1-TEVÂZU.
Sûfilerin en güzel ahlâkı Tevâzudur. Kul, tevâzu elbisesinden daha güzel bir elbise giymemiştir. Tevâzu ve hikmet hâzinesine sahip olan bir kimse, herkes onu nasıl görüyor ve değerlendiriyorsa nefsini o halde tutar. Herkesi de o kimse kendisini nasıl kabul ediyorsa, öyle değerlendirir. Kime bu hâl ihsan edilmişse hem kendisi rahat eder hem da başkalarını rahat ettirir. Bunun hakikatim ancak âlim olanlar anlar. Enes b. Mâlik ten (r.a) rivâyet edilen bir hadis-i şerifte, Rasûlullah (s.a.v), şöyle buyurmuştur: “Allahu Teâlâ bana; birbirinize karşı tevâzu göstermenizi, bazınızın diğerlerine karşı zulüm yapmamanızı emretti.” 190 Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz: “Rasûlüm! De ki: “Eğer Allah’ı seviyor (ve sevdiğinizi iddia ediyor) sanız, hemen bana tabi olunuz ki, Allah da sizi sevsin.” (Âl-i imran (3), I88.) âyeti kerimesi hakkında: “Bana iyilik, takvâ, Allah’tan korku ve nefsi zelil etme hallerinde uyunuz.” 191 buyurmuştur. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz, yüksek tevâzusunun bir eseri olarak; hür olsun köle olsun, herkesin dâvetine icâbet ederdi. Bir yudum süt veya bir tavşan bacağı da olsa, hediyeyi kabul eder, onları yer, içer ve karşılık verirdi. Bir câriye veya miskinin dâvetine icâbetten çekinmezdi. Allah Rasûlü (s.a.v) bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: “Tevâzunun başı, karşılaştığın kimseye ilk önce senin selam vermen; selam verene karşılıkta bulunman, meclisin gerisinde oturmaya razı olman, methedilmeyi, nefsini temize çıkarmayı ve iyiliklerinin anılmasını sevmemendir.” 192 Diğer bir hadisi şerifte de şöyle buyrulmuştur:
190- (Müs.lim, Cenne, 64; Ebû Dâvud, Edeb, 40; İbnu Mâce, Zühd, I6.) 191- (Suyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, II, I78.) 192- (Beyhakî, Şuabu’l-İmân, VI, 299-30; Suyûtî, Câmiu's-Sağîr, I, 376 (No: 2459) Hadisin bir kısmı)
“Ne mutlu, (şeref ve dininden) birşey kaybetmeden tevâzu gösterene ve meskenete düşürmeden nefsini zelil edene."193 Cüneyd el-Bağdâdî’ye; “Tevazünün ne olduğu?” sorulunca; “İnsanlara şefkat kanatlarını indirip, yumuşak davranmaktır.” demiştir. Fuzayl b. İyaz’a “Tevâzunun ne olduğu?” sorulunca: “Hakk’a boyun eğip teslim olmak, kim dese, kimden işitse, hakkı kabul etmektir.” demiştir. Hazret bir başka sözünde de: “Nefsinde herhangi bir kıymet görenin, tevâzudan nasibi yoktur.” demiştir. Vehb. Münebbih demiştir ki: “Allahu Teâlâ’nın (önceki indirmiş olduğu) kitaplarında şunlar yazılı idi: “Ben, Âdem’in sulbünden bütün evlatlarının zerrelerini çıkardım; içlerinde bana karşı en fazla tevâzu sahibi olarak Mûsâ’nın kalbini buldum. Bunun için onu seçtim ve kendisiyle (özel olarak) konuştum.” Denilmiştir ki: “Kim, nefsinde gizli olan hal ve hasletleri yakinen bilirse; yükseklik ve şerefe tamah edemez, tevâzu yolunu tutar. Böyle birisi, kendisini kötüleyenle çekişmez; onu övenlerden de etkilenmez, sadace Allahu Teâlâ’ya şükreder.” Ebu Hafs, demiştir ki: “Kalbinde tevâzunun bulunmasını isteyen kimse, sâlihlerin sohbetinde bulunsun ve onların hizmetine devam etsin. Onlarda bulunan ileri derecedeki tevâzuyu görüp kendilerini örnek alır ve kibre düşmez.” Lokman (a.s.): “Her şeyin bir bineği (hedefe ulaştıracak vâsıtası) vardır; amelin bineği de tevâzudur.” demiştir. Ebu Hüseyn Nûri demiştir ki: “Şu beş sınıf, dünyada halkın en şereflisidir: 1-Zühd sâhibi âlim, 2-Sûfi fakih, 3-Tevâzu sâhibi zengin, 4-Şükreden fakir, 5- Sünnete bağlı şerif (peygamber torunu).” İbnu’l-Cellâ da: “Şayet tevâzunun bir şerefi olmasaydı; biz, eli kolu sallayarak yürürdük.” demiştir. Yusuf b. Esbat’a: “Tevâzunın son noktası nedir?” diye sorulduğunda: “Evinden çıktığında, karşılaştığın herkesi kendinden hayırlı görmendir.” demiştir. Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî ile, Şam’a yaptığı bir yolculukta beraberdik. Bazı zenginler, kendisine, iplerine bağlı Fransız esirleriyle yiyecek gönderdiler. Sofra kurulup yiyecekler konunca, esirler kapların boşalmasını beklemeye başladılar. Şeyhimiz, hizmetçisine: “Esirleri getir, müridlerle beraber sofraya otursunlar, dedi. Hizmetçi onları getirip bir saf hâlinde sofraya oturttu. Hazret seccadesinden kalkıp onların yanına gitti ve onlardan birisi gibi aralarına oturdu. O yiyince, onlar da yediler. Şeyhimizin yüzünde, Allah için bâtınından kaynaklanan tevâzu ve nefsindeki kırıklık içinde, imanı, ilmi ve ameliyle onlara karşı kibirden tamamen sıyrılmasının alâmeti görülüyordu. Ebû Zur’a, bize, icâzet yoluyla, Ahmed b. Hüseyin el-Cerirî’nin şöyle dediğini nakletti: “Mârifet ehline göre, dinin beşi zâhirde, beşi de bâtında olmak üzere, on tane ana sermayesi (esası) vardır. Zâhirde onlanlar: 1-Doğru konuşmak, 2-Malda cömert olmak, 3-Halde Tevâzu, 4- Kimseye eziyet etmemek, 5-Yapılan eziyetlere tahammül göstermek.
193- (Suyûtî, Camiu’s-Sağîr, (Had. No: 5299); Münâvî, Feyzu’l-Kadir, IV, 277-278 (Had. No: 5299); Aclûnî, Keşfu’l-Hafa, II, 47.)
Bâtında olanlar: 1- Mevlâsını bulduğuna sevinmek, 2-O’ndan ayrı kalmaktan korkmak, 3-O’na kavuşmayı ümid etmek, 4-Yaptığı kusurlarına pişman olmak, 5- Rabbinden hayâ etmektir.” Yahya b. Muaz demiştir ki: “Tevâzu, herkeste güzeldir; fakat zenginlerde daha güzeldir. Kibir, her insanda çirkindir, fakat fakirlerde daha çirkindir.” Zünnûn el-Mısrî demiştir ki: “Üç şey Tevâzunun alâmetlerindendir: 1-Ayıbını bilip nefsi küçültmek, 2-Tevhid akidesine hürmeten, insanları yüceltmek, 3-Kimden gelirse gelsin hakkı ve (güzel) nasihati kabul etmek.” Ebû Yezid el-Bistâmî’ye: “Kişi ne zaman mütevâzi olur?” diye sorulduğunda: “Kötülüğünü ve basitliğini bilerek, nefsi için herhangi bir hâl ve makâm görmediği ve insanlar içinde kendisinden daha şerli bir kimse düşünmediği zaman.” demiştir. Hakimlerden birisi: “Câhillik ve cimrilikle beraber tevâzuyu, edeb ve cömertlikle beraber bulunan kibirden daha güzel bulduk.” Hükemâdan birisine: “Hased edilmeyen bir nimet ve sahibine acınmayan bir belâ biliyor musunuz?” diye sorulunca: “Evet; hased edilmeyen nimet tevâzu, sahibine acınmayan belâ da kibirdir.” demiştir. Tevazünün Ölçüsü: Hakiki tevâzu; kibir ve zillet arasında orta yolu tutarak, alçak gönüllü olmaktır. Kibir; insanın nefsini, olduğunun üstüne çıkarmasıdır. Zillet ise; insanın, nefsini, hakir görülüp hakkının zâyi edileceği bir duruma getirmesidir. Meşâyıhın tevâzu ile ilgili açıklama ve işâretlerinde, genellikle tevâzuyu, zillete yaklaştırdıkları anlaşılmakta, bu konuda ifratın en uç noktasından tefritin en altına inildiği, sanki itidalden ayrılma olduğu hissedilmektedir. Onların bu konuda, bu derece hassas (ve titiz) davranmaları; kendilerine ucub ve kibir gelir korkusuyla, müridlerin nefsinde bu tür duyguları tamamen söküp atmak içindir. Bir müridin, seyru sülûkünün başında, kendisinde hâlin galabesi varken, ucubtan kurtulması çok zordur. Hatta büyüklerin bazılarından, ucub hâlini gösteren sözler nakledilmiştir. Şunu bilmek lazımdır ki; bazı büyüklerden nakledilen bu tür şeyler, kendilerinde sekr (mânevi sarhoşluk) hâlinin kalmasından, “sekir” hâlinin çemberinde mahsur kalıp, işin başlangıcında “sahv”ın (mânevî uyanıklığın) geniş sahasına çıkamayışlarından kaynaklanmaktadır. Bunun sebebi şudur: Basiret sahibi birisi, dikkatle nazar ettiğinde görecektir ki bu hâl, kalbe mânevî vâridat geldiği zaman nefsin hemen devreye girerek, gizlice gelen varidatı kendi hesabına kullanmasından ileri gelmektedir. Bu durumda nefis, kendi sıfatlarını ortaya çıkarır ve sahibinin hâline etki etmeyecek şekilde bir takım ucub ifâde eden kelimeler meydana gelir. Meselâ; “Gök kubbenin altında benim gibisi var mı?”, “Benim ayağım bütün velilerin omuzları üstündedir.”, “Atımı eğerledim ve gemini ağzına vurup bütün yeryüzünü dolaşıp: “Var mı karşıma çıkacak?” dedim, kimse çıkmadı!” gibi sözler, bu hâl ve hâlet içinde söylenmiş sözlerdir. Onlar bu tür sözlerle, kendilerinin yaşadığı devirde tekten olduğunu ifâde etmektedirler. Kim, bunları anlamakta zorluk çeker ve bunun nefsin kalbe gelen vâridata gizlice kulak vererek onu kendi adına kullanmaktan ileri geldiğini bilmezse; bu tür şeyleri, Rasûlullah’tan (s.a.v) ve ashâbtan gelen ölçülerle değerlendirsin. Onların tevâzularını, bu tür kelimelerden nasıl kaçındıklarını düşünsün ve bir kuldan benzeri şeylerin
zuhûrunu uygun görmeyip, konu üzerindeki hassasiyetlerini örnek alsın. Bununla birlikte, sâdıkların sözlerinde bir doğruluk yönü ve payı vardır diye düşünmelidir. Bir de bu tür şeyler onlara, mânevî hâlin galebesinden (sekr hâlinden) ileri gelmektedir; bu halde olan kimselerin sözlerine tahammül göstermelidir. Meşâyıh-ı kirâm temkin sâhibidirler. Onlar nefislerde gizli olan ucub hastalığını bildikleri için, müridlerine bir tedâvi olarak, tevâzunun tarifinde onu zillete yaklaştıracak bir haddeye varmışlardır. Tevâzuda orta yol; İnsanın bulunduğu hâlden biraz aşağısına râzı olmasıdır. Şayet bir kimse, nefsin taşkınlığından emin ise onu ne fazla ne eksik, tam hak ettiği sınırda tutabilir. Fakat insan, pişmiş kuru balçıktan yaratılmasından dolayı ateşteki yükselme özelliğinin ona da sirâyet etmesi sebebiyle, nefsin cibilliyetinde taşkınlık sıfatının bulunmasından kendisine kibir gelmemesi için, tevâzuya ve lâyık olduğu derecenin birazcık aşağısında tutularak tedaviye ihtiyacı vardır. Kibir, insanın kendisinin, başkalarından daha büyük olduğunu zannetmesi; tekebbür ise, bu düşünceyi hâl ve hareketleriyle ortaya koymasıdır. Halbuki büyüklük iddiasında bulunmak ve onu isbat etmek ancak Allahu Teâlâ’ya lâyıktır; mahlukattan kim bunu iddiâ ederse, yalancı olur. Kibir, kendini beğenmeden doğar. Kendini beğenmek ise; bütün güzelliklerin hakiki kaynağını bilmemekten ileri gelir. Bütün güzellikler insandan değil, Allah’tandır. Cehalet, hakikat-i insâniyeden uzaklaşmaktır. Allahu Teâlâ, şu sözleriyle, kibrin ne kadar büyük bir günah olduğunu beyan etmiştir: “Allah, kibredenleri katiyen sevmez.” (Nahl (16), I23.) “Kibredip büyüklük taslayanların yeri Cehennem değil mi.” (Zümer (39), 60.) Bir hadis-i kudsi de: “Büyüklük benim ridam, ululuk izârımdır. Kim bu ikisinden biriyle benimle çekişmeye (yarışa) girerse, onu helak ederim.” ikazı yapılmış, diğer bir rivâyette ise: “Onu Cehenneme atarım.” 194 buyrulmuştur. Allahu Teâlâ, insanı taşkınlığından vazgeçirip haddine getirmek için şöyle buyurmuştur: “Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme! Çünkü sen asla yeri yaramazsın ve boyca da dağlara erişemezsin.” (İsra (17), 37.) “Şimdi insan baksın (düşünsün), neden yaratıldı? O, atılan bir sudan (meniden) yaratıldı!” (Târik (86), 5-6.) Kibirlenen insanı, bundan daha fazla kınayan, Allahu Teâlâ’nın şu sözüdür: “Kahrolası (kafir) insan ne nankör şey! (Bu kibir ve gurur nereden? O, hiç düşünmez mi) onu yaratan neden yarattı? Bir meni parçasından yarattı da (insan) biçimine koydu.” (Abese (80), I7-I9.) Sûfilerden birisi, kibir içinde çalım atan birisine: “Başlangıcın belden atılmış bir meni, sonun ise kokmuş bir leştir; sen ise ikisi arasında pislik taşıyıcısın. Öyleyse bu kibir neye!” diyerek, kibrin anlamsızlığını belirtmiştir. Şâir de bu mânayı, şöyle nazma getirmiştir: Nasıl kibirlenir o kimse ki, içindeki pisliği, Hep onunla bulunur; sanki sevgilisi gibi. Kalpten tevazu gidip, yerine kibir yerleşince, onun eseri vücuttaki bazı organlarda görülmeye başlar. Çünkü bir kapta ne varsa dışına o sızar. Kibir bazen, boynun
194- (Müslim, Birr, I36; Ebû Dâvud, Libas, 25; İbnu Mâce, Zühd, I36; Ahmed, Müsned, İl, 248, 376.)
kasılması, bazen de yüzün kırışıp insanların küçük görülmesi şeklinde ortaya çıkar. Nitekim âyet-i kerimede: “İnsanlara karşı yanağını çevirip yüzünü kırıştırma.” (Lokman (31), I8.) buyrulmuştur. Nefsin isyana meyletmesi anında kibrin alâmeti başda gözükebilir. Allahu Teâlâ, bu durumu şu âyette gözler önüne sermiştir: “Onlara: “Gelin Allah’ın Rasûlü sizin için mağfiret dilesin, denildiği zaman, başlarını çevirirler ve onların kibir içinde yüz çevirdiklerini görürsün.” (Münâfıkûn (63), 5.) Kibrin her âzada bir ortaya çıkış şekli ve onların da kendi aralarında kısımları olduğu gibi, her birinin farklı dereceleri mevcuttur. Bazısı diğerinden daha yoğundur. Meselâ; kendini beğenme, başkalarına hakaret gözüyle bakma, izzet-i nefs yapma ve diğerleri gibi. Ancak, bazen, tevâzunun zillete karıştırıldığı gibi, izzet-i nefs de şekil olarak kibirle karıştırılır. Fakat, aslında izzet-i nefs, kibirden farklıdır. Tevâzu övülmüş, zillet ise yerilmiştir. Aynı şekilde, kibir kötülenmiş, izzet-i nefs ise övülmüştür. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Asıl izzet, Allah’ın, Rasûlün ve mü’minlerindir.” (Münafıktın (63), 8.) Demek ki; izzet, kibirden başkadır. Mü’minin nefsini zillete düşürmesi helâl değildir. İzzet; insanın nefsinin hak ve hakikatini bilmesidir. Onun, nefse ikrâmı ise; birtakım dünyevî gaye ve menfaatler için onu alçaltmamasıdır. Kibir ise; insanın nefsini bilmemesi ve onu olduğu halden yukarı çıkarmasıdır. Hasan el-Basrî’ye birisi: “Nefsin konusunda ne kadar büyüksün!” dediğinde, Hazret: “Büyük değilim, fakat izzet sahibiyim.” demiştir. İzzet-i nefs kötülenmediği için, kibirle izzeti birbirinden ayırmak oldukça zordur. Allahu Teâlâ’nın: “Haksız yere yeryüzünde büyüklük taslıyorsunuz.’’ (Ahkaf (46), 20.) âyetinde, hak üzere yaşayan kimsenin izzetli ve onurlu davranabileceğine gizli bir işâret vardır. Zillete düşmeden tevâzu hâlinin muhafaza etmek oldukça zordur. Bu iş, kibir ateşinin üzerine kurulmuş izzet köprüsünde durmak gibidir. Bu köprünün üzerinde, ancak, ilimde yüksek pâyeye ulaşmış âlimlerin, mukarrabûn makâmındaki sâdâtın, ebdâl ve sıddıkların ayakları sâbit kalır ve o konuda kendilerine İlâhî destek verilir. Sûfilerden birisi demiştir ki: “Kibreden kimse, nefsinin düşüklüğünü göstermiştir. Tevâzu gösteren ise, tabiatının şerefini ortaya koymuştur.” Ariflerden Hakîm et-Tirmizî (rah) demiştir ki: Tevâzu iki kısımdır: Birincisi; kulun, Allah’ın emir ve nehyine karşı boyun eğmesidir. Çünkü nefis, rahatlık arzusu ile Allahu Teâlâ’nın emrinden yüz çevirir. İçindeki şehvî duygular ise, haram şeylere rağbet eder. Bu durumda kulun, Allah’ın emir ve nehyi karşısında, nefsine boyun eğdirmesi bir tevâzudur. İkincisi; Allah’ın azameti karşısında nefsi zelil görmek ve nefis, kendisine serbest edilen herhangi bir şeye iştah edip meyledince, onu bundan menetmektir. Bunun bir cümle ile özeti şudur: “Tevâzu; kulun, Allah’ın irâde ve isteği karşısında kendi isteğini terk etmesidir.” Bil ki kul, gerçek tevâzuya ancak, kalbinde müşâhade nûrunun parlamasıyla ulaşabilir. Çünkü müşâhade anında nefis erir. Nefsin erimesiyle, kibir ve ucub kirlerinden temizlik meydana gelir. Bu durumda nefs yumuşar, üzerindeki kötü etkiler silinip, hararet ve heyecanı yatıştığı için; Hakk’a itaatkâr, halka lütufkâr bir hâle gelir.
Tevâzuda en yüksek dereceye, kurbiyyet makamlarının sultânı Rasûlullah (a.s) Efendimiz ulaşmıştır. Nitekim, Hz. Âişe (r.ah), rivâyet ettiği uzunca bir hadiste, şunları anlatmıştır: “Bir gece, Rasûlullah’ı (s.a.v) yatakta, yanımda bulamadım. Kadınlığın verdiği kıskançlık duygusuyla, O’nun, diğer zevcelerinin yanına gittiğini zannettim. Kalkıp diğer hanımlarının odalarını aradım; fakat bulamadım. Mescide vardım. Kendisini eski bir elbise gibi iki büklüm secdeye kapanmış bir halde, şöyle derken buldum: “İlâhî! gözüm ve hayâlim sana secde etti. Kalbim sana iman, lisanım seni ikrar etti. İşte ben burada, huzurundayım. Ey büyük olan Rabbim! Ey büyük günahları bağışlayan Mevla!’’195 Rasûlullah’ın (s.a.v) “Gözüm ve hayâlim sana secde etti.” sözü, O’nun, varlığına âit bütün his ve haraketlerinin İlâhî huzurda ve nurda erimesiyle, tevâzuda en son noktaya ulaştığını gösterir. Öyleki; Rasûlullah (a.s) Efendimizin hiçbir zerresi, zâhiren ve bâtınen secdeden geri kalmadan bütün varlığı ile Allah’a secde yapmıştır Sûfi, kurbiyyet makamında Hakk dostlarına özel olarak ihsân edilen tevâzudan nasibini almadıkça, halka karşı, büyük bir tevâzu örneği sergileyemez. Bunlar öyle sadetlerdir ki; kula bir yönelirse, bütünüyle birlikte akar gelir. Görüldüğü gibi tevâzu, sûfilerin ahlâklarının en şereflilerindendir.
2-İNSANLARLA İYİ GEÇİNMEK VE HALKIN EZİYETİNE TAHAMMÜL ETMEK.
Sûfilerin güzel ahlâklarından birisi de insanlarla iyi geçinmek ve halkın eziyetine katlanmaktır. Rasûlullah Efendimizin (s.a.v), etrafındaki bütün insanlarla nasıl iyi geçindiğini gösteren şöyle bir haber nakledilmiştir: Ashaptan birisi, kendileriyle sulh ve antlaşma yapılan Hayber Yahudi’lerinin arazisinde ölü olarak bulundu. Rasûlullah (a.s), katili bulamayınca Yahudileri sıkıştırıp kimseye zulmetmedi; sabretti. Sonra, diyeti üstlendi ve öldürülenin vârislerine, zekât mallarından yüz deve diyet ödedi.196 Halbuki o sıralarda, Ashab-ı Kirâm’ın, tek bir deveye ihtiyaçları vardı. Rasûlullah (s.a.v), hiçbir yiyeceği kötülemez, hiçbir hizmetçiyi de azarlamazdı. Enes b. Mâlik (r.a) bu konuda şunları rivâyet etmiştir: “Rasûlullah (a.s) Efendimize on sene hizmet ettim. Bu süre içinde bana hiçbir zaman: “öf!” bile demedi. Yaptığım bir şey için: “Niçin böyle yaptın?” veya terk ettiğim bir şey için: “Onu niçin terk ettin?” diye bana çıkışmadı. Rasûlullah (a.s), insanların en güzel ahlâklısı idi. Onun elinden daha yumuşak ne ipek ne de başka bir şeye dokunmadım. O’nun mübârek vücûd-ı pâkilerinden çıkan terden daha güzel ne misk ne de başka bir koku koklamadım.”197 Aile efrâdı, komşu, arkadaş ve diğer insanların her birisiyle güzel geçinmek, sûfilerin başta gelen ahlâklarındandır. İnsanların eziyetine tahammülle, nefsin cevheri ortaya çıkar.
195- (Ebu Ya’la, Müsned, VIII, I22 (Had. No: 4661), Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, II, 128.) 196- (Buhârî, Diyât, 22; Müslim, Kasâme, 2-6; Ebû Dâvud, Zekât, 26; Nesai, Kasâme, 3-5.) 197- (Buhârî, Menâkıb, 23; Müslim, Fedâil, 81-82; Dârimî, Mukaddime, I0; Ahmed, Müsned, III, I07.)
Denilmiştir ki: “Her şeyin bir cevheri vardır; insanın cevheri akıl, aklın cevheri ise sabırdır.” Ebû Zur’a Tahir’den bize, Abdullah b. Ömer yoluyla gelen bir hadis-i şerifte, Rasûlullah (a.s) şöyle buyurmuştur: “İnsanların içinde yaşayan ve onların eziyetlerine sabreden bir mü’min, onlara karışmayan ve eziyetlerine sabretmeyen kimseden daha hayırlıdır.” 198 Bir defasında Rasûlullah (s.a.v); “Sizden birisi, Ebû Damdam gibi olamıyor mu?” diye sordu. Ashâb: “Ebû Damdam ne yapardı?” diye sorduklarında, Efendimiz (a.s): “O her sabah: ‘Bugün bana zülmedene (gıybetimi yapıp haksızlık edene) hakkımı bağışladım; bana vurana vurmayacağım, bana sövene sövmeyeceğim, bana zulmedene zulmetmeyeceğim’ derdi.”199 Ziyâuddin Abdulvehhâb’ın bize naklettiğine göre; Hz. Âişe şöyle anlatmıştır: “Rasûlullah (a.s)’ın yanında bulunuyordum. Bir adam içeri girmek için izin istedi. Rasûlullah (a.s): “O, aşiretinin ne kötü bir kardeşi yahut evlâdıdır.” dedi. Sonra, içeri girmesi için izin verdi. Adam içeri girince, ona karşı nazik konuştu ve yumuşak davrandı. Adam çıkıp gidince, ben: “Ya Rasûlellah! Önce adam hakkında diyeceğini dedin; sonra adam içeri girince yumuşak laf ettin!” dedim. O zaman Rasûlullah (a.s): “Ya Âişe! İnsanların en kötüsü; halkın, kötülüğünden korunmak için kendisini terk ettiği kimsedir.”200 buyurdu. Ebû Zerr (r.a), Rasûlullah’ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Nerede olursan ol Allah’tan kork. İşlediğin her kötülüğün peşinden hemen bir iyilik yap ki; onu temizlesin. İnsanlara da iyi ahlâkla muamele et!”201 İnsanlarla iyi geçinmek kadar, bir şahsın, akıllılığını, ilminin ve hilminin çokluğunu gösteren bir başka şey yoktur. Nefis, kendi arzusunun hilafına hareket edeni hiç sevmez. Kin ve öfke onu mahveder. Güzel geçimle nefsin şiddeti kesilir; azgınlık ve taşkınlığı giderilir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “İntikamını almaya gücü yettiği halde, öfkesini yenen kimseyi, Allahu Teâlâ, kıyâmet günü bütün mahlukâtın önünde huzuruna çağırır ve onu dilediği huriyi almakta serbest bırakır.”202 Câbir (r.a), Rasûlullah (a.s)’ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Size, Cehennemin kendisine haram olduğu kimseyi haber vereyim mi? Cehennem, her kolay geçimli, yumuşak ve cana yakın kimseye haramdır.”203
198- (Tirmzi, Kıyame, 55; İbnu Mâce, Fiten, 23; Ahmed, Müsned, III, 43.) 199- (Ebu Davud, Edeb, 36; Ali eİ-Muttakî, Kenzu’l-Ummâl, Had. No: 7026.) buyurdu. 200- (Buhur, Edeb, 38; Müslim, Birr, 73; Ebû Dâvud, Edeb, 5; Tirmizî, Birr, 78.) 201- (Tirmizî, Birr, 55; Dârimî, Rikak, 74; Ali Nâsıf, et-Tâc, V, 48.) 202- (Ebû Dâvud, Edeb, 3; Tirmizî, Birr, 74; ibnu Mâce, Zühd, I8; Ahmed, Müsned, III, 438.) 203- (Tirmizî, Kıyâme, 45; Münzirî, et-Terğib, III, 4I8.)
Ebû Mes’ud el-Ensârî (r.a) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin yanına bir adam getirildi. Efendimiz kendisiyle konuşunca, adam titremeye başladı. Bunu gören Rasûlullah (a.s): “Sakin ol, korkma! Ben kral değilim; sadece, Kureyşli kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum.”204 buyurdu. Bir tanesi, sûfilerin yumuşak ve cana yakın tavırlarını şu şekilde nazma dökmüştür:
Sâkin, yumuşak olarak rahatlığa dalmışlardır; Tutunarak kolaylığa, güzel ahlâk sunmuşlardır..
Konuşunca, konuşmazlar çirkin fâhiş bir söz ile. Etseler bir mücâdele, kısa yolu tutmuşlardır.
Kimi görsen sen onlardan, şahlarını gördüm dersin. Karanlıkta yol gösteren birer yıldız olmuşlardır.
Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz bu konuda şöyle buyurmuştur: ‘Kendisine yumuşaklık verilen kimseye, hayırdan bir pay verilmiş demektir. Yumuşaklıktan nasibi olmayanın, hayırdan da bir nasibi yoktur.”205 Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî, bize, imlâ yoluyla (bizzat yazdırarak) Abdullah b. Ebi Bekre yoluyla gelen şu hâdiseyi nakletti. Bedevilerden bir adam demiştir ki: “Huneyn gününde, ayağımda kalın bir ayakkabı vardı. Kalabalıkta, bilmeden Rasûlullah (a.s)’ın ayağına bastım. Allah Rasûlü (a.s), elindeki kamçısıyla bana hafifçe vurarak: “Bismillah! Canımı yaktın!” buyurdu. Sonra ben, Allah Rasûlü’ nün canını yaktım düşüncesiyle kendi kendimi kınayarak sıkıntı içinde geceledim. O gece ne sıkıntı çektiğimi Allahu Teâlâ bilir. Sabah olunca bir adam: “Filan nerede?” diye beni arıyordu. Ben: “Vallâhi bu, dünkü hâdise için beni arıyor!” diyerek, korkuyla Rasûlullah (a.s)’ın huzuruna çıktım. Rasûlullah (a.s) bana: “Sen dün, ayakkabınla ayağıma basarak canımı yakmış, ben de sana kırbacımla vurmuştum. Buna karşılık olarak, şu seksen koyun şenindir, al götür onları!” buyurdu (ve gönlümü aldı).’’206
3-ÎSAR (BAŞKALARINI KENDİNE TERCİH ETMEK).
Sûfilerin güzel ahlâklarından birisi de “isâr”dır. Onları isara sevkeden sebep, tabiatlarındaki halka karşı son derece acıma duygusu ve şefkatle, dindeki yakinlerinin kuvvetli oluşudur. Onlar, ellerinde olanı, karşılık beklemeden kardeşlerine infak ederler; olmayana da sabrederler.
204- (ibnu Mâce, Et’ıme, 30.) 205- (Tirmizî, Birr, 67; Ahmed Müsned, VI, 159, 451. (Had No: 27623).) 206- (Dârimi, Mukaddime, I2.)
Ebû Yezid el-Bistâmî demiştir ki: Belh’li bir gencin bana üstün geldiği gibi, hiç kimse beni mağlûb ve mahcûb etmemiştir. Bu genç, hac için Mekke’ye gelmişti. Yanımıza uğradı ve bana: “Ya Ebâ Yezid! Size göre zühd nedir?” diye sordu. Ben de: “Bulunca yeriz, bulamayınca sabrederiz!” dedim. O zaman genç: “Bizim Belh’in köpekleri de böyle yaparlar; bunun ne kıymeti var!” dedi. Ben: “Peki size göre zühd nedir?” diye sorunca, genç: “Biz, bulamayınca şükreder; elimize geçince, başkalarına veririz!” dedi.” Zünnûn el-Mısrî demiştir ki: “Gönlü İlâhî nurla açılmış zâhidin alâmeti üçtür: 1-Elinde biriken malı dağıtır.2-Olmayanın peşine düşmez. 3-Yiyeceğini başkalarına ikrâm eder.” Abdullah b. Abbas (r.a), anlatıyor; Rasûlullah (a.s), Ben-î Nadr ganimetlerini elde edince, Ensar’a: “Sizler kendi isteğinizle Muhâcîr kardeşlerinizle mallarınızı ve evlerinizi bölüştünüz. Bu ganimette de onlara ortak oldunuz. Eğer isterseniz; mal ve evleriniz size kalsın, bu ganimetten size bir şey vermiyelim (hepsini Muhacirlere dağıtalım)!” buyurdu. Bunun üzerine Ensâr: “Hayır, biz mallarımızı ve evlerimizi onlarla bölüştük (bu devam etsin). Ayrıca bizler, bu ganimetteki payımızdan vazgeçerek hepsini onlara veriyoruz.” dediler. Bunun üzerine Allahu Teâlâ: “Onlar kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile, başkalarını kendilerine tercih ederler.” (Haşr (59), 9.) Âyet-i kerimesini indirdi.”207 Ebû Hureyre’nin (r.a) rivâyetine göre; sıkıntı içinde olan bir adam, Rasûlullah’a (s.a.v) gelerek: “Ya Rasûlellah! Çok açım, bana yiyecek ver!” dedi. Rasûlullah (s.a.v) hanımlarına haber göndererek; yanlarında yiyecek bir şey var mı?” diye sordurdu. Onlar da: “Seni hak üzere gönderen Allah’a yemin olsun ki, yanımızda sudan başka bir şey yok!” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v) adama: “Bu gece sana yedirecek bir yiyeceğimiz yok!” buyurdu. Sonra, sahabîlere dönerek: “Kim, bu adamı bu gece misâfir ederse, Allah ona rahmet eylesin!” buyurdu. O zaman Ensar’dan bir zat ayağa kalkarak: “Onu ben misâfir ederim ya Rasûlellah!” diyerek, adamı evine götürdü. Ailesine: “Bu, Rasûlullah’ın (s.a.v) misâfiridir; ona ikrâm et, evde ne varsa ona getir!” dedi. Kadın da: “Yanımızda sâdece, çocukların yiyeceği var!” dedi. Bunun üzerine adam: “Kalk, çocukları biraz oyala ve bir şey yemeden uyut. Sonra kandili yak. Misâfir yemeye başlayınca, sen kalkıp ışığı düzeltiyormuş gibi yaparak, onu söndür. Sonra gel otur. Ortadaki yemeği Rasûlullah’ın (s.a.v) misâfiri yiyip doyması için, biz yemek yiyor gibi yapalım, fakat bir şey yemeyelim, dedi. Hanım kalktı, çocukları oyalamaya başladı ve çocuklar hiçbir şey yemeden uyudular. Sonra, tirid yemeği yapıp sofraya getirdi. Kandili yaktı. Misâfir yemeye başlayınca, kalkıp; ışığı düzeltiyormuş gibi yaparak, kandili söndürdü. Karı-koca
207- (Bkz: Taberî, Câmiu’l-Beyân, XIV, 41; Beğavî, Meâlimu’t-Tenzîl, VIII, 88; Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, V, 200; Kurtûbî, el-Câmi’, XVIII, 25.)
sofrada ağızlarını şapırdatarak yemek yiyormuş gibi yaptılar fakat hiçbir şey yemediler; kaşığı boş getirip, boş götürdüler. Misâfir, onların da yediğini zannederek, karanlıkta ortadaki yemeğin hepsini kendisi yedi ve doydu. Karı-koca aç olarak gecelediler. Sabah olunca misâfirle ev sâhibi, erkenden Rasûlullah’ın (s.a.v) yanına, gittiler. Efendimiz (a.s) onları görünce, tebessüm ederek: “Allahu Teâlâ, bu gece falan erkekle filan kadının yaptıklarından çok hoşnut oldu.’’ buyurdu. Bunun üzerine, Allahu Teâlâ: “Onlar, kendileri muhtaç olsalar bile, başkalarını nefislerine tercih ederler.” (Haşr (59), 9.) âyet-i kerimesini indirdi.” (Bknz: 29. dipnottaki kaynaklar. Ayrıca bkz: Buhârî, Menâkıbu'l-Ensâr, 10; Tefsiru Sûre, (59), 9) Bu âyetin inişine sebep olan başka bir hâdiseyi Hz. Enes (r.a.), şöyle anlatmıştır: “Ashaptan birisine kızartılmış bir koyun kellesi hediye edildi. Kendisi de çok sıkıntı içindeydi; buna rağmen kelleyi yandaki komşusuna gönderdi. O da bir diğer komşusuna gönderdi ve böylece kelle, yedi komşuyu dolaşarak ilk gönderene geri geldi. O zaman bu âyet-i kerime indi. (Yukarıdaki tefsirlerde gösterilen yerlere bakınız.) Anlatıldığına göre, velilerden Ebu’l-Hasan el-Antâkî’nin yanına otuz küsur misâfir geldi. Kendisi o zaman, Rey in bir köyünde bulunuyordu. Yanında da beş kişiyi doyurmayacak kadar sayılı ekmek vardı. Ekmekleri doğradılar, ortaya koydular; herkes nasibi kadar ortadan yesin diye ışığı da söndürdüler ve yemeğin başına oturdular. Bir müddet sonra, yemekten geri çekildiklerinde, bütün ekmekler olduğu gibi duruyordu. Her birisi, kardeşini kendisine tercih ederek, bir şey yememiş ve bütün yiyecek ortada kalmıştı. Huzeyfetu’l-Adevî anlatıyor: “Yermük harbinde amcamın oğlunu bulmak için yaralılar arasında dolaşıyordum. Yanımda da bir miktar su vardı. Kendi kendime: ‘eğer rastlarsam, ona su verir, yüzünü silerim’ diye düşünüyordum. Bir de baktım ki onun yanındayım. Kendisine: “Sana su vereyim mi?” dedim. “Evet!” diye işâret etti. Tam kendisine su verecekken, öbür yandan birisi: “Ah su!” diye inledi. Sesi duyan amcamın oğlu: “Suyu ona götür!” dedi. Hemen ona koştum; baktım ki, Hişam b. el-As. Kendisine: “Sana su vereyim mi?” diye sordum. Bu arada Hişam, öbür taraftan birinin “âh!” dediğini duydu. Kendisi hiç içmeden: “Suyu ona götür!” dedi. Hemen onun yanına koştum, yanına vardığımda adam rûhunu teslim etmişti. Sonra, Hişam’a yetişeyim diye koştum; geldiğimde onun da rûhunu teslim ettiğini gördüm. Bâri amcamın oğluna yetişeyim, dedim. Yanına geldim ki o da rûhunu teslim etmişti!” (Kandehlevî, Hayâtu’s-Sahâbe, I, 308; Bkz: Kurtûbî, el-Câmi, XVIII, 28.) Ebu’l-Hasen el-Bûşencî’ye. “Fütüvvet nedir?” diye sorulduğunda, şöyle demiştir: “Bana göre fütüvvet; Cenâb-ı Hakk’ın, Ensâr-ı Kiramı vasfettiği şu âyet-i kerimede anlatılan hâldir: “Muhâcirlerden önce Medine’yi yurt ve iman evi edinenler, kendilerine hicret edip gelenlere sevgi beslerler. Onlara verdikleri şeylerden dolayı nefislerinde bir darlık duymazlar. Kendilerinin ihtiyacı olsa bile, onları nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunur (ve kurtulursa) işte onlar felah bulanlardır.” (Haşr (59), 9.) İbnu Atâ, “onları nefislerine tercih ederler.” âyeti için: “Bunu cömertlik ve kerem olarak yaparlar.” demiş; “Kendilerinin ihtiyacı olsa bile” âyetini de: “Kendileri açlık ve fakirlik içinde olsalar dahi.” şeklinde tefsir etmiştir.
Ebu Hafs Ömer b. Salim demiştir ki: “İsâr; kişinin, dünya ve âhiret işlerinde kardeşlerinin hak ve hazzını kendi hazlarından önde tutmasıdır.” Sûfilerden birisi de: “îsâr; (sırf) irâde ve istemekle olmaz. Asıl isâr; bütün halkın hakkını kendi hakkının önüne geçirmen ve kardeştir, arkadaştır, tanıdık tanımadık hiçbirinin arasını ayırt etmemendir.” demiştir. Yusuf b. Hüseyn er-Râzî, demiştir ki: “Nefsi için bir mülk görenin îsârı tam ve sahih olmaz. Çünkü o, nefsinin herhangi bir şeye sâhip olduğunu düşünmekle, o şeyde nefsinin daha çok hak sahibi olduğunu zannetmektedir. Gerçek îsâr; ancak, her şeyin Cenâb-ı Hakk’a âit olduğunu gören ve bilen kimseden meydana gelir. Bu anlayışta olan kimse, kendisi vâsıtasıyla veya başka yoldan mülk kime ulaşmışsa onu, buna daha çok hak sahibi görür ve kendi eline bir mülk geçince de nefsini, onu yerine ve sâhibine ulaştıran bir emânetçi ve dağıtımcı olarak düşünür.” Sûfilerden birisi demiştir ki: “Gerçek îsâr; din kardeşlerine âhiret haz (ve haklarını) tercih etmendir. Çünkü dünya malının, îsâra mahal olacak bir kıymeti, bu konuda zikredilecek bir değeri yoktur.” Şu hâdise bu mânayı destekler mahiyettedir. Sûfilerden birisi, yüzünde fazla sevinç ve tebessüm bulunmayan bir kardeşini gördü. Onun bu hâlini beğenmeyerek tenkit edince; kardeşi şöyle dedi: “Kardeşim ben, Rasûlullah’ın (s.a.v): “İki müslüman karşılaşıp birbirleriyle selâmlaştıklarında (üzerlerine) yüz rahmet iner. Bunun doksanı en fazla güler yüzlü olana, onu da daha az güler yüz gösterene verilir.” 208 buyurduğunu işittim. Bunun için, doksan rahmetin (benim değil) senin olmasını istediğimden, senden daha az güler yüzlü davranıyorum.” demiştir. Şeyh Ziyâuddin Ebu’n-Necib, bize, icâzet tarikiyle, Ebu Bekir b. Ebu Sa’dan’ın şöyle dediğini nakletti: “Sofilerle arkadaşlık eden kimse, nefsini, kalbini ve malını aradan çıkararak sırf Allah için arkadaşlık yapsın. Çünkü, gözünü ve gönlünü Allah’tan başka bir şeye bağlayan kimse, asıl maksadına ulaşamaz.” Sehl b. Abdullah: “Sûfi; kanını heder, mülkünü herkese helâl gören kimsedir.” demiştir. Ebû Muhammed Rüveym demiştir ki: “Tasavvuf üç haslet üzerine kurulmuştur: 1-Hakk’ın huzurunda fakr ve yokluk hâline sarılmak. 2-Malından infâk ede ede îsârı (başkalarını kendine tercihi) gerçekleştirmek, 3-Başkasına bir ihtiyaç arzetmeyi ve bir şey istemeyi terk etmek.” Anlatılır ki; sûfiler, zamanın halifesi Muvaffak a şikâyet edilip, haksız yere kötülenince; Cüneyd el-Bağdâdî, kendisini fakîh göstererek kurtuldu, eş- Şehham, er- Rakkâm ve Nûri yakalanıp nezârete alındılar. Boyunları vurulmak üzere hazırlık yapılınca, Nûri öne atıldı. Kendisine: “Niçin acele ediyorsun?” diye sorulduğunda: “Kardeşlerimin bir saat fazla yaşamaları için ölümü kendime tercih ediyorum (önce beni öldürünüz!) demiştir.”209
208- (Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, l, 77. (Had. No: 487); Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, I, 300-30I; Münziri, et- Terğib, III, 432.) 209- (Ebû Nuaym, Hilyetu’l-Evliyâ, X, 250-251. Bkz: Hatib, Târih-i Bağdât, V, I30-I35; Süleyman Ateş, İslam tasavvufu, 83.)
Nakledildiğine göre; Ebû Ali er-Ruzbârî, müridlerinden birinin evine gitti. Ev sâhibi evde olmadığı gibi, kapı da kilitliydi. Hazret bunu görünce: “Hem sûfi hem de kapısı kilitli. Kırın şu kapıyı!” diye emir verdi. Kapıyı kırıp içeri girdiler. Şeyh bu sefer de evdeki (işe yarar) eşyâların toplanıp satılmasını emretti. Müridler topladıkları eşyâyı çarşıya götürerek satıp kolayca bir para elde ettiler ve dönüp evde beklediler. Daha sonra ev sâhibi geldi, durumu gördü. Fakat bir şey demedi. Hanımı içeri girdi. Üzerinde bir aba vardı. Onu da çıkarıp, ortaya atarak: “Bu da eşyâlardan geri kalan bir şeydir, onu da satınız!” dedi. Kocası: “Neden kendi irâdenle böyle bir külfete giriyorsun?” diye söylenince, hanımı: “Sus! Böyle bir şeyh, bize değer verip evimize geliyor, bizim hakkımızda böyle hüküm verip tasarruf da bulunuyor, bizimse ondan sakladığımız bir şey geride kalıyor, bu olur mu?” dedi. Kays b. Sa’d hastalanmıştı. İhvân (ve arkadaşları) kendisini ziyârette biraz geçiktiler. Durumu soruşturunca, kendisine: “Onlar, kendilerinde olan alacağın sebebiyle yanına gelmekten sıkılıyorlar!” dediler. Bunu duyan Kays: “Kardeşlerimi beni ziyâretten alıkoyan malı Allah helak etsin!” dedi ve sonra bir adam tutup: “Kayş a borcu olanın borcu silinmiştir!” diye bağırmasını emretti. Münâdi dediğini yapınca; akşama kadar ziyâretçilerin çokluğundan kapısının eşiği kırıldı. Adamın birisi, borç almak için bir arkadaşına gitti. Kapısını çaldı. Ev sâhibi dışarı çıkıp, niçin geldiğini sordu. O da: “Dörtyüz dirhem borcu olduğunu, onun için kendisine geldiğini, söyledi. Ev sâhibi içeri girerek dörtyüz dirhem getirip verdi ve ağlayarak eve girdi. Bunu gören hanımı: “Madem borç vermek sana zor geliyordu, birini bulup da onu geri gönderseydin ya!” dedi. Adam da: “Ben verdiğim paraya değil, niçin kardeşimin hâlini araştırmayıp, onu borç için kapımı çalmaya muhtaç ettiğime ağlıyorum!” dedi. Ebu Mûsâ el-Eşarî (r.a), Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu haber vermiştir: “Eş’arîler, gazada azıkları tükendiği ve çoluk çocuklarının yiyeceği azaldığı zaman, yanlarında bulunan yiyecekleri bir bez üzerinde toplar, sonra da bir kapla aralarında eşit olarak bölerlerdi. Bu ne güzel davranıştır. Eş’arîler benden, ben de onlardanım.” 210 Câbir (r.a) naklediyor: Rasûlullah (s.a.v) bir gazaya çıkarken şöyle buyurdu: “Ey Muhacir ve Ensâr topluluğu! Kardeşleriniz içinde hiçbir malı ve malzemesi olmayan kimseler var. Bineği olanlar yanlarına ikişer üçer kişi alsın. Her birinizin devesinde, diğer birinin bineceği nöbeti kadar, istifâde hakkı vardır.” (Ebû Dâvud, Cihad, 34.) Câbir (r.a) demiştir ki: “Ben de yanıma iki veya üç kişi aldım. Ben de arkadaşlarım gibi ancak, nöbetim kadar devemden istifâde ediyordum. Enes b. Mâlik (r.a) anlatıyor: Abdurrahman b. Avf, Medine’ye hicret ettiği zaman Rasûlullah (s.a.v), onu Sa’d b. Rebi’ ile kardeş yaptı. Sa’d b. Rebi’, Abdurrahman b. Avf’a: “Malımı ikiye bölüp yarısını sana vereceğim. Bir de benim iki hanımım var; bunlardan birisini boşayayım, iddeti bitince onunla evlen!” dedi. Abdurrahman b. Avf da:
210- (Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 167; Ebu Ya’lâ, Müsned, XIII, (Had. No: 7309))
“Allahu Teâlâ sana, ehlin ve malında bereket versin." dedi.211 Sûfiyi, başkalarını kendi nefsine tercih etmeye sevkeden ancak, onun nefsinin temizliği ve tabiatının şerefli oluşudur. Allahu Teâlâ onu, ancak, tabiatını bu güzel ahlâk ile terbiye ve islâh ettikten sonra hakiki sûfi yapmıştır. Tabiat ve karakterinde cömertlik ve el açıklığı olan bütün kimseler sûfi olmaya en yakın ve en yatkın kimselerdir. Çünkü cömertlik sehâvet, insanın fıtratına bağlı bir sıfattır. Sehâvetin zıddı, (şuhh ile ta’bir edilen) aşırı cimriliktir. Cimrilik ise, nefisten kaynaklanan bir sıfattır. Allahu Teâlâ: “Nefsinin cimriliğinden kurtulanlar felaha ermiştir.” (Haşr (59), 9.) buyurmaktadır. Bu âyet-i kerimede kurtuluş, cimrilikten korunup kurtulmaya bağlanmıştır. Şu âyet-i kerimede ise kurtuluş, infâk ve ihsâna bağlanarak buyrulmuştur ki: “Onlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infâk ederler. İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidâyet yolu üzeredir ve felâha erecek de onlardır.” (Bakara (2), 3-5.) Felah; dünya ve âhiretin saâdetini içine alan geniş kapsamlı bir kelimedir. Rasûlullah (s.a.v): “Üç şey var ki; sahibini helâk eder, üç şey de var ki; kurtuluşa götürür."212 hadisinde, helâk eden üç şey arasında, etkisinde kalınıp, hükmüne uyulan cimriliği de saymıştır. Rasûlullah (s.a.v), bu hadislerinde, cimrilik huyunun insanda bulunmasını helâke götürücü bir sıfat olarak saymadı; ona tâbi olunduğunda kişiyi helâke götüreceğini haber verdi. Nefsin tabiatında bulunan cimrilik sıfatı, o hâliyle kötü görülmemiştir. Çünkü cimrilik; nefsin, yaratıldığı toprağın aslından elde ettiği fıtrî ve zaruri bir huydur. Toprakta tutma ve sıkma özelliği vardır. Ondaki bir özelliğin insanda bulunmasına şaşılmaz. (Çünkü insan topraktan yaratılmıştır). Asıl şaşılacak olan; insan tabiatında sehâvetin (cömertliğin) bulunmasıdır. Bu sehâvet duygusu, sûfilerin nefislerini, malını tamamen Allah yolunda harcamaya ve diğer insanları kendilerine tercih etmeye sevk etmektedir. Sehâ, cûd’dan (Sehâ: İçinde hiçbir sıkıntı duymadan, karşılıksız İhsan etmektir. Cûd: Malın çoğunu verip bir kısmını saklamaktır Bühl: Malın azını verip çoğunu saklamaktır. Şuhh: Verilmesi gereken hiçbir şeyi vermeyip, eli çok sıkı olmaktır. (Mut.)) daha kâmil ve daha yüksek bir ahlâktır. Cûd’un zıddı bühl, sehânın zıddı şuhh’tur. Cûd ve bahilliği, alışıp âdet edinerek elde etmek mümkündür. Şühh (aşırı cimrilik) ve sehâ böyle değildir. Ancak sehâ, tabiatta zarûri bir huy hâline geldiği zaman, bu dediğimiz geçerlidir. Her sehâvet sâhibi, cömerttir fakat, her cömert, sehâvet sâhibi değildir. Allahu Teâlâ “sehâ” sıfatıyla vasfedilmez. Çünkü sehâ, tabiat ve karakterin ürünüdür; Allahu Teâlâ (c.c), tabiat ve karakterden münezzehtir. Cûd’a riyâ girebilir ve insan onu halktan ve Hakk’tan bir karşılık bekleyerek, insanlardan övgü ve medh, Allahu Teâlâ’dan sevap mukabilinde yapabilir. Sehâya (ve sehâ sahibine) ise riyâ giremez. Sehâvet, (yaptığına) dünya ve âhirette karşılık beklemekten uzak ve temiz bir nefisten kaynaklanır.
211- (Buhârî, Menakıbu’l-Ensâr, 3; Nesâî, Büyü’, 97; ibnu Kesir, el-Bidâye, III, 227; ibnu Sa’d, Tabakât, III, 89; Kahdehlevî, Hayâtu’s-Sahâbe, I, 363)
212- (Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, Had. No: 3472; Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, III, Had. No: 3472; Münziri, et- Terğib, III, 38I.)
Yaptıklarına bir karşılık beklemek; (bir nevi) cimriliğin varlığını hissettirmektedir. Çünkü onda yaptığına bir karşılık arayışı vardır. Bu durumda tam sehâvet oluşmaz. Demek ki; sehâvet, kalp sâfiyetine ulaşmış kimselere mahsustur. İsâr ise; kalbi nurla dolmuş kimselere âittir. Kur’an-ı Hakim’deki: “Biz size ancak Allah rızâsı için yediriyoruz. Sizden herhangi bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz.’’ (İnsan, (76), 6.) âyetinin de ifâde ettiği gibi; Allah için yapılan ikramda, insanlardan karşılık bekleme yoktur. Aksine, insanda bulunan temiz bir tabiat; sâhibini, maddî bir karşılığa değil, Hakk’ın murâdına (ve rızasına) cezbeder çeker. Bu da tertemiz tabiatlardan ortaya çıkan en kâmil sehâdır. Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ (r.ah), anlatıyor: Rasûlullah (a.s)’a: “Yâ Rasûlellah! Zübeyr’in bana getirdiklerinden başka hiçbir şeyim yok. Ondan hediye ve sadaka verebilir miyim?” diye sordum: “Evet, cimrilik yapma (ver) ki; sana da (rahmet ve sevap kapısı kapanıp) cimrice davranılmasın.”213 buyurdu.
4-AFV VE MÜSAMAHA.
Sûfilerin güzel ahlâklarından birisi de kardeşinin kusurlarını affetmek ve kendisine karşı yapılan kötülüklere iyilikle mukâbele etmektir. Süfyan es-Sevrî demiştir ki: “İhsân; sana kötülük edene iyilik etmendir. Çünkü iyilik yapana iyilik yapmak; ‘al şunu, ver onu’ der gibi, çarşıda yapılan ticârete benzer.” Hasan el-Basrî de: “İhsan; güneş, rüzgâr ve yağmur gibi, yaptığın iyiliği sâdece bazılarına değil, herkese yapmandır.” demiştir. Enes b. Mâlik (r.a), Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Cennette yüksekçe köşkler gördüm ve Cebrail’e: “Bunlar kimler için Ya Cebrail!” diye sordum: “Öfkesini tutan ve insanların kusurlarını müsâmaha ile karşılayıp affedenler içindir.’’ dedi.”214 Ebû Hureyre’nin rivâyetine göre; Hz. Ebû Bekir (r.a), Rasûlullah (a.s) ile bir mecliste oturuyorken içeri bir adam geldi ve Hz. Ebû Bekir’e (r.a) ileri geri, çirkin sözlerle konuşmaya başladı. Ebû Bekir, susuyor, Hz. Rasûlullah da (s.a.v) tebessüm ediyordu. Sonra, Hz. Ebû Bekir (r.a), adamın söylediklerinin bir kısmına karşılık verdi. Bunun üzerine Hz. Rasûlullah (a.s) gazaba gelerek kalkıp gitti. Hz. Ebû Bekir (r.a), arkasından yetişip: “Ya Rasûlellah! O bana kötü kötü konuşurken siz tebessüm ediyordunuz. Sonra ben, bazı sözlerine karşılık verdim, hemen kızıp kalktınız, niçin?” diye sordu. Rasûlullah (a.s) da: “Sen susarken, senin yanında bir melek, senin adına ona karşılık veriyordu; fakat sen konuşmaya başlayınca, şeytan gelip işe karıştı. Artık şeytanın bulunduğu mecliste ben oturacak değildim. Ya Ebâ Bekir, üç şey var ki, hepsi de haktır:
213- (Buhârî, Zekat, 21; Ebû Dâvud, Zekat, 46; Tirmizî, Birr, 40; Nesâî, Zekat, 62; Ahmed, Müsned, VI, 344.) 214- (Deylemî, Firdevsu’l-Ahbâr, I, 379 (Had. No: 30II); Ali el-Muttakî, Kenzu’l-Ummal, İli, 375-376.)
1-Kendisine zulmedilen bir kul, zulmedeni affeder ve bağışlarsa, muhakkak Allah onun şerefini yüceltir. 2-Dilencilikle mal biriktirmek isteyen kulun Allah şerefini ve malını azaltır. 3-Allah rızâsı için iyilik ve ihsanda bulunup akrabasını gözeten kimsenin Allah malını (ve şerefini) artırır.” 215 Ziyâuddin Abdulvehhâb b. Ali, bize, Huzeyfe’nin şöyle dediğin rivâyet etti. Rasûlullah (a.s) buyurdu ki: “İnsanlar bize iyilik ederse; biz de iyilik ederiz. Eğer zulmederlerse; biz de onlara zulmederiz!” diyen kimseler gibi olmayınız. Fakat kendinizi, iyilik yapanlara iyilik yapmaya, kötülük edenlere de zulmetmemeye alıştırınız.” 216 Sahâbe-i Kirâm’dan birisi: “Ya Rasûlellah! Kendisine uğradığımda beni misâfir edip ağırlamayan bir kimse, bana geldiğinde, ben de aynısını yapabilir miyim?” diye sordu. Rasûlullah (a.s): “Hayır, sen onu ağırla!”217 buyurdu. Fadl demiştir ki: “Fütüvvet kardeşlerin hatalarını affetmektir.” Rasûlullah (s.a.v) buyurmuştur ki: “Gerçek sıla-ı rahim (akraba hukukunu korumak); gelene gitmek değil, sana gelmeyen ve ilişkiyi kesene gitmektir.”218 Diğer bir hadis-i şerifte ise: “Sana zulmedeni affetmen, senden ilişkiyi kesene gitmen, sana vermeyene vermen en şerefli ahlâktandır.” 219 Buyrulmuştur.
5-GÜLERYÜZLÜLÜK.
Sûfilerin güzel ahlâklarından birisi de güler yüzlü ve tatlı dilli olmalarıdır. Sûfinin, halvetinde gözü ağlar, celvetinde (halkın arasında) yüzü güler. Yüzündeki tebessüm; kalbindeki nurların eseridir. Sûfinin kalbine pek çok İlâhî tecelliler, kudsî ihsanlar iner. Kalb onlarla beslenip sevinç ve sürurla dolar. Allahu Teâlâ kalbin bu sevincine şöyle işaret buyurmuştur: “De ki: Allah’ın ihsanıyla ve rahmetiyle (evet) ancak bununla ferahlansınlar.” (Yunus (10), 58.) Sürür kalbe yerleşince, eser ve alâmeti yüze yansır. Bu durum âyet-i kerimede şöyle belirtilmiştir: “Birtakım yüzler vardır ki, o gün parıldar (yani nur ve ışık saçar). Güler sevinir; sevinç içindedir.” (Abese (80), 38-39.) buyrulmuştur. Denilmiştir ki: “Yüzdeki bu parlaklık, (dünyada) uzun süre Allah yolunda cihad ve mücadelede tozlanmasından ileri gelmektedir.” Kalpteki nûrun yüze aksetmesi; kandilin ışığının fânusa aksederek fenerin dışına yansımasına benzer. Yüz fener, kalp fanus, rûh da kandil mesâbesindedir. Kalb, İlâhî
215- (Süyûtî, Çâmiu’s-Sağîr, I, 532 (Had. No: 3457); Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, III, 302. (Had. No: 3457); Beyhakî, Şuabu’l-İman, VI, 258-259. (Had. Ho: 8072. Hâdisenin tamamı anlatılmaktadır).) 216- (Tirmizî, Birr, 62.) 217- (Tirmizî, Birr, 63; Ahmed, Müsned, III, 473.) 218- (Buhârî, Edeb, I5; Ebû Dâvud, Zekât, 45; Tirmizî, Birr, 10) 219- (Ahmed, Müsned, IV, 158; İbnu Ebi’d-Dünya, Mekârimü’l-Ahlâk, No:19; Beyhakî, Şuabu’l-imân, Vı, 222; Münzirî, et-Terğib, III, 342.)
vuslat ve sohbetle nimetlenince, sevinci yüzde zâhir olur. Allahu Teâlâ bu duruma şu âyetinde işâret etmiştir: “Yüzlerinde nimetlerin sevinç ve parıltısını (görüp) tanırsın.” (Mutaffifin (83), 24.) Diğer bir âyette de: “Nice yüzler vardır ki, o gün (kıyamette) güzelliği ile parıldar. Onlar Rablerine bakarlar.” (Kıyâme (75), 22-23.) buyrulmuştur. O yüzler, Rablerine baktıkları zaman parıldar, nûr saçarlar. Müşâhade ehli sûfilerin de basiretleri, müşâhade nûru ile nurlanmış, kalp aynaları İlâhî nur ile cilâlanıp parlamış ve orada ezelî Cemâl nûru aksetmiştir. Mâlumdur ki, güneş, cilâlı bir ayna üzerine aksedince, duvarları aydınlatır. Müminlerin bu hâlini Allahu Teâlâ, şöyle ifâde buyurmuştur: “Secde eserleri yüzlerinde gözükmektedir.” (Fetih (48), 29.) “Gölgeleri de sabah akşam Rablerine secde ederler.” (Ra’d (13), I5.) âyet-i kerimesinde zikredilen gölgeler, (zâhiri) kalıbı ifâde etmektedir. Kalıbın secde etmesiyle, yüzde bu tür bir te’sir meydana gelirse; kalbin Allahu Teâlâ’nın cemâlini müşâhade etmesinden, yüzün nasıl parlayacağını düşünün! Câbir b. Abdullah (r.a), Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Her iyilik bir sadakadır. Mü’min kardeşine güler yüzle muamele etmen, kovanla çektiğin sudan ona da vermen birer iyiliktir (ve sadakadır).”220 Sa’d b. Abdurrahman ez-Zebîdî, demiştir ki: “Kolay geçimli, güler yüzlü, tebessüm saçan kurrâlar çok hoşuma gider. Fakat, sen onu güler yüzle karşılarken, sana sert surat duran kimse; sanki yaptığı iyiliği başına kakıyor gibidir. Allah onlar gibisini çoğaltmasın (köklerini kurutsun!).”
6-KOLAY GEÇİM, YUMUŞAK MUÂMELE VE HERKESE HUYUNA GÖRE DAVRANMAK.
Sûfilerin güzel ahlâklarından birisi de insanlarla güzel geçinmeleri, onlara yumuşak davranmaları ve herkese tabiat ve ahlâkına uygun muamele edip, gereksiz zorlama ve tekellüfü terk etmeleridir. Bu hususta, Rasûlullah’dan (s.a.v) pek çok haber rivâyet edilmiştir. Sûfiler de bu konularda, Rasûlullah’ı (s.a.v) tâkib ve taklid etmektedirler. Rasûlullah’ın (s.a.v) buyurmuştur ki: “Ben şaka da yaparım, fakat ancak hak olanı söylerim.”221 Rivâyet edildiğine göre; asr-ı saâdette Zâhir b. Haram isimli bir bedevi vardı. Çölde yaşardı. Medine’ye Rasûlullah’a (s.a.v) her gelişinde mutlaka taze turfanda yiyeceklerden hediye getirirdi. Yine bir gün Medine’ye gelmişti. Henüz Rasûlullah’ın (s.a.v) huzûr-u saâdetlerine çıkmamıştı. Rasûlullah (s.a.v) onu, çarşıda bir malını satarken buldu. Hiç fark ettirmeden arkasından yanaşıp iki eliyle gözlerini kapadı. Zâhir b. Haram, geri dönüp, karşısında Rasûlullah’ı (s.a.v) görünce hemen ellerini öptü. Rasûlullah (s.a.v) şaka yollu: “Kim bu köleyi satın almak ister!” diye seslendi. O da:
220- (Tirmizî, Birr, 45; Ahmed, Müsned, III, 344,360; Beyhakî, Şuabu’l-İman, VI, 252; Hatib, Târih-i Bağdât, XIII, 245-246, VIII, 62.) 221- (Tirmizi, Birr, 57; Suyûtî, Câmiu’s-Sağır, I, 402 (Had. No: 2627); Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, VIII, 89; Ali Nasıf, et-Tac, V, 57.)
“Ya Rasûlellah! Beni satacak olsanız, hiç para etmez bulursunuz!” dedi. Efendimiz (a.s.) ise: “Fakat Allah katında çok değerlisin.” dedi ve sonra: “Her şehirlinin çölde yaşayan bir dostu (köylüsü) vardır, Muhammed ailesinin köylüsü de Zahir b. Haram’dır.” 222Buyurdu. Enes b. Mâlik (r.a) anlatıyor: “Rasûlullah’a (s.a.v) bir adam gelerek: “Beni bir deveye bindir, yâ Rasûlellah! dedi. Efendimiz (s.a.v) de: “Seni, bir dişi deve yavrusuna bindireyim!” buyurdu. Adam: “Ben, beni bir deveye bindiriniz diyorum, siz ise; “seni deve yavrusuna bindireceğim!” diyorsunuz, yavru beni nasıl taşıyacak?” deyince, Rasûlullah (s.a.v): “İstediğin büyük deve de dişi bir devenin yavrusu değil midir?” diyerek, latife yaptı.”223 Süheyb (r.a) şöyle anlatmıştır: “Rasûlullah’ın (s.a.v) huzuruna vardık; önünde bulunan kuru hurmalardan yiyordu. Beni görünce: “Gel, sen de ye!” buyurdu. Ben de yanaşıp, yemeye başladım. Efendimiz (s.a.v) bana: “Gözüm ağrıyor diyorsun. Gözün ağrıyor ve bozuksa nasıl hurma yiyorsun?” diye şaka etti. Ben de: “Gözümün ağrımayan tarafıyla atıştırıyorum!” dedim. Bunun üzerine, Rasûlullah (a.s.) güldü.” 224 Enes b. Mâlik’in (r.a) rivâyetine göre; bir gün Rasûlullah (a.s), kendisine şaka yaparak: “Ey iki kulaklı!” diye hitab etmiştir. 225 Hz. Âişe (r.a)’ye: “Rasûlullah (a.s) evde yalnız kaldıkları zaman hâli nasıldı?” diye sorulduğunda: “İnsanların en yumuşak huylusu ve en çok tebessüm edeniydi.” demiştir. Yine, Hz. Âişe (r.ah) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.v) bir defasında benimle koşu yarışı yaptı; ilk yarışta onu geçtim. Daha sonra tekrar bir yarış yaptık; bu defa yarışı Rasûlullah (s.a.v) yarışı kazandı ve: “Bu öncekinin karşılığıdır.” buyurdu.226 Enes b. Mâlik (r.a) anlatıyor: “Rasûlullah (a.s) bizimle karşılıklı konuşurdu. Hatta bir gün küçük kardeşime gelerek: “Ya Ebâ Umeyr, ne yapıyor Nuğayr!” demişti. 227Nuğayr; küçük serçe kuş demektir. Rivâyete göre; Hz. Ömer (r.a) ile Hz. Zübeyr (r.a) yarış ettiler. Bir defasında Zübeyr (r.a) onu, İkincisinde de Hz. Ömer, Hz. Zübeyr’i geçti. O zaman Hz. Ömer (r.a): “Kâbe’nin sâhibine yemin olsun ki, seni geçtim!” demiştir. Abdullah b. Abbas (r.a)’ın rivayetine göre; Hz. Ömer, ihramda iken kendisine:
222- (Ahmed, Müsned, III, I6I; Abdürrezzâk, Musannef, X, 454-455.(No:19688); Beğavî, Şerhu’s- Sünne, XIII, 181; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, IX, 369.) 223- (Ebû Dâvud, Edeb, 84. (No: 4998); Tirmizi, Birr, 57.) 224- (İbnu Mâce, Tıbb, 3.)
225- (Ebû Dâvud, Edeb, 84; Tirmizi, Menâkıb, 45; Ahmed, Müsned, II, II7.)
226- (Ebû Dâvud, Cihad, 61; Ahmed, Müsned, VI, 264; Ali Nasıf, et-Tac, V, 56.)
227- (Buhâri, Edeb, 81; Müslim, Edeb, 30; Ebû Dâvud, 69; Tirmizî, Birr, 57; İbnu Mâce, Edeb, 24.)
“Gel seninle suda nefeslerimizi tutmak için yarış yapalım; bakalım hangimiz daha uzun süre suda bekleyebilecek!” diye şaka yapmıştır. Bekir b. Abdullah’ın rivâyetine göre, Rasûlullah’ın (s.a.v) ashâbı birbirleriyle şakalaşır, hatta birbirine karpuz kabuğu atarlardı. Fakat iş, hak ve hakikate gelince ciddileşir; kâmil er kişiler olurlardı.” 228 Ebû Zur’a, bize, Hz. Âişe (r.a.)’nin şöyle dediğini haber verdi: “Rasûlullah’a (s.a.v) kendisi için pişirdiğim bir miktar un bulamacı getirip ikram ettim. Diğer hanımı Sevde de oradaydı. Rasûlullah (a.s.), onunla benim aramda oturuyordu. Sevde’ye: “Sen de ye!” dedim. O, çekindi yemedi. Ben tekrar: “Ye!” dedim, yine yemedi, geri durdu. Bu sefer: “Ya bundan yersin yahut vallâhi onu yüzüne serperim!” dedim. Yine yanaşıp da yemedi. Bunun üzerine elimi bulamaca daldırıp yüzüne serptim. Rasûlullah (a.s) güldü; önünü kapatan dizini aşağı indirerek, Sevde’ye: “Sen de onun yüzüne serp!” buyurdu. O da bir miktar bulamaç alıp benim yüzüme serpti. Efendimiz (a.s) güldü. Bu sırda Hz. Ömer, hâne-i saâdetin kapısında: “Ya Abdullah!” diye oğlunu çağırıyordu. Hz. Resûlullah (a.s), onun içeri gireceğini düşünerek: “Kalkın yüzünüzü yıkayın!” buyurdu. Hz. Âişe (r.ah) demiştir ki: “Resûlullah (a.s) Hz. Ömer’e böyle saygı duymasından dolayı, ben de ondan sonra, hâlâ kendisinden çekinir, saygı duyarım.”229 Îbnu Tâvus’u şöyle anlatırlar: “O; çocukla çocuk, büyükle büyük olurdu. Dostlarıyla baş başa kaldığı zaman da şaka yapardı.” Muaviye b. Abdülkerim şöyle anlatmıştır: “Biz, Muhammed b. Sîrin’in yanında şiir üzerinde konuşur ve şiir okurduk, o da söylerdi. Yanında şaka yapardık, o da bizimle şakalaşırdı. Yanından gülerek dışarı çıkardık. Hasan el-Basrî’nin yanına gittiğimizde ise, huzurundan neredeyse ağlayacak bir halde (mânevî hüzünle) ayrılırdık.” Bütün bu hadis-i şerifler ve haberler, insanın çevresindekilere yumuşak ve güzel yüzle davranmasının güzelliğine ve sûfilerin tekke ve benzeri yerlerde, Allahu Teâlâ’nın rahmetinin genişliğine nazar ederek, insanların tabiatlarına göre davranmalarının ve güzel şakalarla muhabbet etmelerinin sıhhatine delâlet etmektedir. Onlar, yalnız başlarına kaldıkları zaman ricâlullahın (Hakk erlerinin) tavrına bürünür; taat ve amellere sarılıp, mânevî hallerin içine dalarlardı. Bu hâl ve tavrı ancak, nefsini terbiye edip kontrolüne almış, onun tabiat ve ahlâkını çok iyi bilen, ileri seviyede ilim sâhibi sûfiler koruyabilirler. İfrat ve tefrid arası itidâl hâlinde ancak böyle kalınabilir. Mânevî yola yeni girmiş (mübtedi) müridlerin çokça şakalaşmaları uygun değildir. Çünkü onların, nefisle ilgili bilgi ve mârifetleri henüz yeterli olmadığı için, itidal sınırını her an aşabilirler. Böyle durumlarda, nefsin, müridi fesada sürükleyecek ve onu inada sevk edecek bir takım temâyül ve hareketlenmeleri vardır. Şu hâlde, insanların tabiatlarına göre davranmak; onların seviyesine inmek, hâl ve ilim bakımından onlardan üstün olan kimse için güzel ve uygun olur. O, bunu ilim (ve usulüne) göre yapar ve bir zarar görmez. Fakat, ilmi ve hâliyle insanlardan üstün bir
228- (Kandehlevî, Hayatü’s-Sahâbe, II, 563.) - (Ebû Ya’lâ, Müsned, VII, 449-450. (No: 4467); Heysemî, Mecau’z-Zevâid, IV, 315-516.)
makamda bulunmayan, ayrıca kendinde, onlardaki gibi nefs-i emmâreye âit bir takım huy ve tabiatların kaldığı kimse, bu tür davranış ve şakalara girince, bundan nefsi haz alır ve bunu bir ganimet bilerek ruhsatlara dalıp rahatlık arar. Halbuki (bazen) ruhsatla amel etmek, ekseri vaktinde azimet üzere amel eden kimseler için güzel olur. Bu, sulüke yeni başlamış, yolun başında olan müridin işi değildir. Âlim olan sûfiler için, yukarıda zikrettiğimiz işlerde, onların kalbin ihtiyacı olarak gördükleri bir rahatlama vardır. Bazı zamanlarda bunu bir ihtiyaç görebiliriz; fakat o da bir ölçüye göre olmalıdır. Bunu tespit etmek için de çok derin bir ilim ve irfân gerekir ki, o herkeste bulunmaz. Sa’d b. el-As, oğluna demiştir ki: “Şakanda haddi aşma. Şakada ifrata gitmek, insandaki heybeti giderir ve düşük kimseleri sana karşı cahilâne hareketler yapmaya sevk eder. Onu tamamen terk etmek de sana yakınlık kurmak isteyen dostların canını sıkar ve beraber olduğun kimseleri senden soğutur.” Sûfilerden birisi demiştir ki: “Ölçüsüz şaka, insandaki heybeti giderir ve kardeşler arasındaki muhabbeti keser.” Şakada orta yolu bulmak zor olduğu gibi; gülmede ayarını bilmek de zordur. Halbuki gülme, insana âit bir özellik olup, onu hayvanlardan ayırır. Gülme, hoşa giden, hayreti mucip bir olayın meydana gelmesiyle olur. Hayret düşünmeyi temin eder. Düşünme de insana âit şerefli bir özelliktir. Gülmede itidali korumak da aynı şekilde, ilimde yüksek pâyeye ulaşmış muttaki âlimlerin işidir. Efendimizin (a.s): “Çok gülme! Çünkü çok gülmek kalbi öldürür.” 230 sözü, buna işaret etmektedir. “Çok gülmek, ahmaklık alâmetidir!” denmiştir. Rivâyet edildiğine göre; Hz. İsâ (a.s) şöyle demiştir: “Allahu Teâlâ, şaşılacak bir durum yokken gülmeye ve hiçbir ihtiyaç yokken başıboş dolaşmaya gazap eder.” Latife ile mizah arasında bir fark olduğu söylenmiştir. Şöyle ki: Latife; ciddi söylense bile kızdırmayan şakadır. Mizah ise; ciddisi, karşıdakini kızdıran şakadır. Ebû Hanîfe (rah.), namazda kahkaha ile gülmeyi günah saymış ve onunla namaz gibi abdestin de bozulacağına hükmederek: “Bu, günah olarak; namazı bilerek, isteyerek bozanın günahı gibidir.” demiştir. Kişi, mizah ve gülmede orta yolu, ancak havf, kabz ve heybetten çıkıp kurtulunca elde edebilir. Çünkü insan bu hallerin etkisiyle kendisini bir derece dengeler ve itidâli yakalar. Bast ve recâ hâli, mizah ve gülmeyi meydana getirir. Havf ve kabz hâli ise, itidalde dengeyi sağlar.
7-TEKELLÜFÜ (YAPMACIK ZORLAMA VE DAVRANIŞLARI) TERKETMEK.
Sûfilerin güzel ahlâklarından birisi de tekellüfü (zorlama ve sıkıntıyı) terk etmektir. Tekellüf; nefsin arzusu için, insanlara gösteriş olsun diye yapılan yapmacık hareketlerdir. Bu ise, sûfilerin hâline ve yoluna ters bir şeydir. Tekellüfün bir kısmı, mukadderata gizli bir itiraz ve Allah’ın taksimine bir rızâsızlık mânası taşımaktadır. Halbuki, tasavvuf; tekellüfü terk etmektir, diye tarif edilmiştir. Tekellüf aslında bir geri kalmadır, hem de sıddıkların yolundan ve gayesinden geri kalma.
230- (Tirmizî, 2; İbnu Mâce, Zühd, 19; Ahmed, Müsned, II, 310.)
Enes b. Mâlik (r.a) demiştir ki: “Rasûlullah’ın (s.a.v) bir düğün yemeğinde bulundum, onda et ve ekmek yoktu.”231 Rivâyet edildiğine göre, Câbir b. Abdullah’ın bazı arkadaşları onu ziyarete geldiler, Cabir (r.a) kendilerine ekmek ve sirke ikram etti ve: “Buyurun, yiyiniz. Çünkü ben, Rasûlullah’ın (s.a.v) “Sirke ne güze! katıktır.’’ 232 buyurduğunu işittim.” dedi. Süfyan b. Seleme şöyle anlatmıştır: Selmân-ı Farisî’nin (r.a) yanına gitmiştim. Bana, ikram olarak ekmek ve tuz getirip: “Buyur ye! Şayet Rasûlullah (a.s), bir kimsenin diğer bir kimse için sıkıntıya girmesini nehyetmeseydi; ben de sizin için külfete girer elimde ve hazırda olmayan başka şeyler de getirirdim.” dedi. Tekellüf aslında, bütün hâl ve davranışlarda kötülenmiş bir haslettir. Meselâ; sırf başkalarına gösteriş için giyinmekte, süslü püslü konuşmada, hele günümüz insanlarının devamlı yaptığı gibi, yağcılık yapmada, çok çirkin bir davranıştır. Bugün yağcılık öyle bir yayıldı ki; ondan kurtulabilen cidden çok azdır. Nice yağcılık yapan insan vardır ki; yaptığı işin bir yağcılık olduğunu bilmez ve onun farkına da varmaz. Bazen, yağcılık ve yaltaklanmada açıkça nifaka düşünler bile olur. Halbuki bu, sûfinin hâline ve yoluna çok ters bir şeydir. Şeyh Ziyâuddin Abdülvehhab b. Ali, bize, Ebû Umâme (r.a)’nin, Rasûlullah (a..)’dan şu hadisi naklettiğini bildirdi: “Hayâ ve az konuşmak; imanın iki şubesidir. Çirkin ve çok konuşmak da nifakın şubeleridir.”233 Buradaki çok konuşmak; fazlasıyla yağcılık yapmak, insanlara karşı övünmek, fesâhat ve belâğatını ortaya çıkarmaya çalışarak insanlara sıkıntı vermektir ki bu, sadıkların işi değildir. Ebû Vâil’in şöyle dediği anlatılır: “Bir arkadaşımla birlikte Selman-ı Fârisî’yi (r.a) ziyârete gitmiştim. Bize, arpa ekmeği ile çekilmemiş iri tuz ikram etti. Arkadaşım: “Şu tuzun içinde sa’ter (kekük otu) bulunsaydı, daha güzel olurdu!” dedi. Bunu işiten Selmân-ı Fârisî (r.a), hemen kalkıp, ibriğini komşusuna rehin vererek borç olarak bir miktar sa’ter satın aldı. Yemeği yiyip bitirince arkadaşım: “Bize rızık olarak verdiği şeye kanaat ettiren Allah’a hamdolsun!” deyince, Selmân-ı Fârisî (r.a): “Eğer sen, Allahu Teâlâ’nın sana verdiği rızka kanaat etmiş olsaydın; ibriğim rehin olmazdı!” dedi. Bu hâdisede, Selmân-ı Fârisî’nin (r.a) söz ve fiilinde tekellüften kaçındığı görülmektedir. Anlatıldığına göre; Hz. Yunus a (a.s) arkadaşları ziyârete gelmişlerdi. Onlara biraz arpa ekmeği ile, kendi eliyle yetiştirdiği sebzeden doğrayıp ikram etti ve: “Şâyet, Allahu Teâlâ boşuna külfete girenleri lânetlemeseydi, sizin için külfet ve meşakkate girer başka şeyler de hazırlardım!” dedi. Sûfilerden birisi demiştir ki: “Haberin olmadan ziyârete gelene hazırda olanı ikrâm et. Sen birini bizzat davet ettiğinde ise, elinden gelen hizmet ve ikrâmı yap.” Zübeyr b. Avvâm’ın şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Rasûlullah’ın (s.a.v) görevlendirdiği bir kimse halka Efendimizin ağzından şunları söylüyordu:
231- (İbnu Mâce, Nikah, 24; Ahmed, Müsned, lllv 255.) 232- (Ebû Dâvud, Et’ıme, 39; Nesâî, Eymân, 21; İbnu Mâce, Et’ıme, 33; Dârimî, Et’ıme, 18.) 233- (Tirmizî, Birr, 80; Ahmed, Müsned, V., 269; Beyhakî, Şuabu'l-İmân, VI, I23. (Had. No: 7706))
“Allah’ım! Ümmetimin mevtâları için duâ edenleri, dua ve davranışlarında külfete girmeyenleri affet! Dikkat! Ben ve ümmetimin sâlihleri tekellüften (yapmacık zorlama ve davranışlardan) uzağız.”234
Rivâyet edildiğine göre; Hz. Ömer (r.a.): “Yerden tâneler, üzümler, yoncalar, zeytinlikler, hurmalıklar ağaçları göğe doğru yükselen bahçeler, meyveler ve çayırlar bitirdik.” (Abese (80), 27-31.) âyet-i kerimesini okudu ve: “Şu diğerlerinin hepsini anladık, acaba “ebb” nedir? dedi. Elinde âsası vardı. Onu yere vurarak Vallahi bu bir tekellüftür.” Ey insanlar! Kur’an’dan size açıklananı alınız. Öğrendiklerinizle amel ediniz. Bilmediklerinizin ilmini Allah’a havâle ediniz.!”235 diyerek, hem kendi nefsini tenkid etti; hem de başaklarını bu konuda uyardı.
8-MAL BİRİKTİRMEYİ TERKETMEK VE BOLCA İHSANDA BULUNMAK
Sûfilerin güzel ahlâklarından birisi de hiç kısmadan ve durmadan infâk edip, kenarda mal biriktirmemektir. Sûfi, Allahu Teâlâ’nın rahmet hazinelerini bir deniz kabul eder ve kendisini de o denizin kenarında oturan birisi olarak görür. Denizin kenarında duran kimse kırba ve kabında su biriktirmekle uğraşmaz; çünkü buna gerek yoktur. Ebû Hureyre (r.a), Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Her sabah, iki melek (dünya semâsına inerek), birisi: “Allah’ım! Malını infak edene yenisini ver.” diğeri de: “Allah’ım! Cimrilik edenin malını telef et!” diye duâ eder.” 236 Enes b. Mâlik (r.a)’in rivâyetine göre; Rasûlullah (s.a.v), elindeki maldan ertesi güne hiçbir şey bırakmaz hepsini fakirlere dağıtırdı.”237 Rivâyet edildiğine göre; Rasûlullah (s.a.v) Efendimize üç kuş hediye edildi. Bir tanesini yemesi için hizmetçisine verdi. Ertesi gün olunca, hizmetçi o kuşu Rasûlullah’a getirdi. Efendimiz (s.a.v): “Ben sana (bu günkü yiyeceğini) yarına saklamayı yasaklamadım mı? Bil ki, Allahu Teâlâ, her yeni gün için, ayrı bir rızık verir.’’ 238 Ebû Hureyre (r.a) şöyle rivâyet etmiştir: Rasûlullah (a.s), Bilâl-i Habeşî’nin yanına vardı. Önünde bir miktar yığılmış hurma gördü: “Bunlar nedir ya Bilâl? diye sordu. Bilâl (r.a): “(İhtiyacım için) biriktiriyorum yâ Rasûlellah!” deyince, Rasûlullah (a.s): “Allah’tan korkmuyor musun? Çekinme, infak et ya Bilal! Arş’ın sâhibinin, malını azaltacağından korkma!”239 buyurdu.
234- (Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, VII, 152; Aclûnî, Kefu’l-Hafâ, 1, 205. Tekellüften nehyeden hadis için bkz: Buhârî, i’tisam, 3.) 235- (Taberî, Câmiu’l-Beyân, XV, 59; Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, V, 387.)
236- (Buhârî, Zekât, 27; Müslim, Zekât, 57; Ahmed, Müsned, II, 306)
237- (Tirmizî, Zühd, 38; Suyûtî, Câmiu's-Sağîr, I, 360 (Had. No: 6883).)
238- (Ahmed, Müsned, II, 198; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 332.)
239- (Ebu Ya’la, Müsned, X, 430; Tabarani, el-Kebir, I, 341-342; Münzirî, et-Terğib, II, 51; Heysemî, Mecmau’z- Zevâid, III, I26.)
Rivâyet edildiğine göre; Hz. İsâ (a.s), ağaç yaprakları yer, kıldan dokunmuş elbise giyer, nerede akşamlarsa orada gecelerdi. Kendisinin, ölümünü göreceği bir çocuğu, harab olacak bir evi yoktu. Yarın için de birşey saklamazdı.” Sûfinin bütün ihtiyaçları, tevekkülündeki sadâkati ve Rabbine olan güveni sâyesinde, Allahu Teâlâ’nın rahmet hazinelerinden karşılanmaktadır. Dünya, sûfi için, bir gurbet diyarı gibidir. Orada bir mal biriktirme ve çoğaltma derdi yoktur. Rasûlullah (s.a.v.) buyurmuştur ki: “Eğer siz, Allahu Teâlâ’ya hakkıyla tevekkül etseydiniz, Allah size, kuşlara rızık verdiği gibi rızık verirdi. Kuşlar sabahleyin karınları aç olarak yuvalarından çıkarlar, karınları dolmuş (ve doymuş) olarak akşamleyin yuvalarına dönerler.”240 Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî’nin bize naklettiği bir habere göre; Rasûlullah (s.a.v.), kendisinden istenen hiçbir şey için “yok, veremem!” dememiştir.” 241 İbnu Atıyye demiştir ki: “Rasûlullah’dan (s.a.v) bir şey istenir de yanında bulunmazsa, bilâhare bulup vermek üzere va’dederdi.” Dârimî’nin, Zührî’den rivâyetine göre; Cebrâil (a.s) şöyle demiştir: “Yeryüzünde dolaşmadığım ev ve aşiret kalmadı, hepsini gezdim; içlerinde şu dünya malını Rasûlullah’dan (s.a.v) daha çok infâk eden kimse görmedim.”242
9-AZA KANAAT ETMEK.
Sûfilerin güzel ahlâklarından birisi de az bir dünya malına kanaat etmeleridir. Zunnûn el-Mısrî demiştir ki: “Kanaat eden kimse, zamanın insanlarından ve fitnelerinden rahat eder, yakınları yanında da şeref sahibi olur.” Bişr b. Hâris de: “Kanaatta, izzet ve şereften başka hiçbir şey bulunmasaydı bile, sahibine yine yeterdi.” demiştir. Bünnân el-Hammâl da nazım hâlinde şöyle demiştir:
Tamah ettikçe bir hür, hep köle olur. Kanaat ettikçe köle, hürriyet bulur.
Sûfilerden birisi demiştir ki: “Düşmanından kısasla intikam aldığın gibi; mal hırsından da kanaatla intikam al.” Ebu Bekir el-Merâğî demiştir ki: “Akıllı kimse, dünya işlerini kanaat ve ileriye tehir ederek yürüten, âhiret işlerini ise, hırs ve acele ile bitirendir.” Yahya b. Muaz da: “Rızkına kanaat eden; âhireti elde eder ve dünyada da hoş bir hayat sürer.” demiştir. Müminlerin emiri Hz. Ali ise: “Kanaat; ağzı hiç körelmeyen (devamlı işe yarayan) bir kılıç gibidir.” demiştir. Ebû Zur’a, bize, Ebû Said’in, babası yoluyla gelen şu hadisi nakletti: Ebû Said’in babası demiştir ki: Rasûlullah’ı (s.a.v) minber üzerinde şöyle buyururken işittim:
240- (İbnu Mâce, 33; Ahmed, Müsned, I, 30; Beyhakî, Şuabu’l-İmân, II, 66.)
241- (Buhârî, Edeb, 39; Müslim, Fedâil, Bab;14. (No:56); İbnu’l-Cevzî, Sıfatu's-Safve, I, I78; Dârimi, Mukaddime, I2; Beğavî, el-Envâr, I, 283.(No: 360).) 242- (Dârimi, Mukaddime, I2.)
“Az olup kifâyet eden mal, çok olup insanı Hakk’tan alıkoyan maldan daha hayırlıdır.” 243 Yine, Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Müslüman olan, rızkı da kendisine kifâyet edip bu hâline sabreden kimse gerçekten kurtulmuştur.”244 Ebû Hureyre (r.a), Rasûlullah’ın (s.a.v) bir duâsında şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Allah’ım! Muhammed ailesinin rızkını (günlük olarak) yetecek kadar ver.” 245 Câbir (r.a), Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Kanaat, hiç bitmeyen bir maldır.”246 Hz. Ömer (r.a), şöyle demiştir: “Allah’ın kitabını taşıyan kaplar ve hikmet kaynakları olun. Kendinizi ölüler içinde sayın. Allahu Teâlâ’dan günlük olarak rızık isteyin. (Bu durumda) malınızın çok olmaması size bir zarar vermez.” Ebû Zur’a Tahir’in bize, Mihsân (r.a) yoluyla, babasından naklettiği bir hadis-i şerifte, Rasûlullah (s.a.v), şöyle buyurmuştur: “Kim, kalbi korkudan emin, bedeni âfiyet içinde, yanında da günlük yiyeceği bulunarak sabahlarsa; sanki bütün dünya kendisine verilmiş gibidir.” 247 Allahu Teâlâ’nın: “Biz ona güzel bir hayat yaşatırız.” (Nahl (16), 97.) âyet-i kerimesinin tefsirindeki “güzel hayat”, kanaat, olarak tefsir edilmiştir. Sûfi nefsine, adâletle hâkim ve sâhip olur. Nefsin tabiatını tanıyıp onun derdini ve dermanını çok iyi bildiği için, kanaatin bu nefisten nasıl meydana çıkacağını ve elde edileceğini de iyi bilir. Ebû Süleyman ed-Dârânî demiştir ki: “Verâ hâli zühdden kaynaklandığı gibi; kanaat da rızâdan kaynaklanır.”
10-MÜNÂKAŞA VE CEDELDEN UZAK DURMAK.
Sûfilerin güzel ahlâklarından birisi de insanlarla çekişme ve mücadeleyi terk etmek, ancak Hakk için kızmak ve onlara devamlı rıfk ve yumuşaklıkla muamele etmektir. Birbiriyle çekişen insanlarda nefisler ortaya çıkar. Sûfi, her ne zaman arkadaşının nefsinin ortaya çıktığını görürse ona, kalbiyle karşılık verir. Nefis kalp ile karşılanınca; soğukluğu, sertliği gider ve fitne söner. Allahu Teâlâ, bu edebi kullarına talim için buyurmuştur ki: “Sen kötülüğü en güzel hareketle karşılayıp sav. O vakit bir de bakarsın ki; seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, yakın bir dost gibi olmuştur.” (Fussilet (41), 34.)
243- (Ebû Ya'lâ, Müsned, II, 319 (Had. No: 1053).) 244- (Tirmizî, Zühd, 35; İbnu Mâce, Zühd, 4; Ahmed, Müsned, Il, 255.) 245- (Buhârî, Rikak, 17; Müslim, Zühd, 18, 19; Tirmizî, Zühd, 38; İbnu Mâce, Zühd, 9; Ahmed, Müsned, II, 222.) 246- (Suyûtî, el-Câmiu’s-Sahîh, II, 265. (No:6193); Ali el-Muttakî, KenzuTUmmâl, II, 389. (No: 7080); Hadisin meşhur rivâyeti: “Kanat tükenmeyen bir hazinedir.” şeklindedir. Bkz: Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, İl, I33.) 247- (Tirmizî, Zühd, 34; ibnu Mâce, Zühd, 9; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 289.)
Çekişme ve münâzara ancak, içindeki kin ve haset duygularının temizlenip atıldığı nefis sahiplerinde olmaz. Nefislerde kin ve hile bulundukça insanda çekişme duygusu mevcut olur. Bu çekişme duygusu içten gidince, insanın dışında da ortaya çıkmaz. Nefiste bulunan kin duygusu, bazen, rekabet duygusuna benzer bir hüviyette kendini gösterir. Kim, zühd ateşiyle nefsini iyice eritip terbiye ederse; içinden kin ve hile temizlenir ve artık kendinde mal ve mevkii gibi âcil dünyevi zevkler için bir rekabet duygusu kalmaz. Allahu Teâlâ, Cennet ehlinin vasıflarını anlatırken şöyle buyurmuştur: “Biz onların kalblerinde kin ve hased olarak ne varsa hepsini çıkarıp atarız. Hepsi tahtlar üzerinde karşı karşıya kardeşçe otururlar.” (Hıcr (15), 47.) Ebû Hafs Haddâd, demiştir ki: “Allahu Teâlâ ile ülfet etmiş, O’nun muhabbetiyle bütünleşmiş. O’nun sevgisiyle bir araya gelmiş ve zikriyle ünsiyet etmiş kalplerde, artık nasıl kin ve benzeri huylar kalır ki?” Çünkü bu kalbler, nefsânî hislerden ve tabiatın zulmetlerinden temizlenmiş; İlâhî tevfik nûruyla parlayıp kardeş olmuşlardır. İşte sûfilerin, kelime-i tevhid üzere birleşenlerin ve bu yolun şartlarına sımsıkı sarılarak gerçek hâli elde etmeye çalışan ehlullahın kalbleri böyledir. Sûfinin muhâtab olacağı kimseler iki sınıftır: Birincisi; Allahu Teâlâ’ya yönelmiş muttaki kimsedir. Bu, Allah katındaki manevi nimetlere tâlib olan, nefsini ve başkalarını O’nun huzurundaki hâl ve ihsanlara dâvet eden kimsedir. Gerçek bir sûfinin bu kimseyle herhangi bir rekabet içinde olması, onunla çekişmeye girip kendisine kin beslemesi söz konusu değildir. Çünkü bu kimse de onunla aynı yönde ve aynı yolda gitmektedir. Onun kardeşi ve yardımcısıdır. Hem, mü’minler birbirini kenetleyip takviye eden binalar gibidir; bu durum ve sıfatta olan kimselerin birbirine düşmanlık etmesi, kin beslemesi düşünülemez. İkincisi ise; mal, makam ve mevkî peşine düşen, insanların nazarını celbetmeye uğraşan bir ehl-i dünyadır. Hakiki bir sûfinin, böyle bir kimseyle de çekişme ve didişme içinde olması söz konusu değildir. Çünkü sûfi, onun rağbet ettiği bu şeylerden zâten gönlünü çekmiş bir kimsedir. Bu durumda sûfiye düşen, o kimseyi gaflet perdesiyle perdelenmiş ve bu tür şeylere mübtelâ olmuş gördüğünden dolayı, kendisine şefkat ve merhamet nazarıyla bakıp, ona kin beslememesi, nefs-i emmârenin, mücâdele ve çekişmede ortaya çıktığını bildiği için, onunla herhangi bir şey hususunda çekişmeye girmemesidir. Şeyh Ziyâuddin Abdulvehhab b. Ali, bize, İbnu Abbas (r.a.) yoluyla, Rasûlullah (a.s)’ın şöyle buyurduğunu haber verdi: “Kardeşinle cedelleşme! Bir de ona, yapamıyacağın şeyi va’detme.”248 Bir haberde şöyle buyrulmuştur: ‘‘Kim haksız olduğunu anlayıp cedeli terk ederse, ona Cennetin kenarında bir ev bina edilir. Kim, haklı olduğu halde cedeli terk ederse, ona da Cennetin ortasında bir ev bina edilir. Ahlâkı güzel olana ise, Cennetin en üst yerinde bir ev bina edilir.”249 Şeyhimiz Şeyhu’l-İslam Ebu’n-Necib, bize, İbnu Abbas (r.a)’dan şu hadis-i şerifi nakletti. Rasûlullah (s.a.v) buyurdu ki:
248- (Tirmizî, Birr, 58; Suyûtî, Câmiu's-Sağîr, II, 745 (Had. No: 9865).) 249- (Münzirî, et-Terğib, III, 353; Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, I, 483, VII, I04-I05.)
‘‘Kim ilmi, âlimlere karşı üstünlük taslamak, sefihlerle (düşük zekâ ve ahlâk sahipleri ile) mücâdele etmek ve insanların teveccühünü kazanmak için tahsil ederse, Allahu Teâlâ onu cehenneme atar.”250 Bak, Rasûlullah (s.a.v), sefih, düşük tabiatlı insanlarla mücâdeleyi nasıl cehenneme girme sebebi olarak zikretti. Bunun sebebi; mücâdele anında nefsin, hasmını ezmek ve ona gâlib gelmek için (harekete geçip) ortaya çıkmasıdır. Kahır ve galebe duyguları ise, insanda bulunan şeytânî sıfatlardandır. Sûfilerden birisi demiştir ki: “Münâkaşa ve cedele dalan kimse, hiçbir şeyle iknâ olmayacak bir duruma gelir. İknâ olmamayı (kendi fikrinden vazgeçmemeyi) kafaya koymuş bir kimseyi iknâ etmek mümkün değildir.” Halbuki sûfinin nefsi, kötü sıfatlarını iyileriyle değiştirmiş; kalbinden şeytânî ve yabâni sıfatları gitmiş, onların yerine, yumuşaklık, rıfk, kolay geçim ve sükûnet gelmiştir. Rasûlullah (a.s) şöyle buyurmuştur: ‘‘Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin olsun ki; kul kalbi ve diliyle selâmette (dosdoğru) olmadıkça tam müslüman olmuş sayılmaz. Komşusu şerrinden emin olmadıkça da (hakiki) iman etmiş olmaz.” 251 Görüldüğü gibi; Rasûlullah (s.a.v) kalp ve dilin (yalan ve hileden) selâmetini imanın bir şartı yapmıştır. Rivâyet edildiğine göre; Rasûlullah (s.a.v), bir taşı kaldırarak güç denemesi yapan bir topluluğa rast geldi. Onlara: “Bu nedir?” diye sordu. Oradakiler: “Hangimizin daha güçlü olduğunu denemek için kaldırmaya çalıştığımız bir taştır!” dediler. Bunun üzerine, Rasûlullah (s.a.v): “Dikkat edin! Size, bu taşı kaldırandan daha güçlü bir kimseyi haber vereyim mi? O, kardeşiyle arasında bir kızgınlık olduğunda, kendisinin ve kardeşinin şeytanına gâlib gelerek, gidip onunla konuşan kimsedir.” 252 Rivâyete göre; Ebû Zerr’in (r.a) kölesi, bir koyunun bacağını kırmıştı. Ebu Zerr (r.a): “Koyunun bacağını kim kırdı?” diye sordu. Köle: “Ben kırdım!” dedi. Ebû Zerr (r.a): “Bunu niçin yaptın?” deyince, köle: “Kasıtlı olarak yaptım!” dedi. Ebû Zerr (r.a): “Niçin?” dedi. Köle: “Seni kızdırayım; sen de beni döğerek günaha giresin, diye yaptım!” deyince, Ebû Zerr (r.a): Ben de beni kızdırmaya seni teşvik eden şeytanı kızdıracağım!” dedi ve onu affederek azat etti.” Esmaî, bir a’râbînin şöyle dediğini nakletmiştir:
250- (İbnu Mâce, Mukaddime, 23; Dârimî, Mukaddime, 34; Ahmed, Müsned, I, 290)
251- (Bkz: Buhârî, Edeb, 29; Müslim, İmân, 73; Ahmed, Müsned, I, 387; Beyhakî, Şuabu’l-İmân, IV, 395-396.(Had. No: 5524).) 252- (Bnu Ebî Şeybe, Musannef, VI, 95. (Kitâbu’l-Edeb, 5); Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, V, 68; Bezzar, Müsned, No:2053.)
“Önüne, hangisinin daha doğru olduğunu ayırt etmekte güçlük çektiğin iki iş gelirse; nefsin arzusuna en yakın olanı terket. Çünkü hatâların çoğu, nefsin isteğine uymaktan kaynaklanır.” Ebû Zür’a’nın, bize, Ebû Hureyre (r.a)’den naklettiği bir hadis-i şerifte, Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Üç şey insanı kurtarıcı, üç şey de helâk edicidir. Kurtarıcı olanlar: 1-Gizli ve açıkta Allah’tan korkmak. 2-Kızgınlık ve rıza hâlinde hak olanla hüküm vermek, 3-Fakirlik ve zenginlik anında iktisatlı (mutedil) olmaktır. Helâk edenler: 1-İtaat edilen cimrilik. 2-Peşine düşülen hevâî arzular. 3-Kişinin kendini beğenmesidir. ”253 Öfke ve rızâ hâlinde hak ile hüküm vermek, ancak, âlim-i Rabbânî, nefsine hâkim, onu akl-ı selim ve uyanık bir kalp ile yöneten ve Allahu Teâlâ’ya güzel zan ile nazar eden kimseye mümkün ve güzel olur. Nakledildiğine göre; büyükler, bir müslümana eziyet ettiklerinde (ona kefaret olarak) abdest alıyorlardı. Hatta birisi şöyle demiştir: “Çirkin bir kelimeden sonra abdest almam, bana, temiz yiyeceğin sebep olduğu tuvâletten sonra abdest almamdan daha sevimlidir.” Abdullah b. Abbas (r.a) demiştir ki: “Hades iki çeşittir: Biri avret yerinden, diğeri de ağzından çıkar (ki; o da kötü ve çirkin sözlerdir.)” İnsanın vakar ve hilim bağını ancak öfke çözer ve kişi o anda haddi aşarak adâletten ayrılıp, düşmanlık yapar. Öfkeyle kalbin kanı kabarır. Eğer insan, kızgınlığının gereğini yapamayacağı, kendisinden üstte ve kuvvetli bir kimseye öfkelenirse, kan derinin zâhirinden çekilerek kalbde toplanır. Bundan dolayı kalbde şiddetli hüzün, üzüntü ve keder hâsıl olur. Sûfi, böyle bir duruma düşmez. Çünkü o, bütün hâdise ve olayların Allahu Teâlâ’dan geldiğini görür ve hüzünlenip kederlenmez. Sûfi, rızâ, huzur ve rahatlık sâhibidir. Rasûlullah (s.a.v) üzüntü ve kederin, kalbdeki şüphe ve öfkeden meydana geldiğini bildirmiştir. Abdullah b. Abbas’a (r.a): “Gam ve gazabın ne olduğu?” sorulunca: “İkisinin de çıkış yeri birdir (kalbdir), fakat lafızları farklıdır.” demiştir. Kim, güç yetireceği birisiyle çekişirse; ona kızdığını açıkça belli eder. Gücü yetmeyecek kimse ile çekişen ise; hüznünü (kalbinde) gizler. Kızılan kimseyi bastırmak için yüklenildiğinde buna hard denir ki; bu da bir nevi kızmaktır. Öfke; intikam almada tereddüt edilen aynı cins ve dengi birisine karşı meydana gelirse, kalp devamlı daralıp genişler. Bundan da kin ve hased meydana gelir. Halbuki böyle bir şey de sûfinin kalbinde barınamaz. Çünkü Allahu Teâlâ, sevdiklerinin sıfatını anlatırken:
253- (Heysemi.Mecmau’z-Zevaid, I, 91; Bezzar, Müsned, No:80; Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, No: 3472), Münzirî, et- Terğib, III, 381.)
"Onların göğüslerinden kin namına ne varsa (hepsini) çıkarıp attık.” (A’raf (7), 43.) buyurmaktadır. Sûfinin kalbinin selâmeti ve hâlinin temizliği, içindeki kin ve hasedi dışarı atar; onu kalpte barındırmaz. Aynen, denizin üzerindeki köpüğü atması gibi. Çünkü onun kalbinde, İlâhî üns ve heybet dalgaları devamlı bir coşku içindedir; kalpte bu tür şeyleri barındırmaz. İnsan, gücünün yettiği bir kimseye öfkelendiği zaman, kalbin kanı harekete geçer, kabarır. Kalbin kanı kabarınca insanın yüzü kızarır, kasılır ve sertleşir; kendisindeki beyazlık ve incelik gider. Bundan dolayı kişinin yanakları kızarır. Çünkü kalp, kanı harekete geçirince, kan, hızlanıp bütün vücuda yayılarak damarlardan yukarıya doğru yükselmeye çalıştığından, onun eseri ve yansıması yanaklarda gözükür. Bu derece öfkelenen bir kimse; sövmek ve dövmek gibi dengesiz hareketlerle haddi aşar. Sûfide böyle bir hâl olmaz. O ancak, İlâhî yasaklar çiğnendiği zaman, Allahu Teâlâ için gazap eder ve o zaman sertleşir ve sinirlenir. Fakat bunun dışında, öfkelendiği zaman, Allahu Teâlâ’ya nazar eder. Sonra takvâsı onu, söz ve hareketinde dengeli davranmaya ve sabretmeye sevk eder. Böyle bir anda Sûfi, nefsini, İlâhî kazâya rızâ göstermemekle kınar ve sükûnete çağırır. Sûfilereden birisine: “İnsanlar içinde, nefsini en çok kahreden kimdir?” diye sorulduğunda: “Allahu Teâlâ’nın takdirlerine en çok râzı olandır.” demiştir. Sûfilerden birisi de: “Sabaha çıktığımda, İlâhi kazâya râzı olmaktan başka, benim için bir sürür ve rahatlık yoktur.” demiştir. Sûfi, öfkelendiği zaman nefsini ithâm edince; ilim kendisine destek olur. İlim devreye girince, kalp kuvvetlenir, nefis sükûnet bulur. Kalb atışı ve kanın düzeni normalleşir; yüzdeki kızıllık gider. Böylece ilmin fazilet ve te’siri ortaya çıkmış olur. Rasûlullah (s.a.v.) buyurmuştur ki: "Güzel davranış, teenni ile hareket etmek ve (her şeyde) orta yolu takip etmek, peygamberliğin yirmi dört parçasından bir parçadır.’’254 Hârise b. Kudâme demiştir ki: “Rasûlullah (a s)’a gelerek: “Ya Rasûlellah! Bana, ezberleyebileceğim az ve öz bir tavsiyede bulun” dedim. Efendimiz (a.s): "Kızma!’’ buyurdu. Ben birkaç defa talebimi tekrarladım, Rasûlullah (s.a.v) her defasında: “Kızma!’’. 255cevâbını tekrarladı. Sonra da: "Gazap ateşten bir kordur. Öfkelenen kimsenin gözünün kızıllığını ve şah damarlarının nasıl şiştiğini görmez misin? Sizden öfkelenen kimse, ayakta ise otursun, oturuyorsa yan üstü yatsın. (Öfkesi diner).”256 buyurdu. İbnu Abbas (r.a.) naklediyor: Rasûlullah (s.a.v), Eşecc b. Abdülkays’a şöyle buyurdu: “Sende iki haslet var ki, Allahu Teâlâ onları sevmektedir. Biri hilm, diğeri temkin (acele etmeden haraket etmek). ” 257
254- (Tirmizî, Birr, 66; Muvatta, Şiir, 17.) 255- (Buhârî, Edeb, 76; Tirmizî, Birr, 73; Muvatta, Hüsnü'l Halk, II; Ahmed, Müsned, II, 175, 262.) 256- (Tirmizî, Fiten, 26; Beyhakî, Şuabu’l-imân, Vı. 310 (Had. No: 8290).) 257- (Müslim, İmân, 25, 26; Ebu Davud, Edeb, 148; Tirmizi, Birr, 66.)
11-İNSANLARI SEVMEK VE ONLARLA KAYNAŞMAK.
Sûfilerin güzel ahlâklarından birisi de sevgi, ülfet, kardeşleriyle uyum içinde geçinmek ve muhâlefeti terk etmektir. Allahu Teâlâ, Rasulullah’ın (s.a.v) ashâbını vasfederken: “Onlar, kâfirlere karşı çok şiddetli, kendi aralarında gayet merhametlidirler.” (Feth (48), 29.) buyurmuştur. Diğer bir âyet-i kerimede de: “Rasülüm, eğer sen, yeryüzünde bulunan her şeyi harcasan, onların kalplerini birbirine ısındıramazdın. Fakat Allah onların arasını sevgi ile birleştirdi.”' (Enfal (8), 63.) İnsanlar arasında ülfet ve sevgi, daha önce zikrettiğimiz, şu hadisi-i şerifte anlatılan sevgi ve kaynaşmanın ortaya çıkmasıdır: “Ruhlar bölüklere ayrılmış askerler gibidirler. (Ruhlar âleminde) tanışmış olanlar, dünyada da uyuşur ve kaynaşırlar. Orada birbirini tanımayan ve sevmeyenler burada ihtilafa düşer birbirinden nefret ederler.”258 Allahu Teâlâ, bu kardeşliğin esasını şöyle belirtiyor: “Hepiniz Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Ayrılıp dağılmayın. Siz Allah’ın nimet ve ihsânıyla kardeş oldunuz.” (Al-i İmran (3), I03.) Rasûlullah (a.s) da şöyle buyurmuştur: “Mü’min; başkalarıyla iyi (dostça) geçinen ve kendisiyle de iyi geçinilen kimsedir. Başkaları ile hoş geçinmeyen ve kendisiyle de hoş geçinilmeyen kimsede hayır yoktur.” 259 Rasûlullah (s.a.v), diğer bir hadis-i şeriflerinde: “Birbiriyle karşılaşan iki mü’min, birbirini yıkayan iki el gibidir. İki mü’min birbiriyle karşılaşınca, biri diğerinden mutlaka hayır istifade eder.”260 buyurmuştur. Ebû İdrîs el-Hulvânî, Muaz b. Cebel e: “Seni Allah için seviyorum!” dediğinde, Muaz b. Cebel (r.a.): “Müjde, müjde sana! Ben, Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu işittim: “Kıyâmet günü Arş’ın etrafından bazı insanlar için nurdan kürsiler kurulur. Onların yüzleri ayın on dördü gibi parlar. İnsanlar feryâd ederken, onlar feryâd etmez; insanlar korkarken onlar korkmazlar. Onlar kendilerine korku ve hüzün olmayan Allah’ın velileridir.” Efendimize: “Ya Rasûlellah onlar kimlerdir?” diye sorulduğunda; Efendimiz (a.s.): “Allah için birbirini sevenlerdir.”261 buyurdu. Denilmiştir ki: “Şayet insanlar birbirlerini şevseler ve hep muhabbete vesile olacak şeylere yapışsalardı, adâlete ihtiyaç kalmazdı.” Yine denilmiştir ki: “Adâlet muhabbetin halifesidir; muhabbetin bulunmadığı yerde, adâlet devreye girer.”
258- (Buhârî, Enbiyâ, 2; Müslim, Birr, I59; Ebû Dâvud, Ebed, İ6.)
259- (Ahmed, Müsned, II, 400; Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, II, 66I (Had. No: 9I46-9I47); Beyhakî, Şuabu’limân, VI, 270-27I (Had. No: 8II9-8I2I).) 260- (Zebidî, İthâfu’s-Sâde, VII, I3-I4 (Beyrut-Lübnan, I989.)) 261- (Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, II, 663. (Had. No: 9I67); Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 277; Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, VII, I4-I5 (Beyrut-Lübnan, I989.).)
Muhabbetle itaat, korkudan kaynaklanan itaatten daha üstündür. Çünkü muhabbete dayalı itaat içten olur; korku itaati ise dıştan gelmektedir. Sûfilerin işi muhabbete dayandığından; sohbetleri birbirine çok tesirlidir. Çünkü onlar, birbirlerini Allah için severler ve birinin diğerine tavsiyesi hep güzel ahlâk olur. Bu muhabbet sebebiyle aralarında biri birilerini kabul meydana gelir. Bu sayede, mürid mürşidinden, bir kardeş diğerinden istifâde eder. Allahu Teâlâ’nın bütün emirlerinde ayrı bir hikmet vardır. Yüce Rabbimizin, aynı mahallede oturan müminlerin günde beş vakit mescitlerde, kasaba ve şehirlilerin cuma için câmilerde; daha kalabalık kitlelerin de senede iki defa bayram namazlarında, değişik beldedeki (zengin) müminlerin ömründe bir defa hacda toplanmalarını emretmesi, aralarında ülfet ve sevginin hâsıl olması içindir. Bütün bunların, büyük hikmetleri vardır. Rasûlullah (s.a.v), bir hadislerinde: “Mü’minler, (parçaları) birbirini bağlayıp destekleyen bir bina gibidir.”262 Ebû Zur’a, bize, Nu’man b. Beşir (r.a)’in şöyle dediğini nakletti: Rasûlullah (a.s)’ı işittim; şöyle buyurdu: “Mü’minler, birbirini sevmede, birbirlerine merhamet göstermede bir vücud gibidirler. Nasıl cesedin bir uzvu hastalanıp rahatsız olunca diğer azalar da uykusuzluk ve ateş içinde ona ortak olurlarsa, (mü’minler de böyledir.)” 263 Ülfet ve sevgi, sohbet vesilelerini kuvvetlendirir. Hayır ehli ile sohbet etmek, gerçekten çok tesirlidir. Denilmiştir ki: “Kardeşlerle karşılaşmak, kalbe muhabbet aşısı yapar.” Hiç şüphesiz, bâtınlar da aşılanır ve birbirlerini kuvvetlendirir. Hatta, sâlih insanlara sâdece bakmak bile, insanda hayır tesiri yapar. Zâhiren bir surete bakmak; bakılan şeyin cins ve hâline uygun olarak bakanda birtakım te’sirler yapar. Meselâ, hüzünlü bir kimseye devamlı nazar etmek, bakana hüzün verir. Nitekim sevinçli bir kimseye bakmak da sürur verir. Denilmiştir ki: “Nazarı fayda vermeyenin, sözü fayda vermez.” Beraber bulunan iki varlığın birbirine etki etmesi, hayvanlarda da mevcuttur. Şöyle ki: Azgın bir deve, uslu develerin yanına konduğu zaman uysallaşır. Beraber bulunmanın ve karşılıklı oturmanın canlılarda, bitkilerde, hatta cansız varlıklarda bile etkisi vardır. Meselâ, bir leş, içine karıştığı su ve havayı bozar. Bitkiler, içlerine karışan bir takım zararlı şeylerden dolayı bozulmayla karşı karşıya kaldıkları için, çeşitli yollarla temizlenip korumaya alınırlar. Cansız bildiğimiz varlıkların birbiriyle yakın ve iç içe olması, kendilerinde böyle bir etki yaparsa; bu beraberlik insanda daha fazla te’sir gösterir. Çünkü insan fıtratı buna daha müsaittir. İnsana “insan” denmesi; onun gördüğü her hayır ve şerre alışıp ünsiyet etmesi sebebiyledir. Sevgi ve ülfet bu etkiyi daha da artırır. Düşük tabiatlı ve kötü ahlaklı insanlardan ayrılarak tek başına yaşamak, övülecek bir şeydir; fakat, ilim ehli, safâ ve vefâ sâhibi, ahlâk-ı hamîde ile süslenmiş kimselerle beraber olmak, insan için bir ganimettir. Onlarla ünsiyet, Allahu Teâlâ ile ünsiyet etmek demektir. Nitekim, onların sevgisi Allah için bir sevgi olmaktadır. Velilerle insanı bir araya getiren Hakk bağıdır. Başkaları ile buluşmak ise, tabii his ve heveslere dayalı basit sebeplere dayanır.
262- (Buhârî, Salat, 88; Edeb, 36; Müslim, Birr, 65; Tirmizî, Birr, I7; Nesâî, Zekât, 67; Suyûtî, Câmiu’S- Sağîr, II. 660. (Had. No; 9I43).) 263- (Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66.)
Sûfi, kendi cinsinden olmayanlar arasında zâhiren onlarla beraberdir; fakat, bâtınen ayrıdır. Kendi cinslerinin arasında ise; zâhiren onlarla olduğu gibi, bâtınen de onlardan mânevî kazanç sağlar. Hadis-i şerifte, buyrulduğu gibi: “Mü’min, mü’minin aynasıdır.”264 Mü’min, sâlih kardeşine baktığı zaman onun sözlerinin, amellerinin ve hallerinin ötesinde, İlâhî tecellileri, mânevî işâretleri ve Kerim Allah’tan gelen nurları hem seyreder hem de onlardan istifade eder. Bunlar öyle şeylerdir ki, onlara ancak, nûr ehli insanlar muttali olur; başkaları ise bu gibi şeylerden habersiz ve nasipsizdirler.
12-İYİLİK YAPANA TEŞEKKÜR VE DUÂ ETMEK.
Sûfilerin güzel ahlâklarından birisi de iyilik edene, teşekkür ve hayır sâhibine duâ etmektir. Onlar bunu, Allahu Teâlâ’ya tevekküllerinin kemâli, tevhidlerinin sâfiyeti ile, Hakk’dan gayrisinden nazarlarını kesip, kendilerine gelen nimetin, asıl in’am sâhibi, Cabbâr, Hâlık-ı A’zam olan Allah’tan geldiğini bilerek yapmaktadırlar. Onlar başkalarına teşekkürü, ancak, Rasûlullah (a.s)’a iktidâ (ve bu husustaki emrine ittibâ) olarak yapmaktadırlar. Rivâyet edildiğine göre; Rasûlullah (s.a.v) bir hutbesinde şöyle buyurmuştur: “İnsanlar içinde, Ebû Kuhâfe’nin oğlu (Ebû Bekir) kadar, bize iyilik ve ihsanda bulunan hiçbir kimse yoktur. Şayet bir dost edinecek olsaydım; Ebû Bekir’i seçerdim.”265 Yine, Efendimiz (a.s.): “Ebû Bekir'in malından yararlandığım gibi, kimsenin malından yararlanmış değilim.” 266 buyurmuştur. Halkın ekserisi, verme ve alma hususunda kendilerine ve halka takılmalarından dolayı, Allah’tan perdelenmişlerdir. Halbuki sûfi, hidâyette ilk olarak halktan fâni olarak, eşyayı Allah’tan görüp; geleni O’ndan bilir. Çünkü o, yüzünü tevhide döndürmüş ve halkı gerçek tevhidden alıkoyan perdeyi yırtınıştır. O, verme ve alma konusunda aslen halkta bir te’sir görmez. Hakk kendisini halkla perdelenmekten korumuştur. Sûfi, tevhidin en yüksek noktasına yükselince; kendisine nimetleri gönderen) Hakk’a şükrettikten sonra, onların kendisine ulaşmasına vasıta yapılan kullara da teşekkür eder. Onun, bu nimeti asıl verenin Allahu Teâlâ olduğunu bildikten sonra, onun kendisine ulaşmasında kulların da bir etkisi olduğunu kabul etmesi kendisine bir zarar vermez. Bu durumda o, geniş ilmi ve kuvvetli mârifeti ile, Mevlâ ile kulları arasındaki vâsıtaları da kabul eder. Diğer Müslümanlarda olduğu gibi, halk onu Hakk’tan perdeleyip alıkoymaz. İşin başında olan müritlerde olduğu gibi, Hakk’ı müşâhade de onu, halktan perdelemez. (O, Hakk’ı da halkı da kabul eder ve her birini sâhip olduğu makamda değerlendirir). Kulun kendisine gelen bir ihsandan sonra Cenâb-ı Hakk’a şükretmesi, O’nun hakiki ihsan, ikrâm sâhibi ve asıl müsebbip olduğu içindir. Halka teşekkürü ise, bu işte bir sebep ve vâsıta yapıldıkları içindir. Rasûlullah (s.a.v) buyurmuştur ki: “Cennete ilk çağrılacak olanlar, genişlik ve sıkıntı anlarında Allahu Teâlâ’ya hamdedenlerdir.” 267 Diğer bir hadis-i şerifte şöyle
264- (Buhâri, el-Edebü’l-Müfred, No:238; Ebu Davud, Edeb, 49.) 265- (Buhârî, Salat, 88; Müslim, Birr, 65; Tirmizî, Birr, I7.) 266- (İbnu Mâce, Mukaddime, II; Ahmed, Müsned, II, 253)
267- (Hâkim, Müstedrek, I, 502; Tabaranî, el-Kebir, XII, No: 12345; Beğavi, Şerhu’s-sünne, V, No: 1270; Beyhakî, Şuabu'l-İmân, IV, 9I, (Had. No: 4373).)
buyrulmuştur: ‘‘Kim aksırır veya geğirir de: “Elhamdülillahi alâ külli hâl” derse; Allahu Teâlâ, bu sebeple ondan, en hafifi cüzzam olan yetmiş belâyı defeder.’’268 Câbir (r.a), Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Kendisine nimet verilen bir kulun “elhamdülillah” deyip Allah’a hamdetmesi, verilen nimetten daha faziletli olur.”269 Rasûlullah’ın (s.a.v) “hamd nimetten daha faziletli olur.” sözü; Allahu Teâlâ’nın şükür olarak ona râzı olacağına ve hamdin de (ayrı bir) nimet olarak, asıl nimetten daha faziletli olduğuna hamledilir. Böylece hamd; kendisine hamdedilen nimetten daha faziletli olmuş olur. Sûfiler önce, nimeti verene şükrettikten sonra, insanlar içinde, nimetin kendisine ulaşmasına vâsıta olana da teşekkür eder, hayır duâda bulunurlar. Enes b. Mâlik (r.a), şöyle rivâyet etmiştir: Rasûlullah (s.a.v), bir kavmin yanında iftar ettiklerinde, şöyle duâ ederdi: “Oruçlular yanınızda iftar etsin, yemeğinizi muttakîler yesin. Üzerinize rahmet ve huzur insin.”270 Ebû Zur’a, bize, Ebû Hureyre (r.a) yoluyla gelen şu hadis-i şerifi nakletti: “Kendisine iyilik yapan bir kardeşine: “Allah seni hayırla mükafatlandırsın” diye duâ eden kimse, ona en güzel teşekkürü yapmış olur.”271
13-MAKAM VE MEVKÎYİ MÜSLÜMANLARA HİZMETTE KULLANMAK
Sûfilerin güzel ahlâklarından birisi de sâhip oldukları mevkî ve itibârını, kardeşlerinin ve bütün müslümanların işlerinde kullanmaktır. Bir kimse, yüksek derecede ilim sâhibi, nefsinin ayıplarını, âfetlerini ve şehvetlerini yakînen bilen ve gören birisi olduğu zaman; makam ve itibârını, müslümanların arasını ıslâh için kullanmalı, onların ihtiyaç ve sıkıntılarını gidermeye çalışmalıdır. Bu durumda kendisinin, pek çok ilme ihtiyacı olacaktır. Çünkü bu tür işler, halkın arasına karışmak ve onlarla güzel geçinmekle ilgili işlerdir. Bu da ancak, yüksek hâl sâhibi, âlim-i rabbânî bir sûfi için güzel olur. Zeyd b. Eslem’in şöyle dediği rivâyet edilir: “Nebilerden birisi, zamanındaki melikin atının başını tutarak (ona yardım edip) ülfet kurar ve bu sâyede, insanların (melikin halledeceği) ihtiyaçlarını gidermeye çalışırdı.” Atâ demiştir ki: “Bir adamın, içinde bir mü’minin rahat edeceği bir mevkii ele geçirmek için senelerce çalışması, sırf kendisini kurtarmak için tamamen amele yönelmesinden kendisi için daha hayırlıdır.” Aslında bu, derin ve hassas bir iştir. Cahil ve boş iddiâ sahibi zayıf kimselerin, bu suretle fitneye düşmelerinden emin olunmaz. Bu iş ancak, bâtınındaki niyet ve hâle iyi vâkıf olan, içinde herhangi bir mal, mevkî ve itibara rağbeti olmayan kimselerin işidir. Onlar, bütün padişahlar hizmetinde bulunsalar bile, haddi aşıp üstünlük taslamazlar.
268- (Benzeri bir rivâyet için bkz: Ali el-Muttakî, Kenzu’l-Umâl, IX; 233 (Had. No: 25800).) 269- (Beyhakî, Şuabu’l-İmân, IV, 98. (Had. No: 4403).)
270- (Ahmed, Müsned, III, II8; Beyhakî, Sünen-i Kübrâ, IV, 239; Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, II, 320 (Had. No: 6592.) 271- (Tirmizî, Birr, 87; Ali Nâsıf, et-Tâc, V. 69.)
Ocağı yakma, ateşi tutuşturma gibi işlerde hizmet etseler, bundan da nefisleri rahatsız olmaz ve o işi basit görüp beğenmemezlik etmezler. Bu anlattığımız hal, öyle herkesin yapabileceği bir şey değildir; o ancak, halktan birkaç kişiye ve bazı sıddıklara nasib olur. Bu kimseler; kendi irâde ve ihtiyarlarından sıyrılmış kimselerdir. Allahu Teâlâ onlara murâdını açar ve onlar, eşyada, Allah’ın murâdına göre tasarrufta bulunurlar. Cenâb-ı Hakk’ın, kendilerinden halkın arasına karışmayı, mevki ve makâmını insanlar için kullanmayı istediğini anladıkları zaman, nefsin sıfat ve arzularından sıyrılmış olarak bu işe girerler. Bu durum, ölmeden evvel nefsânî hislerinden ölüp, İlâhî nurla kalbi dirilen, önce fenâ makâmını elde edip, sonra bekâ makâmına yükselen ehlullah için mümkündür. Onların girdikleri ve çıktıkları işlerde, Cenâb-ı Hakk’tan bir izin ve işâretleri vardır. Onlar, Cenâb-ı Hakk tarafından ihsân edilen bir basîret üzeredirler. Kalbi açık ve murâd-ı ilâhiyenin hakikatini tam anlayan bir kimse için, bunda herhangi şüphe yoktur. O, her şeyden kalbi ve hâli adına istifâde eder; eşyâ onun hâlini zedelemez. Her memlekette, bu durumu elde etmiş ancak bir kişi bulunur. Ebû Süleyman el-Hîrî demiştir ki: “Şu dört şeyde kalp, aynı halde olmadıkça kişi kâmil olamaz: 1-Mahrumiyette. 2-İhsânda. 3-İzzette. 4-Zillette.” İşte böyle bir adamın, yukarıda bahsettiğimiz şekilde, makam ve mevkiini insanlar için kullanma yoluna gitmesi uygun olur. Sehl b. Abdullah et-Tusterî demiştir ki: “Bir insanda şu üç haslet bulunmayınca, onun riyâsete (halkı yönetmeye) tâlib olması hak değildir. Bunlar: 1-İnsanlara eziyetten ve câhilâne davranışlardan çekinmek. 2-İnsanların dengesiz hallerine sabretmek. 3-İnsanların elinde olana göz dikmemek; aksine, elinde olanı onlara dağıtmak.” Şuna dikkati çekelim ki, bizim burada bahsettiğimiz riyâset, sûfinin zâten gönlünden çıkarttığı, sadâkatinin ve seyr u sülûkünün bir gereği olarak kendinde zühd icâbeden dünya riyâseti değildir. Buradaki riyâset; Cenâb-ı Hakk’ın, kullarından bazılarını insanların ıslâhı için görevlendirdiği mânevi riyâsettir. Hakiki sûfi, böyle bir işte, Allah için bulunur; onun gereklerini en güzel şekilde yerine getirir; hakkını verir ve bu nimeti kendisine nasib eden Yüce Rabbine şükreder.