Hırka giymek; mürşid ile mürid arasında bir bağlantı ve müridin nefsi ile kendi arasında mürşidinin hakemliğini kabul etmesidir. Şeriatta dünyevî bir maslahat ve iş için bir başkasının hakemliğine baş vurmak câiz olunca; güzel bir düşünce ve akideyle bir mürşidi, mânevî talep ve terbiyesinde hakem kabul eden sâlikin, buna alâmet olarak giydiği hırka nasıl inkâr edilebilir! Çünkü mürşid, onu irşâd edecek, kendisine hidayet yolunu gösterecek; mânevî halleri, nefsin âfetlerini, amellerin nasıl bozulduğunu, şeytanın kalbe giriş yollarını öğretecek bir kimsedir. Hırka giyen sâlik, nefsini böyle bir mürşide teslim eder, onun emir ve görüşlerine boyun eğer, her işinde onun tavsiyelerine göre hareket eder. Mürşid de onu manevi tasarrufuna aldığını göstermek için, kendisine hırka giydirir. Demek ki, hırka giymek; müridin işlerini mürşidine havale etmesinin ve iradesini ona teslim ederek onun hüküm ve tasarrufatı altına girmesinin bir alametidir. Bu, aynı zamanda, Allah ve Rasûlü’nün (sav) hükmü altına girmek olup; Ashâb-ı Kirâm’ın Rasûlullah (as) ile yaptıkları bey’at sünnetini de ihyâ etmektir. Ebû Zur’a, Ubâde b. Sâmit (ra)’in, bey’at konusunda şöyle dediğini haber vermiştir: “Biz, Rasûlullah (sav) Efendimize, darlıkta, genişlikte, sevinçli ve kederli hallerimizde her emrini dinleyip itaat etmek üzere, ehli olan birisi iş başına gelince, (hak üzere gittiği sürece) kendisiyle çekişmemeye, her nerede olursak olalım hakkı söylemeye ve Allah yolunda hiçbir kınayanın kınamasından korkmayacağımıza dâir bey’at ettik.” (Buhârî, Ahkâm, 43; Müslim, İmâre, 41-42; Nesâî, Bey’at, l-5) Bir mürşidin elinden hırka giymekte de bey’at mânası vardır. Hırka, mürşidin mânevî sohbetine girmenin birinci basamağıdır. Zaten bütün maksat da sohbet ve mürşidle hemhâl olmaktır. Çünkü, böyle bir sohbet sâyesinde, bütün hayırların müride gelmesi ümid edilir. Rivayet edildiğine göre; Ebû Yezid Beyâzıd el-Bistâmî şöyle demiştir: “Mürşidi olmayanın önderi şeytandır!”
Üstad Ebu’l-Kasım el-Kuşeyrî, mürşidi Ebû Ali ed-Dakkak’ın şöyle dediğini nakletmiştir: “Bir ağaç, kendisini bir diken ve bakanı olmaksızın kendi başına büyüdüğü zaman, yaprak verir fakat (güzel) meyve vermez.” Hazretin dediği gibi; böyle bir ağacın, vadi ve çöllerdeki ağaçlar gibi meyve vermesi mümkündür, fakat onun, bahçelerde özel yetiştirilen ağaçların meyvesi gibi tadı olmaz. Bir meyve ağacı, bulunduğu yerden başka bir yere nakledilirse hem meyvesi çok olur hem de tadı daha güzel olur. Çünkü üzerinde özel muamele yapılmış, ehli olan birisi tarafından ona emek verilmiştir. Bu itibarla şeriat, eğitilmiş köpekteki tâlim ve terbiyeyi dikkate alarak; eğitilmemiş köpeklerin tuttuğu avı helal görmezken, av için eğitilmiş köpeğin tuttuğu avın yenilmesini câiz görmüştür. Meşâyihten çoğunun şöyle dediğini işittim: “Bir kurtuluşa ereni görmeyen (nefis ve dünya sevgisinden) kurtulamaz.” Bizim için Rasûlullah (sav) Efendimizde güzel bir örnek vardır. Rasûlullah’ın ashâbı, bütün ilim ve edeblerini Efendimiz (sav)’den alıyordu. Nitekim, Sahâbe-i Kirâm’dan bazıları şöyle demişlerdir: “Rasûlullah (as) bize, helâda kazâ-i hâcet yapmasına varıncaya kadar, her şeyi öğretti.” 44 Sâdık ve samimi olan bir mürid, mürşidinin irade ve hükmü altına girip, sohbetiyle şereflenerek, onun edebiyle edeblenirse; lambanın kandilinden ışık aldığı gibi, mürşidin bâtınından müride, mânevî bir hâl ve feyiz geçer. Mürşidin sözleri müridin bâtınına sirâyet edip yerleşir ve müridin bâtınında emanet edilmiş en güzel hâllerden birisi olur. Böylece mürşidin hâli, müridin onunla sohbeti ve sözlerini can kulağı ile dinlemesi sebebiyle müridine intikal eder. Bu da ancak, nefsini mürşidin emrine râm etmiş, kendi iradesinden sıyrılmış, ihtiyârını terkle mürşidinde fâni olmuş bir mürid için meydana gelir. Sohbetenine girilen mürşidle sohbete giren mürid arasında, rûhî bağlılık ve fıtrî temizlik sâyesinde bir kaynaşma ve irtibat olur. Bu, İlâhî bir kaynaşmadır. Sonra mürid, kendi ihtiyarını terk edip mürşidinin beraberlik ve nezaretinde edeblene edeblene öyle bir noktaya gelir ki; mürşidi yanında irâdesini terketme noktasından, tamamen Allah’ın irâdesine tâbi ve teslim olmaya kadar yükselir. Artık mürşidinden alıp anladığı gibi, Allahu Teâlâ’dan da almaya başlar. Bütün bu hayırların başı; mürşidle sohbet ve onun emirlerine sımsıkı sarılmaktır. Hırka ise, bu işin başlangıcıdır. Şeyh Ebû Zur’a’nın, Ümmü Hâlid binti Hâlide’den rivâyet ettiği şu hadis, hırka giymenin sünnetten delili olmaktadır. Ümmü Hâlid (rah) demiştir ki: “Rasûlullah (sav) Efendimize üzerinde küçük siyah çizgiler bulunan bir elbise getirildi. Efendimiz (sav), etrafındakilere: “Bunu, kime giydireceğimi düşünüyorsunuz?” diye sordu. Oradakiler sükût ettiler. Allah Rasûlü (sav): “Bana Ümmü Hâlid’i getirin!” buyurdu. Beni kendisine götürdüler. Bana hırkayı kendi eliyle giydirerek, iki defa: “(Sıhhat ve âfiyet içinde) üzerinde eskisin, üzerinde paralansın!” diye iltifatta bulundu. Sonra, elbisenin üzerinde göze çarpan sarı ve kırmızı nakışlara bakarak:
44- (Müslim, Tahâret, 57-58; Ebû Dâvud, Tahâret, 4.)
“Ya Ümme Hâlid! Bu, çok güzel oldu!” buyurdu.” 45 Zamanımızdaki Meşayihin yaptığı usulde hırka giymenin, Rasûlullah (sav.) devrinde bulunmadığı açıktır. Ancak, belirli şekil ve usullerde hırka giyme, meşâyih tarafından “istihsan” yoluyla benimsenmiş ve faydalı bulunmuştur. Bunun aslı, az önce rivâyet ettiğimiz hadistir. Bunun bir diğer delili ve dayanağı da yukarıda zikrettiğimiz; mürşidi (nefsi üzerinde) hakem kabul edip kendisine bey’at etme hâdisesidir ki bunu temsilen hırka giydirilmektedir. Hem, halkı Hakk a dâvet hususunda Rasûlullah (as) Efendimize uymak gibi, hangi iktidâ ve ittibâ daha kâmil ve daha kuvvetlidir. Allahu Teâlâ, ezelî kelâmı Kur’an-ı Hakim’de, ümmetin her işinde Rasûlullah (as) Efendimizi hakem seçip, hükmüne teslimiyeti emretmiştir. Bir müridin, mürşidini her işinde hakem seçip hükmüne râm olması da işte bu İlâhî emri ve Hz. Peygamber’in sünnetini ihya etmektir. Allahu Teâlâ buyurmuştur ki: “Hayır! Rabbin hakkı için, onlar, aralarındaki anlaşamadıkları işlerde, seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir darlık duymadan tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe, iman etmiş olamazlar.” (Nisa (4), 65.) Bu âyet-i kerimenin nuzül sebebi şudur: “Hz. Peygamber (sav)’in halasının oğlu Zübeyr b. Avvam ile Ensar’dan bir zat, Hirre’deki bir su yolunda anlaşmazlığa düştüler ve durumu Rasûlullah (as)’a arz ettiler. İkisi, bu su ile hurma ağaçlarını suluyorlardı. Rasûlullah (as), Zübeyr b. Avvam’a: “Zübeyr! Önce sen sula, sonra da suyu komşuna bırak.” buyurdu. Bunu duyan adam kızdı. Ve: “Rasûlullah, halasının oğlunun lehine hüküm verdi.” diye serzenişte bulundu. Bunun üzerine Allahu Teâlâ, Rasûlullah (as)’a karşı nasıl davranılacağını bildiren yukarıdaki âyet-i kerimeyi indirdi. 46 Allahu Teâlâ, iman için âyette Hz. Rasûlullah’ın emrine teslimiyeti şart koştu ki; bu, zâhirî boyun eğiştir. Bunun yanında, verilen hükme hiçbir iç sıkıntısının (ve tepkisinin) bulunmamasını da istedi ki, bu da bâtınî teslimiyettir. Bir mürşidi kendisine terbiyeci ve işlerinde hakem seçen her müride, mürşidine karşı hem zahiri hem de batini teslimiyet, şarttır. Mürşidin eliyle hırka giymek; onun bütün tasarruflarında, müridin bâtınında doğacak şüpheleri ortadan kaldırır ve şeyhlere karşı itirazdan sakındırır. Çünkü mürşide itiraz, müridler için, öldürücü zehir gibidir. Mürşidine bâtinen itiraz edip de kurtuluşa eren, yok denecek kadar azdır. Mürid, mürşidinin kendisine müşkil ve anlaşılmaz gelen bütün işlerinde, Hz. Mûsâ (as) ile Hz. Hızır (as) arasında geçen kıssayı hatırlamalı, orada Hızır aleyhisselâmdan, Hz. Mûsâ’nın, ilk anda kabul etmeyip itiraz ettiği pek çok işin nasıl meydana geldiğini, sonra işin iç yüzü açıklanınca, yapılan işlerdeki doğruluğun nasıl ortaya çıktığını düşünmelidir. (Bu kıssa, Kur’an-ı Kerim’de “Kehf” sûresinde 50-83. âyetleri arasında anlatılmaktadır.) Mürid de mürşidinden meydana gelen ve iç yüzünü anlayamadığı müşkil meselelerde, mürşidinin o işi, onun doğruluğunu gösteren bir delil ve ilme göre yaptığını bilmesi gerekir.
45- (Buhârî, Libas, 22-23; Ebû Dâvud, Libas, 2.) 46- (Bkz. Buhârî, Şürb, 6,7,8; Tirmizî, Hukkâm, 36; Ebû Dâvud, Akdiye, 3I.)
Hırka giydirmede (inâbe, tarikât, tevbe vermede) mürşidin eli, Hz. Rasûlullah (as)’ın eli yerine geçer. Müridin mürşidine teslim olması, Allah ve Rasûlüne teslim olmak demektir. Nitekim Allahu Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur: “Gerçekten, sana bey’at edenler, ancak Allah’a (teslim olup) bey’at etmiş olurlar. Allah’ın eli onların elleri üstündedir. Kim (seninle yaptığı) ahdini bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de ahdine vefâ gösterirse, Allah ona büyük bir ecir ve karşılık verecektir.” (Fetih (48), I0.) Mürşid, hırkanın (ve inâbenin) şartlarını yerine getireceğine ve edeblerine riâyet edeceğine dâir, müridinden söz alır. Ona bunun gerektirdiği hak ve sorumlulukları öğretir. Bu durumda mürşid; müridin önünde duran ve müridin kendisine bakarak Allahu Teâlâ’nın isteklerini ve Rasûlullah (as)’ın râzı olduğu şeyleri anlamaya çalıştığı bir sûret (ayna) olmaktadır. Mürid, mürşidini, Allahu Teâlâ’nın kendi katına ulaştırmak için önüne açtığı bir kapı olarak görmeli, İlâhî huzura oradan girilip çıkılacağına inanmalı, bütün dünyevî ve uhrevî mühim işlerini, dertlerini mürşidine getirmeli, onun hallettiği bütün şeyleri, Kerim olan Allah Teâlâ’ya arz ederek ve O’ndan İlahî bir bilgi ve destek alarak hallettiğine itikat etmelidir. Mürid bir derdi için mürşide danıştığı gibi, mürşid de o meselenin hallini Allahu Teâlâya danışır. Mürşid için Allah katında uyku ve uyanıklık hâlinde açık tutulan bir özel konuşma kapısı vardır. Demek ki; mürşid, müridin işlerinde kendi hevâsıyla tasarrufta bulunmaz. Çünkü, mürid onun yanında Allahu Teâlâ’nın bir emânetidir. O, kendi ihtiyaçları, dinî ve dünyevî mühim işleri için Allah’tan yardım istediği gibi, müridi için de yardım ister. Allahu Teâlâ: “Allah bir İnsanla ancak, vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder.’’ (Şûra (42), 5I.) âyetiyle, kullarıyla nasıl konuşacağını beyan etmiştir. Bunlardan, “elçi gönderme” ve “vahiy etme” şekli peygamberlere hastır. İlhâm, gizlice bildirme, uykuda veya başka bir yolla perde arkasından konuşma ise, mürşidlere ve ilimde yüksek payeye ulaşmış havassa âittir. Bil ki; müridler için mürşidin yanında bir süt emme dönemi, bir de sütten kesilme zamanı vardır. Mânevî doğumun açıklanması daha önce anlatılmıştır. Süt emme dönemi; mürşidin sohbetine ve terbiyesine devam etme dönemidir. Bunun ne kadar süreceğini mürşidi bilir. Mürid için, mürşidinin izni olmaksızın sohbet ve mânevî terbiyeden ayrılması doğru değildir. Ancak mürşidinin izni ile ayrılabilir. Allahu Teâlâ, bu tür izin hususunda ümmete edeb öğretmek için buyurmuştur ki: “Mü’minler ancak, Allah ve Rasûlüne iman edenlerdir. Onlar peygamberle beraber bir iş üzerinde bulundukları zaman, ondan izin almaksızın ayrılıp gitmezler. Ey Rasülüm! Senden izin isteyenler, Allah ve Rasülüne hakkıyla iman etmiş olanlardır. O halde, bazı işleri için senden izin istedikleri vakit, sen de onlardan dilediğin kimseye izin ver ve onlar için Allah’tan mağfiret iste. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır.” (Nûr (24), 62.) Acaba hangi topluca yapılan bir iş, din ve mânevî terbiye işinden daha büyük olabilir. Bu yüzden mürşid, müride ancak, onun kendisinden ayrılma vaktinin geldiğini ve onun nefsini tek başına idare etmeye güç yetireceğini bildikten sonra, kendisinden ayrılmasına müsâde eder. Müridin kendi başına istiklâli ise; artık (Cenâb-ı Hakk’tan mânevî ilim ve ilham alıp) anlama kapısının kendisine açılmasıyla başlar. Mürid, ihtiyaç ve mühim işleri Allahu Teâlâ’ya arz edebilme ve O’nun tarif ve tenbihatlarına göre çözüp, murâd-ı ilâhiyeyi anlama rütbesine ulaştığı zaman, artık mürşidinden ayrılma
vakti gelmiştir. Mürşidinden ayrılma vakti gelmeden kendiliğinden ayrılırsa; önüne, dünyaya dönme, hevâsına tâbi olma gibi, vaktinden evvel sütten kesilen çocuğun maruz kalacağı sıkıntı ve engellere benzer mânialar çıkar ve onu zarara sokar. Burada şunu da hatırlatalım ki; mürşid-i kâmillerin sohbet ve mânevî terbiyelerinde devamlı kalıp kemâle ermek, hakiki müridlerin işidir. Hakiki mürid; irâde hırkasını giyen kimse demektir. Bil ki; hırka giyip mânevî terbiyeye girmek iki türlü olur: İrâde hırkası. (İrâdeyi mürşide teslim edip, gerçek mürid olma) Teberrük (bereketlenme) hırkası. Meşayihin, müridlerinden istedikleri asıl şey; irâde hırkasını giymeleri ve hakikaten mürid olmalarıdır. Tebürrük için hırka giymek ise, irâde hırkasına bir benzeyişten ibârettir. Şu hâlde; irâde hırkasını hakiki müridler, teberrük hırkası da müteşebbihler (onlara benzemeye çalışanlar) giyerler. Teberrük hırkasını giymede de hayır vardır. Çünkü bu kimse: “Kim bir kavme benzerse o da onlardan sayılır.” (Ebû Dâvud, Libas, 4; Ahmed, Müsned, II, 50.) hadisinin hükmüne girmektedir. Hırka giyip mürşid-i kâmilin mânevî terbiyesine girmenin sırrı ve hakikati şudur: Niyetinde samimi olan sâdık tâlib, mürşidinin mânevî sohbet ve terbiyesine girip nefsini ona teslim ettiği ve her hâliyle babasına muhtaç küçük çocuk gibi, onun elinden tuttuğu zaman; mürşidi, Cenâbı- Hakk’a karşı sadâkati ve güzel istikâmeti sâyesinde elde ettiği mânevî ilim ve feyizle onu yetiştirir ve terbiye eder. Mürşid-i kâmilin, derin ve keskin basiretiyle, müridlerin bâtınlarına vâkıf olma ve tasarruf etme yetkisi vardır. Bazen mürid, dünyaya değer vermeyen, zâhid gibi görünen kimselerin giydiği sert ve kalın elbiseler giyer. Böyle bir giyimde, kendini zâhidlerden gösterme arzusu gizli olabilir. Bu durumda müride en zor gelen şey; zengin, nimet sâhibi kimselerin giydiği gibi giyinmektir. Nefsin, kendi arzusuyla özel bir elbise çeşidi seçmesinde, onun uzunluk, kısalık, sertlik veya yumuşaklık gibi özelliklerindeki tercihinde kendi hevâ ve ihtiyarı vardır. Mürşid ise, müridine, içindeki bu tür düşünce ve hevesleri kırmak için uygun bir elbise giydirir. Bazen mürid, güzel bir elbise veya nefsinin zorlamasıyla âdet edindiği bir elbise giyebilir. Mürşid ise; ona, kendisini nefsânî âdet ve heveslerinden kurtaracak bir elbise giydirir. Mürşidin giyim kuşamdaki hareket tarzı ve tasarrufu, yeme içmedeki tasarrufu gibidir. O, mürid için en faydalı olanı seçer ve emreder. Onun oruç tutmasında veya yemesinde, dinî hayatı ile ilgili konularda, mânevî hayatı için gerekli gördüğü, nâfile ibâdet, Kur’an tilâveti, zikir, hizmet gibi hususlarda da uygun gördüğü şekilde tasarrufta bulunur. Müridini çalışmaya yahut mânevî fethe yol açacak sülûke veya bunların dışındaki işlere sevk etmesi de bu tasarruf ve takibin içine girmektedir. Mürşidin, müridlerin bâtınî hâl ve durumlarına, zahiri kâbiliyet ve istidatlarına vâkıf olma gücü vardır. Böylece o, her müridine din ve dünyası için en hayırlı ve faydalı olanı emreder. İnsanların kâbiliyetleri değişik olduğu için; onları Hakk yoluna dâvet de farklı şekil ve derecelerde olmaktadır. Bu hâli, Allahu Teâlâ şöyle ifade buyurmuştur: “Rasûlüm! İnsanları Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et ve onlara karşı en güzel mücâdele şekliyle mücâdele yap.” (Nahl (16), 125) Hikmetle dâvet, İlâhî dâvette bir rütbedir. Öğüt ve güzel mücâdele de aynı şekilde özel bir usûl ve dâvet şeklidir. Hikmetle Hakk yoluna dâvet edilecek kimse, nasihatla çağrılmaz. Onun dâveti, ancak hikmetle güzel olur. Mürşid-i Kâmil, kimin nasıl irşâd
edileceğini, kimin ebrâr, kimin mukarrabûn usûl ve üslûbunda terbiye edilmesi gerektiğini bilir. Yine; kimin zikre, kimin nâfile namaza devam etmesi gerektiğini, kimin katı ve kalın, kimin güzel elbise giymede hevâsına uyduğunu bilir ve müride en uygun olanı tercih ederek, onu içine düştüğü kötü âdetlerinden ve nefsin darlığından kurtarır. Kendi irâde ve ihtiyarı ile ona en uygun elbiseyi giydirir, en faydalı yemeği yedirir. Özel hırka ve terbiye usulleriyle, müridin hevâ hastalığını tedâvi eder. Böylece onu, Mevlâsının rızâsına hazırlar. Gönlü Hakk’ın irâde ateşiyle tutuşan sâdık bir mürid, hidâyette, bir yılan veya akrep tarafından sokulup, kendini tedâvi edecek bir doktoru arayan kimse gibidir. Bu durum ve niyette olan bir mürid, kâmil bir mürşid ile karşılaştığı zaman; mürşid onun hâline vâkıf olduğu için, bâtınından ona karşı güzel yardım duygusu kabarır ve müridin bâtınında da o mürşide karşı, aralarında, Allah için, Allah yolunda ve Allah’ın tevfikiyle oluşan kalbî ülfet ve ruhlar âlemendeki ünsiyet sebebiyle, İlâhî bir muhabbet meydana gelir. Şu hâlde, bir müridin mürşidinin elinden giydiği hırka, ona, bu sâyede mürşidinin güzel mânevî yardımlarının geleceğini müjdeler ve mürid için Yusuf Aleyhisselam’ın gömleğinin Yâkub aleyhisselam üzerindeki hâl ve tesiri gibi tesir meydana getirir. Nakledildiğine göre; Hz. İbrahim (as), Nemrud tarafından ateşe atılırken elbisesi çıkarılarak çıplak bir şekilde ateşe fırlatıldı. O zaman Cebrâil (as.), cennet ipeklerinden yapılmış bir gömlek getirerek kendisine giydirdi. Bu gömlek Hz. İbrahim'in yanında kaldı. Kendisi vefat edince ona, oğlu Hz. İshak (as) vâris oldu. O da vefat edince, oğlu Hz. Yâkub (as)’a kaldı. Yâkub (as) gömleği bir sargı içine koyarak oğlu Yusuf’un boynuna astı. Hz. Yusuf, onu hiç yanından ayırmıyordu. Kardeşleri tarafından, çıplak olarak kuyuya atıldığı zaman, Cibril (as) gelip gömleği sargı içnden çıkardı ve kendisine giydirdi. İmam Mücâhid (rah) demiştir ki: “Yusuf (as), kendi gömleğinin Hz. Yakub’un âmâ gözlerini açamayacağını biliyordu. Ne var ki; elindeki gömlek, sıradan bir gömlek değil, Hz. İbrahim’e ait olan ve miras yoluyla babasına kadar gelen Cennet elbiselerinden bir elbise idi.” Mücâhid, bundan sonra, yukarıda anlattıklarımızı zikrederek, devamla şunları söylemiştir: “Cebrail (as) ona, üzerindeki gömleği babasına göndermesini emredip, onda Cennet kokusu bulunduğunu, onu üzerine koyan her hastanın ve sıkıntıya mübtelâ olanın sıhhat bulacağını haber verdi.”47 Mürşidin giydirdiği hırka da sâdık müride Cennet kokularını taşımaktadır. Çünkü onun sâyesinde Allahu Teâlâ ile sohbet etme ve beraber olma devleti gerçekleşmektedir. Mürid mürşid elinden hırka giyip tevbe etmeyi, Allahu Teâlâ’nın, kendisine bir inâyeti ve ihsanı olarak görmelidir. Teberrük için giyilen hırkaya gelince; sâhibi bununla, zâhiren veliler cemaatına benzeyerek onlarla bereketlenmeyi düşünmektedir. Bu kimseden, özel sohbet şartları istenmez; fakat, onun yerine, şeriatın edeblerini koruması, bereketlerine kavuşup edepleriyle edeblenmesi için sûfiler cemaatına katılması tavsiye edilir. Böylece o kimse, bu hâle devam ederek, irâde hırkasını giyip gerçek mürid olma durumuna gelecektir. Buna göre teberrük hırkasını isteyen herkes giyebilir. İrâde hırkasını ise, ancak bu yolda sadâkat ve rağbeti olan giyebilir, başkaları giyemez.
47- (İbnu Ebi Hâtim, Tefsiru’l-Kurâni’l-Azim, VII, 2196; Beğavi, Meâlimü’t-Tenzîl, IV, 275; ibnu Âdil el-Hanbelî, el-lübâb fi Ulûmi'l-Kitâb, XI, 207.)
Hırkada mavi rengin tercih edilmesi, meşâyıhın bunu güzel bulmasındandır. Eğer mürşid, mürid için başka bir rengi uygun bulmuş ise, kimsenin buna bir itiraz hakkı yoktur. Çünkü mürşidler, yaptıkları işlerde, içinde bulundukları vakit ve hâlin durumuna göre hüküm verirler. Bu sebeple mürşidimiz Ebu’n-Necip (rah.): “Hizmet ehli mürid, hizmete daha elverişli olması için, kısa kollu elbise giymelidir.” derdi. Mürşidin, müridine birçok defa hırka giydirmesi ve her defasında müride daha faydalı, nefsânî hevâ ve hislerini daha güzel terbiye edici renk ve çeşitleri seçmesi câizdir. Bunun için; daha fazla kir götürdüğünden ve sık sık yıkamaya ihtiyaç göstermediğinden, dervişlere, mavimsi hırka giydirmek tercih edilmiştir. Renk konusunda asıl mâna ve gaye budur. Bunun dışında, bu konuda söylenmiş pek çok söz vardır ki, onlar bir zorlama ve muhatabı iknâya yönelik sözlerden ibarettir. Esasında bu sözlerin din ve hakikat adına pek kıymetleri yoktur. Şeyh Sediduddin Ebu’l-Fahr el-Hemadânî’nin (rah.) şöyle dediğini işittim: “Bağdat’ta, Ebû Bekr eş-Şurutî’nin yanında bulunuyordum. Üzerinde kirli elbiseler bulunan bir derviş, zâviyesinden çıkarak yanımıza geldi. Dervişlerden birisi: “Elbiseni niçin temizlemiyorsun?” diye sordu, o da: “Ey kardeşim! Doğrusu yıkamaya vakit ayıramıyorum!” dedi. Şeyh Ebu’l- Fahr dedi ki: “Ben, o dervişin: “vakit ayıramıyorum!” sözündeki tatlılığı hâlâ unutamıyorum. Çünkü o, bu sözünde sâdık idi. Gerçekten de tâat ve hizmetten başını kaldırıp bu tür işlere vakit ayıracak durumda değildi. Ben onun sözünde, mânevî bir lezzet ve bereket buldum. Bu yüzden mürşidler, müridleri için renkli hırka ve elbiseyi tercih etmişlerdir. Çünkü onlar, bulundukları vakit içinde ayrı bir meşguliyet içindedirler. Bununla birlikte, mürşid müridine beyaz veya başka bir renkte elbise giydirdiğinde, bu onun güzel niyetine ve geniş ilmine hamledilir. Biz, Meşâyihten, hırka gibi özel bir elbise giymeyen ve hırka giydirmeksizin insanları irşâd eden kimseleri de gördük. Böyle bir kimseden de mânevî ilim ve edebler alınır. Selef-i sâlihinden pek çokları, hırkayı bilmezler ve müritlerine de giydirmezlerdi. Netice olarak, şunu diyebiliriz: Hırka gibi özel bir elbise giyen ve giydiren mürşidler, bunu güzel bir niyetle yapmaktadırlar. Ellerinde bu işin dinde güzel gören gösteren hükümler ve deliller vardır. Onu giymeyen ve giydirmeyen mürşid-i kâmillerin de kendilerine ait doğru görüş ve güzel maksatları vardır. Bütün mürşid-i kâmillerin tasarrufları, iyiye ve doğruya yorumlanmalı; onların her konuda muhakkak güzel bir niyet sâhibi oldukları kabul edilmelidir. Allahu Teâlâ, bizleri, onların güzel hâlleriyle şereflendirip ahlâklarıyla bereketlendirsin. İnşâallahu Teâlâ.