HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Doğumu ve ailesi
29 Safer 992'de (12 Mart 1584) İstanbul'da doğdu. Babası, İstanbul'a göç edip devlet hizmetine alınan Seyyid Muhammed adlı bir Mağrib şehzadesi; annesi, Kaptanıderyâ ve Sadrazam Kayserili Halil Paşa'nın ağabeyi Vezir Mehmed Paşa'nın kızıdır.
Babasını küçük yaşta kaybedince tahsiliyle üvey babası Hacı Hüseyin Ağa ilgilendi.
İlk telkin: Peştamalcılar Hanı
Dönemin Bayramî-Melâmî kutbu İdrîs-i Muhtefî'nin mensuplarından olduğu anlaşılan Hacı Hüseyin Ağa, onu on beş-on altı yaşlarındayken Bayramî-Melâmî esnafının faaliyet gösterdiği Kırkçeşme'deki Peştamalcılar Hanı'na götürüp bir “kalbe bakıcı”ya kalbine baktırdı. Sarı Abdullah bu sırada kalbini bir nurun kapladığını anlatır — ilk tarikat telkinini böyle almış oldu.
Bir süre sonra yine üvey babası vasıtasıyla, bir cuma namazı çıkışında Ayasofya Camii avlusunda İdrîs-i Muhtefî ile karşılaştı.
Tahsili ve memuriyete girişi
Bu yıllarda annesinin amcası Halil Paşa'nın himayesinde öğrenimini sürdürdü; Arapça, Farsça, dinî ve edebî ilimleri öğrendi, Hâlid Efendi adlı bir hattattan hüsn-i hat dersleri aldı.
Yirmi beş yaşlarında Halil Paşa'nın divitdarı olarak memuriyete başladı ve çeşitli şehirlerde onunla bulundu. İdrîs-i Muhtefî'nin vefatından (1024/1615) sonra Hacı Kabâyî Efendi'ye intisap etti. Halil Paşa'nın ilk sadrazamlığı döneminde 1617-1618'i onun yanında İran sınırındaki şehirlerde geçirdi, 1619 başlarında İstanbul'a döndü.
Telif yılları
Bu tarihten Halil Paşa'nın ikinci sadâretine (1626) kadar muhtemelen paşanın hizmetinde kaldı ve eser telif etmeye başladı. En tanınmış eseri Semerâtü'l-fuâd'ı 1033'te (1624) iki ay içinde tamamladı; iki yıl sonra Cevâhir-i Bevâhir-i Mesnevî'yi yazmaya girişti.
Reîsülküttâblık ve azil
Halil Paşa'nın IV. Murad tarafından ikinci defa sadârete getirildiği dönemde Dîvân-ı Hümâyun tezkirecisi oldu ve onunla Şark seferine çıktı; sefer sırasında ölen Mehmed Efendi'nin yerine reîsülküttâb tayin edildi. Abaza Paşa ile yapılan müzakerelerden sonuç alınamaması ve Ahıska'nın Safevîler'in eline geçmesi üzerine Nisan 1628'de azledildi.
Halil Paşa ve Sarı Abdullah, yeni sadrazam Hüsrev Paşa'nın kendilerine zarar vereceği endişesiyle tebdilikıyafet ederek gizlice İstanbul'a döndüler. Halil Paşa, daha önceden irtibatlı olduğu Aziz Mahmud Hüdâyî'nin yanına sığındı; Sarı Abdullah Efendi evinde gizlendi.
Kaybolan mürşid
Mürşidi Hacı Kabâyî Efendi'nin vefatını, azil olayından sonra Erzurum'da sığındıkları bir evin hanımından öğrendi. İstanbul'a döndüğünde uzunca bir süre onun yerine geçen zatı aramakla meşgul oldu; dostları kutbu kendisine bildirmediler. Nihayet mürşidinin kabrini ziyaret ettiği bir gün Sütçü Beşir Ağa ile karşılaştı.
On yıllık uzlet
Halil Paşa'nın ölümü üzerine (1038/1629) hâmisini kaybedince on yıl sürecek bir uzlet hayatına çekildi. Bu sırada telifle meşgul oldu ve Mesnevî şerhini tamamladı.
Şubat-Mart 1638'de rikâb-ı hümâyun reîsülküttâb kaymakamlığına getirildi, IV. Murad'ın maiyetinde Bağdat seferine katıldı; fetih sırasında şehid olan İsmâil Efendi'nin yerine yeniden reîsülküttâb oldu. Dönüşte Diyarbekir'de azledildi (Nisan 1639), sonra tekrar reîsülküttâb kaymakamlığına getirildi (Aralık 1639) ve Cevheretü'l-bidâye'yi bu görevdeyken tamamlayıp IV. Murad'a sundu.
Ertesi yıl Anadolu muhasebeciliğine, bir ay sonra cizye muhasebeciliğine tayin edildi. 1643'te Düstûrü'l-inşâ'yı tertip etti, 1649'da Nasîhatü'l-mülûk'ü yazıp IV. Mehmed'e sundu. Aralık 1650'de piyade mukabeleciliğine, Kasım 1654'te mensuh mukātaacılığına getirildi — bu sonuncusu son görevi oldu.
Son yılları ve vefatı
Son yıllarını Kocamustafapaşa'da Sünbül Efendi Dergâhı yakınındaki evinde ilim, ibadet ve çiçek yetiştirmekle geçirdi. 23 Safer 1071 (28 Ekim 1660) tarihinde vefat etti. Vefatına “Gül-i nesrîn-i adn ola ilâhî Sarı Abdullah” mısraı tarih düşürülmüştür. Kabri, Topkapı'dan Maltepe'ye giden yolun sol tarafındaki mezarlıkta Şeyhler Makberesi diye tanınan sofadadır.
“Aslen Bayramî, tarikaten Celvetî, terbiyeten Mevlevî”
Kendini böyle tanıtır. Hamza Bâlî'den sonra Hamzaviyye diye anılan Bayramî Melâmîliği ile ilgisi çocuk yaşlarında başlamış; kutublardan İdrîs-i Muhtefî, Hacı Kabâyî Efendi ve Sütçü Beşir Ağa dönemlerini idrak etmiştir.
Buna karşılık Hacı Kabâyî Efendi'nin vefatından sonra kutbun kendisine bildirilmemesi, bu çevreyle bazı sorunları olduğu izlenimini verir. Safâyî ise, Beşir Ağa ile aynı semtte oturup sık görüşmesinin onun Hamzavî zannedilmesine sebep olduğunu, fakat Hamzavîlik'le ilişkisi bulunmadığını söyler. Abdülbaki Gölpınarlı'nın onu İdrîs-i Muhtefî'nin “kalbe bakıcı” tayin ettiği yolundaki kaydı ise yukarıdakiler karşısında doğru görünmemektedir.
Bir başka müşkil: İdrîs-i Muhtefî'nin en şiddetli hasımlarından Abdülmecid Sivâsî'nin halifesi Mehmed Nazmi Efendi'nin ondan takdirkâr ifadelerle bahsetmesinin izahı oldukça güçtür. Nazmi Efendi'nin anlattığı bir meclis de bu bağlamda değerlendirilmelidir: Abdülahad Nûri, Sarı Abdullah, Bayramî Melâmîliği'nin ileri gelenlerinden Olanlar Şeyhi İbrâhim Efendi ve kendisinin bulunduğu bir sohbette İbrâhim Efendi ona ağır bir söz yöneltmiştir.
Celvetiyye'nin pîri Aziz Mahmud Hüdâyî'den feyiz aldığını eserlerinde çeşitli münasebetlerle kaydeder; Müstakimzâde'nin ilk olarak Hüdâyî'ye intisap ettiğini söylemesi doğru değildir — muhtemelen Halil Paşa'nın himayesine girdikten sonra intisap etmiştir. Mevlevîlik'le ilgisi ise Mevlânâ'ya ruhanî bağlılığından kaynaklanır; Esrar Dede onu “seçkin bir Mevlânâ muhibbi” diye tanımlar.
Çevresi
Semerâtü'l-fuâd'daki ifadelerden diğer bir Mesnevî şârihi İsmâil Rusûhî Ankaravî ile tanıştığı anlaşılmaktadır. Edirne Mevlevîhânesi şeyhi şair Neşâtî Ahmed Dede'nin, onun reîsülküttaplığı sırasında kesedarlığı hizmetinde bulunduğu ve bu sırada ondan melâmet neşvesi aldığı kaydedilir.
Mevlevîlerden bir başka yakını şair ve hattat Cevrî İbrâhim Çelebi'dir; birçok eserinin Cevrî tarafından istinsah edildiği görülür. Bayramî Melâmîliği'ne dair Sergüzeşt'in müellifi Lâ'lîzâde Abdülbâki Efendi kız kardeşinin torunudur. Cebeciler kâtibi iken 1655-56'da vefat eden divan sahibi şair oğlu Mustafa Resmî de ondan feyiz alanlar arasında sayılır.
Şairliği
“Abdî” mahlasıyla tasavvufî manzumeler kaleme aldı. Çoğu didaktik olan bu manzumelerin fazla edebî değeri yoktur. En tanınmışı, seyrüsülûke dair 105 beyitlik “Meslekü'l-uşşâk” kasidesidir; Lâ'lîzâde Abdülbâki Efendi buna kırk yedi beyitlik bir zeyil yazmıştır.
Çiçekçiliği
Tasavvufî kişiliğinin ve hattatlığının yanı sıra ağaç, çiçek yetiştiriciliği ve bahçe düzenlemesiyle tanındı. Yedi yeni zerrin lâle çeşidi yetiştirdiği, bunların üçünün kendi ismiyle anıldığı, en meşhurunun “yamalı kabak” adlı zerrin çeşidi olduğu kaydedilir. Kendisine “Sarı” lakabının yetiştirdiği zerrinlerin renginden dolayı verildiği rivayet edilir.
Bu ustalığı sebebiyle Sultan İbrâhim tarafından şükûfe-perverân (çiçek yetiştiricileri) üzerine reis ve mümeyyiz tayin edilmiş ve kendisine bir berat verilmiştir.