Bir âyet-i kerimede Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Hani o zaman Allah, kendi tarafından gelen bir emniyet işâreti olarak, sizi hafif bir uykuya daldırmıştı. Sizi maddi ve mânevi kirlerden temizlemek ve sizden şeytanın vesveselerini gidermek, kalplerinizi pekiştirmek ve sebatınızı artırmak için, size gökten su indirmişti.’’ (Enfal (8), 11.) Bu âyet-i kerime, Bedir savaşının yapılacağı gün nâzil olmuştur. O zaman müslümanlar, ilk karargahlarını bir kum yığınının yanına kurmuşlardı. Kendileri ve hayvanları kumun içinde zorla adım atabiliyorlardı. Müşriklerse daha önce davranarak Büyük Bedir kuyularını ele geçirip karargâh kurmuşlardı. Müslümanlar, bir kısmı abdestsiz, bir kısmı da cünüb olarak sabaha çıktı. Şiddetli bir su sıkıntısı baş gösterdi. Bu arada, şeytan da durmadan: “Siz kendinizin hak üzere olduğunu zannediyorsunuz. Hem Allah’ın peygamberi de aranızda bulunuyor. Kâfirler su kuyularına hâkim durumdalar. Siz ise abdestsiz ve cünüb olarak namaz kılmak zorunda kalıyorsunuz. Bu durumda nasıl zafer ümid ediyorsunuz!” diye vesvese veriyordu. Bunun üzerine Allahu Teâlâ, gökten öyle bir yağmur indirdi ki; vadiler su ile dolup taştı. Müslümanlar ondan içtiler, yıkandılar, abdest aldılar hayvanlarını suladılar ve kaplarını doldurdular. Yerdeki kum, suyu çekip ayakların kaymayacağı bir hâle geldi. Allahu Teâlâ, bu durumu şöyle ifâde etmiştir: “Allah, ayaklarınız sâbit olsun (kaymasın) diye yağmuru indirdi. O vakit Rabbin meleklere: “Ben sizinle beraberim. Hemen mü’minlere (yardım edip, zafer ilham ederek) sebat verin!” diye vahyediyordu.” (Enfal (8), 12.) Allahu Teâlâ, meleklerle mü’minlere yardımda bulundu ve müşriklere gâlib geldiler. Kur’an’daki bütün âyetlerin bir zâhirî, bir de bâtınî mânası, bir haddi (sınırı), bir de matlar (anlayış noktası) vardır. (Bu âyetlerde de bunları görebiliriz). Allahu Teâlâ, Bedir harbinde, bu hafif uykuyu, Asbâb-ı Kirâm için bir rahmet ve emniyet yaptığı gibi; bu tür bir uyku, mü’minler için de bir rahmet durumundadır. Böyle, mânevî sekinet getiren hafif uyku, müridler için, dünyada âcilen verilmiş İlâhî bir nasibtir. O, müridlerin kalbleri için, nefsin etki ve çekişmelerine karşı bir emniyettir. Çünkü nefis, uyku ile rahatlık bulmakta, yorgunluk ve sıkıntılardan kurtularak şikâyet etmemektedir. Nefsin yorgunluk ve sıkıntı içindeki şikâyetinden kalp rahatsız olup karışmaktadır. İlme uymak ve itidâle riâyet etmek şartıyla nefsin istirahat etmesinde,
(nefsin yanında) kalbin de rahatlığı söz konusudur. Çünkü, mutmainne hâline ulaşan mürid ve sâliklerin nefisleriyle kalbleri arasında bir uyum vardır. Denilmiştir ki: Bedenin rahatlığı için gece ve gündüzün (yirmi dört saatin) üçte birinin (sekiz saat) uyku ile geçirilmesi gerekir. Mürid bu sekiz saatin ikisini gündüz, altısını gece uyumalıdır. Ancak, gecelerin uzunluk ve kısalığına, mevsimin yaz ve kış oluşuna göre, gece ve gündüz uyku saatleri gerektiği şekilde artıp eksiltilebilir. Mürid, bazen sağlam bir irâde ve güzel bir niyetle uykuyu üçte birden (sekiz saatten) daha aşağı çekebilir. Bu, yavaş yavaş yapılarak âdet hâline getirilirse, bünyeye bir zararı olmaz. Bazen, kalbde bulunan mânevî sevinç ve İlâhî ünsiyet, müridden uykusuzluğun ağırlığını giderir. Çünkü, uykunun tabiatında soğukluk ve rutûbet vardır. Bu da cesed ve dimağa fayda verir. Mizaçta meydana gelen hararet ve kuruluktan teskin olur. Eğer uyku sekiz saatten aşağı düşerse; dimağa zarar verir ve cismin ızdıraba (sıkıntıya) düşmesinden korkulur. Uykunun yerini, kalbdeki mânevî neşe ve Cenâb-ı Hakk’la ünsiyet alırsa, uykunun noksanlığı bir zarar vermez. Çünkü kalbî rahatlığın ve ünsiyetin tabiatı da uykunun tabiatı gibi serin ve rutûbetlidir. Bazen, kalbdeki mânevî neşenin tadıyla, uzun geceler kısa olur. Nitekim denilir ki: Dostla geçen sene, bir saniye gibidir; Onsuz geçen bir saniye, bir seneye denktir. Demek ki; kalbinde İlâhî neşe olanlara, geceler kısa olur. Alî b. Bekkâr’ın şöyle dediği nakledilmiştir: “Kırk senedir beni üzen tek şey; fecrin doğup sabahın olmasıdır.” Sûfilerden birisine: “Gece ile aran nasıl?” diye sorulduğunda: “Onu doğru dürüst göremedim ki! Bana yüzünü şöyle bir gösterir, sonra çeker gider, onu düşünüp anlamaya bile fırsat olmaz.” demiştir. Ebû Süleyman ed-Dârânî demiştir ki: “Geceyi ibâdetle geçirenlerin, gecelerinde buldukları lezzet, hevâ ehlinin oyun-eğlencelerinde buldukları lezzetten daha fazladır.” Sûfilerden birisi demiştir ki: “Geceleri Cenâb-ı Hakk’a boyun büküp tazarru edenlerin münâcaatlarının lezzetinden başka, dünyada, Cennet ehlinin kavuştuğu nimete benzeyen hiçbir şey yoktur. Münâcaatın tadı, geceyi ibâdetle geçirenlere âcilen verilmiş, bir sevaptır.” Ariflerden birisi demiştir ki: “Allahu Teâlâ seherlerde uyanık olanların kalbine muttali olur (nazar eder) ve onları nûr ile doldurur. Böylece kalblerine pek çok faydalı hikmet akar ve kalp aydınlanır. Sonra bu nûr ve hikmetler, onların kalblerinden gâfillerin kalbine yayılır (onları aydınlatır).” Rivâyet olunur ki; Allahu Teâlâ, önceki peygamberlerden birisine indirdiği bir vahyinde şöyle bildirmiştir: “Benim bazı kullarım vardır ki; onlar beni sever ben de onları severim. Onlar bana iştiyak duyar, ben de onlara iştiyak duyarım. Onlar beni zikreder, ben de onları zikrederim. Onlar bana nazar eder; ben de onlara nazar ederim. Onların yoluna girersen seni de sever, ayırılırsan sana da buğz ederim.” O da “Ya Rabbi! Onların alâmeti nedir?” diye sorunca Allahu Teâlâ şöyle vahyetti: “Çobanın koyunlarına gölge aradığı gibi, bunlar da gündüzleyin gölgeleri tabib ederek, ibâdetlerinin vaktini tesbit ederler. Kuşun yuvasına dönmeyi arzuladığı gibi, onlar da akşamın olmasını arzularlar. Gece olup, karanlık basıp, her sevgili sevgilisiyle baş başa kaldığında, onlar benim için ibâdete koyulur, yüzlerini yere (secdeye) sererler. Bana, kelâmımla münâcaat yaparlar. Nimetlerimi ikrar ederek boyun bükerler. Çığlıklar içinde âh ederek, inleyip dert çekerek geceyi geçirirler. Benim için çektikleri
bunca zahmet ve benim muhabbetimden dolayı yaptıkları iniltilerini işittiğim için onlara üç ikramda bulunurum. Birincisi; Kalblerine bir nûr atarım, benim onlardan haber verdiğim gibi, onlarda benden haber verirler. İkincisi; eğer yedi kat semâ, bütün yerler ve içindekiler sevap olarak mizanlarına konacak olsa, bunu onlar için az bulur, (daha çoğunu lâyık görür ve veririm). Üçüncüsü; zâtımla onlara yönelirim. Düşünebiliyor musun, benim zâtımla yöneldiğim dostuma ne vereceğimi kimse bilebilir mi?” Sâdık bir mürid, gece Rabbi ile baş başa kalarak münâcaat ve ibâdette bulunduğunda, gecesinde elde ettiği İlâhî nûr, gündüzünün bütün saatlerine yayılır ve gündüzü gecesinin himâyesinde olur. Bu durum, kalbinin İlâhî nurlar ile dolmasından ileri gelmektedir. Böylece gündüz yapmış olduğu bütün hareket ve tasarrufatı, gece biriken nurların kaynağından ortaya çıkar ve kalıbı da terbiye görmüş bir halde İlâhî himayede olur. Bir haberde: “Geceleri namaz kılanın, gündüz yüzü güzel (parlak) olur.” 362 denmiştir. Bu sözü, iki ayrı mânada anlamak mümkündür. Birincisi; bir oda, içinde yanan ışık ile aydınlanır. Yakîn nûru, kalbde bulunmaktadır. Gece amellerinin bereketiyle bu nûr daha da çoğalır ve parlar. Bu sebeple kalp de aydınlanır. Kalbin içinde bulunduğu ceset de ondan nûr ve aydınlık elde eder. Sehl b. Abdullah demiştir ki: “Yakîn ateş, ikrar fitil, amel de zeytin yağı mesâbesindedir. Üçü bir arada olunca, kalbde ışık yanar.” Allahu Teâlâ bu mânayı ifâde için şöyle buyurmuştur: “Secde eserinden (oluşan nur) yüzlerinde gözükmektedir.” (Feth (48), 29.) Diğer bir âyet-i kerimede: “Allah’ın, (mü’minin kalbindeki) nûru, hücre içindeki bir lambaya benzer.” (Nur (24), 35.) buyrulmuştur. Böylece kalp, devamlı ışık veren bir yıldız gibi olur ve ondaki nurlar beden hücresine yansır. Aynı şekilde kalp de (içine akan) nûrun ateşiyle yumuşar. Kalbin yumuşaması kalıba da sirâyet eder; o da yumuşar. Böylece, her ikisini saran yumuşama sebebiyle birbirlerine benzemiş olurlar. Bu hususta Allahu Teâlâ: “Sonra derileri de kalbleri de Allah’ın zikrine yumuşar. " (Zümer (39), 24.) buyurmuştur. Âyette, Allah (c.c), kalblerin yumuşadığı gibi, derilerin de yumuşayacağını beyân etmiştir. Kalb nûr ile dolup, beden de kalbden sirâyet eden İlâhî nûr ve sürür ile yumuşayınca, zaman ve mekân, kalbin nûru içinde kaybolup gider. Aynı şekilde, kelimeler, âyetler ve sûreler de bu nûrun içinde kaybolur ve beden toprağı Rabbinin nûru ile aydınlanır. Çünkü (bu durumda), kalp bir semâ, kalıb da bir yer olmuştur. Münâcaat sırasında, Allahu Teâlâ’nın kelamının tilâvet lezzeti, bütün kâinatı (ve varlığı) kaplar. Yüce kelâm, müşâhade ânında diğer bütün mevcûdatın yerine geçer; hepsine bedel, kalp ona nazar eder. O zaman da nefis için herhangi bir vesvese imkânı kalmaz. Bu durumda, kalbde herhangi bir desise de işitilmez. Böyle bir halde, kalbde herhangi bir vesvese ve şeytânî iğvâ olmadan, baştan sona Kur’an-ı Hâkim i okumak mümkün olur. Şüphesiz bu, büyük bir fazilettir. Hz. Rasulullah’ın (s.a.v): “Geceleri namaz kılanın gündüz yüzü güzel olur.” sözünün ikinci mânası şudur:
362- (Bkz.’İbnu Mâce, İkâme, 174. el-Kudâî, bunun, merfu’ hadis olduğunu söylerken, (Bkz: H. Hatiboğlu, İbnu Mâce şerhi, IV, 111-112); diğer ehl-i hadis, bunun “Müdrec” bir hadis olduğunu söylemişlerdir. Bkz: İbnu Salah, Ulûmu’l-Hadîs, 100; İbnu Hacer, Şerhu’n-Nuhbe, 91.)
Bu kimsenin gündüz yönelip el attığı bütün işleri güzel olur. Bütün tasarruf ve işlerinde kendisine, Allahu Teâlâ’nın özel yardımı ulaşır; İlâhî tevfik yardımcısı olur. Böylece, maksat ve fiilleri güzel sonuçlar verir. Bu destekle sözü doğru, özü doğru bir şekilde sırat-ı müstakimde yürür. Çünkü sözler, kalbin istikâmeti derecesinde düzgün olur.