Rasûlullah (s.a.v) buyurmuştur ki: ‘‘Beni Rabbim terbiye etti ve edebimi de ne güzel yaptı.”272 Edeb; insanın içini ve dışını güzelleştirmesidir. Kulun zâhiri ve bâtını terbiye olunca, edebli bir sûfi olur. Ziyâfet sofrasına içinde birçok çeşitli güzel şeyler bulundurduğu için Arapçada edeb kökünden türeyen “me’dübe” ismi verilmiştir. İnsanın edebi ancak, güzel ahlakların tam manansıyla elde edilmesiyle kemâle erer. Güzel ahlâkların tamamı, huy ve hilkatin güzelliğinden gelmektedir. Dış yaratılış, insanın zâhirî sûretidir; ahlak ise, onun iç âleminin bir ifadesi ve yansımasıdır. Bazı âlimler, insanın yaratılışı değişmediği gibi, huyu da değişmez, demişler ve buna delil olarak şu hadis-i şerifi ileri sürmüşlerdir: “Rabbiniz, bedenleri, ahlâkları, rızık ve ecelleri takdir edip tamamlamıştır.”273 Allahu Teâlâ: ‘‘Allah’ın yarattığında değişiklik olmaz.” (Rum (30), 30.) buyurmuştur. Doğru olan görüş şudur: İnsanın zahirinde bir değişme olmaz. (Vücut, belli bir devreden sonra gelişmesini tamamlar ve yaratıldığı hal üzere kalır.). Ancak, ahlâkların değişmesi ise mümkündür. Böyle olduğu için Rasûlullah (s.a.v): “Ahlâkınızı güzelleştirin.”274 buyurmuştur. Bir de şu var ki; Allahu Teâlâ, insanı, iyilik ve kötülükleri kabule müsâit, edeb ve güzel ahlâkları kazanmaya ehil olarak yaratmıştır. Bu ehliyetin insanda bulunması; çakmak taşında ateşin ve hurma çekirdeğinde ağacının esasının bulunması gibidir. Allahu Teâlâ kudretiyle, insana, o çekirdeği usûlüne uygun yetiştirip hurma ağacını elde etmeyi ilhâm etmiştir. Çakmak taşına da içine bir madde konmak suretiyle kendisinden ateş elde etme imkânı vermiştir. Aynen bunun gibi; insanın nefsine de hayır ve şerri yapabilme özellik ve salâhiyetini koymuştur. Bu durum, Kur’an-ı Hakîm’de şöyle beyân edilmiştir: “Yemin olsun, o nefse ve onu düzenleyene ve sonra da ona isyânını ve takvâsını ilhâm edene.’’ (Şems (91),7-8.) Nefsin şekillenip tesviye edilmesi; hayır ve şerri yapabilme gücüne sâhip olmasıdır. Allahu Teâlâ, başka bir âyetinde buyurur ki: “Şüphesiz, nefsini temizleyen felâha ermiş, onu (küfür ve isyanla) kirleten de hüsrana uğramıştır.” (Şems (91),9-IO.) Nefis, mânevi kirlerden temizlenip tezkiye olunca, işlerini akılla yürütür; zâhirî ve bâtınî halleri istikâmet üzere olur; ahlâkları güzelleşir ve güzel edebleri elde eder. Edeb; kuvvet ve kâbiliyette olanı fiile çıkarmaktır. Bu da kendisinde güzel bir huy ve seciye yerleştirilmiş kimsede hâsıl olur. Seciye, Cenâb-ı Hakk’ın fiili ve takdiri iledir; onun oluşmasında beşerin bir kudreti ve dahli yoktur. Bu durum, çakmak taşında ateşin
272- (Sehâvi, el-Makasıdu’l-Hasene, No: 45; Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, l, 70 (Had. No: 164); Elbanî, ed- Daife, No: 72.) 273- (Tabarani, el-Evsat, No: 1583; Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, II, 212 (Had. No: 5847); Heysemî, Mecmau’z-Zevâid,) 274- (Zebîdî, İthâfu's-Sâde, VIII, 619 (Beyrut-Lübnan, I989). Benzer bir hadis için bkz: Ali el-Muttakî, Kenzu’l-Ummâl, III, 20.)
bulunmasına benzer. Çünkü, çakmak taşında ateşe dönüşecek maddenin var edilmesi, sırf Allah’ın fiili, onun meydana çıkarılması ise kulun kesbidir. Edebler de böyledir. Edebin kaynağı; temiz bir yaratılışa sâhip tabiatlar ve İlâhî. Allah Teâlâ, güzel, kendilerine temiz fıtrat ikram ederek sûfilerin iç âlemini hayra hazır bir hâle getirmiş; sûfiler de güzel bir riyâzat ve terbiye ile, içlerindeki bu cevherleri ortaya çıkarmak suretiyle güzel edebleri elde etmişlerdir. Edeb, bazı şahıslarda, fazla bir riyâzat, eğitim ve gayret olmadan meydana çıkar. Çünkü, Allahu Teâlâ, onların tabiatlarında bunu te’min edecek kuvvet ve kabiliyetler yerleştirmiştir. Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v): “Beni Rabbim terbiye etti ve edebimi güzel yaptı.” sözü, bu hâli ortaya koymaktadır. Bazı insanlar da ise edeb, kâbiliyetinin noksan ve kısır olmasından dolayı, uzun süren bir eğitim ve çalışma ile oluşur. Bunun için müridler, tabiatlarında olan kabiliyetlerin, kuvveden fiile çıkmasına yardım olsun diye bir mürşidin sohbet, ta’lim ve terbiyesine ihtiyaç hissederler. Allahu Teâlâ, bunun gereğine işareten: “Ey iman edenler? Kendinizi ve ehlinizi ateşten koruyunuz.” (Tahrim (66), 6.) buyurmuştur. Âyetin tefsirinde İbnu Abbas (r.a): “Onlara dinlerini güzelce öğretip, kendilerini edeblendiriniz.” demiştir. Yukarıdaki hadisin başka bir rivayetinde, Rasûlullah (a.s) şöyle buyurmuştur: “Beni Rabbim terbiye etti ve ahlâkımı güzel yaptı. Sonra bana en güzel ahlakları emrederek: “Af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.” (A’raf (7), I99.) buyurdu.” (Âyetin tefsiri ve mekârim-i ahlâkla ilgili beyânlar için bkz: İbnu Kesir, Tefsir, III, 534; Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, III, 627-631.) Yusuf b. Hüseyn demiştir ki: “İlim, edeble anlaşılır. Amel, ilimle sahih olur. Hikmete amelle ulaşılır. Zühd, hikmetle ayakta durur. Dünyayı terk zühdle olur. Âhirete rağbet, dünyayı terkle gerçekleşir. Allah Teâlâ’nın katındaki rütbelere de âhirete rağbetle nâil olunur.” Anlatılır ki: Ebu Hafs, Irak’a vardığı zaman Cüneyd el-Bağdâdî yanına geldi. Ebû Hafs’ın müridlerinin, onun baş ucunda durarak, her emrine âmâde bir vaziyette, hiç kımıldamadan ayakta beklediklerini gördü. Bu hal karşısında Ebû Hafs’a: “Ya Ebâ Hafs! Müridlerini kralların edebi gibi edeblendirmişsin.” dedi. O da: “Hayır, ya Ebe’l-Kasım! Öyle değil. Fakat zâhirdeki güzel edeb, içteki edebin alâmetidir.” diye cevap verdi. Ebu’l-Hüseyin en-Nûrî demiştir ki: “Kulun, şeriatın edebini ortadan kaldıracak hiçbir makâm, hâl ve mârifeti olamaz. Şeriatın edebi, zâhirin süsüdür. Allahu Teâlâ, âzaların edeble süslenmekten uzak ve mahrum bırakılmasını mübah kılmaz.” Abdullah b. Mübârek: “Hizmetteki edeb, hizmetten daha üstündür.” demiştir. Ebu Ubeyd el-Kâsım b. Sellâm’ın şöyle dediği nakledilmiştir: “Mekke’ye gitmiştim. Âdetim olarak, çoğu zaman Ka’be’nin hizâsında oturur; çoğu zaman da başımı yere koyup uzanarak yatardım. Bir defasında, ben bu halde uzanmış yatarken, Âişe el-Mekkî geldi ve bana: “Ya Ebâ Ubeyd! Senin ehl-i ilim olduğun söylenir. Birkaç kelime de benden al. (Sana tavsiyem):
“Allah’ın huzurunda (O’nun beytinde) edeble otur; yoksa ismin kurbiyyet defterinden silinir!” dedi. Bu kadın, âriflerden birisiydi.” İbnu Atâ demiştir ki: “Nefis, kötü hâl üzere yaratılmıştır. Kul ise, devamlı edeb üzere olmakla emrolunmuştur. Nefis, tabiatındaki his ve heveslerle Hakk a muhalefet meydanında koşar durur. Kul ise, cehd ve gayretiyle onu güzel şeylere çekmeye çalışır. Bu durumda kim onu hayra çekmekten vazgeçerse, nefsin dizginini salıvermiş ve onu idâreden gaflete düşmüştür. Kul, nefsin arzularına ulaşmada ona yardımcı olduğu sürece günahına ortak olmuş olur.” Cüneyd el-Bağdâdî de demiştir ki: “Kim nefsine, arzularını yerine getirmede yardım ederse, onun ölümüne ortak olmuş olur. Çünkü kulluk edebe sarılmaktır. Azgınlık ise; edebin kötüleşmesidir.” Câbir b. Semure (r.a) Rasûlullah’ın (a.s) şu hadisini haber verdi: “Bir adamın çocuğunu terbiye etmesi, bir sa’ ölçek sadaka vermesinden daha hayırlıdır.”275 Diğer bir hadiste ise: “Bir baba, oğluna, güzel terbiyeden daha değerli bir hediye vermemiştir.’’276 buyrulmuştur. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, bir hadislerinde ise : “Çocuğun babası üzerindeki hakkı, ona güzel bir isim vermesi, yerini yuvasını güzel yapması ve onu güzelce edeplendirmesidir.”277 buyurmuştur. Ebû Ali ed-Dakkâk demiştir ki: “Kul, taatı sâyesinde Cennete, taatındaki edebi sâyesinde Allah Teâlâ’ya ulaşır.” Ebu’l-Kasım el-Kuşeyrî şöyle anlatır: “Üstâd Ebû Ali, otururken bir şeye yaslanmazdı. Bir gün, bir toplantıda onu, bir şeye yaslanmamış olarak görünce, arkasına bir yastık koymak istedim. Yastıktan hafifçe yana çekildi. Ben, yastığın üzerinde herhangi bir hırka veya seccâde yok da onun için çekindi, diye düşündüm. Hazret: “Yaslanmak istemiyorum.” dedi. O zaman, onun herhangi bir şeye yaslanmadığını anladım.” El-Celâl el-Basrî demiştir ki: “Tevhid imanı gerektirir. İmanı olmayanın tevhidi de yoktur. İman da dini gerektirir. Dini olmayanın da imanı ve tevhidi yoktur. Din ise, edebi gerektirir. Şu hâlde edebi olmayanın; gerçek mânada dini, imanı ve tevhidi yoktur.” Sûfilerden birisi demiştir ki: “Zâhiren ve bâtınen edebe sarıl. Zâhirî edeblerden birini kötü yapan kimse, zâhiren cezalandırılır. Bâtınî edeblerden birini kötü yapan kimse de bâtınen (İlâhî feyizden mahrum bırakılarak) cezalandırılır.” Ebû Ali ed-Dakkâk’ın kölesi demiştir ki: “Parlak bir oğlana bakmıştım. Ed- Dakkâk, beni ona bakarken gördü ve: “Seneler sonra da olsa, bunun cezasını görürsün.” dedi. Gerçekten yirmi sene sonra, ezberimdeki Kur’an’dan mahrum bırakılarak (o nefsânî bakışımın) cezasını gördüm.” Seriyy es-Sakatî şöyle anlatmıştır: “Bir gece, her zaman kıldığım namazlarımı kılmış ve mihrapta şöyle bir uzanmıştım. O anda bana: “Ya Seriyy! Bu şekilde meliklerle mi oturuyorsun?” diye nidâ edildi. Hemen ayaklarımı topladım ve: “Senin izzetine yemin olsun ki; bir daha ayaklarımı uzatmayacağım!” dedim.
275- (Tirmizî, Birr, 33; Ahmed, Müsned, I, 96, 102.) 276- (Tirmizî, Birr, 33, Ahmed, Müsned, III, 4I2; Hâkim, Müstedrek, IV, 263.) 277- (Beyhakî, Şuabu’l-imân, VI, 402; Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, No: 3746))
Seriyy es-Sakatî’nin yeğeni Cüneyd el-Bağdâdî demiştir ki: “Hazret, bundan sonra altmış sene yaşadı; gece olsun gündüz olsun, (edebe ve hâline uymayan bir şekilde) hiç ayağını uzatmadı.” Abdullah b. Mübârek demiştir ki: “Kim edebleri hafife alırsa, sünnetlerden mahrum bırakılarak cezalandırılır. Sünnetleri hafife alan farzlardan mahrum bırakılarak, farzları hafife alan da marifetten mahrum bırakılarak cezalandırılır.” Seriyy es-Sakatî’ye sabır hakkında bir mesele soruldu. O da anlatmaya başladı. O anda, bir akrep ayağına yanaşarak iğnesini batırmaya çalışyordu. Etrafındakiler: “Onu kovmayacak mısın?” dediklerinde; Hazret: “Ben bir hâl anlatırken, bahsettiğim (ve bildiğim) şeye muhâlefetten Allah’tan utanırım.” demiştir. Peygamber (a.s), bir hadislerinde: “Yeryüzü bana dürüldü; doğusu ve batısı gösterildi."278 buyurmuş, edebinden dolayı: “Ben gördüm!” dememiştir. Enes b. Mâlik (r.a), demiştir ki: “Ameldeki edeb, onun kabulünün alâmetidir.” İbnu Atâ ise: “Edeb; iyi ve güzel olan şeyler içinde bulunmaktır.” demiş, kendisine: “Bu ne demektir, nasıl olur?” diye sorulunca: “Allah Teâlâ’ya karşı gizli ve açıkta edeble kulluk etmektir. Bu haldeyken, her ne kadar sen, acemi olsan da “edib” olursun demiş ve şu mânadaki şiiri okumuştur: Sen konuştuğun zaman, gelir bütün güzellikler. Hem susacak olsan bile; doğar yine aynı şeyler. Ebû Muhammed el-Cerîrî demiştir ki: “Yirmi yıldan beridir halvette, ayaklarımı uzatmadım. Çünkü Allah’a karşı güzel edeb içinde olmak, daha güzel ve daha evlâdır.” Ebû Ali ed-Dakkâk demiştir ki: “Edebi terk etmek, kovulmayı gerektirir. İçerde huzurda edebsizlik yapan kapıya itilir; kapıda edebsizlik eden de hayvanların hizmetine gönderilir.”