Bil ki; rıbat ve tekkelerin (mânevi bir eğitim müessesesi olarak) te’sisi, hidayet üzerindeki İslâm ümmetinin bir süsü (iftihar tablosudur). Rıbat ve tekkelerde yaşayan sûfilerin, toplumun diğer gruplarından ayrıldıkları birtakım halleri vardır. Bu özellikleri ile onlar, hidâyet yolu üzerinde olup, Allahu Teâlâ’nın: “Onlar Allah’ın hidâyete ulaştırdığı kimselerdir, sen de onların (gittiği hidâyet) yoluna uy!’’ (En'am (6), 90.) âyetiyle anlattığı grubu temsil etmektedirler. Zamanımızdaki tekkelerde yaşayan bazı kimselerde görülen kusurlar ve önceki büyüklerin yolundan sapmalar, gerçek sûfilerin işlerinin sağlamlığını ve yollarının sıhhatini zedeleyemez; bunlara bakıp, onlar hakkında hüküm vermek doğru değildir. Bugün gerçek sûfilerin yoluna özenen mutasavvıfların rıbat ve tekkelerde toplanmaları ve bu sâyede Allahu Teâlâ’nın kendilerine ihsan ettiği mânevi rızıklar, önceki büyüklerin (güzel hallerinin) kalıntılarıdır ve bunlar bile onların büyüklüğünü anlamaya kâfidir. Bu yüzden Cenâb-ı Hakk, geçmişteki meşâyıhın batınlarında
toplanan mârifet ve sâhip oldukları İlâhî nimetlerin bereketiyle, onların yolunda gidenlere (bütün kusur ve nâkıslıklarına rağmen) pek çok hâl ve bereket ihsân etmiştir. Zamanımızda, rıbat ve tekkelerde bir araya gelmek Allah’a tâat ve zâhirî edebleri koruma esasına dayanmaktadır. Bununla birlikte, önceki büyüklerin bâtınlarında toplanan manevî nûr, bugün onları takip eden bu kimselerin üzerine aksetmiş ve bu sâyede seyr u sülükleri devam etmiştir. Onlar, rıbat ve tekkelerde kalp ve hedefleri bir olarak, tek bir vücud hâlinde yaşayan kimselerdir. Bu hâl onlardan başka herhangi bir tâifede bulunmaz. Allahu Teâlâ, mü’minleri vasfederken şöyle buyurmuştur: “Onlar, birbirine kenetlenip perçinlenmiş bir bina gibidirler.” (Saff (61), 4.) Tam bunun aksi haldeki düşmanlarını da şöyle tanıtmıştır: “Sen onları toplu (bir ve birlik içinde) sanırsın, oysa onların kalbleri darmadağınıktır.” (Haşr (57), 14.) Numan b. Beşir (r.a), Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Muhakkak mü’minler, bir organı rahatsızlandığı zaman, bütün âzaları rahatsızlanan vucüd gibidirler. Bir mü’min (herhangi bir şeyden) rahatsızlanıp şikâyet ettiği zaman, diğer mü’minler de rahatsız olur (onun derdini paylaşırlar).” 63 Şu hâlde sûfilere düşen bâtınlarını bir arada, aynı gâyede toplamaya çalışmak ve iç âlemlerindeki tefrika ve dağınıklığı gidermektir. Çünkü sufiler, ruhlarının câzibesiyle toplanmışlar, İlâhî ülfet ve ünsiyet bağı ile bir araya gelmişler, kalblerinin Hakk’ı müşâhadesiyle uyum içinde bütünleşmişlerdir. Onlar, nefislerinin terbiyesi, kalberinin tasfiyesi için rıbat ve tekkelerde maddî ve mânevî düşmanlarına karşı siper almışlardır. Bu durumda onlara, birbirleriyle ülfet, sevgi ve nasihat içinde kaynaşmaları gerekmektedir. Bu konuda Ebû Hureyre (r.a), Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Mü’min, başkalarıyla güzel geçinen ve kendisiyle güzel geçinilen kimsedir. Başkaları ile iyi geçinmeyen ve kendisiyle de ülfet edilemeyen kimsede hayır yoktur.” 64 Yine Ebû Hureyre’nin (r.a) naklettiğine göre: Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Ruhlar saf halinde dizilmiş ordular gibidir. Orada tanışanlar, (dünyada da) tanışıp kaynaşırlar. Orada anlaşamayanlar (burada da) birbiriyle zıtlaşıp dururlar. " 65 Demek ki; rıbat ve tekkelerde toplananlar, bu beraberlikleriyle iç âlemleri bir noktada toplanmış ve nefisleri birbirine bağlanmıştır. Rasûlullah (as)’dan rivâyet edilen: “Mü’min mü’minin aynasıdır.” 66 hadisine göre, onlar birbirinin aynası olmuştur. Ne zaman içlerinden birinde ayrılık hali eseri zuhur etse, ondan nefret ederler. Çünkü geçimsizlik ve ayrılık, nefsin ortaya çıkmasıyla meydana gelir. Dervişin nefsani davranışları ortaya çıktığında sûfiler, onun bu topluluktan ayrılacağını anlarlar. Onun bu hale düşmesinin sebebi, vakitlerini zâyi etmesi, vazifelerini aksatması, içinde bulunduğu topluluğa nefret verecek ters hareketlerin içine girmesi, güzel geçimi ve edebi ihmal etmesidir.
63- (Müslim, Birr, 67; İbnu Mâce, Tıbb, 5, 55; Ali Nasıf, et-Tac, V, I8.)
64- (Ahmed, Müsned, II, 400; Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, VI, 253 (Had. No: 9I46-47). 65- (Buhârî, Enbiya, 2; Müslim, Birr, I57; Ebu Davud, Edeb, I6) 66- (Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, VI, 251 (Had. No: 9141))
Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî bize, Muhammed b. Abdullah kanalıyla, Rüveym’in şöyle dediğini haber verdi: “Sûfiler, aralarında hakkı ihmal ve iptal edenlere buğz ettikleri sürece, hayırda kalmaya devam edeceklerdir. Ama, herkes birbirinin hâlinden hoşnut olursa, helak olurlar.” Rüveym (rah.), sûfilerin, nefsin ortaya çıkmasından korkarak, birbirlerinin hâlini güzelce kontrol etmeleri gerektiğine işâret etmiştir. Hazret demek istiyor ki: Herkes birbirinin hâl ve gidişatından râzı olur ve aralarında Allah için buğzu kaldırırlarsa; içlerine gevşeklik ve gösteriş hastalığı yayılır. Ayrıca edebteki incelikleri ihmal durumlarında haddinden fazla musâmaha hâli hâkim olur ve işte bu sebeple nefisler ortaya çıkıp, onları hükmü altına alır. Ömer b. Hattab (r.a) derdi ki: “Bana ayıp ve kusurlarımı gösteren kimseye Allah rahmet etsin.” Bize, Ebû Zur’a, Muhammed Numan’ın şöyle dediğini nakletti: Hz. Ömer (r.a), Muhâcir ve Ensâr’ın bulunduğu bir mecliste, oradakilere hitaben: “Söyleyin bakalım, ben, bazı işlerde ruhsatla hareket edip musâmaha göstersem ne yapardınız?” diye sordu. Biz sükût ettik. O, bu sözünü iki veya üç defa tekrarladı. Bişr b. Sa’d: “Eğer böyle yaparsan, ne pahasına olursa olsun seni düzeltirdik.” dedi. Bunu duyan Hz. Ömer (r.a.): “Sizler, evet sizler bu halde olduğunuz sürece hak üzeresiniz.” dedi. Bir sûfinin nefsi, kardeşine karşı gazap ve düşmanlıkla ortaya çıktığı zaman, karşıdakine, buna kalbiyle (dostça, yumuşaklıkla) karşılık vermesi gerekir. Gerçekten nefis, kalp ile karşılık görünce, içindeki kötülük ve şer kuruyup gider. Nefse nefisle karşılık verince fitne alevlenir ve kötülükten sakınma duygusu gider. Bu konuda Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Sen kötülüğü en güzel bir haraketle önle, o vakit bir de bakarsın ki; seninle aranda kötülük olan kimse yakın bir dost oluvermiştir. Bu ahlaka da ancak sabredenler ulaşır.” (Fussilet (41), 34-35.) Kardeşinden şikâyet eden bir derviş, şeyhe ya da hâdime geldiği zaman, o, her ikisini de istediği gibi azarlayabilir. Meselâ; kardeşine haksızlık edene: “Niçin kardeşine zulmettin?” diyebildiği gibi, diğerine de: “Ne günah işledin ki, bu sana musallat oldu ve zulmetti. Kardeşine rıfk ve yumuşaklıkla, davransan ve onun kabarmış nefsine kalbinle karşılık vererek fütüvvetin ve sohbetin hakkını yerine getirsen olmaz mıydı?” diyebilir. Demek ki; her ikisi de kusur işlemiş ve veliler cemaatının ahlâkından dışarı çıkmışlardır. Bu durumda, biraz azarlanarak edeb dairesine döndürülürler. Onlar da hallerinde ısrar etmeden kusurlarına istiğfar etmelidirler. Hz. Âişe (rah.), Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şöyle duâ ettiğini rivâyet etmiştir: “Allahım! Beni, iyilik yaptığı zaman sevinen ve kötülük işlediğinde istiğfar eden kimselerden yap.” İstiğfar, zâhirde din kardeşlerine yapılan kusur için, bâtında ise Allahu Teâlâ’ya karşı yapılır. Dervişler, istiğfarlarında Allah’ı müşâhade ederler. Bu sebeple, en geride tevâzû ve boyun büküklüğü içinde ayakta beklerler. Bir gün, Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî, kardeşi ile çekişen bir dervişe: “Kalk, istiğfar et!” dedi. Derviş de:
“İçimi tevbe için saf bir halde görmüyorum. İçim temiz olmaksızın, zâhiren istiğfar etmeyi de hoş karşılamıyorum!” diye karşılık verdi. O zaman şeyhimiz: “Sen kalk dediğimi yap! İstiğfar için gayretinin bereketiyle sana kalp sâfiyeti ihsân edilir.” dedi. Hazret, hayrı her halde istiğfar etmesinde buluyor, bunun derviş üzerindeki eserini de görüyordu. Böylece, kalbler birbirine ısınıyor, aradan nefret ve soğukluk kalkıyordu. Bu hâl, sûfiye tâifesinin özelliklerindendir. Onlar, içleri nefret dolu iken gecelemezler ve kalbleri kardeşine soğuk bir halde iken yemek için bir araya gelmezler. Onlar, içlerindeki ayrılık ve dağınıklığı gidermeden zâhiren beraber olmayı hoş karşılamazlar. Bir derviş, kusurunu affetmesi için bir kardeşine geldiği zaman, onun bunu geri çevirmesi hiçbir şekilde câiz değildir. Bu hususta, Abdullah b. Amr (r.a), Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Merhamet ediniz ki, merhamet olunasınız. Affediniz ki, affolunasınız.” 67 Sûfiîerin, tevbe ve istiğfardan sonra mürşidin elini öpme edebleri vardır ki, bu sünnete dayanmaktadır. Abdullah b. Ömer (r.a) şöyle anlatmıştır: “Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) düşman üzerine gönderdiği bir seriyyede idim. İslâm askerleri bir ara tamamen bozguna uğrayıp sağa sola dağıldılar. Ben de onların arasında idim. Sonra bir araya gelince: “Biz ne yapacağız? Harpten kaçtık ve Allah’ın gazabı ile döndük!” dedik ve sonra: “Kimse görmeden Medine’ye girer geceleriz. Sabah olunca durumumuzu Allah Rasûlü’ne (s.a.v) arz ederiz. Eğer bizim için tevbe varsa tevbe ederiz, yoksa ne emredilirse onu yaparız.” Dedik Sabah namazından önce mescide vardık, beklemeye başladık. Hz. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz çıkageldi ve: “Kim bu topluluk?” diye sordu. Biz de: “Bizler savaştan kaçanlarız!” diye cevap verdik. Allah Rasûlü (as): “Hayır! Siz savaştan kaçmış değilsiniz, bilakis geri çekilip tekrar düşmanla savaşan kimselersiniz. Ben sizin topluluğunuzdanım. Ben, Müslümanların topluluğundanım.” buyurdu. Biz de gidip Allah Rasûlü’ nün (as) elini öptük.68 Rivayet edildiğine göre; Ubeyde b. el-Cerrah (r.a), Hz. Ömer (r.a) Şam’a geldiğinde elini öpmüştür.69 Yine, Ebû Mersed el-Gınevî şöyle demiştir: “Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) huzuruna geldik ben, Hz. Peygamber (s.a.v)’in elini öptüm.” Bütün bunlar, el öpmenin câiz olduğunu göstermektedir. 70 Bu konuda sûfinin dikkat edeceği edeb; eli öpüldüğü zaman nefsinin büyüklendiğini ve benlik sıfatının ortaya çıktığını gördüğü zaman, elini öptürmekten sakınmasıdır. Böyle bir tehlike yoksa, el öpmede, tevbe ve istiğfardan sonra din kardeşleri ile kucaklaşmada bir sakınca yoktur. Aralarındaki kırgınlıkların gidip, yerini dostluğa bırakması, ayrılıktan sonra beraberliğin hâsıl olması için bu, uygun görülmüştür. Çünkü bu kimseler, nefsin ortaya çıkmasıyla dağılıp birbirlerinden uzaklaşmışlar, nefsin kaybolması ve istiğfar ile, eski dostluklarına dönüp bir araya gelmişlerdir.
- (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, I9I; Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, I, 474 (No: 942).)
68- (Ebû Dâvud, Cihad, 96; İbnu Mâce, Edeb, I6; Ahmed, Müsned, II, 70.) 69- (Beyhaki, Sünen-i Kübra, VII, 101; Beğavi, Şerhu’s-Sünne, XII, 292.) 70- (El öpme ile ilgili hadisler için bkz: Buhari, Isti’zan, 26; Müslim, Cihad, 64; Ebu Davud, Edeb, 143-148; ibnu Hacer, Fethu’l-Bari, XII, 328-323.)
Kardeşlerden birisi, kusurundan dolayı gelir özür diler de diğeri bunu kabul etmezse, hata yapmış olur. Böyle davranan bir kimse hakkında tehdit içeren bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “Kim bir kusurundan dolayı kardeşinden özür diler de o bunu kabul etmezse, haksız kazanç ve mal elde edenin günahı gibi günaha girmiş olur.” 71 Hz. Câbir’in (r.a) rivâyet ettiği bir hadiste de Rasûlullah (as) şöyle buyurmuştur: “Kendisinden bir kusurdan dolayı özür dilenip te onu kabul etmeyen kimse, benim havzıma gelmesin.” 72 Tevbe ve istiğfardan sonra kardeşlerine hediye olarak birşeyler takdim etmek sünnettir. Rivâyet edildiğine göre; Ka’b b. Mâlik, Rasûlullah (as)’a gelerek: “Günahımdan tevbe olarak, bütün malımı fakirlere bıraktım ve yine tevbemin tamam olması için, içinde günah işlediğim yurdumu da terk ettim” deyince, Rasûlullah (as): “Bunun için, malının üçte birini vermen yeterlidir.” 73 buyurdu. Bunun için sûfiler, (cemaattan) ayrıldıktan sonra geri dönen, eski hâline tevbe ve istiğfar eden kimseden bir mal taleb etmeyi sünnet olarak uygulamışlardır. Onların bütün derdi; mal değil, kalblerin ülfet ve ünsiyeti ile zâhiren beraber oldukları gibi, bâtınlarının da bir ve beraber olmasıdır. Bu hâl, diğer İslâmî gruplar içinde sâdece sûfilerde mevcuttur. Sonra, rıbat ve tekkelerde kalıp oranın vakfından yahut orada kalanların, toplanan maldan helâlinden yemiş olmaları için, çalışıp dünya malı kazanmaya vakit ayıramayacak kadar Allahu Teâlâ’ya ibâdet ve taatla meşgul olmaları gerekir. Yoksa, boş ve lüzumsuz şeylere gücü ve vakti olur da gerçek müridler gibi cehd ve gayret göstermezse, rıbat ve tekkenin malından yemesi uygun değildir. Bu durumda, çalışıp kazanarak, kendi kazancından yemelidir. Çünkü rıbat ve tekke için verilen yiyecekler, tamamen Allahu Teâlâ’nın tâat ve ibadetiyle meşgul olanlar içindir. Onlar, Allah’a hakkıyla hizmet etmeleri sebebiyle dünya da onların hizmetçisi olmuştur. Fakat bütün bunlar, hakk yolunu bilen, sohbetiyle fayda verip, söz ve irşadıyla hidayete sevk eden bir mürşidin idâre ve kontrolü altında olması gerekir. Mürşid, o kimsenin tekkenin (ve rıbatın) malından yemesini uygun görürse yer, değilse yemez. Mürşidin bütün tasarrufları gerçek bir basiret ve ilimle olmaktadır. Bu hususta mürşid şöyle düşünür: Bu kimse dervişlerin hizmetiyle meşgul olmaktadır, öyleyse bu hizmetine mukâbil, tekkenin malından yiyebilir. Ebu Amr ez-Zeccâcî’nin şöyle dediği nakledilmiştir: Cüneyd el-Bağdâdî’nin yanında bir müddet kaldım. Beni dâima bir ibâdetle meşgul vaziyette gördü. Benimle hiç konuşmadı. Bir gün tekke boşalıp da kimse kalmayınca, kalktım, elbisemi değiştirdim tekkeyi güzelce süpürüp temizledim. Yerleri suladım. Helâ ve abdesthâneyi yıkadım. Hazret dönüp te üzerimde toz izlerini görünce, üç defa: “Bu hizmetinle kendine iyilik yaptın, güzel ettin, güzel ettin!” dedi. Meşâyıh-ı kiram, gençleri tembellikten korumak için onları devamlı hizmete sevk ederler, her birine bir amel ve hizmet verirler. Ebû Mahzûre (r.a) demiştir ki: “Rasûlullah (s.a.v), ezan işini bize, Kabe’nin su işlerini Ben-i Hâşim’e, Beytullah’ı koruma ve temizleme işini de Ben-i Abduddâr’a verdi.”
71- (İbnu Mace, Edeb, 23; Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, VI, 73 (Had. No: 8475)) 72- (Münzirî, et-Terğb, III, 493.) 73- (Bkz: Buhârî, Eymân, 24; Ebû Dâvud, Eymân, 23; Nesâî, Eymân, 36-37.)
Meşâyıh-ı kirâm da dervişlere değişik iş ve hizmet verme konusunda bu hadise uymaktadırlar. Bir müride, ancak, elindeki işi güzelce tamamladığı zaman başka bir iş verilir. Biz, işle tam meşgul olmakla âzâlarının bütünüyle o işle meşgul olmasını kasdetmiyoruz. Bundan maksadımız; o işin hak ve edebine dikkat ederek, iç muhâsebesi yaparak, niyet ve amelini kontrol etmesi, bazen kalıb ve kalble, bazen de sâdece kalble meşgul olarak, işin fazlasını noksanını iyi tâkib ederek hakkını vermesidir. Çünkü müridin, içinde bulunduğu vaktin hakkını vermesi, kendisi için tam bir meşguliyettir. Ancak bu şekilde, boş vakit nimetinin, yeterli rızık ve sıhhat devletinin şükrünü yerine getirmiş olur. Tembellikte ise, bu nimetlere nankörlük vardır. Seriyy es-Sakatî demiştir ki: “Kim, elindeki nimetin kıymetini bilmezse, o nimet, hiç bilmediği yerden elinden alınır.” Çalışamayacak kadar yaşlı ve güçsüz olan kimseler, tekke ve rıbatın yiyeceklerinden yeme hususunda mâzurdur; ancak delikanlılar mâzur görülmezler. Bu, sûfilerin yolunda genel bir şart ve usuldür. Fakat işin fetvâ yönüne gelince; rıbat ve tekkelere yiyecekleri vakfeden kimse: “Bu yiyecekten, burada bulunan mutasavvıflarla zâhiri hâl ve kıyafetiyle onlara benzeyen tâlibler yiyebilir” şartını koymuşsa, bu şartın genel ifâdesine göre, orada bulunan herkesin ondan yemesi şer’an helaldir. Burada, gerçek sûfilerin hâli olan azimet yerine ruhsatla yetinilmiştir. Eğer vakfın şartı, onu yemenin ancak amel ve hâl olarak sûfilerin yolunda seyr u sülük eden kimselere âit olsaydı, o zaman tembel kimselerin ve vakitlerini boş işlerle zâyi edenlerin ondan yemesi câiz olmazdı. Hem, sûfilerce, gerçek müridlerin yolları mâlum ve meşhurdur Ebû Said el-Hudrî yoluyla gelen bir hadis-i şerifte Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Mü’min, otlandığı alanda ipine bağlı bir ata benzer. At döner-dolaşır yine ipine gelir. Mü’min de hata eder sonra imana döner (iman bağından ve İslâm dâiresinden çıkmaz). Siz yemeğinizi muttakilere yediriniz ve her türlü iyiliklerinizi mü’minlere yapınız.” 74