün ve biri diğerinden daha sâfi hakikatleri ifade etmektir. İlâhî fiiller yoluyla gelen tecelli, kulda saf rıza ve temiz teslimiyeti meydana getirir. Sıfatlar yoluyla
gelen tecelli, heybet ve üns kazandırır. Zâtî tecelli ise; kula, fenâ ve bekâ hallerini elde ettirir. Bazen, kulun kendi ihtiyarını terkle Allah’ın fiiline tâbi ve teslim olmasına fenâ ismi verilir. Bununla, beşerî iradenin fenası kastedilmektedir. Hem irade, hevânın en latif olan kısmıdır. Kulun irâdesinin İlâhî irâdede fâni olması, zâhiri fenâdır. Bâtinî fenâ ise; zâtî tecelliyi müşâhede ânında zuhur eden nur-i İlâhî karşısında vücûda âit eser ve alâmetlerin o nûr içinde kaybolup gitmesidir. Bu, dünyada yakinin en üstün kısmıdır. Zât-i İlâhînin asıl tecellisi ancak âhirette olacaktır. Bu öyle bir makamdır ki; onunla dünyada, mi’racda Rasûlullah (a.s) Efendimiz şerefyap olmuş, Hz. Mûsa (a.s) ise; Cenabı-ı Hakk’ın: ‘‘Beni dünyada asla göremeyeceksin.” (A’raf (7), I43.) hitabıyla ondan menolunmuştur. Bilinmelidir ki; bizim tecelli hakkındaki sözümüz, kulun elde ettiği yakinî rütbelere ve basiretinin müşâhadesine bir işârettir. Kul, bu tecellilerin ilki ile müşerref olunca (ki bu da Allah’tan gayrinin fiilini bir kenara itip, sırf ilâhî fiilleri mütâlaa etmektir) o zaman rızkını, mânevi fetih yoluyla elde eder. Hz. Rasûlullah (s.a.v) bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “Kime şu rızıktan, kendisi istemeksizin ve beklemeksizin bir şey verilirse; onu alsın ve rızkında genişlik sağlasın. Eğer durumu iyi ise, onu kendisinden daha muhtaç olanlara versin.”129 Bu hadiste, bir kimsenin başkasına vermek niyeti ile ihtiyacından fazla malı almasının câiz olduğu açıkça belirtilmektedir. Kul, gelen ihsanda Allahu Teâlâ ’nın fiilini görür de onu almaz mı? Böyle bir mal alındığında, sûfilerden bazıları onu, hemen muhtaç olanlara verirler. Bazıları da almaları ve vermeleri Cenâb-ı Hakk’ın işâret ve emriyle olması için, kendilerine özel, İlâhî bir ilim gelinceye kadar elinde tutar. Şeyh Ebu Zur’a, bize, Hz. Ömer’in (r.a) şöyle dediğini nakletti: Rasûlullah (a.s) bana bazı atiyeler verirdi. Ben de kendisine: “Yâ Resûlallah, onu benden daha fakir birisine verseniz, dediğimde; Efendimiz (s.a.v): “Onu al! Dilersen kendi malına kat, dilersen sadaka ver. Sen istemeksizin ve beklemeksizin, bu maldan sana ne verilirse onu al. Böyle olmayan malın da peşine düşme!”130 buyurdu. Sâlim (r.a), demiştir ki: “Rasûlullah’ın (s.a.v) bu tavsiyesinden dolayı, İbnu Ömer (r.a), hiç kimseden bir şey istemez ve kendisine verilen hiçbir şeyi de geri çevirmezdi. Rasûlullah (s.a.v), bu tür emirleriyle ashâbını tedrîcen, (her şeyde) Allahu Teâlâ ’nın fiilini görmeye, kendi tedbirini unutup Allahu Teâlâ ’nın güzel tedbir ve takdirine yönelmeye alıştırıyordu.
Sehl b. Abdullah et-Tüsteri’ye: “Hâl ilminin ne olduğu?” sorulunca; şöyle cevap vermiştir: “O, kulun kendi tedbirini terk etmesidir. Eğer bu hâl, bir kimsede bulunsa, o, yeryüzünün evtâdından olurdu.” Zeyd b. Hâlid (r.a), Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Kime, bir kardeşinden, kendi istemeksizin ve nefsi ummaksızın bir ihsan ulaşırsa, onu alsın, çünkü o; Cenâb-ı Hakk’ın kendisine gönderdiği bir rızıktır.”131
129-(Ahmed, Müsned, V, 65. Ayrıca bkz: Nesâî, Zekât, 94.) 130- (Buhârî, Ahkâm, I7; Müslim, Zekât, III; Nesâî, Zekât, 94.) 131- (Münzirî, et-Terğib, I 599; Ebû Ya'lâ, Müsned, II, 226. (Had. No: 925))
Cenâb-ı Hakk’ın kendisine sevk ettiği rızkı kabul hususunda İlâhî ilme vâkıf ve ona göre hareket eden kul; emindir, onun adına korkulmaz. Ancak, bu şekilde bir şeyi geri çeviren kimsenin durumundan korkulur. Çünkü; böyle bir şeyi geri çeviren kimse, bu yaptığını zühd zannederek, nefsin hilesine düşmekten emin değildir. Diğerinin almasında ise, sıdk ve ihlası elde ederek, halkın nazarını kalbîden silmek mevcuttur. Onun elindekini başkalarına vermesinde, bu hâlin tahakkuku gözükmekte, her iki halde de zühd hâli devam etmektedir. Bu makamda, zühd içinde zühd hâli gerçekleşmektedir. İlahi fethe ve keşfe mazhar olanlardan bir kısmı, bu mazhariyeti bilir. Bir kısmı ise; üzerine açılan manevi fetihlerin farkında değildir. Bazıları, mânevî fetih yoluyla gelen şeyleri ancak, önceden Allahu Teâlâ tarafından, onların kendisine gönderildiğine dâir bir ilim verilmesinden sonra alır. Bazıları da her fiili O’na âit kıldığı ve her geleni O’ndan kabul ettiği için, önceden bir ilme ihtiyaç hissetmeden onu alır. Böyle bir durumda, önceden bir ilim beklemeyen kimse, makam olarak, bekleyenden daha üstedir. Çünkü, onun Allahu Teâlâ ile beraberliği ve kendi irâdesinden sıyrılması kemal noktasında olduğu için böyledir. Bazı sûfilere, kendisine daha önce herhangi bir ilim verilmeden ve bütün fiillerin Allahu Teâlâ ’ya âit olduğu anlayışı kendisinde oluşmadan, üzerine mânevî fetih yolu açılır. Ona bu şeyler verilmemiş fakat, nimetlere nazarı sebebiyle bir miktar muhabbet ihsan edilmiştir. Bazen bu muhabbet, eldeki nimetin hâl ve el değiştirmesiyle bulanıp karışır. İlk iki hâle göre bu, çok zayıf bir hâldir. Çünkü o, muhabbet işinde bir hastalık ve sâdıklara göre sadakatte bir noksanlıktır. İlâhî fetih yoluyla rızka kavuşan kimse, onu alırken İlâhî bir işâret beklediği gibi; onu elinden çıkarıp infak ederken de bir işâret bekler. Çünkü almada da vermede de nefis ortaya çıkıp devreye girebilir. Bu kimseler içinde en kâmil olanı, hakiki tasarrufu elde ettikten sonra, alışında ve verişinde kendi ihtiyarı ile hareket eden kimsedir. Cenâb-ı Hakk’tan özel bir ilim ve işâret beklemek, nefsin devreye girme tehlikesinden olmaktadır ki, bu da o kimsede daha birtakım hevâî duyguların bulunduğunu gösterir. Mânevî, açık bir ilmin elde edilmesiyle bu itham ve endişe ortadan kalkınca, artık yeni bir ilim beklemeden alır ve verir. Bu hâl, Rasûlullah’ın (s.a.v) bildirdiği şu kudsi hadis-i şerifin sırrına erenlerin hâlidir: “Ben kulumu sevince; onun kulağı, gözü ve dili olurum. Artık o, benimle işitir, benimle görür, benimle konuşur.”132 Kulun mârifeti sahih ve kâmil olursa, tasarrufu da kâmil olur. Doğrusu bu da kibrit-i ahmerden daha az bulunan çok yüksek bir hâldir. Şeyhimiz Ziyâuddin Ebu’n-Necib es-Sühreverdî (rah.), Şeyh Hammad ed-Dabbas’ın şöyle dediğini naklederdi: “Ben, Allah’ın fazlından gelen yemekten başkasını yemezdim.” Bu şöyle olurmuş: Birisine rüyasında: “Şunları, falanca yerde Hammad’a götür.” diye talimat verilir, o da bunları kendisine ulaştırırdı. Anlatıldığı göre o, şöyle demiştir: “İlâhî ihsanla beslenen vücûda belâ musallat olmaz.”
132- (Buhârî, Rikâk, 38; ibnu Mâce, Fiten, 16.)
O, ihsan taamıyla; mânevî yoldan gelen ve içinde bulunduğu hâlin sıhhatine bir delil olan yiyecekleri kastetmiştir. Bu halde olan bir kimse, Allahu Teâlâ ile zengin olmuş birisidir. Vâsitî, demiştir ki: “Allah’a muhtaç olduğunu bilmek (iftikar), müridlerin en yüksek derecesi, Allahu Teâlâ ile her şeyden müstağni olmak da sıddıkların en âlâ rütbesidir.” Ebû Said el-Harrâz da: “Ârif; tedbiri, Hakk’ın tedbirinde fâni olan (tamamen Allah’a bağlanan) kimsedir.” demiştir. Demek ki; rızkını İlâhî fetih yoluyla elde eden kimse, devamlı Allahu Teâlâ ile beraberdir ve hep O’na nazar etmektedir. Bu konuda anlatılan kıssaların en güzeli şudur: Sûfilerden birisi, velilerden Ebû Hüseyn en-Nuri’yi (k.s) elini açıp insanlardan bir şeyler isterken gördü. Onun bu hâli kendisine çok ağır geldi ve bunu yadırgadı. Durumu Cüneyd el-Bağdâdi’ye haber verdi. Hazret gelen adama: “Bu sana ağır gelmesin; çünkü o, insanlardan aldıklarını, sevabı hiç eksilmeden ve bir zarar görmeden âhirette kendilerine geri vermek için alıyor.” dedi. Cüneyd el-Bağdâdî’nin: “kendilerine geri vermek için alıyor” sözü, “Üsteki (veren) el, alttaki (alan) elden hayırlıdır." hadisine şu manayı verenin sözüyle aynı manadadır: “Hadiste anlatılan hayırlı el; verilen malı alan kimsenin elidir, çünkü o kimse bu malı almakla mal sahibine sevap verilmesine vesile oluyor.” Yukarıda bahsi geçen zat demiştir ki: Cüneyd el-Bağdâdî bir terazi istedi. Yüz dirhem tarttı. Sonra bir avuç daha alıp yüz dirhemin üzerine ilâve etti ve bana dönerek: “Al bunları, Nuri’ye götür!” dedi. Kendi kendime: “Önce miktarını bilmek için tartıyor, sonra da ölçüsü belli olmayan bir parçayı tartılmışa karıştırıyor. Kendisi hikmet ehli birisidir; bunu niçin böyle yaptı ki?” dedim. Fakat sormaya da utandım. Bana verilenleri alıp Basra’ya gittim ve Nuri’ye (k.s) takdim ettim. Bana: “Terâziyi getir!” dedi; yüz dirhem tarttı ve bana: “Bunu ona geri ver ondan hiçbir şey kabul etmiyeceğimi söyle!” dedi ve yüz dirhemden artan kısmını aldı. Bunu görünce iyice şaşkınlığım arttı ve durumu kendisine sordum: “Cüneyd hâkim (güzel akıl ve hikmet sâhibi) bir adamdır; ipin iki ucunu da elinde tutmak, bütün sevapları almak istiyor. O, bu yüz dirhemi sevabını almak için tarttı ve bir avucu da Allah için hiç tartmadan attı. Ben de Allah için olanı aldım ve nefsi adına verdiğini geri çevirdim.” dedi. Yüz dirhemi Cüneyd el-Bağdâdî’ye geri götürdüm, Hazret ağladı ve: “Kendisine âit olanı aldı ve bize âit olanı geri çevirdi!” dedi. Şeyhimizin ashabından duyduğum güzel latifelerden birisi de şudur: Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî, bir gün müritlerine: “Bazı maddî şeylere ihtiyacımız var; halvet yerlerine gidiniz ve Allahu Teâlâ ’dan dileyiniz. Allahu Teâlâ mânevi fetha yoluyla size ne nasip ederse, gelip bana haber veriniz” dedi. Onlar da dediği şekilde yaptılar. Sonra, aralarından İsmâil el-Betâihî isimli birisi, yanında üzerinde otuz dâire bulunan bir kağıtla geldi ve: “Allahu Teâlâ mânevi fetih yoluyla bana bunu nasib etti.” dedi. Şeyhimiz kâğıdı aldı. Aradan ancak bir saat geçmişti ki; elinde bir miktar altın bulunan bir şahıs içeri girdi ve onları şeyhimizin önüne koydu. Hazret, altınların sarılı olduğu paketi açtı, içinden otuz altın çıktı. Her birini bir dairenin üzerine koyarak: “İşte bu, Şeyh İsmail’in fütuhâtıdır.” dedi veya bu mânada bir şey söyledi. Şeyh Abdülkadir Geylanî’nin de (rah.) şöyle bir hâdisesini işitmiştim. Hazret, bir zâta adam göndererek: “Git onun yanında bulunan falancaya âit yiyecek ve altından şu kadarını iste ve alıp bana getir” dedi. Emânete bakan zat, gelen adama: “Bana emânet
edilen malda nasıl tasarruf edebilirim? Aynı durumda sen olsan ne yapardın; buna fetvâ verir miydin?” diye özür diledi. Ancak Şeyhin ısrarı üzerine ona karşı beslediği hüsn-i zandan dolayı istediklerini verdi. O bu tasarrufu yaptıktan sonra, Irak taraflarında bulunan emânet sahibinden: “Malımdan şu kadarını Şeyh Abdülkadir’e götür!” diye bir mektub geldi. Mektubta belirtilen miktar Şeyh Abdülkadir’in istediği miktardı. Şeyh, adamın ilk anda söyleneni yapmamasını biraz kınayarak: “Sen zannettin ki, sûfilerin yaptığı işler, sahih bir ilme (sağlam bir işârete) dayanmamaktadır.” Demek ki; kul, Allahu Teâlâ ’ya karşı muamelesinde güzel bir halde olup, O’nun rızâsı için hevâsını yok edince, Cenâb-ı Hakk onun içinden dünya endişelerini giderir, kalbine zenginlik kor ve üzerine rızık ve ihsan kapılarını açar. Bazı dervişlere musallat olan bu tür endişeler, kalblerinin Allahu Teâlâ ile tam meşgul olmayışından ve kulluk haklarına hakkıyla riâyet etmemelerindendir. Kalb Allah’tan gâfil ve boş olduğu kadar, dünya derdi ve endişesiyle müptela kılınır. Eğer kalp, tamamen İlâhî zikir ve fikirle dolu olsaydı; dünya endişeleriyle azap görmez, kanaat eder ve mânen yükselirdi. Anlatıldığına göre; Avf b. Abdullah el-Mesûdî’nin üçyüz altmış arkadaşı vardı; her birinin yanında bir gün misafir kalır bir seneyi böylece idâre ederdi. Bir diğerininin de otuz arkadaşı vardı; her birinin yanında bir gün kalırdı. Bir diğer zatın ise, yedi arkadaşı vardı. Haftanın her bir gününde birisinin yanında kalırdı. Bu kardeşleri, onların bilip tanıdığı (ve sâyelerinde rızıklarını temin ettikleri) kimseler olmuştu. Allahu Teâlâ’nın, kendisine yönelmiş, tevhid anlayışı kâmil bir derecede olan kuluna bu tür imkanlar ve nimetler hazırlaması, onun için güzel bir nimet olur. Şeyh Ebu’s-Suûd’a bir adam geldi. Ebu’s-Suûd yüksek haller sâhibi, hâlinde sâbit ve sağlam, irâdesini terk ederek bütün şeylerde Allahu Teâlâ ’nın irâde ve fiiline teslim olmuş kâmil zatlardan birisiydi. Diyebiliriz ki; Hazret, ihtiyarını terk konusunda önceki sâlihlerden çoğunu ileri geçmiş bir haldeydi. Biz kendisinden, kuvvetli yakin ve sağlam imanından kaynaklanan pek çok güzel hallerine şahit olduk. Yanına gelen adam: “Efendim! Ben size her gün belli bir miktar ekmek getirmek istiyorum, fakat sûfilerin: “malum olan dünya malı uğursuzdur!” dediklerini düşünüyorum.” dedi. Şeyh de: “Biz, mâlum dünya uğursuzdur, demiyoruz. Cenâb-ı Hakk’ın bizim için seçip gönderdiğini O’nun fiili olarak görür; taksimini mübârek kabul eder, uğursuz saymayız; sen düşündüğünü yap.” buyurdu. Ebu Zur’a, bize, icâzet yoluyla, Ebû Bekir el-Kettânî’nin şöyle dediğni nakletti: “Ben, Amr el-Mekkî ve İyaş b. el-Mehdî beraber otuz sene arkadaşlık yaptık. İkindi namazının abdestiyle (gece uyumadan) sabah namazını kılardık. Her şeyden el etek çekmiş bir halde Mekke’de kalıyorduk. Toprak üstünde oturur, kalkardık. Para pul nâmına bir şeyimiz de yoktur. Çoğu kez, bir gün, iki, üç, dört veya beş gün aç olarak sabahlar; kimseden bir şey istemezdik. Biz istemeksizin bize bireyler gelir, biz de onun geliş şeklini yakînen bilirsek, onu kabul eder yerdik. Yoksa iki büklüm olurduk. Açlık iyice şiddetlenir ve bu yüzden farzları edâ edemiyeceğimizden korkarsak, o zaman, Ebû Saîd el- Harraz’a giderdik. O bize çeşitli yiyecekler hazırlardı. Verâ ve takvâsını bildiğimiz için, ondan başkasına gidip durumumuzu açmazdık.” Ebû Yezid el-Bistâmî’ye: “Senin herhangi bir kazançla meşgul olduğunu görmüyoruz; maişetini nereden temin ediyorsun?” diye sorulduğunda, Hazret: “Benim Kerim Mevlâm, köpek ve hınzırları rızıklandırır da, Ebû Yezid i rızıklandırmaz mı sanıyorsunuz!” demiştir. Ebû Abdurrahman es-Sülemî, Muzaffer el-Kırmısî’nin şöyle dediğini nakletmiştir: “Gerçek fakir; (her hâlini Allahu Teâlâ ’nın bilmesi ile yetinerek) Allah’a arz edecek hiçbir hâceti olmayan kimsedir.”
Sûfilerden birisine: “Fakr nedir?” diye sorulduğunda: “Hâcetini kalbinde tutup, onu Rabbinden başka kimseye açmamaktır.” demiştir. Sûfilerden birisi de şöyle demiştir: “Fakirin (dervişin) aldığı sadaka aslında onu veren Rabbin’dendir. Yoksa (arada vâsıta olup) kendine ulaştırandan değildir. Kim, kendisine gelenin, vâsıtalardan (arada sebep kılınan kullardan) geldiğini kabul ederse o, himmet (ve anlayışı) düşük, derviş görünümünde birisidir; gerçek fakir derviş değildir. Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî, bize, Ebû Süleyman ed-Dârânî’nin şöyle gediğini haber verdi: “Zâhidlerin vardığı en son nokta; mütevekkillerin (tevekkül ehlinin) ilk basamağıdır.” Rivâyet edildiğine göre; âriflerden birisi zühd yoluna girdi. Zühd hâlinde, insanlardan ayrılma noktasına ulaştı, şehirden ayrıldı. “Rızıkım bana gelinceye kadar hiç kimseden bir şey istemeyeceğim!” diye, kendi kendine söz verdi ve dolaşmaya başladı. Bir dağın eteğinde yedi gün kaldı. Bu arada kendisine hiçbir şey gelmedi. Neredeyse açlıktan telef olacaktı. Bunun üzerine: “Ya Rabbi! Eğer beni seviyorsan, benim için taksim ettiğin rızkı bana gönder, yoksa rûhumu kabzet!” diye münâcaatta bulundu. Cenâb-ı Hakk kalbine şöyle ilhamda bulundu: “İzzet ve celâlime yemin olsun ki; sen şehre inip, insanlar arasına girmedikçe sana rızık vermeyeceğim!” Bunun üzerine şehre indi ve insanların arasına karıştı. İnsanların kimisinden yiyecek, kimisinden içecek, bir sürü nimet gelmeye başladı. Yedi içti. Bu halden dolayı içine bir vesvese ve korku düştü. Bunun üzerine gizliden şöyle bir ses işitti: “Sen dünyaya karşı zâhidâne tavrınla, Hakk’ın hikmetini bozmak istedin. Bilmez misin ki; O’na göre, kullarını kullarının eliyle rızıklandırması, kudret eliyle, hiç çalışmadan rızıklandırmasından daha hoştur.” Demek ki; İlâhî fethe mazhar olan kimse için, insanların eliyle rızkına ulaşmasıyla, meleklerin eliyle ulaşması birdir. Kudret ve hikmet tecellileri de aynıdır. Rızık için, çöllere ve yollara düşmek, sebeplere sarılmak veya sarılmamak ârifin yanında aynıdır. Çünkü, tevhid tam ve sahih olunca, sâhibinin gözünde sebeblerin bir hükmü kalmaz. Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî, bize, Yahya b. Muaz er-Râzî’nin şöyle dediğini haber verdi: “Kim, kader anahtarları olmadan (İlâhî ta’yin ve taksime tâbi olmadan) maişet kapısını açmak isterse, mahlukat ile baş başa bırakılır.” Zâhidlerden birisi demiştir ki: “Ben güzel bir sanat sahibi idim. Benden onu terk etmem istendi. İçimden: “Geçimim nereden olacak?” diye tereddüt ettim. O esnada, sahibini görmediğim gizli bir ses bana: “Hem bana bağlandığını söylüyorsun hem de rızkın konusunda bana itimat etmeyip, ithama gidiyorsun! Korkma, ben, ya dostlarımdan birisini sana hizmet ettirir; ihtiyacını görürüm veya düşmanlarımdan bir münafığı emrine bağlarım.” dedi. Şu hâlde, sûfinin hâli güzel olup her şeyden tamahı kesildiğinde, bütün endişe ve beklentilerden kalbi sükûnet bulduğunda, dünya ona hizmet eder. O ise, dünyaya hizmet etmeye rıza göstermez. Mükâşefe ehli, nefsinin dünyâ için endişe ve heyacanını bir cinayet ve günah olarak görür. Rivâyete göre; Ahmed b. Hanbel, Şam’da bir gün çarşıya çıkarak un satın aldı. Yanında unu taşıyacak kimse yoktu. O anda “Eyyûb” isminde bir hamal çıkageldi. Unu ona yükledi, ücretini de ödedi. Eve vardılar; izinle içeri girdiler. O anda evdekiler, yanlarında bulunan unla ekmek yapıp, soğuması için sedirin üzerine sermişlerdi. Eyyub ekmekleri gördü. Kendisi her gün oruç tutan birisiydi. İmam Ahmed, oğlu Sâlih’e, ekmekten ona vermesini söyledi. O da iki somun verdi, Eyyub kabul etmedi. İmam oğluna: “Onları yerine bırak!” dedi. Biraz bekledi. Sonra: “Onları al ve ona ulaştır.” dedi.
Sâlih, Eyyub’un peşinden yetişerek ekmekleri kendisine verdi, bu defa kabul etti. Sâlih hayret ederek geri döndü. İmam Ahmed (rah): “Onun ekmekleri önce reddedip, sonra alışına hayret ettin değil mi?” diye sordu. Oğlu: “Evet!” deyince, İmam: “O, sâlih bir adamdır. İlk önce, ekmeği görünce nefsi onu almak istedi. Nefsinin bu arzusu üzerine biz ekmeği verince, geri çevirdi. Sonra ümidini kesti. Biz ekmeği, nefsi ondan ümidini kesitiğinde verince, kabul etti.” dedi. Bu hâl, sıdk sahiplerinin hâlidir. Onlar, bir şey istediklerinde bir ilme göre isterler; istemekten geri durduklarında da bunu bir ilimle yaparlar. Şu hâlde; mânevi keşif ehli olmayan kimsenin hiç değilse, başkasından bir şey isterken veya çalışmaya girerken, ilme göre hareket etmesi gerekir. Herhangi bir zaruret ve ihtiyaç yok iken, daha fazla mal biriktirmek için ondan bundan dilenen kimsenin sûfilik ve sûfilerle hiçbir alakası yoktur. Hz. Ömer (r.a) bir adamı dilenirken gördü. Yanında bulunan kimseye: “Ben sana, şu dilenene akşam yemeği ver demedim mi?” diye çıkıştı. Adam: “Ben ona akşam yiyeceği vermiştim!” deyince, Hz. Ömer (r.a) bir de baktı ki, adamın koltuğu altında ekmekle dolu bir azık torbası var. Adamı yanına çağırıp: “Senin çoluk çocuğun var mı?” diye sordu. Adam: “Hayır, yok!” deyince, Hz. Ömer (r.a): “Sen dilençi değil, bir tüccarsın!” diyerek, torbadakileri sadakaya muhtaç kimselerin önüne döktü ve adama da kırbaçla vurdu. Hz. Ali’nin (r.a) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Allahu Teâlâ’nın kulları içinde, bazıları fakirliğin sevabına, bazıları da azabına kavuşurlar.” Kulun, (fakirlik hâlinde) ahlâkının güzel olması, Rabbine itaat etmesi, hâlinden şikâyet etmemesi ve fakirliğine rağmen Allahu Teâlâ’ya şükretmesi, onun fakirliğin sevâbına ulaştığının alâmetidir. Kulun fakirlik hâlinde ahlakının kötüleşmesi, Rabbine isyan etmesi, şikâyetini çoğaltması, ilahi takdir ve kazâya kızması onun, fakirliğin azabına düçâr olduğunun alâmetidir. Sûfi her hâlinde güzel edeb üzere hareket etmeli; gerek insanlardan bir şey isterken, gerek Allahu Teâlâ’ya karşı muamelesinde ve gerekse mânevi hallerin keşfinde, yani; her durumda güzel edebini korumalıdır.