Bütün edebler, Rasûlullah Efendimiz’ den (s.a.v) alınıp öğrenilir. Çünkü Efendimiz (sav), zâhiren ve bâtınen bütün edeplerin kaynağıdır. Allahu Teâlâ, O’nun huzûr-u ilâhiyedeki güzel edebini şu âyetiyle haber vermektedir: “(Huzur-ı İlâhiye) onun gözü kaymadı, haddi de aşmadı.” (Necm (53), I7.)
278- (Müslim, Fiten, I9; Ebû Dâvud, Fiten, I, Tirmizî, Fiten, I4; İbnu Mâce, Fiten, 9; Ahmed, Müsned, V. 278.)
Bu, sâdece Rasûlullah (a.s) ’a tahsis ve nasib edilmiş; çok ince bir edebtir. Allahu Teâlâ, onun mübârek kalbinin, (Hakk’a) yönelme ve (mâsivâdan) yüz çevirme hususundaki itidâlini haber vermiştir. Efendimiz (a.s), Allah’tan gayri şeylerden yüz çevirerek, tamâmen Bâri Teâlâ’ya yönelmiş, yerleri, bütün hazlarıyla dünyâyı, semâları, bütün lezzetleriyle âhireti geride bırakmış, yüz çevirdiği şeylere bir daha dönüp bakmamış; elinden çıkarttığı şeylere karşı kendisinde bir esef ve hasret de görülmemiştir. Allahu Teâlâ, bu hâle işaret olarak şöyle buyurmuştur: ‘‘Elinizden gidene üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiklerine de güvenip sevinmeyesiniz diye, (her şey takdir-i ilâhİyede tesbit edilmiştir.)” (Hadid (57), 23.) Bu âyette anlatılan ahlâk, her mü’min için geçerlidir. “O’nun gözü kaymadı” âyeti ise; bu umûmî hitabın ötesinde, özel olarak Rasûlullah (as)’ın hâlini haber vermektedir. “Gözü (başka şeye) kaymadı.” ifadesi; Rasûlullah’ın (sav) iki hâlini birden nazara vermektedir: Birisi; mâsivadan yüz çevirmesi, diğeri de Zât-ı Bâri’ye yönelmesidir. Efendimiz (a.s), “Kâbe Kevseyn” makâmında, kendisine gelen mânevî vâridatı kalbi ve rûhuyla almış, sonra da Allah Teâlâ’dan hayâ ederek, heybet ve celâli karşısında, edeble gözlerini önüne eğmiş, kendisine ihsân edilen bunca nimetler karşısında, taşkınlık yapmasın diye nefsini fakr ve zillet elbisesine bürümüştür. Çünkü, kendisini bolluk ve genişlik içinde görünce taşkınlık etmek, nefsin bir sıfatıdır . Allahu Teâlâ, bu duruma işâreten: "Doğrusu insan, kendisini müstağni görmekle, azgınlık edip haddi aşar." (Alak (96), 6-7.) buyurmuştur. Ayrıca nefis, İlâhî mevhibelerin rûh ve kalbe gelişi ânında, onları gizlice dinlemek ve o arada kendi hesabına bazı şeyler çalmak ister. İlâhî lütuflardan azıcık bir şey elde edince de kendini yeterli görüp, haddi aşar. Haddi aşması, onu, ileri derecede serbestliğe götürür. Bu hâl ise, İlâhî lütufların daha fazla gelmesini engeller. Nefsin elde ettiği manevi nimetler karşısında taşkınlık yapması, kabının dar ve gücünüzün az oluşundan dolayı, İlâhî ihsanları taşıyamamasından ileri gelmektedir. “Gözü başka yana kaymadı.” âyet-i kerimesinin ifâde ettiği iki hâl, yani, başka tarafa bakmamak ve haddi aşmamak halleri Efendimiz’ de tam olarak gerçekleşmiş, fakat Hz. Musa’da (a.s) birisi gerçekleşmiştir. Hz. Mûsa’nın (a.s) da İlâhî huzûra kabulde, gözü başka yana kaymadı; güzel edebe büründü ve haddini bildi. Fakat, kalbi ve ruhu İlâhî ihsanlarla dolunca, nefsi, gelen vâridata gizlice kulak verip (kendi adına) pay ve hazzına göz dikti. O andaki mânevî hazdan payını alınca; kendini müstağni (zengin ve yeterli) gördü. Gelen vâridat onu tamamen doldurup kapasitesini aşınca, aşırı sevinçten haddi aşarak: “Rabbim! Cemâlini bana göster de sana bakayım!” (A’raf (7), 143.) dedi; fakat, bu talebi kabul edilmedi ve daha fazlasını elde edeceği sahaya serbest bırakılmadı. Böylece Habib (Hz. Muhammed) ile, Kelîmullah (Hz. Mûsâ) arasındaki fark ortaya çıkmış oldu. Bu anlattığımız hâl, kurbiyyet ehli ve yüksek hâl sahibi kimseler için çok ince bir noktadır. Her kabz (mânevî tutulma, kalbî tıkanma) hâlinde, bir cezâ söz konusudur. Çünkü kabz hâli, ihsân kapısını kapatır. Bast hâlindeki ifrât ise, kabz ile cezâlandırmayı gerektirir. İnsan, bast hâlinde itidal üzere olsaydı, kabz ile cezâ gerekli olmazdı. Bast hâlindeki itidâl, gelen mânevi lütufları rûh ve kalbde durdurup, nefse
geçirmemektir. İlâhî ihsanları kalp ve rûh üzerinde durdurmak da yukarıda zikrettiğimiz şekilde; Rasulullah’ın (s.a.v) yaptığı gibi, nefsi tamamen zillet ve inkisara büründürmekle mümkün olur. Bu, Allah’tan yine Allah’a kaçmaktır. Bu da edebin en yüksek noktasıdır ki; Rasûlullah (a.s) o edeble, Mi’rac gecesi İlâhî huzurda kabul görmüş, kabz hâliyle karşılaşmamış, üzerine İlâhî ihsanlar artarak akmış ve bu edeb içinde “Kâbe-Kavseyn” makâmına ulaşmıştır. Ebu’l-Abbas İbnu Atâ’nın: “O’nun gözü başka tarafa kaymadı, haddi de aşmadı.” âyeti celilesi hakkındaki yaptığı açıklama da bizim yaptığımız bu izaha benzemektedir. O, demiştir ki: “Efendimiz (a.s), Allahu Teâlâ’yı bir şaşkınlık ve taşkınlık içinde görmedi. Bilakis bütün âzalarının îtidâl ve sükûnetiyle (sahih bir müşhâhade ile) gördü.” Sehl b. Abdullah et-Tüsterî demiştir ki: “Rasûlullah (a.s), nefsinin gördüğüne ve müşâhede ettiğine kanmadı; tamamen, Rabbini müşâhadeye yönelerek, o mahalde bulunması gereken sıfatlardan kendisine zâhir olanları müşâhade ediyordu.” Sehl b. Abdullah’ın bu sözü, bizim kısaca, işaretlerle açıklamaya çalıştıklarımızla uygunluk arz etmektedir. Bunu, Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî’nin, bize, icâzet yoluyla, Muhammed el-Cerîrî’den naklettiği şu söz de desteklemektedir. O, demiştir ki: “Kulun, kendisini Allahu Teâlâ’dan alıkoyan şeylerin ilmini elde etmeye koşması, Hakk’a ulaşmasına bir vesiledir. Çizilen sınırda durmak, bir kurtuluştur. Kurbiyyet ilminden hâsıl olan heybet-i İlâhî karşında (yine) Mevlâ’ya sığınmak bir vuslattır; o durumda cevap kapısını kapamak bir ganimettir. Huzûr-ı ilâhiyede yapılan hitapları duymak için, diğer zamanlarda yaptığı gibi sebeplere sarılmak gereksiz bir zorlamadır. O huzurda elde ettiği ilmi kaybedeceğinden korkmak bir kusurdur. Asıl kaynağından aldığı ve anladığı şeyi, kulakla dinlemeye çalışmak, bir nev’i uzaklıktır. Hakk’la mülâkî olduğunda selam beklemek bir cüret; ünsiyet hâlinde sevinip gevşemek bir aldanmadır.” Bütün bunlar, ehli için, huzûr-ı ilâhiyede dikkat edilmesi lâzım gelen edeblerdir. Allahu Teâlâ’nın: “Gözü kaymadı, haddi de aşmadı.” kavl-i şerifinin, yukarıda anlatılanın dışında daha ince bir mânası vardır ki, onlar da şudur: “Onun gözü kaymadı.” çünkü baş gözü, basiretinden geri kalıp da ona ulaşamama durumu olmadı. “Haddi de aşmadı.” yani; Rasulullah’ın (s.a.v) gözü, basiretini ileri geçmedi ki, haddine tecâvüz etmiş ve makâmını geçmiş olsun. Bilakis, gözü basiretiyle, zâhiri bâtınıyla, kalbi kalıbıyla, nazarı kademiyle aynı istikâmet ve çizgide oldu. Nazarının kademin önüne geçmesi (yani; insanın hâl olarak bulunduğu makâmın ötelerine bakıp oralardan bahsetmesi); sınırı aşmak ve bir nev’i taşkınlık yapmaktır. Burada anlatılan nazardan maksat, ilimdir; kademden maksat da kalıbın hâlidir. Demek ki; Rasulullah’ın (s.a.v) ilmi, hâl olarak vücuduyla bulunduğu makâmdan öte geçmemiştir ki, bir taşkınlık olsun. (Vücûd-ı pâkileriyle içinde oldukları) hâli de ilmiyle ulaştığı noktadan geri kalmamıştır ki bir kusur olsun. O’nun bütün halleri bir itidal ve uyum içinde olunca; kalbi kalıbı gibi, kalıbı da kalp-i şerifleri gibi; zâhiri bâtını, bâtını da zâhiri gibi, baş gözü basireti, basireti de baş gözü gibi olmuştur. Böylece, nazarının ve ilminin ulaştığı noktaya kadem ve hâliyle de ulaşıp beraber olmuştur. Bu anlatılan manadan dolayı, O’nun içindeki nûr ve mânevi hâli, zâhirine aksetti; kendisine Mi’rac gecesinde, nazarının ulaştığı yere aynı anda adımıyla ulaşabilen “Burak” isimli bir hayvan getirildi. Burak; nazarının ulaştığı yere, aynı anda kademiyle de ayak basıyordu. Bu durum, mi’rac hadisinde anlatılmaktadır. Sanki Burak, kalıbıyla,
Rasulullah’ın (s.a.v) hâlini temsil ediyor; manevi hâlinin kuvvetinden dolayı, onun sıfatlarını taşıyordu. Resûlullah (s.a.v), mi’râc hadisinde, bazı peygamberlerin bulundukları makâmlara da işarette bulunmuştur. Rasulullah’ın (s.a.v), her bir semâda bazı nebileri görmüş olması; onların, kendisinin durumundan ve derecesinden gerilerde kaldıklarını göstermektedir. Meselâ; Rasûlullah (a.s), Hz. Mûsâ’yı semâların birinde gördü. (Rasûlullah (a.s.), Hz. Mûsâ’yı 6. kat semâda görmüş ve görüşmüştür. (Bkz: Ali Nâsıf, et-Tac, III, 259.)) Böyle, semâların birisinde kalan (ve semâların ötesine, huzûr-ı Bâri’ye ulaşamayan) bir kimsenin: “Rabbim! Cemâlini göster de, sana bakayım!” demesi, onun nazarının kademini ileri geçmesi anlamına gelir. Aynı zamanda bu, kademinin (yani içinde bulunduğu hâlinin de) nazarından (yani ilminden) geri kalması demektir. Bu durum; “Gözü başka tarafa kaymadı, haddi de aşmadı.” âyetinde anlatılan; başka tarafa kaymama ve haddi aşmama hallerinden birisinin' hakikatine ulaşamayarak, o huzurdaki edebin ihlâl edilmesi demektir. Rasûlullah (a.s) bu edebe son derece dikkat etmiş; hayâ ve tavâzu örtüsü içinde, kademine bakarak ve nazar ettiği noktaya basarak yükseltilip götürülmüştür. Eğer Efendimiz (a.s), hayâ ve tavâzu örtüsünden çıkıp, kademinin sınırını aşarak, nazarıyla ötelere bakacak olsaydı; diğer peygamberlerde olduğu gibi, o da semâların birinde takılıp kalırdı. Fakat Rasûlullah (a.s), hiçbir zaman, hâlinin edebini koruyan tevâzu örtüsünden çıkmamıştır. İşte böylece, bu hâlde, bütün semâların perdelerini yarıp geçmiş, kendisine en güzel kurbiyyet halleri verilmiş ve Cenâb-ı Hakk ile arasındaki perdeler bir bir açılmıştır. Nihayet, “Gözü başka yana kaymadı, haddi de aşmadı.” âyetinde anlatılan hâl ve istikâmet içinde, bir şimşek hızıyla, İlâhî vuslat makâmına ulaşmıştır. Bu da edebin en güzeli ve ulaşılacak noktaların en yükseğidir. Ebû Muhammed b. Ruveym’e: “Hakk yolcusunun edebi sorulunca: “Düşüncesi, ayağını (içinde olduğu hâli) öne geçmez. Kalbi (hâl ve makâm olarak) nerede ise, durağı orasıdır.” demiştir. İbnu Abbas (r.a) naklediyor: Rasûlullah (a.s): “Rabbim! Cemâlini bana göster de sana bakayım.” (A’raf (7), 143.) Âyetini okuyarak şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ, Mûsâ’ya buyurdu ki: “Ya Mûsâ! Beni (dünyada) gören diri ölür, yaş kurur, kuru parçalanır. Beni ancak, gözleri ölmeyen ve cesetleri çürümeyen Cennet ehli, Cennette görür.”279 Huzur-u ilâhiyedeki edeblerden birisi de Şiblî’nin belirttiği gibi; Cenâb-ı Hakk ile beraberken, edebi terk edip, söz ve istekte ileri gitmemektir. Bu, her hâl ve zamana değil, bazı durumlara (ve şahıslara) âittir. Her zaman mutlaka böyle olacak denemez. Çünkü Allahu Teâlâ bize, kendisine duâ edip, ihtiyaçlarımızı istememizi emretmiştir. Huzûr-i ilâhiyede konuşmaktan çekinmek, ancak, Hz. Mûsâ’nın (a.s) yaptığı gibi olur. O, Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda, dünyevî ihtiyaçlarını isteme hususunda ileri gitmekten kendini menetmişti. Nihâyet Allahu Teâlâ, onu kurbiyyet makâmına yükseltti. Kendisine rahat hareket etmesi için izin verip: “Hamuruna katacağın tuzuna varıncaya kadar her şeyini benden iste!” buyurdu. Hz. Mûsâ da (as) kendisine bu genişlik verilince, rahatlayıp: “Rabbim, bana indireceğin (vereceğin) her hayra muhtacım. ” (Kasas (28), 24.) demiştir.
279- (Ebû Nuaym, Hilye, X, 235; Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, İli, 544.)
Çünkü O, önceleri Allahu Teâlâ’dan sâdece âhiret ihtiyaçlarını istiyor; dünya ihtiyaçlarını çok basit gördüğü için, huzûr-ı ilâhiyede onların zikredilmesini uygun görmüyordu. (Ancak sonra, her şeyini o huzurda arz edecek bir kurbiyyet ve genişliğe ulaşmıştır). Buna yaşadığımız âlemden şöyle bir örnek verebiliriz: Büyük bir padişahtan ancak, büyüklüğüne yakışır kıymetli şeyler istenir. O huzurda, basit şeyleri taleb etmekten çekinilir. Aradaki haşmet perdesi kalkıp insan, padişaha yakın olur ve onun yanında özel bir makâm elde ederse; artık bundan sonra, kıymetli şeyleri istediği gibi, basit şeyleri de isteyebilir. Zunnûn el-Mısrî demiştir ki: “Arifin edebi, her edebin üstündedir. Çünkü onun asıl tanıdığı, kalbini edeblendiren Allahu Teâlâ’dır.” Sûfilerden birisi demiştir ki: “Hakk Sübhânehü ve Teâlâ der ki: “İsim ve sıfatlarımın tecellileri ile hizmetime bağladığım kimseye edeb de veririm. Kendisine, zâtımın hakikati keşfolan kimseyi ise (nûrumla) yakar, (beşerî hislerini) yok ederim. Artık sen hangisini istersen onu seç; edeb yahut yanmak!” Bu sözden şunu da anlayabiliriz: Kulda, İlâhî isim ve sıfat tecellilerinin olması, onda, beşerî özellikler ve nefsânî hazlar bulunduğu için, edebi gerekli kılar. Yüce zâtının nûrunun parlamasıyla ise, bütün beşerî eser ve hisler o nurlar içinde kaybolup gider. Burada yok etmenin mânası; kulda fenâ hâlinin gerçekleşmesidir. Bu da son gayedir. Ebû Ali ed-Dekkâk: “Eyyûb’u hatırla ki; o, Rabbine şöyle duâ etmişti: Şüphesiz bana hastalık isâbet etti. Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin.” (Enbiyâ (21), 83.) âyeti hakkında, Hz. Eyyûb’un durumu için demiştir ki: “Hz. Eyyûb (a.s), hasta olduğunu söyledi, fakat: “Bana acı!” demedi. Sâdece, edeben: “Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin.” dedi. Hz. İsâ (a.s) da huzur-ı ilâhiyedeki edebe dikkat ederek: ‘‘Eğer onların bana isnad ettiklerini söylemişsem, onu sen bilirsin.” (Maide (5),116.) demiş, “ben öyle birşey söylemedim.” dememiştir. Ebû Nasr es-Sarrâc, demiştir ki: “Din ehlinden havass tabakasının edebi; kalblerin temizliği, sırları gözetme, ahidlere vefâ, vakti ve vakit içindeki hâlini muhafaza, gönle gelen havâtır ve Hakk’tan alıkoyan düşüncelere fazla iltifat etmeme, için ve dışın bir olması, İlâhî huzurda, kurbiyyet makamlarında ve Cenâb-ı Hakk’tan bir şey taleb anında güzel edebe dikkat edilmesi gibi hususlardır.” Edeb iki çeşittir: Birisi sözün edebi, diğeri de amelin edebidir. Fiillerindeki edeble Allah Teâlâ’ya yakınlık sağlayan kimseye, Allah kalblerin sevgisini ihsân eder.” Abdullah b. Mübârek demiştir ki: “Bizler, ilimden daha çok, az da olsa edebe muhtacız.” Ârif için edeb, mânevî yola ilk girenin tevbesi yerindedir. Ebû Hüseyin Nûrî demiştir ki: “Vaktinin gerektirdiği edebi korumayana, o vakit, bir gazap vesilesi olur.” Zunnûn el-Mısrî de: “Mürid, edeb dâiresinden çıktığı zaman, geldiği yere, yani eski hâline geri döner.” demiştir. İbnu Mübârek bir başka sözünde şöyle demiştir: “Edeb hakkında insanlar çok söz söyledi. Biz de diyoruz ki edeb, nefsi tanımaktır.” Bu söz, nefsin her türlü cehâlet ve edebsizliğin kaynağı olduğuna işâret etmektedir. Edeblerin terk edilmesi, cehalette bulanmaktan ileri gelmektedir. İnsan nefsini
tanıyınca: “Nefsini tanıyan, Rabbini tanır.” 280 hadisi mucibince, irfân nurunu elde eder. Bu nûr sâyesinde, nefis cehâletini (edebsiz hâl ve hareketlerini) ortaya çıkaramaz. Şayet nefiste, bu yönde bir kıpırdanma olsa; sâhibi onu, sağlam ilim kuvvetiyle ezip yok eder ve böylece edebi korumuş olur. Cenâb-ı Mevlâ’ya karşı edeblerini güzel yapan ve koruyan kimse, başkalarına karşı da çok güzel edeb sâhibi olur ve edebi en güzel şekilde korur.