Allahu Teâlâ, bir âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Habibim, senin, tâ ilk günden takva üzere kurulmuş mecsidde durup namaz kılman daha uygundur. Orada, temizlenmeyi seven erkekler vardır. Allah temizlenenleri sever.” (Tevbe (9), I08.) Bu âyet-i kerimede, Hz. Rasûlullah’ın (sav) ashabının hâli anlatılmaktadır. Onlara: “Siz ne yapıyordunuz ki, Allahu Teâlâ sizi bu şekilde övdü?” diye sorulduğunda, onlar: “Taharette önce taş, arkasından su kullanarak temizlik yapardık.” demişlerdir.58 Bu ve benzeri edepler, rıbat ve tekke gibi yerlerde oturan sûfilerin titizlikle yapışıp devam ettikleri edeb ve vazifelerdir. Rıbat onların evi ve ikametgâhıdır. Herkesin bir evi olduğu gibi, rıbat ve tekkeler de onların evidir. Onlar bu hususta Ashâb-ı Suffe’ye benzemektedirler. Nakledeceğimiz şu haber bunu göstermektedir: Hz. Talha (ra) şöyle anlatmıştır: “Dışardan Medine’ye gelen bir kimse, bir tanıdığı varsa onun yanında misafir kalır, tanıdığı bir yakını yoksa, Suffe Ashâbı’nın yanına inerdi. Ben de onların arasında kalanlardan birisiydim.” Rıbat ve tekkelerde bulunan kimseler, aynı gaye, aynı dâva ve aynı güzel hâli elde etmek için bir araya gelmiş kimselerdir. Rıbatta oturanlar, (buranın hakkını vermiş olmaları için), şu âyette anlatılan halde olmaları gerekir. Allahu Teâlâ, Cennet ehlini anlatırken şöyle buyurmuştur: “Onların kalplerindeki kini söküp attık; hepsi kardeşler olarak, tahtlar üzerinde karşı karşıya otururlar.” (Hıcr (15), 47.) Kardeşçe karşı karşıya olmak, oturanların iç ve dışlarının bir olmasıyla mümkündür. İçinde kardeşi için kin bulunan bir kimse, her ne kadar yüzü ona dönük de olsa, onunla dost olarak karşı karşıya oturuyor sayılmaz. Suffe ehli, âyette anlatıldığı şekilde idiler. İnsanda kin ve düşmanlık duygularının kabarması, dünya hırsındandır. Dünya muhabbeti ise, bütün hataların başıdır. Suffe ehli, dünyayı tamamen terk etmişlerdi.
57- (Buhârî, Vudû’, 6; Müslim, Tahâret, 14, 34-41; Tirmizî, Taharet, 39; İbnu Mâce, Taharet, 5.)
58- (Taberî, Camiu’l-Beyân, Cüz: XI, 30; Kurtûbî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’an, VIII, 260; Râzî, Tefsir-i Kebîr, XVI, 156; Hâkim, el-Müstedrek, II, 334.)
Ekecekleri bir arazileri, sağacakları bir sürüleri yoktu. Bu sebeple içlerindeki kin ve düşmanlık çekip gitmişti. Rıbat ve tekkede yaşayan sûfiler de böyledir. Onlar, içleri ve dışları bir olarak sevgi ve kaynaşma ile bir araya gelerek, beraberce yiyip içen, birbirleriyle dertleşen ve beraber olmanın bereketini bilen kimselerdir. Vahşi b. Harb in babası yoluyla dedesinden naklettiğine göre, Ashabtan bir grup, Rasûlullah (as)’a gelerek: “Ya Resûlallah! Biz (yeterince) yiyoruz, fakat doymuyoruz, nedendir?” diye sorduklarında, Efendimiz (sav): “Herhalde siz, yemek yerken ayrı ayrı yiyorsunuz. Yemeği bir arada yiyiniz ve Allahu Teâlâ’nın ismini anınız; besmele çekiniz ki yemeğiniz bereketlensin.” (Ebû Davud, Et’ıme, 14; Ahmed, Müsned, III, 50I.) Enes b. Mâlik (ra) şöyle anlatmıştır: “Rasûiullah (as) kurulmuş bir sofra üzerinde ve özel bir tabak içinde yemek yemedi. Kendisine güzel yufka ekmeği de pişirilmedi.” Bunu duyanlar: “Peki neyin üzerinde yemek yiyorlardı?” diye sorunca: “Yere serilmiş bir bez üzerinde.”59 demiştir. Âbidler ve zâhidler, insanlarla bir arada bulunmak çeşitli âfetlere sebep olduğundan ve nefis böyle durumlarda hevâî şeylere ve mâlâya’ni sözlere daldığından, selâmeti yalnızlıkta bulmuşlardır. Sûfiler ise, amellerinin kuvvetli ve hallerinin sağlamlığı sebebiyle bu hâl kendilerinden alınmış olup, onlar, seccadeleri üzerinde cemaat evlerinde toplanıp halkla beraber olmayı münasip bulmuşlardır. Onların her birinin seccâdesi zâviyesi, herkesin derdi en önemli meselesi olmuş, bununla birlikte düşüncesi karışıp ta seccâdenin (meclisin) dışına gitmemiştir. (Yani onlar tam bir temkin ve huzur içinde, Allah’tan gâfil olmadan, hatalara dalmadan halk ile beraber olup, onları ıslahla meşgul olmuşlardır) Sûfilerin özel seccâde edinmelerinde, sünnetten bir delilleri vardır. Şöyle ki: Ebû Seleme b. Abdurrahman, Hz. Âişe’nin (rah) şöyle dediğini rivâyet etmiştir: “Hz. peygambere (sav) hurma liflerinden yapılmış bir hasır sererdim. Geceleri namazlarını onun üzerinde kılardı.” 60 Hz. Rasûlullah’ın (sav) hanımı, Meymûne (rah) vâlidemiz de şu rivâyette bulunmuştur: “Hz. Peygamber (sav), namazlarını, mescitte önüne serilen hasırdan bir seccâde üzerinde kılardı.” 61 Rıbat ve tekkelerde yaşayan dervişler arasında, gençler, ihtiyarlar, hizmet görenler ve halvete girenler bulunur. Nefsin uyku ve rahatlığa düşkünlüğü, yapılan işlerde zorlama ve yapmacık haraketlere girme gibi haller düşünüldüğünde; mürşidlerin, zâviyelerde kalmaları daha uygun olmaktadır. Nefsin tek kalmaya, gevşemeye, kolaylık yollarını seçmeye iştiyâkı vardır. Cemaatle beraber kalan genç, devamlı göz önünde bulunması ve başkalarının nazarı altında edeb sınırları içinde hareket mecburiyeti olduğu için, nefsin keyfine göre hareket imkânı bulamaz. Bu terbiye de ancak, Hz. Rasûlullah’ın (sav) ashâbının yaptığı gibi; devamlı vakitlerini değerlendirme, nefsânî
59- (Buhârî, Et’ıme, 8, 23.) 60- (Biraz değişik lafızlarla, bkz: Buhârî, Ezan, 8I; Nesâî, Kıble, I3; Ahmed, Müsned, VI, 40, 6I.) 61- (Buhârî, Salat, 2I; Müslim, Mesâcid, 270; Ebû Dâvud, Edeb, I6I; Tirmizî, Salat, I29.)
şeylerden sakınma ve azaları mâlâya’ni hareketlerden koruma sâyesinde gerçekleşir. Ashâb-ı Kirâm’ın durumu: “Onların her birinin o gün, kendisine yetecek bir işi vardır.” (Abese (80), 37.) âyetinde anlatıldığı gibiydi. Gerçekten onların, kendilerini başkalarıyla uğraşmaktan alıkoyacak âhiret dert ve gayretleri vardı. Sâdık sûfilerin de aynı şekilde, bir araya geldiklerinde vakitlerini hiç zâyi etmemeleri gerekir. Bir genç, toplantı yerlerinde vakitlerini boş ve hatâlı şeylerle geçiriyorsa, onun uzlet ve tenhâyı seçmesi daha uygun olur. Mürşid, nefsin bu tür şeylerden korunması için gence, zâviye ve halvethâneyi tercih ve tavsiye eder. Kendisi ise; mânevî hâlinin güçlü olması, insanların iltifatına aldanmayışı, halkın arasına karışmanın âfetlerinden korunmuş olması ve cemaat içinde vakar ve haysiyetini koruma durumunda olduğu için, cemaat toplantılarına katılabilir, halkın arasına karışabilir. Onun güzel hâlini görenler, bundan istifâde ederler. O ise, bundan kalbi karışıp mânevî bir zarar görmez. Hizmet işine gelince: Rıbat ve tekkelere yeni gelmiş, henüz mânevî ilmin tadını tatmamış ve gönül gözü yüksek mânevî hallere açılmamış kimseye, ilk olarak (gücünün yettiği) hizmet işleri emredilir. Bununla, (farzların dışındaki) ibâdetinin hizmet olması ve güzel hizmeti sayesinde ehlullahın kalplerinin ona yönelmesi hedeflenir. Böylece o hem hizmetin bereketine kavuşur hem de ibâdetle meşgul olan din kardeşlerine yardım etmiş olur. Mü’minlerin bu tür yardımlaşması hususunda, Hz. Rasûlullah’ın (sav) şöyle buyurmuştur: “Mü’minler birbirlerinin kardeşidir; birisi diğerinden ihtiyacını görmesini ister, o da hemen yerine getirir. Allah da kıyamet günü onların ihtiyacını giderir.” 62 Şu hâlde; hizmet ehli, hizmetinde kalbini öldürecek, şevkini giderecek gevşeklik ve tembellikten sakınmalıdır. Sûfilere göre hizmet, sâlih amellere girmektedir ve sâhibine güzel haller, mânevî vecdler kazandıran yollardan birisidir. Ehlullah, niyet ve amelde kendileri gibi olmayan, onların irşâd ve yol göstermesiyle kemâle ermeye hırs göstermeyen kimseleri hizmetlerinde bulundurmayı uygun görmezler. Bize, Şeyh Ebu’l-Feth, Vesik b. er-Rûmî’nin şöyle dediğini haber verdi: “Ben Ömer b. el-Hattab’ın kölesiydim. Bir gün bana şöyle söyledi: “Müslüman ol! Çünkü müslüman olursan, seni müslümanlara âit işlerde istihdam edebilirim. Onlardan olmayan bir kimseden, onların bana emânet ettiği işlerde yardım istemem uygun düşmez.” Vesik demiştir ki: “Ben müslüman olmaya yanaşmadım. Hz. Ömer (ra.) de: “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara (2), 256.) Âyetini okuyup, üstelemedi. Vefâtı yaklaşınca, beni âzat ederek: “Serbestsin; istediğin yere git!” dedi. (İbnu Kesîr, Tefsir, I, 459.) Veliler de kendilerinden olmayan kimsenin yanlarında hizmetle meşgul olmasını hoş karşılamazlar ve bu tür kimselerin özel işlerine ve hususi meclislerine karışmalarını istemezler. Çünkü onların hâlini ve yolunu sevmeyen kimse, onlara bakarken ve onlarla bulunurken elde ettiği faydadan daha çok zarar eder. Hem sûfiler de birer insandır. İnsan olmanın gereği; kendilerinden birtakım işler zuhûr edebilir. Onların maksat ve durumlarını tam olarak bilemeyen kimseler bunları hoş karşılamaz, inkara gidip zarar görürler. Demek ki; velilerin bu tür kimseleri yanlarında bulundurmaktan çekinmeleri,
62- (Aynı mânadaki hadisler için bkz: Tirmizî, Hudud, 3; Ahmed, Müsned, II, 9; Beyhakî, Şuabu’l-İman, VI, II4-II6.)
onlara acıdıkları içindir. Yoksa, müslümanlardan herhangi birisine karşı böbürlenmek ve kendini üstün görmek için değildir. Hakk talibi bir genç, Allahu Teâlâ’ya ibâdetle meşgul olan ehlullaha hizmet ettiği zaman onların sevaplarına ortak olur. Gerçi genç, onların yüksek hallerine sahip olmamakla birlikte bu hallerin ehli olanlara hizmet etmektedir, fakat, onun bu tür kimselere hizmet etmesi Allahu Teâlâ’ya olan muhabbetinin alâmetidir. Bize, Ebu’l-Feth Muhammed b. Süleyman’ın, Enes b. Mâlik (ra)’den rivâyet ettiği şu hadis, bu durumu ifâde etmektedir. O, demiştir ki: Rasûlullah (sav) Efendimiz, Tebük seferinden dönerken Medine’ye yaklaştıklarında: “Gerçekten Medine’de, sizin (bu seferde) yürüdüğünüz her yolda ve geçtiğiniz her vadide sizinle beraber olan birtakım insanlar vardır!” buyurdu. Ashâb-ı Kiram: “Onlar Medine’de kaldıkları halde, bizimle beraber miydiler?” diye sorunca, Allah Rasûlü (s.a.v): “Evet, (onların niyetleri sizinle olmaktı, fakat) özür ve hastalıkları onları alıkoydu.” buyurdular. Hadiste anlatıldığı gibi; ehlullah’ın hizmetinde bulunan kimse de nefsindeki kusur ve ehliyetsizlik özrü sebebiyle onların yüksek derecelerine ulaşmaktan geri kalmıştır, fakat, bununla birlikte (güzel bir niyetle) bütün gayretini onların hizmetine sarf ederek, etraflarında dolaşıp durmaktadır. Nazarını başka şeylerden çekerek onların hizmetiyle meşgul olması sebebiyle Allahu Teâlâ ona, en güzel karşılığı verecek ve kendisini büyük bir ihsana kavuşturacaktır. Ehl-i Suffe de böyle yapıyor; iyilik ve takvâ hususunda birbirleriyle yardımlaşıyor, dînî meseleler için bir araya geliyor, mal ve bedenleriyle din kardeşlerinin işlerini görmek için toplanıyorlardı.