Sefer konusunda meşâyih-ı kirâm, değişik hâl ve görüşlere sahiptirler. Bir kısmı, sülûkun başında sefere çıkıp nihâyetinde ikâmeti tercih ederken; bir kısmı, hidâyetinde ikâmet edip, nihâyetinde sefere çıkmıştır. Bazıları devamlı ikâmet hâlini, bazıları da sürekli seferde olmayı tercih ve tatbik etmişlerdir. Şimdi, onlardan her birinin tercih ettiği görüş ve uygulamalarındaki maksatlarını açıklayacağız:
74- .” (Ahmed, Müsned, II, 38, 55; Beyhakî, Şuabu’l-İmân, VII, 452 (No:10964); İbnu Belbân, el-İhsân fî Takrîbi İbni Hıbbân, II, 381 .(No: 616); Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 201.)
I-Başlangıçta sefere çıkıp nihâyette ikâmeti tercih edenler.
Bunların seferden maksatları şunlardır: 1-Sefer sâyesinde ilimden bir şeyler öğrenmek. Bu konuda Rasûlullah (as) Efendimiz: “İlim Çin gibi uzak yerlerde de olsa, peşine düşüp tahsil ediniz.” 75 buyurmuştur. Âlimlerden birisi demiştir ki: “Bir kimse, kendisini hidâyete sevk edecek bir kelime için Şam’dan Yemen’in en uzak bölgelerine kadar yolculuk yapsa, seyahati boşa gitmiş olmaz.” Nakledildiğine göre; Câbir b. Abdullah (r.a), Abdullah b. Üneys’in Rasûlullah’dan rivâyet ettiği bir hadisi duymak için, Medine’den Mısır’a bir aylık yolculuk yapmıştır. 76 Rasûlullah (s.a.v) bir hadislerinde: “İlim elde etmek için evinden çıkan kimse, evine dönünceye kadar Allah yolundadır.” 77 Buyurmuştur. Tevbe sûresinin II2. âyetinde geçen “es-Sâihûn: yeryüzünde seyahat edenler” meâlindeki âyetinin tefsirinde; bunların, ilim arayan kimseler olduğu söylenmiştir. Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî bize, imlâ yoluyla (yazdırarak), naklettiği bir haberde, Ebu Hârun’un şöyle dediğini rivâyet etti: “Biz bir grub insan, Ebû Said el-Hudrî’nin yanına geldik. Bizi karşıladı ve: “Merhaba! Ey Allah Rasûlü’nün bize vasiyyet ettiği kimseler, buyurun, Rasûlullah (as), sizin gibiler hakkında bize: “İnsanlar size tâbi olacaklar. Dinlerini güzelce öğrenmek için en ucrâ yerlerden yanınıza gelecekler. Böyle kimseler yanınıza gelince, onlara hayır tavsiye edin; kendilerine güzel davranın.” buyurdu dedi. 78 Rasûlullah (as), diğer bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: “(Mükellef olduğu şeylere âit) ilmi aramak, her müslümana farzdır.” 79 Hz. Âişe’nin (rah) rivâyet ettiği bir hadiste de Hz. Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ bana: “İlim öğrenmek için yola çıkan kimseye, Cennete giden yolu kolaylaştırırım.” diye vahyetti.” 80 2-Kâmil mürşid ve sâdık ihvan bulmak. Seferin bir gâyesi de kendine mürşid aramak ve sâdık din kardeşleri bulmaktır. Çünkü, sâlih ve sâdık kimselerle her buluşmada müridin kemâlatı artar. Ehlullah’ın sözleri kadar, nazarları da fayda verir. Bu Konuda: “Nazarı sana fayda vermeyenin, sözü de fayda sağlamaz.” denmiştir.
75- (Beyhakî, Şuabu'l-İmân, II, 254; (Had. No: I663); İbnu Abdilberr, Câmiu Beyâni’l-İlm, I, 7- 8; Münâvî, Feyzu’l- Kadir, I, 543. (Had. No: İlil).) 76 - (Ahrned.Müsned, III, 495; Hâkim, Müstedrek, II, 437-438; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 345-346.) 77- (Tirmizî, İlim, 3; İbnu Mâce, Cihad, I3; Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, VI, 124 (Had. No: 8657).) 78- (Tirmizî, İlim, 4; İbnu Mâce, Mukaddime, 22; Ali Nasıf, et-Tac, I, 73.) 79- (İbnu Mâce, Mukaddime, I7; Beyhakî, ŞuabuTİman, II, 254 (Had. No: I664,1665); Münâvî, FeyzuTKadir, (V, 267 (Had. No: 5264-5267).) 80- (Bkz: Buhârî, İlim, I0; İbnu Mâce, Mukaddime, I7; Ahmed, Müsned, II, 252.)
Bu sözün iki değerlendirmesi vardır. Birincisi şudur: Hiç şüphesiz, bir mürşid-i kâmil, müridlerine, diliyle anlattığından daha çok, hâli ve heybetiyle konuşur. Sâdık bir mürid, mürşidinin sükûtuna, konuşmasına, halkın içindeki hâline, halvetteki edebine, kısaca bütün hâl ve haraketlerine bakarak istifâde eder. İşte bu, kâmil bir insanı görmenin kazancıdır. Bir kimsenin halleri kendisine bakana fayda vermezse, onun, hevâsıyla konuşmasının da bir faydası olmaz. Burada şunu da ekleyelim: İnsanın sözünün nûrâniyeti; kalbinin nûrâniyeti kadardır. Kalbinin nûrâniyeti de istikâmeti ve kulluk vazifelerini hakkıyla yerine getirmedeki gayreti nisbetindedir. Yukarıdaki sözün bir diğer izahı şudur: Hiç şüphesiz, ilimde yüksek pâyeye ulaşmış kemâlat sâhibi Hakk erlerininin nazarları, kalp hastalıkları için en faydalı bir ilaçtır. Onlardan birisi, sâdık bir hakk tâlibine nazar ettiğinde, onun kalbi açılıp Allahu Teâlâ’nın özel ihsanlarını almaya kâbiliyet ve ehliyet kazanır. O zaman mürşidin kalbinde sâdık müride karşı bir muhabbet nazarı ile bakar. Onlar Allahu Teâlâ’nın askerleridir. Onların nazarıyla nice yüksek haller kazanılır ve güzel nimetlere kavuşulur. Bu hallere karşı çıkan kimse, Allahu Teâlâ’nın kudretini nasıl inkâr edebilir ki? Allahu Teâlâ, engerek yılanına öyle bir özellik vermiştir ki bu yılan bir insana baktığı zaman onu, nazarıyla helak eder. Bunun gibi, Allahu Teâlâ, bazı has kullarına öyle bir nûrânî nazar gücü vermiştir ki, o, sâdık bir hak tâlibine nazar ettiği zaman ona pek çok hâl ve nûrânî hayat kazandırır. Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî (rah) Mina’da, Mescidu’l-Hayf’ın etrafında dolaşıyor, dikkatlice insanların yüzüne gözüne bakıp duruyordu. Kendisine; niçin böyle yaptığı sorulunca: “Allah’ın öyle (has) kulları vardır ki, onlar bir insana nazar ettiklerinde, ona saâdeti kazandırırlar. Ben de böyle bir er kişiye rastlayıp, nazarının beretine ulaşmak istiyorum.” diye cevap verdi. 3-Boş âdetlerden ve nefsânî şeylerden uzaklaşmak. Seferin bir gâyesi de boş alışkanlıklardan ve nefsin muhabbet ettiği şeylerden uzaklaşarak, ona, güzel nimetlerden, evlâd u iyalden ve sıcak yuvadan ayrılmanın acısını tattırmaktır. Kim, ecrini Allah’tan umarak, alıştığı şeyleri terk etmeye tahammül ve sabır gösterirse, büyük bir fazileti elde etmiş olur. Bu konuda, bize, Hafız Ebû Zur’a, babası kanalıyla, Abdullah b. Amr’ın (r.a) şöyle dediğini nakletti: “Medine de doğan birisi, yine orada vefat etmişti. Rasûlullah (s.a.v), adamın cenâze namazını kıldırdı ve: “Keşke doğduğu yerden başka bir beldede vefat etmiş olsaydı.” buyurdu. Etrafındakiler: “Niçin böyle olmasını arzulandınız Ya Rasûlellah?” diye sorduklarında, Allah Rasûlü (s.a.v) şöyle buyurdu: “Bir (mü’min) kimse, doğduğu yerden başka bir yerde vefat ettiği zaman; doğduğu yerden izinin kesildiği (öldüğü) yere kadar ölçülür, o miktar Cennetten kendisine yer verilir.” 81 4-Nefsin hallerini keşfetmek. Seferden bir maksat da; nefsin ince (gizli) hallerini keşfetmek, onun boş iddiâ ve heveslereni çıkarıp atmaktır. Çünkü sefer olmadan bu gerçeklerin ortaya çıkması çok
81- (Nesâî, Cenâiz, 8; İbnu Mâce, Cenâiz, 6l; Ahmed, Müsned, II, 177.)
zordur. Sefere “sefer” denmesinin sebebi, insanın ahlakını ortaya çıkardığı içindir. İnsan bir hastalığın üzerinde durursa, ilacını arar bulur. Bazen sefer, mânevî yola yeni giren kimsenin nefsinde, namaz oruç, teheccüd ve benzeri nâfilelerin tesiri gibi etki yapar. Şöyle ki: “(Farzların yanında) nâfile ibâdetlerle uğraşan bir kimse, gaflet diyarlarından uzaklaşıp Allahu Teâlâ’nın huzuruna, kurbiyyet vatanlarına doğru yol almaktadır. Allahu Teâlâ’nın rızâsı için, güzel bir niyetle çöl ve vâdilerde ilim için dolaşan kimse de nefsinin hevâsını ayak altına alması ve dünya lezzetlerinden uzaklaşması sebebiyle, Allahu Teâlâ’ya giden bir kimsedir. Şeyhimiz Ebu’n-Necib, bize, icâzet yoluyla, Ebû Hüseyin Nûri’nin şöyle dediğini nakletti: “Tasavvuf; nefsin bütün (süflî) arzularını terk etmektir.” Yeni sülûka başlayan bir kimse, nefsin lezzetlerini terkederek sefere çıktığı zaman, nefsi, serkeşliğini terkedip uslanır ve nâfile ibâdetlere devam ederek yumuşadığı ve Hakk’a teslim olduğu gibi; yolculukla da yumuşar. Seferle nefiste bir mânevî temizlik olmakta, cibilliyetindeki sertlik, katılık ve tabiî azgınlık hâli gitmektedir. Tabaklanan derinin, âdi bir deri hâlinden güzel bir elbise olacak şekle gelmesi gibi; nefis de zahmet ve mücahede ile ezildiğinde taşkınlık huyunu bırakıp, iman ve itaate döner. 5-Kâinat ve tarihi eserlerden ibret almak. Seferin bir maksadı da geçmişe ait eser ve ibret levhalarını görmek, tefekkür ve düşünmeye konu olacak şeylere nazar etmek; dağları, diğer kara parçalarını, insanların ayak basıp yaşadığı yerleri incelemek, cemâdâtın (cansız varlıkların lisân-ı halleriyle yaptıkları) tesbihlerini işitmek, birbirine bitişik kara parçalarının hal lisanları ile insana verdiği mesajı anlamak. Evet, insan, üzerinde bir takım ibret ve İlâhî işâret bulunan bu manzaraları görmesiyle, yeni bir uyanıklık hâli kazanır. Allahu Teâlâ, bu hususta şöyle buyurmaktadır: “Biz onlara, dış âlemlerinde ve kendi nefislerinde mevcut olan ayetlerimizi göstereceğiz ki; O’nun hak olduğu yakinen anlasınlar.” (Fussilet (41), 53.) Seriy es-Sakatî, sûfilere şöyle derdi: “Kış çıkıp bahar gelince ve ağaçlar yaprak açınca, yeryüzünde açılıp dolaşmak ne güzel olur!” 6-Gizli kalmayı ve bilinmemeyi tercih etmek. Seferin bir maksadı da halk arasında unutulmayı ve bilinmemeyi tercih ederek, insanlar tarafından hüsnü kabul görme duygusunu kalpten söküp atmaktır. Bu sâyede, sâdığın sıdk ve ihlası artar; en güzel bir hâle ulaşır, sonunda yine halkın hüsnü kabülüne mazhar olur. Halk içinde ihlas kulpuna sımsıkı sarılmış, kalbini mâmur ve nefsine hâkim kılmış sâdık mürid çok azdır. Aslında, kul ancak bu durumda olunca, halk kendisine yönelir. Hatta, büyüklerden bir zâtı, sûfilerden birinin şu sözünü naklederken işittim: “Halkın bana rağbetini istiyorum ama, nefsim bundan haz alacağı için değil. Çünkü ben, insanların bana yönelmiş olmalarına veya beni terk etmiş olmalarına aldırış etmem. Fakat halkın bir insana yönelmesi, onda bulunan hâlin güzelliğine bir işâret olduğu için bunu istiyorum.” Halkın hüsnü kabülüne müptela olan mürid, nefsinin halka meyil ve muhabbet etmesinden emin olamaz. Çoğu zaman bu durumda müride, rıfk (iyilik ve ihsan) kapısı açılır ve nefis, iyi ve güzel şeylere dalma yolundan girerek müride tesir etmek ister; ona Allah’ın kullarına hizmet etmeyi ve bütün varlıklara ihsanda bulunmayı güzel gösterir. Bunların faziletini ön plana çıkarır. Nefis ve şeytan, müride bu yoldan yanaşa yanaşa onu Allah’tan kopup sebeplere yapışmaya ve halkın hüsnü kabülünü elde etme
arzusuna kadar götürürler. Çoğu zaman ona gâlip gelip, kendisini bir takım yapmacık iş ve amellere sürüklerler. Böylece, kalbte onulmaz yaralar açılır ve tedâvi zorlaşır. Sâlihlerden bir zâtın, müridine şöyle dediğini işittim: “Sen şimdi, şeytanın sana şer kapısından giremiyeceği bir makama ulaştın. Fakat o, sana hayır kapısından gelip seni aldatabilir; dikkatli ol!” Bu, birçok ayakların kaydığı bir haldir. Sâdık bir mürid, bu tür bir şeyle karşılaşınca, Allahu Teâlâ ona, şeytanın hilesini farkettirir, inâyet-i İlâhîsi ile onu tuzağa düşmekten kurtarır ve onu sefere çıkmaya sevkeder. Böylece mürid, tanıdıklarından ve kendisine şer kapısının açıldığı bu beldeden ayrılıp sefere çıkarak Rabbi ile başbaşa kalır; halkın fitnesinden kurtulur. Bu hâl, sâdık müridlerin seferdeki maksatlarının en güzelidir. Bütün buraya kadar saydıklarımız, meşâyih-ı kiramın seferdeki maksatlarını ortaya koymaktadır. Hac, cihad ve Beyt-i Makdis’i ziyâret için yapılan yolculuklar bunun dışındadır. Nakledildiğine göre; Hz. Ömer (r.a), Beyt-i Makdis’i ziyâret maksadıyla Medine’den çıktı. Kudüs’e vardı ve orada beş vakit namaz kıldıktan sonra, ertesi gün hemen Medine’ye geri döndü. Sonra, Allahu Teâlâ, bidâyet hâlindeki (niyet) ve işlerini sağlam yapmayı ihsan ettiği sâdık bir müridi, çeşitli seferlerde dolaştırır. Kendisine, gezip gördüğü yer ve eserlerden ibret almayı nasib eder. O da bu vesileyle kendisine lâzım olan ilmi ve anlayışı elde eder. Sâlihlerin meclislerinde bulunmaktan istifade eder. Onların nazar ve bereketleriyle kalbinde, muttakilerin hâline bir yönelme ve aşk meydana gelir. Bâtını, kurbiyyet ehli büyüklerin ilimlerinin kokusu ile kokulanıp açılır. Allahu Teâlâ’nın özel desteği, ehlullah’ın nazarının bereketi ve nefsin hallerine tamamen vâkıf olması sayesinde, kalbe gelecek tehlikelerden korunur. Sefer, kendisindeki nefsânî ahlakları ve şuuraltında gizlenmiş şehevî arzularını temizler. Bâtınından, halka nazar arzusu gider. Artık o, gâlib olur, hiçbir hususta nefis ve şeytana mağlub olmaz. Kendisinde, Allah Teâlâ’nın, Hz. Mûsa (as)’dan naklettiği şu hâl oluşur: ‘‘Sizden korkunca da hemen içinizden kaçtım. Böylece Rabbim bana hikmet verdi ve beni peygamberlerden yaptı. ” (Şuarâ (24), 2I.) Bu durumda Allahu Teâlâ onu, lâyık olduğu makama yükseltir. Kendisini sayısız nimet ve rahmetiyle destekler. Onu, muttakilerin imamı, müminlerin hidâyet vesilesi bir rehber yapar.
Il-Başlangıçta ikâmeti tercih edip, nihayette sefere çıkanlar.
Bunlar, Allahu Teâlâ’nın, daha işin başında kendilerine (bir mâneviyat büyüğü ile) sohbeti müyesser kıldığı, kendisiyle hakk yolunda sülük edeceği âlim bir mürşid nasib ettiği kimselerdir. Mürşid kendisini, zaman içinde, kâbiliyetine göre hakikat menzillerinde yükseltir. O da tamamen onun irâdesine teslim olur ve kendisini kötü hâl ve âdetlerinden sıyıracak bu kâmilin sohbetine ciddiyetle devam eder. Şibli (rah.), talebesi Husri’ye, mânevî terbiyeye ilk girdiği günlerde şöyle derdi: “Eğer, bu Cuma’dan öbür Cuma’ya kadar hatırına Allahu Teâlâ’dan ve Ona itaatten başka bir düşünce gelirse, senin benimle bulunman haramdır.” İşte kime böyle bir mürşitle sohbet nasib olursa, ona, sefere çıkması haramdır. Çünkü böyle bir sohbet ve beraberlik, onun düşündüğü bütün sefer ve faziletlerden kendisi için daha hayırlıdır.
Radiyyüddin Ebu’l-Hayr Ahmed b. İsmail el-Kazvînî, bize, icâzet yoluyla, Ebu Bekir ez- Zekkâk’ın şöyle dediğini haber verdi: “Bir mürid, solundaki yazıcı melek yirmi sene kendisine yazacak bir günah bulamazsa, ancak o zaman gerçek bir mürid olur.” Kendisini bu gibi yüksek hallere ve sağlam azimetlere teşvik eden bir mürşidle karşılaşan kimseye, onu bırakıp da seferi tercih etmesi haramdır. Sonra, mürid, (böyle bir mürşidin nezâretinde) onun sohbetine devam ederek ve güzel ittibâ ile hidâyette işini sağlamlaştırıp, mânevî hallerden kana kana içerek gerçek hakk erlerinin derecesine ulaşıp kalbinden âb-ı hayat çeşmeleri fışkırıp bir saâdet kaynağı olunca; yeryüzünün en uzak köşelerinde ve yörelerinde bulunan sâdık ihvanların göğüslerinden yayılan Rahmânî nefeslerin kokularını alıp, halka yönelir ve yeryüzünde dolaşmak için harekete geçer. Artık halkın arasına karışma vakti gelmiştir. Allahu Teâîâ, kullarının istifade etmeleri için onu beldelerde irşada sevkeder. Bu sınıfa giren ârifler, hallerindeki câzibe ve üzerlerindeki mânevi çekim gücü ile sâdık hak tâliblerinin gizli kâbiliyetlerinî ortaya çıkarır ve Hakk’ı arayanlara yol gösterirler. Onların kalp topraklarında felah tohumları ekerler. Onun nurlu nefesinin ve nisbetinin kuvveti, sohbetinin bereketi ile hayır ehli çoğalır. Bu anlattığımız sıfat, hidâyet rehberi olan bu ümmetin İncil’de anlatılan ve Kur’an’da zikredilen vasfıdır. Allahu Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur: “Ümmet-i Muhammed’in İncil’dekî vasıflan şudur: Onlar, filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış ve gövdesi üzerine doğrulmuş, ekincilerin hoşuna giden ekin gibidir.” (Fetih (48), 29.) Onların bir kısmının bereketi diğerlerine intikal eder. Böylece mânevî verâset yolu ma’mur edilmiş ve ilim aralarında yayılmış olur. Ebû Hureyre (r.a)’den nakledilen bir hadis-i şerifte Rasûlullah (s.a.v) buyurmuştur ki: ‘‘Kim insanları hidâyete götüren bir yola çağırırsa, kendisine uyan kimselerin ecirlerinin bir misli de ona verilir. Ona verilen ecir, diğerlerinin ecrinden hiçbir şey eksiltmez. Kim de insanları bir dalâlet yoluna çağırırsa, kendisine uyan kimselerin günahlarının bir misli de ona yazılır. Diğerlerinin günahlarından da hiçbir şey eksiltilmez.” 82
lll-Devamlı olarak ikâmeti tercih edip, sefere hiç çıkmayan sûfiler.
Bunlar, Allahu Teâlâ’nın özel olarak terbiye ettiği, kendisine dost olarak seçtiği, üzerine hayır kapıların açtığı ve özel inâyetiyle kendisine cezbettiği kimselerdir. Nitekim, sûfiler arasında yaygın olan bir haberde şöyle denilmiştir: “Hakk’ın cezbelerinden bir cezbe, insanların ve cinlerin (aşk ve ihlassız) ameline denktir.” (Bkz: Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, I, 352.) Sonra, Allahu Teâlâ, bu kulundaki sadâkati ve insanların ona ihtiyacı olduğunu görünce, (faydalanmaları için) bazı sâdık kullarını ona sevkeder. Tâ ki; onun güzel ve hoş hâli onları kuvvetlendirsin, nazarları kendilerini yetiştirsin ve kuvvetli hâliyle onlara mânevî muhabbet aşılasın. Mürşid-i kâmil, sohbetine (özel terbiyesine) aldığı kimse üzerinde, Allah Teâlâ’nın sebepler dâiresindeki sünnetini icrâda tam bir ehliyet sahibi oluğu için; onun azıcık
82- (Bkz. Buhârî, İ'tisam, 15; Müslim, ilim, I6; Tirmizî, İlim, 15; İbnıı Mâce, Mukaddime, I4.)
sohbeti, mânevî tasarrufâtı sâdık müride kâfi gelir. Hikmet gereği, mürid, az da olsa, mürşidin bu sohbetine ihtiyacı vardır. Böylece mürid, az bir buluşmayla pek çok hakikate gözünü açar. Birazcık sohbet, ona yeter; onunla bununla görüşmeye hacet bırakmaz. Müşâhade yoluyla kendisine açılan pek çok mânevî hallerle iktifâ edip, sefere çıkmaya ihtiyacı kalmaz. Hakk’tan gayrisini ve dış âlemdeki eserleri görme yerine, onun kâmil insanda tecelli eden nurlarının parıltılarını seyreder. Nitekim sûfilerden birisi şöyle demiştir: “İnsanlar; gözünüzü açın da şu âlemi seyredin, derler. Ben de diyorum ki: Gözünüzü kapatın da kalbdeki nûr ve tecellilere bakın!” Sâlihlerden birisinin şöyle dediğini işittim: “Allahu Teâlâ’nın öyle kulları vardır ki; onların Tur-i Sinâları (İlâhî tecellileri seyrettikleri ve Cenâb-ı Hakk ile kelam ettikleri yer) dizleridir. Onlar, İlâhî huzurda kurbiyyet mahallinde iken, başlarını dizlerinin üzerinde koyup tefekküre dalarlar. Halvethânesinde mânevî hayat suyu (ve nûr) kaynayan kimse, karanlık yer ve yollarda (dolaşıp ta) ne yapsın? Müşâhadesinde (kalp gözüyle, bütün) semânın tabakalarını seyreden kimse, (kafa gözüyle) semâları seyredip te ne yapacak? Basiret gözüyle, kâinatın muhtelif yerlerini (ve hallerini mânen) görebilen kimseye (şunu bunu göreceğim diye) çöllerde dolaşmak ne fayda verir ki? (Beden hicabından sıyrılıp) fıtratındaki özellik (ve mânevî letâfet) sebebiyle, ruhlar ile buluşabilen kimseye, zâhirî görüntü ve cisimleri ziyâret ne ifâde eder ki?” Anlatılır ki; Zunnûn el-Mısrî, Ebû Yezîd el-Bistâmî’ye bir adam göndererek: “Ona söyle! Bu uyku ve rahatlık ne zamana kadar devam edecektir? Halbuki kâfile göçtü!” dedi. Bu haberi alan Beyazıd el-Bistâmi elçiye: “Kardeşime söyle! Onun kınadığı öyle bir adamdır ki; bütün gece şabaha kadar uyur, sonra da kâfileden önce menzilde olur.” dedi. Bunu işiten Zunnûn: “Hâli ona mübârek olsun. Bu öyle bir sözdür ki; bizim hallerimiz ona ulaşamaz.” dedi. Bişr el-Hafi şöyle derdi: “Ey Kumalar topluluğu! Seyahat edin (cihâd, ilim ve tebliğ için dolaşın) ki; güzel ve temiz olasınız. Çünkü su bile, bir yerde çok kaldığı (ve kullanılmadığı) zaman tadı ve rengi değişip, bozulur.” Anlatılır ki; birisi bu sözü duyunca, şöyle demiştir: “Sen deniz gibi ol ki, değişip bulanmayasın.” Mürid, mânevî seyrine devam ettikçe, devamlı kötülüğü emreden nefsin hareket alanını kesip daraltır. Sonunda, nefsin afetlerini bir bir temizleyerek kötü ahlaklarını güzel ahlak ile değiştirir; sıdk ve ihlas ile Allahu Teâlâ’ya yönelir. O zaman dağınık olan şeyler kendisi için bir olur, bir araya gelir. İkamet hâlinde, seferdekinden daha çok istifade eder. Çünkü sefer, bir takım zorluklar, külfet, karışıklık, meşakkat ve insanı yorgun düşürecek şeylerden uzak değildir. Bu yüzden, kalp ve halleri zayıf olanların, iradeli bir şekilde, bu gibi zorlukların üstesinden gelmesi gayet zordur. Bu tür zorluklara ancak, manevi hâli kuvvetli olanlar dayanabilirler. Ayrıca sefer, insanın tabiatını ortaya çıkaran ve insanların hâlini tanıtan bir iştir. Şu hâdise buna işâret etmektedir. Hz. Ömer (r.a), yanında birisini öven kimseye: “Onun güzel ahlakını tanıyabileceğin şekilde, birlikte yolculuk yaptın mı? diye sordu, adam: “Hayır” deyince, Hz. Ömer (r.a): “Onu tam tanıdığını kabul etmiyorum.” dedi. Allahu Teâlâ, bir kulunu sülûkunun başlangıcında seferin sıkıntı ve karışık hallerinden koruduğu, ikâmet hâlinde düşünce ve duygusunu Hakk’ta toplayıp güzel
bir şekilde zâtına yönelmeyi nasib ettiğinde ve kendisine, hâlini ıslah edecek bir dostunu gönderdiğinde; gerçekten ona büyük bir ihsanda bulunmuştur. Allahu Teâlâ’nın: “Kim Allah’tan korkarsa, Allah ona (içine düştüğü sıkıntıdan) bir çıkış yolu yaratır ve kendisini hiç hesab etmediği yerden rızıklandırır.” (Talak (65), 2-3.) âyetinin tefsirinde denmiştir ki: “Âyette anlatılan kimse; her şeyi ile Allah’a bağlanmış birisidir. Onun din işlerinde bir müşkili olduğunda, Allah ona müşkilini çözecek bir kimseyi gönderir.” Mürid, işin başında, gerekli şartları tam olarak yerine getirirse, Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle hiç sefere çıkmadan, bulunduğu yerde, sülûkun nihâyetinde bulunacak halleri elde eder. Böylece, ikâmet hâlinde kemâle erer. Sâlihlerden bir cemaat bu yolu tutmuş ve sülûkunu bu şekilde tamamlamıştır.
IV-Devamlı sürette seferde bulunmayı tercih eden sûfiler.
Bu kimseler, kalbin salâhını ve hâlinin sıhhatini devamlı seferde görmüşlerdir. Sûfilerden birisi bu mânada şöyle demiştir: “Her gece ayrı bir mescidde misâfir olmaya çalış ve ölümün sana ancak iki menzil arasında (yolculuk hâlinde) gelsin.” İbrahim el-Havvas, bu gruptandı. Bir beldede kırk günden fazla kalmazdı. Eğer bir beldede kırk günden fazla kalırsa bunun, tevekkülünü bozacağını düşünürdü. O, insanların kendisini bilmesini ve yakından tanımasını, tevekküle mâni görüyordu. Çünkü o zaman kul, Allah’ı unutup insanlara güvenme ve dayanma durumuna düşebilirdi. Bu konuda onun şöyle dediği nakledilir: “Bir çölde, onbir gün hiçbir şey yemeden kaldım. Öyle bir hâle geldim ki; nefsim kuru buğday saplarını yemem için can attı. O anda yeşilliklerin bana doğru uzandığını gördüm. Hemen ondan kaçtım. Sonra (dayanamayıp biraz yemek için) onlara döndüğümde, benden yüz çevirdiler.” Kendisine: “Önce niçin kaçtın ki?” diye sorulduğunda, Hazret: “Nefsim, Allahu Teâlâ’nın bana yaptığı bu özel yardıma göz dikti (ve o anda Allah’ı unuttu). Bunun için onlardan kaçtım.” demiştir. Bu durumda olanlar, dinlerini korumak için halktan ve eşyadan kaçan kimselerdir. Bu konuda Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ’ya en sevimli kimseler gariblerdir.” Sahâbe-i Kiram: “Garibler kimlerdir?” diye sorunca, Rasâlullah (as): “Dinlerini korumak için (bir beldeden diğerine) kaçanlardır. Onlar, kıyamet günü İsa b. Meryem’in etrafında toplanacaklardır." 83 buyurdu. Bütün bunlar değişik hâl ve anlayışlardır. Bu hallerin sahipleri Allah’a karşı güzel bir niyetle içinde olup, halleri de bu niyetlerine tabi olmuştur. Güzel niyet, sadâkati gerektirir. Bizzat sadâkat, (haller nasıl olursa olsun) övülecek güzel bir şeydir. Sefere çıkan kimseye, önce, hâlini iyice araştırması ve niyetini tashih etmesi gerekir. Niyeti, nefsin fitne ve şâibelerinden kurtarmaya da ancak, büyük ilim, kâmil takvâ ve dünyaya karşı son derece zühd sahibi bir kimse güç yetirebilir. Gizli hevâsına kapılmış ve zühdde de ileri bir seviyeye varmamış kimsenin, niyetini sırf Allah için yapması kolay değildir. Böyle bir kimseyi sefere, bazen, tabiatındaki nefsânî arzusu dâvet eder, o ise
83- (Ebû Nuaym, Hilye, I, 25; Ali el-Muttakî, Kenzu'l-Ummâl, İli, 153. (No:5930).)
bunun Hakk’tan gelen bir dâvet olduğunu zanneder ve nefis ile Hakk’ın dâvetini birbirinden ayıramaz. Bir kimsenin, niyetini tanıması için, kalbe gelen düşüncelerini yakinen tanıtacak bir ilme ihtiyacı vardır. Havâtırın (kalbe gelen duygu ve düşüncelerin) açıklanması ve ilmi, müstakil bir bâbın konusudur. Biz şimdilik, onunla karşılaşanların az çok tanıyacağı şekilde kısaca işâret ederek yetineceğiz. Dervişlerin ekseriyeti bunları bilmezler ve yakinen tanımazlar. Bil ki; nefsin zikrettiğimiz bu hile ve arzuları, dervişin pek çok işinde başa gelir. Meselâ; derviş, nefsin sıkıntılarından kurtulmanın yolunu bağ ve bostanlara çıkmakta bulur. Aslında bu rahatlık, biraz sonrası için kendisine zararlı olur. Her ne kadar o anda kalbini hoş hissetse de bu hoşluğun sebebi; nefsin rahatlığı ve mübah da olsa onun arzularını yerine getirmek için tanınan genişliktir. Nefis rahatladıkça kalbinden uzaklaşır, kendi hevâsıyla ilgili şeyleri ele geçirmek için ondan ayrılır. Kalb ise, sahralarda dolaşmakla değil, nefsin (hile ve hevâsıyla) kendisinden uzaklaşmasıyla rahat bulur. Bu durumda, kendisine ağırlık ve sıkıntı veren bir yakınının ayrılmasıyla rahat eden bir şahıs gibi olur. Sonra derviş, zâviyesine dönüp işinin başına geçtiği ve hâlini kontrol ettiği zaman, nefsin, kendisine ağırlık ve sıkıntı verecek daha pek çok dert ile kalbe yakın olduğunu (yine onu uğraştıracağını) görür. Nefsin sıkıntı ve ağırlık veren arzuları arttıkça, kalp karışıp sıkıntıya düşecektir. Onun sıkıntı ve ağırlığının artması, kendi hevâsıyla başıboş haraket etmesindendir. Bu durumda, onun bağ ve bahçelere çıkması derdine şifâ değil, hastalığın tâ kendisidir. Nefsini tam tanımayan derviş ise bunu bir rahatlık ve devâ zanneder. Halbuki, halvethânesinde sabretseydi; nefis daha fazla eriyip uslanacak, hafifleyecek, latif bir hâle gelecek ve kalbe ağırlık vermeyen sâlih bir arkadaş olacaktı. Seferdeki rahatlık ve nefsin hazzı da buna kıyas edilebilir. Nefis rahata ermeye düşkündür. Bu inceliği anlayan kimse, akıbeti hoş olmayan ve sonunda emniyet te bulunmayan aldatıcı rahatlıklara kapılıp huzurunu bozmaz. Nefsin arzusu belirince, yerinde sâbit kalır, hemen peşine düşmez, bilakis; nefsin süsleme ve aldatmalarını kötü görüp ona iltifat etmeyerek kalbe gelen boş arzuyu def eder. Allahu Teâlâ en iyisini bilir, Rasûlullah (as)’ın: “Güneş şeytanın iki boynuzu arasında doğar.” 84 sözü de bu kabilden olsa gerektir. Çünkü nefsin, güneşin doğması esnasında birtakım haraketlenme ve arzuları vardır. Bunlar mizaç ve tabiatlardan kaynaklanır. Bunun açıklaması çok uzun ve derindir. Sabah olunca, akşam ve gecenin tersine, hastanın hastalığının hafiflemesi de bu kabildendir. Nefsin coşkusu ve hareketleri, kalbin uyanışına göre şekil alır. Müride bu gibi hallerden pek çok âfet gelir. Meselâ; kalbinden gelen bir şevkle yaptığını zannettiği birçok işlere aslında nefsinin arzusuyla girmiştir. Çoğu zaman, kendisini Allah vâsıl olmuş, konuşması ve hareketinin Allah için, Allah’ın murâdına göre olduğunu zanneder. Halbuki o anda, nefsin haraket ve arzularına müptelâ olmuş bir durumdadır. Gerçi bu gibi haller, ancak kalp ve hâl erbabı kimselerde olur. Kalb ve hâl sahibi olmayanlar, bu gibi halleri bilmekten ve yaşamaktan uzaktırlar. Bu, havassın ayaklarının kayma noktasıdır. Avamın böyle bir dâva ve derdi yoktur. (Çünkü onlar, zâten dâima gaflet içinde, bu inceliklerden habersiz olarak yaşamaktadırlar) Şunu da bil ki; havasta meydana gelen bu haller, onların ilminin yüksekliği ve inceliğinden kaynaklanmaktadır. Dervişler sefere çıkmadan önce, haraketin yönünü ve sihhatini tesbit için en azından bir istihâre namazı kılmayı ihmal etmemelidirler. Eğer, istiharesinde, gönlüne düşen
84- (İbnu Mâce, İkâme, I48; Mâlik, Kur’an, 44; Ali Nasıf, et-Tac, I, I49.)
sefer düşüncesinin sahih ve hayırlı olduğu ve seyahatin kendisine faydalı olacağı açıkça ortaya çıkarsa, ona göre hareket eder. Kalbe gelen düşünceleri bilme ve sihhatini tanıma konusunda sûfiler farklı anlayış ve bakışlara sahiptirler. Bütün bu durumlarda sünnet-i seniyeye ittibâ edilmeli ve istihâre namazı ihmal edilmemelidir. Bunda bereket vardır. İstihâre namazını bizzat Rasûlullah (as.) öğretmiştir. Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî, imlâ yoluyla (yazdırarak) bize, Câbir b. Abdullah (r.a)’ın şöyle dediğini haber verdi: Rasûlullah (a.s) bize, Kur’an’dan bir sûre öğretir gibi istihâreyi öğretiyordu. Bu konuda şöyle buyurdu: Sizden biriniz, bir iş yapmak istediği (yahut niyetlendiği) zaman, iki rekat nâfile namaz kılsın ve şöyle duâ etsin: “Allah’ım! Senin ilminden hayırlı olanı istiyorum. Senin kudretinden yardım diliyorum. Yüce fazlı kereminden istiyorum. Şüphesiz sen her şeye güç yetirirsin, ben ise bir şeye güç yetiremem. Sen bilirsin, ben bilmem. Sen gayb olan her şeyi bilensin. Allah’ım! eğer şu içine girmek istediğim iş, benim dinim, dünyam, âhiretim ve işimin sonu için hayırlı ise; onu bana nasib et ve onda benim için bereket yarat. Eğer o, benim için şerli ise; onu benden uzaklaştır ve beni de ondan uzak tut. Benim için hayırlı olanı takdir ve nasib et.” 85