Ara
Menü

SÛFİLERİN AHLÂK ANLAYIŞI

3.433 kelime

Sûfiler, Rasûlullah (a.s) Efendimize uyma konusunda insanların en ileride bulunanları ve O’nun sünnetini ihyaya en fazla lâyık olanlarıdır. Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) ahlâkı ile ahlâklanmak; O’na güzelce uymak ve sünnetini ihyâ etmektir. Nitekim, Enes b. Mâlik (r.a) yoluyla bize kadar ulaşan bir hadis-i şerifte, Rasûlullah (s.a.v), Enes’e hitaben şöyle buyurmuştur: “Yavrucuğum! Kalbinde hiç kimseye kin ve hased bulunmadan sabahlayıp akşamlamaya gücün yetiyorsa yap.

175- (Ebû'Nuaym, Hilye, V, 189; ibnu Mubârek, K. Zühd, No:1014; İbnu Esir, Câmiu’-Usûl, XI, 557.)

Oğulcağızım! Bu benim sünnetimdir. Benim sünnetimi ihyâ eden beni (memnun edip) ihyâ etmiş olur; beni eden ihyâ eden de benimle birlikte Cennet’e girer.’’176 Sûfiler, Rasûlullah’ın (s.a.v) sünnetini gereğince ihyâ etmişlerdir. Çünkü onlar, mânevî yola sülüklerinin başında, önce sözlerini iyice araştırıp öğrenmişler; sonra işin içine girdiklerinde, O’nun amellerine güzelce uymuşlar ve böylece seyr u sülüklerinin sonuna geldiklerinde, bu güzel ittiba meyvesini vermiş ve Efendimiz in (s.a.v) yüce ahlâkıyla ahlaklanmışlardır. Güzel ahlâk insanda, ancak nefsin tezkiyesinden sonra oluşur. Nefsin tezkiyesi de şeriatın edeb ve ahkâmına uymakla gerçekleşir. Allahu Teâlâ, Nebisi Hz. Muhammed (a.s) için: “Rasûlüm! Şüphesiz sen, büyük (yüce) bir ahlâk üzeresin.” (Kalem (68), 4.) buyurmuştur. Rasûlullah (s.a.v), nefis yönünden insanların en şereflisi ve en temizi olduğu için, ahlâken de en güzeli olmuştur. Mücâhid: “Büyük bir ahlak üzeresin” demek; büyük bir din (ve yol) üzeresin.” mânasındadır, demiştir. Zâten din de bütün sâlih ve güzel amellerin toplamıdır. Hz. Âişe’ye (r.ah), Rasûlullah’ın (s.a.v) ahlâkı sorulunca: “O’nun ahlâkı, Kur’an’dı." 177 demiştir. Katâde: “Çünkü; Rasûlullah (s.a.v), Allahu Teâlâ’nın emrettiğini yapar, nehyettiğinden de çekinirdi.” demiştir. Hz. Âişe’nin (r.ah): “O’nun ahlâkı Kur’an’dı” sözünde, büyük bir sır ve derin bir ilim vardır. O bunu ancak, İlâhî vahyin bereketinden ve Rasûlullah’ın (s.a.v) şerefli sohbetlerinde bulunması vesilesiyle Allahu Teâlâ’nın kendisine tahsis ettiği bir ilim ve anlayışla söylemiştir. O’nun böyle husûsî bir ilme mazhâr oluşunu, Rasûlullah’ın (s.a.v): “Dininizin yarısını şu Hümeyrâ’dan (Âişe’den) öğreniniz.”178 Buyurmasından anlıyoruz. Rasûlullah’ın (s.a.v) böyle yüce bir ahlâka sâhip olmasının bir yönü de şudur: Nefisler, devamlı muhtaç oldukları ve kendilerinden hiç ayrılmayan tabiat ve karakterler üzerinde yaratılmışlardır. İnsan, bir yönüyle topraktan yaratıldığı için, tabiatında toprağa âit (tembellik, atalet, gevşeklik gibi) özellikler bulunur; ayrıca yaratılışında su maddesi de bulunduğu için, suya âit karakter ve hususiyetler bünyesinde mevcuttur. Yine insanın bir bünyesinde bulunan ateşte pişmiş çamurdan dolayı kendisinde, hayvani, vahşî ve şeytânî sıfatlar oluşmuştur. İnsandaki şeytânî sıfata, Kur’an’da: “Allah onu (Âdem’i) ateşte pişmiş çamurdan yarattı.” (Rahman (55), 14.) âyetiyle işâret edilmiştir. Çünkü ateşte pişirilen bir şeye ateş sirayet eder. Diğer âyet-i kerimede ise: “Allah cinleri de dumansız bir ateşten yarattı.” (Rahman (55), 15.) buyrulmuştur. (Âyette, cin ve şeytanların hammaddesinin ateş olduğu, yaratılışında ateş hassesi bulunan insanın da şeytânî özellikleri taşıdığı dikkate verilmiştir). Fakat, Allahu Teâlâ, İlâhî lütuf ve inayetiyle Rasûlullah’dan (s.a.v) şeytânî sıfat ve hisleri söküp atmıştır. Şu hâdise, bu mânevî temizliği anlatmaktadır. Uzunca bir haberde Rasûlullah’ın (s.a.v) süt annesi Hâris’in kızı Hâlime (r.ah) şunları anlatmıştır:

176- (Tirmizî, İlim, I7; ibnu Mâce, Mukaddime, I5.) 177- (Müslim, Müsâfirîn, 139; Ebû Dâvud, Tatavvû’, 26; Ahmed, Müsned, VII, 54.) 178- (Deylemî, Firdevs, Iİ, 265 (Had. No: 2650); Aclûnî, keşfu’l-Hafâ, 1, 374-375. (Had. No: 1198). ;)

“Biz kocamla evimizin arkasında oturuyorduk. Rasûlullah (a.s.) da süt kardeşi (Şeymâ) ile birlikte yanımızda idiler. (Bir ara gözden kayboldular). Az sonra süt kardeşi telaş ve korku ile yanımıza geldi ve: “Şu Kureyşli kardeşim var ya! Ona beyaz elbiseli iki adam geldi; onu yatırıp karnını kestiler.” dedi. Bunun üzerine ben ve süt babası hemen yanına koştuk. Onu rengi solmuş bir halde bulduk. Babası boynuna sarılarak: “Yavrucuğum! Sana ne oldu?” diye sordu. O da: “Bana beyaz elbise giyinmiş iki adam geldi. Beni yatırarak karnımı (göğsümü) yardılar, sonra içinden bir şey çıkararak attılar. Daha sonra karnımı eski hâline dönderdiler.” dedi. Beraberce eve döndük. Süt babası: “Halime! Ben bu çocuğun başına bir şey gelmesinden korkuyorum. Gel, başına herhangi bir şey gelmeden götürüp ailesine teslim edelim.” dedi. Sonra onu ailesine götürdük. Ailesi bizi görünce şaşırdı ve: “Durum nedir? Onu niçin getirdiniz? Halbuki siz ona çok düşüyordunuz!” dedi. Biz de: “Hayır, vallahi bir şey yok! Ancak Allahu Teâlâ, bize, buna karşı yapacağımız hizmeti yaptırdı. Çocuk telef olmadan ve başına bir şey gelmeden ailesine teslim edelim.” diye düşündük, dedik. Annesi: “Siz ona şeytanın zarar vermesinden mi korkuyorsunuz? Hayır, vallâhi şeytan ona bir zarar veremez. Gerçekten onun hâli bir başkadır. İsterseniz onun acâib bir haberini size anlatayım” dedi. Biz de: “Buyur, anlat!” dedik. Şöyle anlattı: “Ona hâmile kaldım. Ondan daha hafif bir yük taşımadım. Ona hâmile iken bir rüyâ gördüm. Benden bir nur çıkıp Şam’ın köşklerini aydınlatıyordu. Onu doğurduğumda, hiçbir çocukta meydana gelmeyen hâdiseler oldu. Doğunca, ellerine dayanarak, başını göğe kaldırıp; sizin için Allah’a duâ ediyordu.” Allahu Teâlâ, Rasûlünü, şeytanın tasallutundan ve hilelerinden temizleyince, Rasûlullah’ın (s.a.v) tezkiye edilmiş nefsi, beşeriyetin nefislerinin en üst noktasında yer almıştır. İşte bu nefisten, insanlara bir rahmet olsun diye, birtakım sıfatlar ve Efendimiz (s.a.v)’de mevcut ahlâklar zuhûr etti. Rahmet olarak diyoruz, çünkü; bu sıfatların asılları çok fazla zulmetle karışık olarak ümmetin (halkın) nefislerinde de mevcuttur. Rasûlullah’ın (s.a.v) hâli ile ümmetin hâli birbirinden farklı olduğu için; bu ahlâk ve sıfatlar her birinin hâline göre zuhûr etmiştir. Hz. Rasûlullah’da (s.a.v) mevcut bu sıfatların zuhûru için Allahu Teâlâ, Rasûlüne, muhkem âyetlerini indirmiş; ona özel olarak, ümmetine ise umumen edeb öğretmiş, Onu rahmet vesilesi yapmıştır. Bu sebeple âyet-i kerimeler, o sıfatların zuhûru için, değişik vakit ve anlarda parça parça inzâl edilmiştir. Bu durumu ifade eden bir âyet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: “Bir de kâfirler dediler ki: ‘Kur’an O’na toptan indirilseydi ya!’ Biz onu, (hıfzını) kalbine, (hükmünü hayatına) iyice yerleştirelim diye; böyle, parça parça indirdik. Ve onu (sana) ağır ağır okuduk.” (Furkan (25), 32.) Kalbin sâbit hâle gelmesi, nefsin sıfatlarını ortaya çıkararak hareketlenmesinden dolayı kalbin sıkıntı ve ızdıraba düşmesinden sonra olur. Çünkü kalp ile nefis arasında birbirini etkileyecek bir irtibat vardır. Nefsin her hareketi anında, açık veya işâret yoluyla içinde yüce bir ahlak anlatılan bir âyet-i kerimede inmiştir.

Meselâ; Uhud harbinde, Rasûlullah’ın (a.s) mübârek dişleri kırılıp, kanı yanağına doğru akarken, mübârek nefisleri harekete gelmişti. Bir yandan yüzündeki kanları siliyor, bir yandan da: “Kendilerini Allah’a dâvet eden peygamberlerinin yüzünü kana bulayan bir kavim nasıl iflah olur?” diye, serzenişte bulunuyordu. Bu hâl ve hâdise üzerine Allahu Teâlâ: “Bu işten sana âit (rahatsız olacağın) herhangi birşey yok! (Sen onların hesabını bize bırak).” (Al-i Imrarı (3), I28.) âyetini indirdi.179 Bunun üzerine; Rasûlullah’ın (s.a.v) kalp-i şerifleri sabır elbisesini giydi ve ızdırabtan sonra karar kıldı. İşte bu şekilde, muhtelif zamanlarda nefsânî sıfatlar ortaya çıktıkça, o anda inen âyet-i kerimeler sâyesinde, Efendimiz (s.a.v)’in ahlâkı, tamâmen Kur’an ahlâkı olacak şekilde tasfiye ve tezkiye edildi. Efendimiz (s.a.v)’in nefs-i şeriflerinde bu sıfatların bulunması ve zamanla Kur’an vahyi ile şekillendirilmesi; ümmetin aynı durumda nasıl hareket edeceğini göstermek içindir. Nitekim bir hadis-i şerifte: “Ben ancak sünnet olsun (insanlar bana bakıp hareket şekillerini belirlesinler) diye (bazen) unuturum (veya unutturulurum).” (Mâlik, Sehv, 2.) buyrulmuştur. Demek ki; Kur’an âyetlerinin nüzul edip durduğu bir zamanda, (inen ayetlere muhâtab olan) Rasûlullah’ın (s.a.v) nefs-i şeriflerinin sıfatlarının ortaya çıkması, aslında, her zaman bu hâle mübtelâ olacak ümmetin nefislerinin terbiyesi içindir ve bu, ümmet için bir rahmet olmaktadır. Çünkü bu sâyede, nefisleri tezkiye olup, ahlakları şerefli bir hâle gelmiş olur. Rasûlullah (a.s) buyurmuştur ki: “Güzel ahlaklar, Allahu Teâlâ’nın katında saklıdırlar. Cenâb-ı Hakk, kime hayır murâd ederse, ona bu ahlaklardan bir tane ihsan eder.”180 Diğer bir hadislerinde de şöyle buyurmuştur: “Ben, ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”181 Bir başka hadiste ise: “Allahu Teâlâ’nın yüz on küsur ahlâkı vardır. Kim onlardan birine sahip olursa, Cennet’e girer.”182 buyrulmuştur. Bu ahlakların miktar ve sayısı ancak, bir peygambere indirilen semâvî vahiy yoluyla bilinebilir. Allahu Teâlâ, yüce ve her şeyden münezzeh olan zatının sıfatlarını gösteren esmasını insanlara açıklamıştır. Onları izhar edip açıklamasının sebebi; insanları onlarla ahlaklanmaya ve bereketlenmeye dâvet içindir. Eğer Allahu Teâlâ, beşeriyete, bu İlâhî ahlaklar ile ahlaklanma ve İlâhî sıfatların tecellisine mazhâr olma kuvvet ve kabiliyetini vermemiş olsaydı; onlara bu isim ve sıfatlarını açıklayıp, dâvet etmezdi. O, dilediğine rahmetini ihsân eder. Allahu Teâlâ en iyisini bilir, Hz. Âişe’nin (r.ah): “Onun ahlâkı Kur’an’dı” sözünde, Rasûlullah’ın (s.a.v) ahlâkının bütünüyle “Rabbânî bir ahlak” olduğunu gösteren derin bir işâret ve gizli bir imâ vardır. Hz. Âişe (r.ah); “O (a.s), Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmıştı.” demedi, bu sözü söylemekten Cenab-ı Hakk’tan hayâ edip onun yerine: “O’nun ahlâkı

179- (Taberî, Câmiu’l-Beyân, Cüz: IV, 86-87; Kurtûbî, el-Câmi’, IV, 199.) 180- (Tabarânî, el-Evsat, No:8616; Münzirî, et-Terğib, III, 411.) 181- (Buhâri, el-Edebü’l-Müfred, No: 273; Hakim, Müstedrek, II, 613; Ahmed, Müsned, II, 381; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VIII, I88.) 182- (Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, l, 360 (Had. No: 2364); Münâvî, Feyzu’l- Kadir, II, 482 (Had. No: 2364).)

Kur’an’dı.” dedi ve böylece; hem İlâhî celâl nurları karşısındaki hayâsını ortaya koydu, hem de ince üslup ve latif bir ifadeyle, Efendimizin (s.a.v) esas hâlini gizledi. Bu onun, ileri seviyedeki ilmini ve kemâl-i edebini göstermektedir. Allahu Teâlâ’nın: “Şüphesiz biz sana Seb’ul-Mesâni’yi ve Kur’an-ı Azimi verdik." (Hıcr (15), 87.) âyetiyle, “Rasülüm! Sen gerçekten büyük bir ahlak üzeresin.” (Kalem (68), 4.) âyeti arasında, Hz. Âişe’nin: “O’nun ahlakı Kur’an’dı” sözünü ifâde eden bir münasebet vardır. “Rasülüm! Gerçekten sen büyük bir ahlak üzeresin .” âyeti hakkında, şu açıklama ve yorumlar yapılmıştır: Cüneyd el-Bağdâdî (r.a) demiştir ki: “O’nun ahlâkı büyüktü, çünkü; O’nun (a.s), Allah’tan başka hiçbir düşünce ve derdi yoktu.” Vâsıtî ise: “Çünkü O (a.s), Hakk için dünya ve âhiret, fedâ etti.” demiştir. O’nun büyük ahlâkı konusunda denmiştir ki: “Çünkü O (a.s), zâhiren halk ile güzel geçinirdi; fakat kalbiyle onlardan ayrı idi ve her hâlinde Hakk ile beraberdi.” Bu söz, bâzılarının: “Tasavvuf; zâhirde halk ile güzel geçinmek ve bâtında Hakk ile sadâkat içinde olmaktır.” ta’rifiyle aynı mânadadır. Yine denilmiştir ki: “O’nun ahlâkı büyük oldu; çünkü, kâinatın yaratıcısını müşâhade etmesi sebebiyle, bütün âlem gözünde küçüldü.” Bir başka yorum “Bütün güzel ahlâklar, kendisinde toplandığı için, Allah (c.c) onun ahlâkını ‘büyük’ diye isimlendirdi.” Hz. Câbir’in (r.a) rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte, Rasûlullah (a.s) ümmetini güzel ahlâka dâvet ederek, şöyle buyurmuştur: “Sizin bana en sevimli olanınız ve kıyamet gününde bana en yakın bulunanınız; ahlakı güzel olanlarınızdır. Bana en sevimsiz ve kıyâmet günü meclisimden en uzak olanınız da geveze, lafı uzatarak, avurdunu doldura doldura konuşan ve mütefeyhikûn” olanlarınızdır.” Ashab: “Ya Rasûlellah! Geveze ve sözü uzatarak konuşanları biliyoruz, mutefeyhikûn kimlerdir?” diye sorduklarında, Rasûlullah (a.s): “Kibirlilerdir!” buyurdu.”183 Vâsıtî (rah): “Büyük ahlak; kişinin kimseyle düşman olup çekişmemesi, kimsenin de onunla çekişmeye girmemesidir.” demiştir. Yine Vasıtî: “Şüphesiz sen büyük bir ahlak üzerindesin.” âyetinin tefsirinde: “Rasûlüm sen, sırrında, Rabbinin tecellilerini müşâhade etmenin halâvetini bulduğun için büyük bir ahlâk üzerindesin.” yorumunu yapmıştır. Vâsitî (rah), bu ayetle ilgili olarak başka bir ifadesinde: “Çünkü sen, sana verdiğim nimetlerin sır ve inceliklerini, senden önceki Rasûl ve nebilerden daha güzel anlayıp kabul ettin.” demiştir. Hüseyn ise şu yorumu yapar: “Âyetin mânası; Sen, Hakk’ın müşâhadesinde iken, halkın cefâsı sana te’sir etmez, demektir.” Denilmiştir ki: “Büyük ahlâk; kulun gözünde maddî şeylerin hiçbir değeri kalmayınca, takvâ libasına bürünüp, Allahu Teâlâ’nın ahlâkı ile ahlaklanmasıdır.” Sûfilerden birisi, demiştir ki: Allahu Teâlâ’nın:

183- (Tirmizî, Birr, 7I; Ahmed, Müsned, II, 379; Münzirî, et-Terğib, III, 4I2.)

“Eğer o peygamber, kendiliğinden bazı laflar uydurup bize iftira etseydi, elbette biz ondan sağ elini (gücünü kuvvetin) alırdık." (Hakka, 69/44-45) âyet-i celilesi, Rasûlullah’ın (s.a.v) Allah’a yakınlığını ifâde etmesi yönünden, diğer ayetten daha açıktır. Çünkü; “Ve inneke: Şüphesiz sen!” hitâbıyla (onu karşısına alıp) huzurunda hazır etmiş oluyor. Huzurunda bulundurunca da (belli ki bâzen) onu gaflete düşürüyor ve kendinden perdeliyor. “Biz onu yakalar alırız.” sözü ise, daha fazla yakınlık bildiriyor. Çünkü onda “fenâ” hâli mevcuttur” Bu söz ve anlayış bence hatalıdır. O kimse böyle diyeceğine; “bu âyette “fenâ” hâli varsa, “ve inneke” âyetinde “bekâ” hâli vardır ve bu fenâ’dan sonra gelen bekâdır. Bekâ hâli, fenâ hâlinden daha kâmil ve risâlet makâmına daha lâyıktır.” dese, daha doğru olmaz mı? Çünkü fenâ hâli, vücuttaki kötü (nefsânî) duygular bastırıldığı için şereflidir. Kötü his ve ahlâk vücuttan çekilip alınınca ve yerilmiş şifalar övülmüş sıfatlara tebdil olunca; artık fenâ’da hangi izzet kalır? Hem, Rasûlullah’ın (s.a.v) huzur-ı ilâhiyede bulunması nefsi ile değil, bizzat Allah iledir. Artık orada hangi perde kalır ki? Denilmiştir ki: “Kime güzel ahlak verilmişse, ona makamların en büyüğü verilmiştir. Çünkü bütün makamların birbiriyle umûmî bir irtibatı vardır. Güzel ahlâk da kâmil hâl ve sıfatların birbiriyle irtibatıyla meydana gelir.” Cüneyd el-Bağdâdî, demiştir ki: “Rasûlullah (s.a.v) Efendimizde şu dört haslet bir arada bulunuyordu: Cömertlik, insanlarla ülfet, nasihat ve şefkat.” İbnu Atâ: “Büyük ahlak; kulun herhangi bir ihtiyara sahip olmayıp, nefsin ve alışkanlıklarının yok olmasıyla, İlâhî hüküm altında ihata içinde olmasıdır.” demiştir. Ebû Said el-Kuraşî der ki: “Büyük olan aslında Allahu Teala’dır; Cömertlik, kerem, bağışlama, af ve ihsan da O'nun ablaklarındandır. Baksana; Rasûlullah (a.s) ne buyuruyor: “Allah Teâlâ’nın yüz on küsur ahlâkı vardır; kim onlardan birisine sâhip olursa, Cennete girer.”184 İşte, Rasûlullah (a.s) Efendimiz, Allahu Te- âlâ’nın bu güzel ahlâkları ile ahlaklanınca: “Rasûlüm, şüphesiz sen, çok büyük bir ahlâk üzeresin.” ( Kalem (68), 4.) âyetiyle övülmüştür. Denilmiştir ki: “Âyetin bir mânası şudur: Rasûlüm senin ahlâkın büyük oldu, çünkü sen, Zat-ı Bâriye kavuşana kadar, hiçbir ahlâka râzı olmadın; devamlı ilerledin ve hiçbir sıfatta da takılıp kalmadın.” Yine denir ki: “Allahu Teâlâ, Hz. Muhammed’i (s.a.v.) Hicaz’a peygamber olarak gönderince, onu bütün lezzet ve şehvetlerinden alıkoydu. Kendisini yalnızlık ve sıkıntıya attı. Bu hallere sabır ve rıza ile ahlâkı, nefsânî kirlerden temizlenip sâfiyetini bulunca, ona: “Rasûlüm! Şüphesiz sen, çok büyük bir ahlâk üzeresin.” buyurdu. Hz. Âişe’den (r.ah) rivâyet edilen bir hadis-i şerifte, Rasûlullah (a.s) şöyle buyurmuştur: “En güzel ahlâklar on tanedir. Onlar bir adamda bulunur, oğlunda bulunmaz. Oğlunda bulunur, babasında bulunmaz. Kölede bulunur, (bazen) efendisinde bulunmaz. Allahu Teâlâ onları, kendilerine saâdet murad ettiği kimselere taksim etmiştir. Bunlar, şunlardır: 1)-Doğru konuşmak,

184- (Suyûtî, Camiu’s-Sağır, I, 360 (Hadis, No: 2364); Münâvî, Feyzu’l- Kadîr, II, 482.)

2)-En zor hallerde hakka sâdık çıkmak, 3)-Komşusu ve arkadaşı aç iken, kendi karnını doyurup, onları unutmamak, 4)-Kendisinden bir şey isteyene (gücü nisbetinde mutlaka) vermek, 5)-İyiliği mükâfaatlandırmak, 6)-Emaneti muhafaza edip, hıyanetlik etmemek, 7)-Akrabayı ziyaret etmek, 8)-Arkadaşına emniyet verip sâdık olmak, 9)-Misâfiri ağırlamak, 10-Hepsinin başı hayâ.”185 Rasûlullah (a.s)’a: “İnsanları en çok Cennete götüren şeyin ne olduğu sorulunca: “Allah korkusu ve güzel ahlâktır.” buyurdu. “En çok ateşe götüren şeyin ne olduğu sorulunca da: “Gam ve (haram şeylere) sevinç.” buyurdu.186 Hadiste anlatılan gam; dünya lezzetlerini kaçırmaktan dolayı çekilen gamdır. Çünkü bunda bir darlanma ve ilahi takdire kızma vardır. Aynı zamanda onda, Allahu Teâlâ’nın taksimine bir nevi i’tiraz ve kazâya rızâsızlık mevcuttur. Hadiste işâret edilen sevinç ise; dünyanın haram hazlarıyla duyulan sevinç ve eğlencedir. Şu âyette, bu hâle bir işâret vardır: “(Her şey İlâhî hesapla yazıldı ve tespit edildi ki; dünya nimetlerinden) elde edemediğinize üzülmeyesiniz, Allah’ın size verdiğine de güvenip sevinmeyesiniz.” (Hadid (57), 23.) Kârun’un hâlini anlatan şu âyet-i kerimede de bu tür bir ferah ve sevinç anlatılmaktadır: “Hani o zaman kavmi kendisine: (Boş yere) gururlanıp sevinme. Şüphesiz Allah (dünya malı ile) sevinip şımaranları sevmez.” (Kasas (68), 76.) Âhirete âit amel ve nimetlerle sevinmeye gelince; bu, övülmüş ve teşvik edilmiş bir şeydir. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: “De ki: Allah’ın ihsânı ve rahmetiyle, ancak bu Kur’an ile ferahlansın (sevinsinler)." (Yunus (10), 58.) Abdullah b. Mübârek, güzel ahlakı şöyle açıklamıştır: “Güzel ahlak; herkese güler yüzlü davranmak, bütün İyilikleri yaymak ve halka eziyeti ortadan kaldırmaktır.” Sûfiler, nefislerini birçok mücâhade ve zorluklarla terbiye ederek, sonunda onun en güzel ahlâklar ile ahlâklanmasını te’min etmişlerdir. Nice nefisler vardır ki; amellere icâbet eder, fakat güzel ahlâka icâbet etmez. Âbidlerin nefisleri, amellere icâbet eder fakat, güzel ahlâklardan pek nasibi yoktur. Zâhidlerin nefisleri, ahlâkın bir kısmına icâbet edip bir kısmını ihmâl eder Sûfilerin nefisleri ise, bütün güzel ahlâklara icâbet edip sâhip çıkar. Bize, Ebû Zur’a’nın haber verdiğine göre; Ebû Bekir el-Kettânî şöyle demiştir:

185- (Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, II, 538 (Had. No: 8I96); Münâvî, Feyzu’l- Kadir, VI, 2; Beyhakî, Şuabu’l- İmhan, VI, I38, (Had. No: 772I).) 186- (Tirmizî, Birr, 62; ibnu Mâce, Zühd, 29, Münzirî, et-Terğib, III, 403. Biraz farklı lafızla.)

“Tasavvuf, güzel ahlâktan ibârettir. Kim güzel ahlâkıyla senden ilerde ise; tasavvuf yönünden de senden ileridedir.” Âbidlerin nefisleri (daha çok) amellere yönelmiştir. Çünkü onlar, İslâm’ın nûruyla sülük ederler. Zâhidler iman nûruyla seyr u sülük ettiklerinden, güzel ahlâkların bir kısmına yönelmişlerdir. Sûfiler ise, kurbiyyet ehli (İlâhî huzurda kabul görmüş) kimseler olduklarından; ihsân nûruyla sülük ve amel etmektedirler. Sûfilerin ve kurbiyyet ehli âriflerin bâtınlarında yakîn nûru tecelli edip, İlâhî nûr her taraflarına iyice sirâyet edince; kalp tamamen salâh hâlini bulmuş olur. Çünkü kalbin bir kısmı İslâm nûruyla, bir kısmı iman nûruyla, tamamı da yakîn ve ihsân nûruyla parlar. Kalb nurlanıp parlayınca, nûru, nefsin üzerine akseder. Kalbin bir nefse, bir de rûha bakan iki yönü vardır. Nefsin de biri kalbe, diğeri tabiat ve (kendi) karakterine bakan iki yönü vardır. Kalb tamamen nurlanmadıkça bütünüyle rûha yönelmez. Bu durumda, bir nefse, bir de rûha yönelen iki yönü olur. Bütünüyle nurlanınca ise; tamamen rûha yönelir. O zaman ruhdan gelen mânevî yardımlarla olgunlaşır, nûru ve parlaklığı artar. Kalb ruh tarafına çekildikçe, nefis de kalp cihetine çekilir. Her çekilmede, kalbe bakan yönüyle ona yönelir. Nefis, kalbe bakan yönüyle ona yöneldikçe, nurlanır. Nefsin nurlanmasının alâmeti; mutmainne hâlini elde etmesidir. Allahu Teâlâ, İlâhî nurlar ile terbiye ve tezkiye olan ve sonunda bu hâle ulaşan bir nefse şöyle buyurmaktadır: “Ey mutmain olmuş (huzura kavuşmuş, itaatkâr) nefis, sen Rabbinden, Rabbin de senden razı olarak O’na dön.” (Fecr (89), 27-28.) Nefsin kalbe bakan yönünün nurlanması; içindeki incinin parlaklığı sâyesinde, sedefin bir yanının parlamasına benzer. Nefsin kendi cibilliyet ve tabiatına bakan cihette zulmetin kalması da içinin tam tersine, sedefin dışının kirli ve kusurlu olmasına benzer. Nefsin iki yönünden biri nurlanmaya başlayınca, ahlâklarını güzelleştirmeye ve çirkin sıfatlarını değiştirmeye yönelir. Kötü hâl ve ahlaklarını hayırlı olan ahlaklara çevirdikleri için (velilerin bir grubu olan) ebdallara “ebdâl” denmiştir. Bundaki en büyük sır şudur: Sûfinin kalbi, devamlı Allahu Teâlâ’ya yönelip kalp ve diliyle sürekli zikir yaparak “zâtî zikre” yükselir ve o zaman arş mesâbesinde olur. Arş; hikmet ve halk âleminde kâinatın kalbi mesâbesindedir. Kalb de; kudret ve emir âleminde bir arş durumundadır. Nitekim Sehl b. Abdullah et-Tüsterî: “Kalb, Arş, göğüs de Kürsî gibidir.” demiştir. Allahu Teâlâ’ya âit kılınan bir haberde şöyle buyrulmuştur: “Beni, yerim ve göğüm içine sığdıramadı, mü’min kulumun kalbi içine aldı.” (Bkz: Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, II, 195; (Had. No: 1884 ve 2256)) Kalb, zât zikrinin nûruyla süslenip, kurbiyyet nesimleriyle (İlâhî aşktan dolayı) dalgalanan bir deniz gibi olunca, nefsin ahlâk kanallarından tertemiz huylar ve güzel sıfatlar akmaya başlar ve böylece Allahu Teâlâ’nın ahlâkları ile ahlaklanma gerçekleşmiş olur. Şeyh Ebû Ali el-Farmedî, şeyhi Ebu’l-Kasım el-Kürkânî’nin şöyle dediğini rivâyet etmiştir: “Allahu Teâlâ’nın doksan dokuz esmâ-ı ilâhiyesi, kul seyr u sülük hâlindeyken, daha vâsıl ilellah olmadan, güzel sıfatlar hâlinde onda tecelli eder.”

Şeyh Ebu’l-Kâsım bu sözüyle, kulun beşeriyet hâli ve zafiyetine münâsib düşecek şeklinde, her bir esmây-ı ilâhiyeden bir sıfat alabileceğini ifâde etmiştir. Meselâ; kul, Allahu Teâlâ’nın “Rahîm” ism-i şerifinden, beşerî hâl ve kusuru ölçüsünde, rahmet ve merhamet ahlâkını alır. Meşâyıh-ı kirâm, en şerefli ilimleri olan Allahu Teâlâ’nın isim ve sıfatları konusunda yaptıkları bütün işâret ve yorumlarıyla, hep bu mânayı kastetmişlerdir. Bu sıfat ve isimlerin kulda tecellisini, hâşâ, Allah Teâlâ’nın kulun içine girmesi (hulül etmesi) gibi birşey anlayan herkes, zındık olmuş ve dinden çıkmıştır. Allah Rasûlü (s.a.v), Muaz b. Cebel e (r.a), güzel ahlakları içeren bir tavsiyesinde şöyle buyurmuştur: “Ya Muaz! Sana, Allah’tan korkmayı, takvâyı, doğru konuşmayı, ahdine vefâ göstermeni, emâneti yerine getirmeyi, hiyâneti terk etmeyi, azalarını haramdan korumayı, yetime acımayı, yumuşak konuşmayı, selâmı yaymayı, güzel ameli, kısa emeli, imana sarılmayı, Kur’an’da derin anlayış sâhibi olmayı, âhireti sevmeyi, hesaptan korkmayı ve insanlara şefkat kanatlarını germeyi tavsiye ederim. Ya Muaz! Halim bir kimseye kötü söz söylemekten, doğru bir kimseyi yalanlamaktan, günahkara itaat, âdil bir imama isyan etmekten, yeryüzünde fesat çıkarmaktan sakın! Her ağacın, taşın, tepenin yanında, nerede olursan ol, Allah’tan korkmayı, her türlü günahın için; gizlisine gizlice, açık olana açıkça tevbe etmeni tavsiye ederim. Allahu Teâlâ kulunu bu şekilde edeblendirmiş ve onları bu şerefli ahlâklarla güzel edeblere dâvet etmiş tir.”187 Yine Muaz b. Cebel den, Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “İslâm; şerefli ahlak ve güzel edeblerle çevrilmiştir.” 188 Ebu’d-Derdâ’dan (r.a) rivâyet edilen diğer bir hadis-i şerifte Hz. Rasâlullah (s.a.v) Efendimiz şöyle buyrulmuştur: “Kıyâmet günü, mü’minin mizanında güzel ahlâktan daha ağır gelen hiçbir şey yoktur. Şüphesiz güzel ahlâk sâhibi, güzel ahlâkı sayesinde, devamlı nâfile oruç ve namazla meşgul olan kimselerin derecesine ulaşır.”189

Rasûlullah (a.s) Efendimizin güzel ahlâklarından bazısı şunlardır: O, insanların en cömerdi idi. Yanında bir dinar ve dirhem varken gecelemez (ihtiyacı olanlara verir) di. Elinde fazla mal bulunur da onu verecek kimse bulamaz ve gece de kavuşursa, ondan kurtuluncaya kadar evine gitmezdi. Dünya adına hiçbir şeye mâlik değildi. Eline geçen kuru hurma ve arpadan en kolay şekliyle âilesinin senelik yiyeceğini te’min ederdi. Kendisinden birşey istendiği zaman mutlaka verirdi. Eğer istenilen şey o anda elinde yoksa, (ailesine ayırdığı) senelik yiyeceğine döner, ondan ikram ederdi. Öyle ki; çoğu zaman, daha sene dolmadan kendisi yiyeceğe muhtaç olurdu.

187- (Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, I, 240; Ahmed, Müsned, V, 245; Münzirî et-Terğib, IV, 106- 109.) 188- (Benzeri mânada bir hadis için bkz: Ali el-Muttakî, Kenzu’l-Ummâl, I, 17. (No: 5225).) 189- (Bkz: Tirmizî, Birr, 62; Ebû Davud, Edeb, 7; Münzirî, et-Terğib, III, 403.)

Ayakkabısını kendisi diker, elbisesini yamar, âilesinin önemli işlerinde yardım eder, onlarla beraber et doğrardı. O, insanların en hayâlısı ve en fazla tevazu sahibi olanıydı. Allah’ın salât ve selâmı, O’nun, ehlinin ve bütün Ashâbının üzerine olsun. (İbnu’l-Cevzi, Sıfatus-Safve, I, I77; Geniş bilgi için bkz: Kad-ı iyaz, Şifâ, I, I03 vd.)

29. Bölüm · SÛFİLERİN AHLÂK ANLAYIŞI · Avârifü'l-Maârif — tarikat.org