Ara
Menü

SÛFİLERİN GİYİM-KUŞAMDAKİ EDEBLERİ

2.561 kelime

Yemek, açlığı gidermek için nefsin bir ihtiyacı olduğu gibi, giyecek de vücudun sıcak ve soğuktan korunması için zarûri ihtiyaçlarındandır. Nefis, kendisine yetecek yiyeceğe kanaat etmeyip daha fazlasını ve güzelini istediği gibi, giyeceği şeylerin de çeşit çeşit olmasını arzular. Giyim-kuşam konusunda da nefsin birçok arzuları ve çeşitli ihtiyaçları vardır. Sûfi bu konuda nefsini, gerçek ilmin ortaya koyduğu ölçülere uymaya sevk eder. Sûfilerden birisine: “Elbisen yırtılmış!” dendiğinde: “Fakat o, helal parayla alındı.” demiş, “Hem de eski püskü!” dendiğinde ise: “Ama, temizdir!” karşılığını vermiştir. Demek ki; sâdık bir müridin elbise konusunda dikkat edeceği en önemli şey, onun helal yoldan elde edilmesidir. Çünkü, Rasûlullah (a.s), bir hadis-i şeriflerinde: “On dirheme alınan bir elbisenin, bir dirhemi haramdan olsa, Allahu Teâlâ, o kimsenin, farz ve nâfile (hiçbir} ibâdetini kabul etmez.”' Elbisenin helal olmasından sonra en önemli husus; onun temiz olmasıdır. Çünkü elbisenin temiz olması, namazın sıhhati için şarttır. Bu iki noktadan sonra dikkat edilecek husus ise; onun sıcak ve soğuğa karşı elverişli olmasıdır. Çünkü bunda nefsin maslahatı vardır. Bunlardan öte nefsin bütün istekleri, fuzûli ve halka gösterişten ibârettir. Halbuki sâdık bir mü’min, elbiseyi ancak Allah için giymelidir. Bunun ölçüsü; avret yerlerini örtecek bir elbisenin giyilmesidir. Yahut nefsi için giyebilir ki; bu da onu Sıcak ve soğuğa karşı koruyacak bir elbisedir. Anlatılır ki; Süfyan es-Sevrî, bir gün elbisesini (farkında olmadan) tersine giymiş olarak dışarı çıktı. Kendisine durum hatırlatılınca, onu çıkarıp değiştirmek istedi, sonra vazgeçti ve: “Onu Allah için giymiştim. Şimdi ise, ancak halk için değiştirmiş olacağım. Allah için olan ilk niyetimi bozmayacağım.” dedi. Sûfiler ahlak temizliği ile temâyüz etmişler (ve halk içinde seçilmişlerdir). Bu hâle de ancak, Allahu Teâlâ’nın nefislerinde hazırladığı kâbiliyet, ehliyet ve salâhiyetle

kavuşturulmuşlardır. Ahlakların temiz ve birbirini takviye eder durumda olmasında, nefsin teşekkülünde kendisine verilen tenasühle bir uyum mevcuttur. Bu teşekkül ve tesviyeye şu âyet-i kerimede işâret edilmiştir: "Onu (uygun) bir seviyede yapıp, kendisine tarafımdan bir ruh verdiğim zaman.” (Hicr (29), 15.) Tenâsüb; (iç ve dışın aynı şekilde) bir seviyede olmasıdır. Sûfilerin giyimlerinin yiyeceklerine, yiyeceklerinin konuşmalarına, konuşmalarının da uykularına benzer bir uyum içinde olması, bu tenâsübdendir. Çünkü onlardaki bu uyum, ilme bağlı olarak olmakta, hallerindeki birbirine benzeyiş, ilmin hükmüne uygun biçimde oluşmaktadır. Zamanımızdaki mutasavvıflarda ise bu tenâsüb (iç ve dışlarının birbirine uyumu), hevâ karışarak ortaya çıkmaktadır. Onlarda gözüken bu denge arzusu, selefin sahip olduğu tenâsüb hâlinden ancak bir parçadır. Ebû Süleyman ed-Dârânî demiştir ki: “Bazıları, üç dirhem kıymetinde aba giyer; fakat karnının arzusu için ise beş dirhemlik masraf yapar!” Hazret, bu şahsın giyimi ile yemesi arasındaki dengesizliği hoş görmemiştir. Buna göre; elbisesi kalın ve sert olan kimsenin yemeği de ona göre olmalıdır. Giyilen ve yenilen şeyler arasındaki uyumsuzluk, iki taraftan birinde gizli bir hevâ bulunduğundan; ortada bir sapmanın olduğunu gösterir. Bu hevâ, ya halkın nazarını celbetmek için elbisede olur; ya da aşırı oburluktan dolayı yeme tarafında olur. Her iki durum da bir hastalıktır ve sâhibinin itidale dönmesi için tedâviye ihtiyacı vardır. Ebû Süleyman ed-Dârânî yıkanmış bir elbise giymişti. Müridi, Şeyh Ahmed kendisine: “Keşke, bundan daha güzel bir elbise giyseydiniz.” dediğinde, Hazret: “Keşke, kalbler içinde kalbim, elbiseler içinde şu gömleğin temizliği kadar temiz olsaydı bana yeterdi!” dedi. Önceden bazı dervişler yamalı elbise giyerlerdi. Çoğu zaman da lâzım olan yamayı çöplüklerden buluyor, onu temizleyerek elbiselerini yamıyorlardı. Gerçekten, sâlihlerden bazıları böyleydi. Mürâcaat edecekleri yerleri ve yeterli imkanları olmadığı için, yamalarını çöplüklerden, yiyeceklerini de onun bunun kapısından tedârik ediyorlardı. Ebû Abdullah er-Rifâî, otuz sene fakirlik ve tevekkül hâli üzere devam etmişti. Fakirlere yemek hazırlandığında, onlarla birlikte oturup yemezdi. Sebebi sorulduğunda: “Siz tevekkülünüzün hakkı olarak yiyorsunuz; ben ise miskinlik gereği yemiş olacağım!” der, sonra akşam ile yatsı arasında dışarı çıkıp kapılardan ekmek isterdi. Bu anlatılan, belirli günlük yiyeceği bulunmayan ve ma’lum bir yeri olmayan, bununla birlikte herhangi bir minnet altına da girmeyen kimsenin durumudur. Anlatıldığına göre; yamalı elbiseler giyen bir topluluk Bişr b. Hâris’in yanına vardılar. Onları bu halde görünce: “Ey cemaat! Allah’tan korkun da bu elbiseyi böyle meydanda giymeyin. Çünkü siz bu elbise içinde (sûfi olarak) tanınıyor, halk tarafından hürmet ve ikram görüyorsunuz.” dedi. Hepsi sükût ettiler. Sonra aralarından bir delikanlı: “Bizleri, bu elbiseyle tanınıp da onun sâyesinde saygı gören kimselerden yapan Allah’a hamd olsun. Vallâhi, yeryüzünde din bütünüyle Allah için oluncaya kadar bu elbiseler giyilecek ve görülecektir!” dedi. Bu söz üzerine Bişr: “Ey delikanlı! Güzel söyledin. İşte, yamalı hırka giyen senin gibi olur.” dedi. Öyle dervişler vardı ki; uzun bir zaman yaşardı da ne kenarda katlanmış bir elbisesi bulunur, ne de üzerindeki elbiseden başka giyeceğe sâhip olurdu.

Rivâyet edildiğine göre; mü’minlerin emiri Hz. Ali (r.a), üç dirheme bir gömlek satın almış, sonra, uzun olduğu için parmak uçlarından bir miktar kesip öylece giymiştir. Hz. Ali (r.a)’nin, Hz. Ömer’e (r.a) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Eğer, âhirette iki dostun Hz. Peygamber (a.s) ve Hz. Ebû Bekir (r.a) ile karşılaşmak ve onlara kavuşmak istersen, yamalı gömlek giy; ayakkabını kendin dikip tâmir et, emelini kısa tut ve doymayacağın kadar ye!” Ebû Muhammed el-Cerîrî şunları anlatmıştır: “Bağdat Câmiinde, bir adam vardı. Onu yaz kış (hemen hemen) aynı elbise içinde görürdüm. Bu durumu kendisine sorulunca, şunları anlattı: “Ben önceleri, çok çeşitli ve güzel elbiseler giymeye meraklı idim. Bir gece rüyamda, kendimi Cennete girmiş gördüm. Baktım ki; arkadaşlarımızdan bir grup derviş, bir sofranın başında oturuyorlardı. Ben de onlarla beraber oturmak istedim. Fakat, bir grub melek elimden tutarak beni kaldırdılar ve: “Bak, bunlar, bir tek elbise sahibi kimseler. Senin ise iki gömleğin var; onlarla beraber oturamazsın.” dediler. Uyandım ve bundan sonra, Allahu Teâlâ’ya kavuşuncaya (ölünceye) kadar tek elbise giyeceğime söz verdim.” Denilir ki; Ebû Yezid el-Bistâmî vefat ettiğinde geriye, üzerindeki ödünç elbiseden başka hiçbir şey bırakmamıştı. Onu da sâhibine geri verdiler. Şeyhimiz Ebu’n-Necib’in şeyhi Şeyh Hammad’ın şu hâli anlatılır: O, uzun bir zaman yaşamış, fakat hep kiralık elbise giymişti. Kendisine âit mülkten hiçbir şey giymemiştir; çünkü onun kendisine ait bir mülkü yoktu. Ebû Hafs el-Haddâd demiştir ki: “Dervişin güzel elbise içinde parladığını görürsen, artık ondan hayır bekleme” Anlatılır ki; Cüneyd el-Bağdâdî’nin üstâdı İbnu’l-Kernebî vefât ettiğinde, üzerinde yamalı bir elbise vardı. Denildiğine göre, elbisenin bir kolu ve bel kuşağı tartılmış, yaklaşık beş kilo gelmiştir. Elbisesi bu kadar kalın ve ağır idi. Sâlihlerden bazıları böyle kalın ve yamalı elbiseler giyerken, diğer bazıları da pahalı ve güzel elbiseler giymişlerdir. Onların böyle giyinmedeki niyetleri; mânevî hallerini gizlemek veya yamalı elbisenin hakkını (tavâzu’ ve edebini) tam muhafaza edememe endişesi idi. Anlatıldığına göre; Ebû Hafs el-Haddâd dışarda daima güzel elbiseler giyerdi. Fakat evi, altına kum serilmiş bir halde gayet sâde idi. Belki de altına hiçbir şey sermeden bu kumun üzerinde uyuyordu. Nitekim Ashâb-ı Suffa’dan bir kısmı da yatarken altlarına herhangi birşey sermeyi hoş karşılamazlardı. Ebû Hafs’ın bu şekilde güzel elbiseler giymesi, bir ilme ve Allahu Teâlâ katında makbul görülecek güzel bir niyete dayanıyordu. Sâdıklar da hep böyledir. Şayet sert ve kalın bir elbise yerine, güzel ve yumuşak elbiseler giyecek olsalar, bunu güzel bir niyetle yaparlar. Bu durumda onlara itiraz edilmez, tenkide gidilmez. Şu kadar var ki; diğer dervişlerin, dünyanın süs ve zevklerinden azıcık bir şeyle yetinme niyeti ile, yamalı ve kalın elbise giymeleri uygun düşer. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Kim, (alıp giymeye) gücü yettiği halde, güzel elbise giymeyi terkederse, Allahu Teâlâ ona Cennet elbiselerinden giydirir.” Güzel ve yumuşak elbise ancak; içinde bulunduğu hâli çok iyi bilen, nefsinin sıfatlarını çok iyi gören, onun gizli şehvet ve arzularını iyi araştıran ve bu husustaki güzel niyetiyle Allahu Teâlâ’ya kavuşmak azminde olan kimse için uygun olur. Bu konudaki güzel niyetin değişik yön ve şeklini açıklamak çok uzun sürer.

Bazı insanlar vardır ki, elbisenin sertliğini ve yumuşaklığını hiç hesaba katmadan, Cenâb-ı Hakk kendisine ne tür bir elbise nasib etmişse onu giyer. Böylece vaktin hükmüne (durumun gelişmesine) göre haraket etmiş olur. Bu, güzel bir haldir. Bundan daha güzeli ise şudur: Önce, nefsin elbise konusundaki arzu ve niyeti araştırılır. Eğer, Allahu Teâlâ’nın kendisine gönderdiği elbisede, nefsin, gizli veya açık bir şehveti olduğunu görürse onu çıkarır, başkasını giyer. Ancak, bu kimsenin hâli, Allahu Teâlâ’nın tecellileri karışısında ihtiyarını terk (ve İlâhî tecelliye uyma) mertebesinde ise; bu durumda kendisine, Allah Teâlâ’nın sevk etmiş olduğu elbiseyi giymekten başkası helal olmaz. Mürşidimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî (rah.), giyim hususunda belli bir şekle bağlı değildi. Aksine, kendi gayreti ve zorlaması olmadan, eline ne geçerse onu giyerdi. Bazen on dinar değerinde sarık sararken; bazen de bir danık (dirhemin altıda bir) kıymetinde sarık sarardı. Şeyh Abdülkadir (rah.) ise, özel hazırlanmış kıyâfet giyer, taylaşan kullanırdı. Şeyh Aîi b. Heysemî, siyah renkli derviş elbisesi giyerdi. Ebû Bekir el-Ferrâ, Zencan’da halktan herhangi bir kimse gibi kalın kaba bir kürk giyerdi. Sûfilerin her birinin giyim kuşamında güzel bir niyeti vardır. Onların bu husustaki farklı anlayış ve uygulamalarını açıklamak çok uzun sürer. Şeyh Ebu’s-Suud’un (rah.) Allahu Teâlâ ile olan hâli şöyleydi: O, kendi irâdesini terk mertebesindeydi. (Her zaman İlâhî tecelliye göre haraket ederdi). Bazen, güzel yumuşak bir elbise gelince, onu giyerdi. Kendisine: “Bazı insanlar bunu hoş karşılamıyorlar!” denildiğinde, Hazret: “Biz ancak şu iki adamdan biriyle karşılaşırız: Birisi; bizi dinin zâhirî (ruhsat) hükmüne göre değerlendiren bir adamdır. Biz ona: “Giydiğimiz elbisenin dinen kötülenmiş veya haram kılınmış bir elbise olduğunu söyleyebilir misin?” diye sorarız, tabiiki o da: ‘hayır!’ diyecektir. Diğer muhâtabımız ise, bizden, azimet sâhibi sûfiler gibi giyinmemizi isteyen birisidir. Buna da: “Bizim bu elbisede kendi ihtiyârımız veya ona karşı bir düşkünlüğümüz olduğunu görüyor musun?” diye sorarız. Tabii ki, o da: ‘hayır’ diyecektir. Öyleyse bizim kınanacak bir hâlimiz yoktur, herkes kendisiyle uğraşsın!” demiştir. Bazı insanlar vardır ki; güzel ve yumuşak elbise yanında, kaba ve basit elbise giyme imkanına sâhiptir. Fakat o, (kendi ihtiyarı ile bir seçim yapmayıp) Allahu Teâlâ’nın, kendisine, özel bir kıyafet şekli seçmesini arzulayarak, çokça yalvarıp O’na sığınır. Kendisinin giyim-kuşam konusunda herhangi bir hedef ve arzusu bulunmadığı için, Allahu Teâlâ’dan, O’nun için en sevgili, din ve dünyası için en güzel olan elbiseyi kendisine göstermesini ister. Allahu Teâlâ da ona mânevî bir işâret kapısı açarak, özel bir elbise ta’rif eder. O da bu elbiseyi giyer. Böylece onun giyimi Allah’ın ta’rifiyle olmuş olur. Bu kimse, (kendi irâdesiyle) Allah için giyinen kimseden daha kâmil ve daha olgundur. Bazı insanların da (mârifet) ilminden büyük bir nasibi olur ve Allahu Teâlâ’nın kendisini serbest bıraktığı şeylerde rahatça haraket eder. Giydiğini, bir ilim ve yakin ile giyer. Elbisenin güzel veya sert olması onun için önemli değildir. Mesalâ; bu zât, çoğu zaman, güzel ve yumuşak bir elbise giyer, halbuki onda nefsinin de bir payı ve ihtiyârı vardır. Fakat nefse âit bu pay, kendisi için affedilmiş, ona hibe edilmiş ve Allahu Teâlâ ona, nefsinin bu arzusunda muvâfakat göstererek, bu kısım kendisine bağışlanmıştır. Böylece bu şahıs, tam bir mânevî tezkiyeye ve temizliğe ulaşmış, Allahu Teâlâ’nın,

kendisinin arzu ve isteklerine hemen muvâfakat ettiği, murâd ve mahbub (Cenâb-ı Hakk ın seçtiği ve sevdiği) bir kimse olur. Şu kadar var ki; burada, kendileri için böyle bir durumun hâsıl olduğunu iddiâ eden çoklarının ayaklarının kaydığı (hassas) bir nokta vardır. (Ehli olmayan, böyle bir hâli iddiâ ve bu şekil haraket etmemelidir). Anlatıldığına göre; Yahya b. Muaz er-Râzî, sülûkunun ilk yıllarında yün ve eski elbise giyerdi. Bilâhare, ömrünün sonlarına doğru güzel elbiseler giymeye başladı. Ebû Yezid el-Bistâmî’ye onun bu durumu anlatılınca: “Miskin Yahya! Basit bir durumda kalmaya sabredemedi. Biraz ucu gösterilen güzel nimetlere nasıl sabredecek?” Bazı insanlar vardır ki; kendisine önceden ne giyeceği hususunda özel bir ilim verilir, o da ona göre haraket eder ve işâret edilen elbise çeşidini giyer. Bu, onun için, hoş karşılanacak bir durumdur. Sâdıkların bütün halleri, birbirinden farklı olsa da güzel görülmüştür. Nitekim âyet-i kerimede: “Rasûlüm de ki: Herkes yaratılış hâl ve şekline göre amel eder. Hem Rabbin, kimin daha doğru yolda olduğun en iyi bilendir.” (İsra (17), 84.) buyrulur. Aslında, kalın ve katı elbise giymek; kul için daha faziletli, daha selâmetli ve âfetlerden daha uzaktır. Mesleme b. Abdülmelik demiştir ki: “Ömer b. Abdülaziz’i hasta iken ziyâretine gitmiştim. Gömleğini (biraz) kirli görünce, hanımı Fâtıma’ya: “Mü’minlerin emirinin gömleğini yıkasanıza!” dedim. O da: “Yıkarız inşâallah!” dedi. Bir zaman sonra tekrar ziyaretine gittiğimde, aynı kirli gömleğin üzerinde durduğunu görünce: “Ey Fâtıma! Ben size bu gömleği yıkayınız diye söylemedim mi?” diye çıkıştım. O zaman Fâtıma: “Vallahi ondan başka gömleği yok ki!” dedi. Sâlim demiştir ki: “Ömer b. Abdülaziz, halife olmadan önce, insanların en yumuşak ve güzel elbise giyeni idi. Halife olup ta, insanlar kendisinde hilâfet selamını vermeye başlayınca, başını iki dizinin arasına koyup ağladı ve sonra kendisine eski bir elbise isteyip onu giydi.” Anlatıldığına göre; Ebu’d-Derdâ (r.a), vefat ettiği zaman, üzerindeki elbisede kırk tane yama bulunmuştur. Halbuki kendisine dört bin dirhem maaş veriliyordu. Fakat o, aldığı maaşı fakirlere dağıtıyordu. Zeyd b. Vehb demiştir ki: “Hz. Ali güzel dokunmuş bir gömlek giymişti. Kollarının kıvrımını açtığında, parmak uçlarına kadar uzuyordu. Hâriciler bu manzaradan dolayı kendisini ayıpladıklarında: “Beni bunun için mi ayıplıyorsunuz. Halbuki o, kibirden daha uzak ve Müslümanların bana uymaları için de en uygun bir elbisedir.” dedi. Denilmiştir ki; Hz. Ömer (r.a), adamın birinin üzerinde, iki parçadan oluşan çok ince ve parlak bir elbise gördüğünde, kırbacıyla bir iki dokunarak: “Böyle parlak şeyleri kadınlara bırakınız!” diye azarladı. Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir:

“Yün elbise giyerek kalblerinizi nurlandırın. Çünkü yün elbise dünyada bir tevâzu alâmeti, âhirette ise nurdur. İnsanları (boş yere, dünya menfaati için) övüp yücelterek dininizi mahvetmeyin.” Rivâyet edildiğine göre; Rasûlullah (a.s), bir çift yeni ayakkabı aldı ve giydi. Ayakkabılara şöyle bir bakıp hoşuna gidince, hemen secdeye kapandı. Durum kendisine sorulunca: “Bunların, beni Rabbimden alıkoymalarından korktum ve onun için secdeye kapandım. Onlar yüzünden Allah Teâlâ’nın bana azap etmesinden korkarım. Artık onlar benim yanımda kalamaz, (bir fakire vereceğim)” buyurdu ve ayağından çıkararak, karşılaştığı ilk fakire verdi. Sonra, kendisi için bir çift yamalı ayakkabı alınmasını emretti. Rasûlullah’ın (s.a.v) yünden ve elbise giydiği, dikilmiş (yama vurulmuş) ayakkabı kullandığı ve kölelerle yemek yediği rivâyet edilmiştir. Nefis, bütün kötülük ve âfetlerin kaynağı olduğundan; onun hilelerine vâkıf olmak, gizli arzularını anlamak, saklı şehvetlerini fark etmek cidden çok zordur. Bu durumda en doğru ve en selâmetli yol; ihtiyatla (azimetle) amel edip, şüpheli şeyleri terk etmektir. Kulun, nefsini terbiye ve tezkiye etmeden, ruhsatın alanını çok iyi bilmeden ruhsatlara girip genişlikle amel etmesi câiz değildir. Ruhsatla amel ancak, nefis hevâsını tamamen terk edip, niyeti hâlis ve bütün tasarrufları hükmü açık, sağlam ilme bağlı olduktan sonra olabilir. Azimet sâhibi bazı insanlar, dünyaya karşı zühdün faziletini ellerinden kaçırma korkusuyla, ruhsatlarla amel etmeyi münâsib görmezler. Halbuki güzel ve yumuşak elbise giymek, dünyalık bir şeydir. Denilmiştir ki: “Elbisesi ince olanın dini de incelir (ve zayıf olur). Böyle bir elbise giymek, ciddi olarak zühde sarılmayan ve dinin ruhsat dâiresinde amel eden kimseler için müsâade edilebilir. Alkame, Abdullah b. Mesud’dan Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete giremez!” Bunun üzerine orada bulunan birisi: “Yâ Rasûlellah! Bir adam var ki; elbise ve ayakkabısının güzel olmasından hoşlanıyor, bu da kibre girer mi?” diye sorunca, Rasûlullah (a.s): “O kibir değildir. Allah güzeldir, güzel (ve temiz) olan şeyleri sever. Kibir; hakkı kabul etmemek ve insanları küçük görmektir.” buyurdu. Bu hüküm, ruhsat verilen bu tür bir elbiseyi nefsinin hevâsıyla giymeyen ve onunla övünüp gururlanmayan kimse içindir. Elbiseyi dünya malıyla övünmek ve onun çokluğu ile sevinmek için giyen kimse hakkında azap tehdidi vârid olmuştur. Bu hususta, Ebû Hureyre (r.a), Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Mü'minin giydiği izarın uzunluğu, dizinin yarısına kadardır. Topukla bu mesafe arasında olmasında da bir sakınca yoktur. Elbisesini, insanlara çalım atmak için topuklarından aşağıya kadar uzatan ateştedir. İnsanlara çalım atmak için elbise giyenlere Allah kıyâmet günü rahmet nazarıyla bakmaz. Sizden öncekilerden bir adam, bu şekil giyinip çalım atarak yürümesi hoşuna gitti. Bunun üzerine Allah onu yerin dibine batırdı. Artık o, kıyâmete kadar orada (azap içinde) çırpınıp duracaktır. ”

Bu konuda insanların halleri birbirinden farklıdır. Sağlam ilmi sâyesinde hâli güzel olan kimsenin, yemesinde, giyinmesinde ve diğer bütün tasarruflarında niyeti de güzel ve sahih olur. Onun iç âlemi Allahu Teâlâ’ya karşı istikâmet üzere olduğu için, bütün halleri de doğru ve düzgün olur. Kulun bütün tasarrufları, Allahu Teâlâ’nın güzel tevfiki sâyesinde, içindeki istikâmeti ölçüsünde düzgün olur.