HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Ailesi ve tasavvuf çevresi
Mesnevî şârihi Sarı Abdullah Efendi'nin kızından torunu, Lâ‘lî Şeyh Muhammed Efendi'nin oğludur. Melâmiyye-i Bayramiyye irfan çevresinde yetişti; sülûkünü Şeyh Murad-ı Nakşibendî'nin yanında tamamladı.
Vefatı ve kabri
Şeyh Murad'ın vefatından yirmi yedi yıl sonra, 1159/1746'da vefat etti. Eyüp'te Yahyâ Efendi Dergâhı karşısındaki Kalenderhâne hazîresine defnedildi.
Eserleri
Menâkıb-ı Melâmiyye-i Bayramiyye, Gıdâ-yı Rûh, Risâle-i Mebde’ ve Meâd ve Zübdetü's-sülûk başlıca telifleridir. Abdülkerîm el-Cîlî'nin İnsan-ı Kâmil ve Hakīkatü'l-yakīn ve zülfetü't-temkîn adlı eserlerini; Gazzâlî'nin Kîmyâ-yı Saâdetini tercüme etti. Sarı Abdullah Efendi'nin Meslekü'l-uşşâk kasidesine şerh ve zeyil yazdı.
Şiirinden
Budur ancak sırât-ı müstakîme ehl-i vicdânın
Muhabbet râhıdır âşıklara me’vâsı vuslattır
Doğumu ve ilk tahsili
İstanbul'da doğdu. Sergüzeşt'i yazdığı 1156 (1743) yılında altmış altı yaşında olduğunu söylediğine göre 1090'da (1679) dünyaya gelmiş olmalıdır. Dinî ve tasavvufî ilimleri, “âlim-i rabbânî” ve “mürşidim” diye andığı babası Lâ‘lî Mehmed Efendi'den öğrendi; daha küçük yaşta iken ondan Mesnevî'yi, İbnü'l-Fârız divanını ve Dâvûd-i Kayserî'nin Fusûsü'l-hikem şerhini okudu. Riyâziye ve felsefeyle de meşgul oldu.
Medrese tahsilini tamamladıktan sonra müderrisliğe başladı. 1117 Ramazanında (Ocak 1706) Habyar mahallesindeki Kâtib Mustafa Efendi Medresesi müderrisliğinden azledildiği bilindiğine göre bu göreve birkaç yıl önce başlamış olmalıdır.
Müderrislik, kadılık ve sürgün yılları
1123'te (1711) Tevkiî Câfer Çelebi Medresesi müderrisi iken Hoca Hayreddin Medresesi'ne nakledildi. Sadrazam Damad Ali Paşa'nın maiyetinde Mora seferine katıldı (1126/1714); dönüşte Şeyhülislâm Zekeriyyâ Efendi Medresesi müderrisi oldu. Ali Paşa'nın Varadin Savaşı'nda şehid düşmesinin (1128/1716) ardından kâhinlik yaptığı suçlamasıyla tutuklanarak Belgrad Kalesi'ne hapsedildi; Kudüs kadılığına tayin edilmiş olduğu halde azledilip Limni'ye sürüldü.
On sekiz ay süren sürgünün ardından İstanbul'a döndüğünde şeyhi Murad Buhârî'nin vefat etmiş olduğunu (1132/1720) öğrendi. Sonra Vâlide Sultan Medresesi müderrisliğine getirildi; 1137'de (1725) ikinci defa Kudüs kadılığına gönderildiyse de bilinmeyen bir sebeple göreve başlamadan azledildi. 1143'te (1730-31) Mısır mollası, ertesi yıl Mekke pâyelisi, 1149'da (1736-37) İstanbul kadısı oldu; daha sonra kendisine Anadolu kazaskerliği pâyesi verildi.
Eyüp'teki kalenderhâne ve kabri
Hayatının son dönemini Eyüp'te yaptırdığı evde geçirdi ve 1153'te (1740) evinin yanına bir mektep ile bir kalenderhâne tekkesi inşa ettirdi. Kaynağa göre vefat ettiğinde bu kalenderhânenin bahçesine defnedildi; kalenderhânenin yerinde bugün Eyüp Müftülüğü binası bulunmaktadır.
Ölümüne, kendisine ait olduğu Müstakimzâde tarafından bildirilen “Defter erbâb-ı mahabbet rihletim târîhin / Lâ‘lîzâde Seyyid Abdülbâki girdi cennete” beyti ile “Gülşen-i cennete gülbîn ola Lâ‘lîzâde” mısraı tarih düşürülmüştür.
Eserleri üzerine kaynağın kayıtları
Kaynağa göre başlıca telifi, Bayramî Melâmîleri'nin tarih ve geleneklerine dair ilk müstakil eser olan Sergüzeşt'tir. Somuncu Baba'dan başlayarak tarikatın kuruluşunu anlatan, Şehid Ali Paşa'nın vefatına kadar gelen kutubların biyografilerini veren, ardından “Beyân-ı Meşreb ve Reviş-i Melâmiyyûn”, “Âdâb-ı Tarîkat-ı Ehl-i Muhabbet ve Melâmet”, “Keyfiyyet-i Cem‘iyyet” ve “Kesb-i Maâş” başlıklı bölümlerde tarikatın fikriyatını inceleyen eser, Sarı Abdullah Efendi'nin “Meslekü'l-uşşâk” manzumesi ve Lâ‘lîzâde'nin ona yazdığı zeyille son bulur. Aynı zamanda iyi bir tâlik hattatı olan müellifin kendi hattıyla bir nüshası Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi'ndedir.
Diğer eserleri Mebde ve Meâd, Zeyl-i Meslekü'l-uşşâk (kırk yedi beyit), “Meslekü'l-uşşâk” şerhi olan ve 1129'da (1717) Limni sürgününde yazılan Hediyyetü'l-müştâk, Murad Buhârî'nin Silsiletü'z-zeheb'inin tercüme ve şerhi Risâletü'l-Murâdiyye, Ya‘kūb-i Çerhî'nin risâlesinden Tercüme-i Risâle-i Ünsiyye, Muhammed Kādî-i Semerkandî'den Tercüme-i Silsiletü'l-ârifîn ve Hakîm et-Tirmizî'nin Nevâdirü'l-usûl'ünün özet çevirisi Metâlibü'l-vüsûl'dür. Abdülkerîm el-Cîlî'nin el-İnsânü'l-kâmil'ini ve Hakīkatü'l-yakīn'ini Türkçe'ye çevirmiştir. Kaynak, Gazzâlî'nin Kîmyâ-yı Saâdet tercümesi ile Gıdâ-yı Rûh'un ona nispet edildiğini kaydetmekle birlikte “bu iki eser muhtemelen ona ait değildir” der. Bursalı Mehmed Tâhir ise şer‘î sicillerin yazılış usulüne dair Zübdetü's-sukûk adlı bir eserinden söz eder. Şiirlerinde Yetîm mahlasını kullanmıştır.
Melâmîlik içindeki yeri: kaynağın tereddüdü
İlmiye sınıfına mensup olmasına ve uzun yıllar müderrislik ve kadılık yapmasına rağmen hayatında tasavvuf daima ön planda kalmıştır. Bununla birlikte kaynak, kişiliğini izah etmeyi güçleştiren bir dizi çelişkiye dikkat çeker: babasının ölümünden sonra Bayramî-Melâmî neşvesiyle Hâcegân tarikinin birbirine benzediğini söyleyerek Nakşibendî şeyhi Murad Buhârî'ye intisap etmesi, Mebde ve Meâd'ı Nakşibendî bağlamında yazıp Bayramî Melâmîliği'nden hiç söz etmemesi, Sergüzeşt'te Şehid Ali Paşa'nın adını anmadan ölüm tarihini vererek o tarihten beri yirmi sekiz yıldır zamanın kutbunu bilmediğini söylemesi.
Kaynak bundan, tarikatın tamamen içe kapandığı bu dönemde Lâ‘lîzâde'nin kutubların kim olduğunu gerçekten bilmediği, bir bakıma tarikatın dışında kaldığı ve ancak hayatının sonlarında bazı bilgilere ulaştığı, dolayısıyla Sergüzeşt'teki bilgilerin Bayramî Melâmîleri'nin görüşlerini tam olarak yansıtmadığı sonucunu çıkarır.