Ara
Menü

HALVETE GİRİŞ ÂDABI

2.316 kelime

Rivâyete göre; Hz. Dâvud (a.s) hüküm vermede bir hataya düştüğü zaman kırk gün kırk gece, secde hâlinde istiğfar etti; nihâyet Yüce Rabbi kendisini affetti . (Buradaki hatâ; bazı İsrâiliyyât haberlerinde ve kıssacıların dilinde geçtiği gibi; Dâvud (a.s)’ın haksızlık ve zulüm yoluyla, bir kadın yüzünden düşmüş olabileceği hatâ değildir. Bu hususta, nübüvvet makâmına yakışmaycak şekilde rivâyet edilen haberler asılsızdır. Hz. Dâvud (a.s), kendisi için terki evlâ veya zelle cinsinden meydana gelen hatâsına istiğfar etmiş ve Cenâb-ı Hakk da tevbesini kabul buyurmuştur. Geniş bilgi için bkz: Fahruddin er-Râzi, Tefsir-i Kebir, Sâd sûresi I7. âyetin tefsiri. (Müt.).) Kesin olarak ortaya çıkmıştır ki; halvet ve uzlet, işin başı ve sıdk erbâbının sımsıkı sarıldığı bir durumdur. Kimin bütün vakitleri halvetteki edeb üzere geçerse, onun bütün ömrü halvetle geçmiş gibi olur ve o kimse dini için en selâmetli yola girmiş olur. Fakat, devamlı halvette kalmak kendisine kolay ve mümkün olmayan ve önce nefsi, sonra evlâd ü iyâlinin dertleriyle mübtelâ olan bir kimse, hiç değilse bazen, halvete girmeye çalışmalıdır. Ariflerden Süfyan es-Sevrî (rah) şöyle demiştir: “Denilmiştir ki: Herhangi bir kul, kırk gün, Allah için ihlasla amel ederse, Allahu Teâlâ, onun kalbinde hikmeti yeşertir; onu dünyaya karşı zühd, âhirete karşı rağbet sâhibi yapar. Kendisine dünyanın hastalığını ve ilacını gösterir. Öyleyse kul, her sene, bir defa, nefsini buna alıştırmalıdır.” Hakk’a tâlib mürid, halvete girmek istediğinde dünyevî işlerden tamamen kendini çekerek ve sâhip olduğu her şeyden sıyrılarak hazırlığını tam olarak yapınca, güzel bir gusül abdesti alır. Bu arada elbise ve namaz kılacağı yerlerin temizliğini yapar. Aldığı bu gusül abdesti ile iki rekât namaz kılar; yalvarma, huşû, boyun büküklüğü ve gözyaşı ile Allahu Teâlâ’ya günahları için tevbe eder. İçiyle dışı; niyeti ve edebi bir olur. Kalbinde hiçbir aldatma, hiyânet, kin, haset ve kötülük bulundurmaz. Sonra halvet yerine tevâzu ile oturur. Dışarıya ancak, cemaat ve Cumâ namazı için çıkar. Cemaatle namazı terk etmek büyük bir hatâ ve yanlıştır. Eğer dışarı çıktığında iç hâlinde bir dağınıklık bulursa, halvethânesinde bulunan bir şahısla cemaat yapıp namazını dışarı çıkmadan kılabilir. Kendi başına namaz kılmaya râzı olması asla doğru değildir. Cemaati terk sebebiyle başına birtakım afetlerin gelmesinden korkulur. Biz, halvetinde aklî dengesi bozulan bazı kimseler gördük. Belki de onlara bu belâ, devamlı cemaatle namaz kılmayı terk etmelerinden dolayı gelmiştir. Şu kadar var ki; halvethânesinden çıkıp cemaatle namaza giderken devamlı zikir hâlinde olmalı, zikrinde gevşeklik göstermemeli, sağa sola çokça bakmamak, her duyduğuna kulak vermemelidir. Çünkü, hâfıza ve hayal kuvveti; her görülen ve işitilen şeyin nakşolduğu bir levhâ gibidir. Dikkat edilmezse, bu yolla vesvese, nefsî düşünceler ve boş hayaller çoğalır. Cemaata iftitah tekbirinde imama yetişebilecek bir şekilde hazır olmaya gayret etmelidir. İmam selam verip namazı bitirdiği zaman, hemen halvet yerine dönmelidir. Dışarı çıkışında, halkın nazarını kendine çekme arzusundan ve onun halvette oturduğunu bilmelerinden sakınmalıdır. Denilmiştir ki: “Sen amelinle, insanlar yanında bir mevkii isterken; Allah katında bir derece elde edeceğini bekleme!”. Gerçekten de bu, ihmal edildiğinde pek çok amelin mahvolduğu, dikkat edildiğinde ise; çok şeyin ıslah olduğu bir durumdur. Sûfi halvetinde, bütün vakitlerini Allah için yapacağı bir amelle geçirmelidir. Bu amel, Kur’an tilâveti olabileceği gibi; zikir, namaz veya murâkabe de olabilir. Bu arada

kendisine, amelde bir gevşeklik ve usanç gelirse, biraz yatıp uyumalıdır. Eğer belli vakitlerde, belirli miktar namaz, Kur’an tilâveti ve zikir ta’yin etmişse, sırasıyla azar azar onları yapar. Vaktin durumuna (içinde bulunduğu hâle) göre hareket etmek isterse; bu amellerden kalbine en hafif ve hoş geleni yapar. Ondan da gevşeyince uyumalıdır. Eğer sâdece secdede yahut rükû’da yahut namazın bir veya iki rekatında uzun bir süre kalmak isterse, bunu yapabiiir. Halvethânesinde devamlı abdestli bulunur ve uyumaya da ancak, uykuyu birkaç defa gidermeye çalıştıktan sonra (iyice sıkıştırınca) gider. Gece gündüz meşguliyeti bu olur. Eğer “lâ ilahe illâllah” zikrini çekmekte ise; dili ile söylemekten usanınca, dilini hareket ettirmeden, kalbiyle söylemeye devam eder. Sehl b. Abdullah demiştir ki: “Lâ ilahe illâllah” dediğin zaman; “lâ ilâhe” kelimesini uzat, Cenâb-ı Hakk’ın bâki oluşunu düşün ve Onun varlığını kalbinde yerleştirip, Ondan başkasını yok et.” Hem bilinmelidir ki; bu iş yani tevhidin sırrını anlamak birden olmayıp, zamanla anlaşılır. Şu hâlde kul, devamlı Cenâb-ı Hakk’ı razı edecek fiillere yapışmalıdır. Halvette azık ve yiyecek Halvete veya çilehâneye giren kimse, önce ekmekle tuza kanaat etmelidir. Her gece Bağdat rıtlı ile bir ölçek yiyecek almalı ve yatsıdan sonra yemelidir. Eğer yiyeceğini ikiye bölmek isterse, bir ritim yarısını gecenin evvelinde, yarısını da gecenin sonunda yemelidir. Bu, mide için daha hafif ve gece namazına kalkarak geceyi namaz ve zikirle ihyâ etmeye daha fazla yardımcıdır. Eğer sabah yiyeceğini sahura almak isterse, yapabilir. Eğer (ekmeğin yanında) katığın bulunmayışına sabredemezse, katık alabilir. Aldığı katık, ekmek yerine de geçecek bir cinsten ise, ekmeğinden o kadarını azaltır. Eğer yiyeceğini bu miktardan daha da az yapmak isterse, her gece lokmasını azaltarak, kırk günün son on gününde (gün boyu bütün yiyeceğini) yarım rıtla inecek hâle getirir. Eğer hal ve bünye olarak kuvvetli birisi ise, kırk günün evvelinde nefsini yarım rıtla kanaat ettirir. Her gece azar azar kısarak, son on günde yiyeceği çeyrek rıtla iner. Sûfiler tasavvufun şu dört esas üzere kurulduğunu belirtmişlerdir:

1-Az yemek. 2-Az uyumak. 3-Az konuşmak. 4-Halktan uzaklaşmak.

Acıkmanın süresi için iki vakit tayin edilmiştir. Birincisi, yirmi dört saatin bitimi. O zaman her iki saate (yukarıda bahsedilen) rıtıldan bir ukıyye düşmektedir. Bunu bir kerede yiyecekse yatsıdan sonra yemeli, ikiye bölecekse; belirttiğimiz vakitlerde yapmalıdır. Diğer vakit ise; yetmiş iki saatta bir yemektir. Bu durumda, iki gece yemeyip üçüncü gece yemiş olur ki; her gün ve geceye üçte bir rıtıl yiyecek düşer. Bu anlattığımız, uygulandığında kendisinde bir usanma, darlanma ve şevkinin azalması meydana gelmediği zaman yapılmalıdır. Eğer bu uygulama ile sıkıntılı bir durum ortaya çıkarsa, o zaman her gece yemeli; bir rıtlı bir veya iki seferde yemelidir. Nefis, iki gecede bir yemek yerken, yemesi bir geceye indirilince, buna kanaat eder. Her gece yemesine müsamaha edilecek olursa, bir rıtla da kanaat etmez ve yanısıra katık ve güzel şeyler istemeye başlar. Diğer durumları da buna kıyas et. Nefis, tamah ettirilirse her şeye tamah eder, kanaata alıştırılırsa kanaat eder.

Bazıları da yiyeceğini her gece biraz noksanlaştırarak, nefsi, en az yiyeceğe ta’lim ettirirdi. Sâlihlerden birisi; yiyeceğini hurma çekirdeği ile ölçüp ayarlıyordu ve her gece bir çekirdek eksiltiyordu. Bazıları da yiyeceğini yaş bir ağaç parçasıyla tartıyor; her gece aynı ağacın kuruma payı kadar yiyeceğini azaltıyordu. Bir kısmı da ekmeği, yirmi sekiz parçaya bölünmüş hesabıyla, her gün bir parça azaltarak yiyor ve bir ay içinde bütün ekmek bitiyordu. Bazıları, yemeği te’hir işini, bünyeyi yavaş yavaş alıştırarak yapıyordu. Bazıları bu usulle, hiç yemeden yedi, on, on beş günden kırk güne kadar durabiliyorlardı. Sehl b. Abdullah’a: “Bazı insanlar var ki; kırk günde veya daha fazla günde bir yemek yiyor. Bunun açlık ateşi nereye gidiyor; bu insan nasıl sabrediyor?” diye sorulduğunda; Hazret: “İlâhî nûr ondaki açlık ateşini söndürüyor.” demiştir. Ben de bunu, sâlihlerden birisine sordum; o zat bana: “O, Rabbi ile bir sevinç ve sürür içindedir. Bu hâl onun açlık ateşini söndürmektedir.” manasında bazı şeyler söyledi. Bahsettiğimiz bu durum, halk arasında da vâki olmaktadır. Şöyle ki; aç bir adama aniden sevindirici bir haber gelse, açlığını unutur. Korku halinde de durum böyledir. Kendisini, bu saydığımız yollardan birisiyle yavaş yavaş açlığa alıştıran bir kimse, bunu sıdk u sadâkat ve ihlas ile yapıyorsa, açlık, aklına bir noksanlık getirmez ve bedenine bir sıkıntı vermez. Böyle bir zikir ve amel içinde devam edip te, amelini Allah için yapmayan kimsenin durumundan korkulur. Denilmiştir ki açlık şudur: Bir kimse, önüne gelen hiçbir yemeği seçmeden ne bulursa yiyorsa o açtır. Nefis ekmeği beğenmediği zaman aç değildir. Açlığın bu derecesi bazen üç günün sonunda meydana gelir. Bu, sıddıkların açlığıdır. Bu durumda gıda aramak, cesedin ayakta kalması ve farz ibadetlerin yapılabilmesi için bir zaruret olur. Bu, kendisini zamanla açlığa alıştırmayan kimseler için açlığın sınırıdır. Kendisini zamanla açlığa alıştıran ise; yukarıda geçtiği gibi, üç günden kırk güne, hatta daha fazlasına hiç yemeden sabredebilir. Sûfilerden birisi demiştir ki: “Açlığın sınırı; kişi tükürdüğü zaman tükürüğüne sineğin konmamasıdır. Çünkü bu; midenin içinde yağ (vs. vitamin) bulunmadığını; tükürüğünün, sineğin bile ilgisini çekmeyecek bir sudan ibaret olduğunu gösterir.” Rivâyet edilir ki; Süfyan es-Sevrî ve İbrâhim b. Edhem (rah.), üçer gün süreyle aç kalıp, üç günde bir yemek yiyorlardı. Ebû Bekir Sıddîk (r.a) altı günde bir, Abdullah b. Zübeyr (r.a) ise yedi günde bir yemek yerdi. Bu konuda, “Ammûye” nisbesiyle bilinen merhum dedem Muhammed b. Abdullah’ın hâli pek meşhurdur. Kendisi, Ahmed el-Esved ed-Dineverî’nin arkadaşıydı ve kırk gün hiçbir şey yemeden aç kalabiliyordu. Açlık konusunda en uzun süre dayanabilen, zamanına yetiştiğimiz halde, kendisini görmediğim bir adamdır. Çünkü o, Ebher’de idi. Kendisine: “Zâhid Halife” denilirdi. Ayda bir badem yerdi. Bu ümmetin içinde, zamanla açlığa alışan ve bu noktaya ulaşan hiç kimse duymadık. Anlatıldığına göre; terbiye yoluna ilk girişinde, yiyeceğini bir ağaç parçasıyla tartar ve her gün aynı ağacı kullanarak, onun kuruma payı kadar azaltırdı. Sonra onu da kaldırdı ve kırk günde bir bademle idare edecek duruma geldi. Sâdıklardan bir grup, bu yola sülûk etmişlerdir. Fakat bazen de (hâl ve niyetinde) sâdık olmayan, bâtınında bir takım dünyevî hesap ve nefsânî arzu bulunan kimseler bu yola girer. Bu iş halkın nazarını celbetmek ona önce kolay gelir. Bu ise, nifağın tâ kendisidir. Ondan Allah’a sığınırız. Halbuki sâdık olan, genelde hâlini kimse bilmediği

zaman, bu tür işleri yapmaya muktedir olur. Aç kaldığı bilindiği zaman ise, çoğu kez azimeti zayıflar. Çünkü onun açlıktaki sadâkati ve kendisi için aç kaldığı zâta (Allah’a) nazar etmesi, ona açlığı kolaylaştırır. Onun bu hâlini bir başkası bilince, azimeti zayıflar. Bu hâl, sâdık olanın alâmetidir. Bu yola giren bir kimse, her ne zaman, nefsinin insanlar tarafından az yiyip içen bir kimse olarak tanınmasından hoşlandığını hissederse, derhal nefsini kınasın. Çünkü bu halde, nifak şâibesi vardır. Kim Allah için aç kalırsa, Allahu Teâlâ, kendisine, içindeki açlığı unutturacak mânevî bir sevinç ve neşe verir. Aslında o kimse, yeme içmeyi unutmaz, fakat, kalbin İlâhî nurla dolu olması, ruhani rûhun çekiş gücünü kuvvetlendirir. Bu sâyede ruh, onu kendi merkezine ve ruhani âlemdeki yerine doğru çekmeye başlar. Bu sayede sâlik, nefsânî şehvet ve hislerden nefret eder. Nefs itmi’nana kavuşup, kalp vâsıtasıyla rûhun nurları üzerine aksedince, etki ve câzibesi zayıflayıp geri planda kalır ve o zaman rûhun câzibesi (mânevî çekişi) mıknatısın demiri çekişinden daha kuvvetli olur. Çünkü mıknatıs, demirde kendisine benzer bir özellik bulunduğu için (cins cinsi çeker kâidesince) onu kendisine çeker. Bu çekiş, ikisi arasında bulunan özel bir cinsiyet bağı ile mümkün olmaktadır. Nefis de kalp vâsıtasıyla kendisine ulaşan rûhun nûrunun etkisiyle, özel bir cinsiyet yani kâbiliyet kazanır ve bu sâyede kalbin ruhtan alarak nefse verdiği yeni bir rûh oluşur. Bu durumda asıl rûh, nefiste oluşan kendi cinsindeki yeni rûh sebebiyle, nefsi kendisine çeker ve (rûhun câzibe alanına giren) nefis, dünyevî yiyecek ve şehvetleri basit görür. O durumda, Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v): “Ben Rabbimin katında gecelerim; O beni yedirir ve içirir.” (Buhârî, Savm, 20; Müslim, Sıyâm, 57; Mâlik, Sıyâm, 58; Ahmed, Müsned, III, 8.) sözünün sırrı gerçekleşir. Bu anlattığımız hâle ancak, konuşmasında, yemesinde, içmesinde kısaca bütün tasarruflarında zarûret ölçüsüne göre hareket eden kimse güç yetirebilir. Mesela; bu kimse, bir zarureti yokken, fazladan bir kelime konuşacak olsa, kuru otların ateşle tutuşması gibi, açlık ateşi alevlenip içini kavurur. Çünkü sakin ve durgun olan nefis, her vesileyle uyanmaya hazırdır. Uyanıp hareketlenince de sâhibini hevâsına çeker. Cenab-ı Hakk tarafından sevilip bu şekil sülük yollarına sevk edilen bir kul, nefsini yönetmesini iyi bilir ve bu konuda kendisine özel bir ilim verilirse, açlık ve uzun süre oruç tutmak ona kolay gelir; Allahu Teâlâ’dan gelecek İlâhî yardımlar kendisine destek olup onu hedefine ulaştırır. Bu arada kendisine, özel bir takım İlâhî ihsan ve ledünnî sırlar keşfolursa, işi daha da kolay olur. Bir derviş bana şunları anlattı: “Şiddetli bir açlığa maruz kalmıştım. Kimseden bir şey isteyemiyor, herhangi bir sebebe de başvuramıyordum. Açlığım son haddeye ulaşınca, günler sonra, Allahu Teâlâ bana, mânevî yoldan bir elma nasib etti. Elmayı aldım, yemek için parçaladığımda, içinden bir hûri çıktı. Ona baktım; o anda bende, günlerdir bana yeme ihtiyacını hissettirmeyecek bir sevinç peydâ oldu!” Bu zat bana, hûrinin elmanın tam ortasından çıktığını söyledi. Allah’ın kudretine iman etmek, imanın rükünlerinden bir rükündür. Öyleyse sen de bu tür tecellilere inan, teslim ol, inkara gitme! Sehl b. Abdullah et-Tüsterî (rah.) demiştir ki: “Kim kırk gün Allah için aç kalır (oruç ve riyâzatla geçirirse) kendisine melekût âleminin tecellileri zâhir olur.” Sûfiler arasında; “Kul, tertemiz, gerçek bir zühd hâline ancak, melekût âleminden İlâhî bir kudret tecellisini müşâhade etmekle ulaşabilir.” denilir. Şeyh Ebû Tâlib el-Mekkî (rah.) demiştir ki: “Biz, riyâzet edip nefsini alıştırarak, yemeği te’hir ede ede kırk gün aç kalabilen bir kimseyi tanıdık. Bu zat, iftarını gecenin

yedide birinin yarısına kadar te’hir ederdi. Böylece devam ederek, ayın yarısında bir gece tamamen aç kalıyordu. Bir sene dört ayda da kırk gün aç kalırdı. Gece gündüz bu işe devam ederek, kırk gün, onun için bir gün mesabesine geldi. Bu zat bana, kendisine Melekût âleminin tecellilerinin açıldığını, Ceberût âleminden birtakım sırların keşf olup, Allah Teâlâ’nın dilediği gibi ona tecelli ettiğini anlattı. Şunu da bil ki, bu şekilde uzun süre aç kalmak ve yemeği azaltma işi bizzat bir fazilet değildir. Eğer öyle olsaydı, hiçbir Peygamber onu kaçırmaz, hele Allahın Rasûlü (s.a.v), onun en son noktasına ulaşırdı. Nefsi bu yolla terbiye etmenin elbette büyük bir fazilet ve faydası vardır; bu inkâr edilemez. Fakat, Allahu Teâlâ’nın mânevî ihsanlarını sâdece bu hâle bağlamak ta doğru değildir. Bazen, her gün yemek yiyen bir kimse, kırk gün aç kalandan daha faziletli olabilir. Yine, kendisine İlâhî kudretin tecellilerinden herhangi bir şey keşfolmayan bir kimse, Allahu Teâlâ kendisine güzel bir mârifet verdiği zaman, bu tür tecellilerin keşfine mazhar olan kimseden daha hayırlı olabilir. Asıl kudret her şeye kâdir olan zâtın eseridir. Kâdir olan Allahu Teâlâ, kurbiyyet ehli dostlarına, kudretinden bir şey gizlemez. Kurbiyyet ehli olan ârifler, İlâhî kudretin, şu hikmet âleminde önümüze konan sebep perdeleri arasından devamlı tecelli ettiğini görürler. Kul, kırk gün, Allah için ihlasla ibadet eder; amel, zikir, yemek ve diğer durumlarda, zikredilen ölçü ve edebi korumaya çalışırsa, bu kırk günün bereketi onun bütün vakit ve saatlerine yayılır. Çünkü kırk gün halvete çekilmek, sâlihlerden bir cemaatın seçip benimsediği güzel bir yoldur. Sâlihlerden bazıları da kırk gün halvet için, Zilkâde ayı ile Zilhicce’nin ilk on gününü seçerlerdi. Çünkü bu günler, Hz. Mûsâ’nın (a.s) İlâhî kelama hazırlık için seçtiği kırk gündür. Mekhul’ün rivâyetine göre, Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur “Kim kırk gün, Allahu Teâlâ için ihlasla ibâdet yaparsa, kalbinden diline hikmet pınarları fışkırır.”175