Önce şunu belirtelim ki; seferin fıkhî durumu ve hükümleri fıkıh kitaplarında genişçe açıklanmıştır ve kitabımız aslen bu konular için yazılmamıştır. Fakat biz, teberrüken bu konudaki bazı dinî hükümleri zikredeceğiz. Yolculuğa çıkan sûfinin; teyemmüm, mest üzerine mesh, namazları kısaltma ve birleştirme hükümlerini bilmesi gerekir. Bunları kısaca açıklayalım: 1-Teyemmüm Su bulunmadığı veya mevcut suyun kullanılması durumunda beden veya malın telef olma korkusu ve mezhebimizdeki sahih görüşe göre hastalığın artması endişesi olduğu zaman, cünüb ve abdestsizlik hâlinde, hasta ve yolcu kimsenin teyemmüm yapması câizdir. Aynı şekilde, elde mevcut suya kendisinin, hayvanının veya yol arkadaşının, şiddetli susuzluğunu gidermek için ihtiyaç olduğu zaman da teyemmüm eder. Bütün bu durumlarda teyemmüm ederek namazını kılar ve bilâhare su bulduğu zaman yeniden abdest alıp iâde etmesi gerekmez. Soğuktan (hasta olacağından ve donacağından) korkan kimse teyemmümle namazını kılar. Fakat sahih olan görüşe göre bu namazı daha sonra iâde eder.
85- (Buhârî, Deavât, 49; Tirmizî, Vitr, I8; İbnu Mâce, İkâme, 188; Ahmed, Müsned, III, I39)
Teyemmüm ancak, suyun bulunabileceği yerlerde araştırma yaptıktan sonra câiz olur. Suyun aranacağı yerler; yolcunun konakladığı mahalde, odun vs. toplamak için dolaştığı yerlerdir. Su, vakit girdikten sonra aranır. Bu konuda kısa yolculuk, uzun yolculuk gibidir; hükümler aynıdır. Vaktin sonunda su bulma ihtimali varken, vaktin evvelinde teyemmümle namaz kılsa, sahih kavle göre câizdir. Daha vakit çıkmamış da olsa, su bulduğunda (teyemmümle kıldığı namazı artık) iâde etmez. Suyun bulunduğunu tahmin eden kimsenin teyemmümü bâtıldır. Meselâ; su yüklü kervanın çıkagelmesi veya o civarda suyun bulundğunu gösteren başka sebeplerin bulunması gibi. (Normal şartlar içinde teyemmüm abdestiyle kıldığı) namaz esnasında suyu görse, (veya geldiğini fark etse) namazı bozulmaz ve iâde de etmez. (Hanefilerde, bu durumda namaz bozulur, su ile abdest alınıp iâde edilir.) ancak, bu durumda namazını bozarak su ile abdest alıp, namaza yeniden başlaması (en sahih görüşe göre) müstehabtır. Farz namaz için vakit girmeden teyemmüm alınmaz. Her farz namaz için ayrı ayrı teyemmüm abdesti alınır. Bir teyemmümle istediği kadar nâfile namaz kılabilir. Nâfile için aldığı teyemmümle, farz namaz kılmak câiz değildir. Su ve toprak bulamayan kimse, ikisinden birini bulduğu zaman namazını kılar. Fakat abdestsiz iken Kur’an’a el sürmez. Eğer cünüb ise, namazda Kur’an okumaz bunun yerine Allahu Teâlâ’yı zikreder. Teyemmüm ancak, içine kum ve çakıl karışmamış temiz toprak ile yapılır. (Hanefi mezhebinde, kum, çakıl dâhil, toprak cinsi her şeyle teyemmüm câizdir. Kitabın müellifi Şihâbuddin Sühreverdî, Şâfii mezhebine mensubdur; fıkhî hükümler o mezhebe göre anlatılmıştır. Farklı noktalar ve hükümler tarafımızca dipnotla gösteriimiştir (Mütercim).) Hayvanın ve elbisenin üzerinde birikmiş tozlarla teyemmüm câizdir. 2-Teyemmümün Şekli Teyemmüme besmele ile başlanır. Elini toprağa vurmadan bununla, namazı mübah kılmaya niyet eder. Yüzü için elini toprağa vururken, parmaklarını bitiştirir ve bütün yüzünü mesh eder. Eğer yüzde, yıkanması farz kısmında mesh edilmeyen yer kalırsa, teyemmüm câiz olmaz. İkinci vuruş, iki kol için yapılır ve bu esnada parmakların arası açık tutulur. Toprağa değen yerler ile, kolların yıkanması gereken bütün farz mahallini mesh eder. Eğer bunu bir vuruşta değil de iki veya daha fazla vuruşla yapabiliyorsa, öyle yapar. Toprağın bütün farz mahallini kaplaması gerekir. Elin ayasıyla önce bir kol, sonra diğeri meshedilir. Özellikle yüz meshedilirken, toprak, kıl diplerine ulaştırılmaya zorlanmadan, mümkün mertebe tüyün bittiği mahal üzerinde el dolaştırılır. Mest üzerine Mesh. Yolculuk yapan kimse, sefer esnasında üç gün üç gece mest üzerine mesh yapabilir. Mukim ise bir gün bir gece yapabilir. Sürenin başlangıcı; mesti giydikten sonra su ile aldığı abdest bozulduktan sonra başlar; mesti giyer giymez başlamaz. Mesti giyerken niyet etmek şart değildir, ancak, abdest azaları tamamen yıkanmış ve abdest bitmiş olması gerekir. Mestler bundan sonra giyilir. Nitekim, sol ayağını yıkamadan, yıkadığı sağ ayağa mestin giyilmesi hâlinde, üzerine mesh sahih değildir. (Hanefi mezhebinde caizdir. Sağ ayak yıkanınca hemen mest giyilip sonra sol ayak yıkansa ve mest giyilse bu caizdir. Güzel olan, iki ayağı birden yıkadıktan sonra mestleri giymektir.) Mest, giyildiğinde yürünebilecek cinsten ve farz olan mahalli örtecek çeşitten olmalıdır. Mestin üzerine yapılacak mesh yeterlidir. Fakat evlâ olan; mestin altını ve üstünü bir defa mesh etmektir. Sürenin sona ermesi ya da mest çıkarak ayağın yıkanması farz olan kısmından birazının meydana çıkmasıyla, meshin hükmü ortadan kalkar. Böyle bir durumda,
kendisi abdestli olup ayağında da bir bez sarılı ise, essah olan kavle göre, yeni baştan abdest almayıp, sadece ayaklarını yıkaması kâfidir. Seferde mesh eden kimse, mukim olduğunda mukimin hükümlerine tâbidir. Aynı şekilde, mukim olan da sefere çıktığında, yolcunun hükümlerine tâbi olur. Keçeden yapılmış çoraba ve kösele (çizme) üzerine mesh etmek câizdir. Ayağın farz mahallini örten fakat (biraz) delik olan mesh üzerine mesh etmek câizdir. Yüzü, ayağın bir kısmını örten ve geri kalan kısmı da sargı ile kapatılan kumaş üzerine mesh etmek ise câiz değildir. Seferde namazların kısaltılması ve birleştirilmesi. Seferî olan kimse, öğle ve ikindi namazlarını bu iki vaktin birisinde beraberce kılabilir. Akşam ile yatsı namazını da aynı şekilde birlikte kılabilir. (Hanefilerde bu birleştirme sadece Hac’da, Arafat ve Müzdelife’de olur.) Ancak her biri için ayrı ayrı teyemmüm gereklidir ve iki namazın arasını konuşma ve benzeri şeylerle ayırmak gerekir. Akşam ile sabah namazları kısaltma yapılmadan normal şekillerinde kılınır. Seferî, sünnet namazları da öğle ve ikindinin farzlarından önce, birleştirerek kılabilir. Akşam ve yatsı namazından sonra, bunlara âid sünnetleri kılar ve peşinden vitir namazını kılar. Farz namazların hayvan üzerinde kılınması câiz değildir. Ancak düşmanla karşılaşma anında kılınabilir. Fakat, sünnetler ve diğer nâfile namazlar, hayvan üzerinde kılınabilir. Nâfile namaz için hayvanın sırtı yeterlidir. Bu durumda, rükû’ ve secde imâ (başın eğilmesiyle) olur. Secde için yapılan imâ, rükûdaki imâdan biraz daha fazla eğilerek yapılır. Ancak hayvan (binit) üzerinde mahfel gibi sâbit ve üzerine (secde yapabilecek) bir şey varsa, o zaman imâ yapmaz; normal secde yapar. Yolcunun yöneldiği cihet kıble hükmündedir. Bu yüzden gittiği istikâmete doğru namazını kılar. Yönü, kıbleye veya gideceği istikâmete yönelik olmazsa namazı câiz değildir. Nitekim hayvan, gidilen yol istikâmetinden ayrılarak kıblenin dışında bir tarafa yönelse, namaz bâtıl olur. Yaya olarak giden kimse, yürüyerek nâfile namaz kılabilir. Yayanın, namaza başlarken, tekbir anında kıbleye dönmüş olması kâfidir. İftitah tekbirinde mutlaka kıbleye dönmüş olması gerekir. Rükû’ ve secde için imâ yeterlidir. Hayvan üzerinde yolculuk yapanın ise; iftitah tekbirinde kıbleye dönmesi gerekmez. Bir kimse yolcu iken mukim olup, tekrar sefere çıksa, o günün (başlamış olduğu) orucunu tamamlaması gerekir. Misâfir iken mukim olanın durumu da aynıdır. Seferde iken (ruhsattan yararlanmayıp) oruç tutması yemekten, namazları kısaltması, tamam kılmasından daha faziletlidir. Sefer konusunda bu kadarcık şer’i hükümleri bilmesi sûfi için kâfidir. Sefer Âdâbı: Yola çıkmadan önce yapılması gereken birtakım edepler vardır; onları şu şekilde özetlememiz mümkündür: 1-Sefere çıkmadan önce, dinî meselelerde kendisine yardımcı olacak birisini bulmak. Bu konuda: “Önce yol arkadaşın! bul, sonra yola çık.” 86 sözü, meşhurdur.
86- (Tabrânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, IV, 268. (No: 4379); Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VIII, 164.)
Rasûlullah (s.a.v) bir kişinin tek başına yolculuk yapmasını yasaklamıştır.87 Ancak, nefsin hile ve âfetlerini bilen, basireti kuvvetli bir sûfinin yalnız başına yolculuğu tercih etmesinde bir sakınca yoktur. Yola çıkanlar bir cemaat olunca, içlerinden birini başlarına emir (başkan) seçmeleri gerekir. Bu konuda Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “(Topluca) bir seferde olduğunuz zaman, içinizden birinizi emir seçiniz.”88 Seçilen emirin, cemaatin en zâhidi, en muttakîsi, mürüvvet ve cömertlik yönünden en kâmili, şefkat yönünden en merhametlisi olması gerekir. Abdullah b. Ömer (r.a), Rasûlullah (as)’ın, şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Allah katında arkadaşların en hayırlısı; arkadaşları için en hayırlı olanı (en iyi davrananadır.” 89 Abdullah el-Mervezî’nin şu hâli bu konuda güzel bir örnektir. Ebû Ali er- Rıbâtî kendisine arkadaş olunca ona: “Sen mi emir olacaksın, ben mi?” diye sordu. Ebû Ali de: “Sen ol!” dedi. Bundan sonra o, kendisinin ve Ebû Ali’nin yol azığını hep sırtında taşıdı. Bir gece yağmur yağdı; Abdullah el-Mervezî gece boyunca arkadaşının başucunda durmuş elbisesiyle onu yağmurdan korumaya çalışarak sabahladı. Ebû Ali her defasında: “Böyle yapma!” dedikçe, o: “Ben emir değil miyim? Sana ancak yaptıklarıma uyman ve sözlerime itaat etmen gerekir.” diyordu. Riyâset sevgisi ve insanlara baş olma tutukusuyla dervişlerle arkadaşlık eden, zâviyedeki hizmetçileri emri altına almayı şeref sayan, bu şekilde nefsânî arzularını tatmine çalışan kimse, câhil ve hevâsının esiri olup, sûfilerin yolundan uzaklaşmış birisidir. Bu hâl, dünya malı toplamak isteyenlerin yoludur. O kimse, gitsin dünyaya meyleden kimselerden arkadaş edinsin. Nefsinin süflî arzularını ele geçirmek ve dünya ehli ile bir arada bulunmak için toplanan kimselerin yanına gitsin. Böylelerinin toplanması; gıybete dalmaktan, sevimsiz şeylere bulanmaktan, tekkelerde, bağ ve bahçelerde başıboş gezip dolaşmaktan uzak değildir. Bunların tekkelerde tanıdıkları ve menfeatları çoğaldıkça; dinî vazifeler zorlaşsa da uzun süre kalmaya devam ederler. Menfaatları azaldıkça; yapacakları dinî ameller kolay da olsa, orada durmaz, başka taraflara giderler. Halbuki bu hâl, gerçek sûfilerin hâli ve yolu değildir. 2-Kardeşleriyle vedâlaşmak ve onlara duâ etmek. Sefere çıkan kimse, kardeşlerine, Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) öğrettiği duâlarla duâ etmelidir. Tâbiinden birisi şöyle anlatmıştır: Abdullah b. Ömer (r.a.) ile, Mekke’den Medine’ye kadar arkadaşlık yaptım. Kendisinden ayrılacağım zaman beni uğurladı ve şöyle dedi: Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu işittim: “Lokman (as.) oğluna dedi ki: “Ey oğulcağızım! Şüphesiz Allah, kendisine bir şey emânet edildiği zaman onu muhafaza eder. Ben de senin dinini, emânetini, amelinin
87 - (Buhârî, Cihad, I35; ibnu Mâce, Edeb, 45; Ahmed, Müsned, II, 9) 88- (Ebû Dâvud, Cihad, 80) 89- (Tirmizî, Birr, 28; Dârimî, Siyer, 3, Ahmed, Müsned, II, I68.)
sonunu Allah’a emanet ediyorum.” 90Zeyd b. Eşlem (r.a), Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Sizden biriniz sefere çıkacağı zaman kardeşiyle vedâlaşsın. Şüphesiz Allahu Teâlâ, vedâlaşırken yapılacak duâda onun için bereket yaratır." (Zebidî, İthâfu’s-Sâde, VII, 457) Hz. Rasûlullah (s.a.v.) bir adamı uğurlarken, şöyle duâ etmiştir: “Allah Teâlâ, seni takva ile rızıklandırsın, günahlarını bağışlasın, her ne tarafa yönelirsen karşına hayrı çıkarsın.”91 Sefere giden sûfi, kardeşlerine duâ ettiğinde, onların, Allahu Teâlâ’nın bu duâya icâbet edeceğine inanmaları gerekir. Rivâyet edildiğine göre; Hz. Ömer (r.a), insanlara hediyelerini dağıtırken, yanına çocuğu ile birlikte bir adam geldi. Hz. Ömer (r.a.), adamla oğluna bakınca: “Sana bundan daha çok benzeyen hiç kimse görmedim.” dedi. Adam da: “Ey mü’minlerin emiri! Sana bu çocuğun durumunu anlatayım.” dedi ve şunları anlattı: “Annesi buna hâmile iken, ben bir yolculuğa çıkmak istedim. Annesi bana: “Beni bu halde bırakıp nereye gidiyorsun?” dedi. Ben de: “Karnındaki çocuğu Allah’a emânet ediyorum.” dedim ve yola çıktım. Geri döndüğümde hanımım ölmüştü. Oturduk, diğer yakınlarımla konuşuyorduk. Birden hanımımın kabri üzerinden bir ateşin parladığını gördük. Oradakilere: “Bu nedir?” diye sordum. “Falanca kadının kabridir, bu ateşi her gün kabrinin üzerinde görüyoruz” dediler. Bunun üzerine ben: “Vallahi o, gündüz oruçlu, geceleri ibâdet ehli bir kadındı.” dedim ve kazmayı alarak kabre vardık. Kabri kazdık, bir de baktık ki, içinde bir ışık yanıyor ve çocuk da orada deprenip durmaktadır. O esnada gâibten bir ses bana: “Bu senin (bize bıraktığın) emânetindir. Eğer anasını da bize emânet etmiş olsaydın, onu da sağ sâlim bulurdun” dedi.” Hadiseyi dinleyen Hz. Ömer (r.a.): “Gerçekten o sana, bir karganın diğerine benzemesinden daha çok benziyor.”92 dedi. 3-Konaklanan her yerden, en az iki rekât namaz kılarak ayrılmak. Yolculuk yapan sûfiye, konakladığı (mola verdiği) herhangi bir mekândan ayrılırken, (vakit uygunsa) iki rek’at namaz kılarak ayrılması ve şu duâyı yapması gerekir:
“Allahım! Takvayı bana azık yap. Günahlarımı bağışla. Yöneldiğim her taraftan bana hayır nasib et.” Enes b. Mâlik’in rivâyetine göre; Rasûluliah (s.a.v) konaklamak için inmiş olduğu her menzilden iki rek’at namaz kılarak ayrılırdı.” 93 Şu hâlde, seferde olan bir sûfinin de ayrılacağı her tekke ve konaklama yerine, iki rek’at namazla vedâ etmesi gerekir. 4-Binek vasıtasına binerken şu duâ okunmalıdır:
90- (Tirmizî, Deavât, 44; İbnu Mâce, Cihad, 24; Ahmed, Müsned, II, 7, 25, 38.) 91 - (Tirmizî, Deavât, 44; Dârimî, isti'zan, 41.) 92- (Tabarânî, Kitâbu’d-Duâ, II, No:824; Gazzâlî, İhya, II, 365.) 93- (Hâkim, Müstedrek, l, 316; Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, V, I9I (Had. No: 6923).)
Bunu bizim emrimize veren Allah’ı tesbih ederim. Yoksa biz ona sahip olamazdık. Bismillah, Allah büyüktür. Her işimde ona tevekkül edip teslim oldum. Kuvvet ve kudret, azamet ve yücelik Allah’a âittir. Allah’ım! Beni bu vasıtada taşıyan sensin. Her işte yardımcı da sensin.” 5-Yolculuğa sabahleyin erken çıkmak ve hareket için perşembe gününü tercih etmek. Ka’b b. Mâlik (r.a) şöyle rivâyet etmiştir: “Rasûluliah (s.a.v) daha ziyade perşembe günü sefere çıkardı. Bir yere seriyye göndermek istediğinde de sabah erkence gönderirdi.” 94 6-Bir eve veya konak yerine yaklaştığı zaman şöyle duâ etmek.
“Ey yerlerin, göklerin ve içindekilerin, şeytanların ve sapıttıklarının, rüzgarların ve esip getirdiklerinin, denizlerin ve içinde taşıdıklarının Rabbi olan Allah’ım! Senden, bu menzilin (konaklama yerinin) ve içindekilerin hayrını isterim. Bu menzilin ve içindekilerin şerrinden de sana sığınırım.” Bir eve veya konaklama yerine indiği zaman, (vakit uygunsa) iki rek’at namaz kılmalıdır.
7-Yolculukta temizlik âletleri bulundurmak. Yola giden kimse, yolda gerekli olacak ihtiyaç ve temizlik maddelerini yanında bulundurması gerekir. Anlatıldığına göre; İbrahim el-Havvas, ikâmet hâlinde ve yolculukta şu dört şeyi yanından ayırmazdı: 1-Su kabı (matara vs.), 2-İp, 3-İğne-iplik, 4-Makas. Âişe vâlidemiz (rah)’den rivâyet edildiğine göre; Rasûlullah (s.a.v), yolculuk yapacağı zaman şu beş şeyi yanında taşırdı: Ayna, sürme, tarak, misvak ve makas” 95
94- (Ebû Dâvud, Cihad, 77; Dârimî, Siyer, 3.)
95- (Zebîdî, Ithâfu’s-Sâde, VII, 474-475; Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, II, 363 (Had. No: 6906).)
8-Yolculuk esnasında yanında asa taşımak. Bu da sünnet olan amellerden birisidir. Muaz b. Cebel’in rivâyetine göre; Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Benim minber edindiğim gibi, İbrahim (as) de minber edinmişti. Benim asa kullandığım gibi, İbrahim ve Musa (as) da kullanmıştır.” 96 Abdullah b. Abbas (r.a) şöyle demiştir: “Âsa kullanmak peygamberlerin âdetidir. Rasûlullah’ın (s.a.v) da üzerine dayandığı bir âsası vardı ve asa kullanmayı tavsiye ederdi. 97 Yolculuk esnasında su kabı bulundumak da sünnettir. Câbir b. Abdullah (r.a), şöyle rivâyet etmiştir: Peygamber (s.a.v) bir kabtan abdest alıyordu. Birden insanlar ona doğru koşuştular. Peygamber (s.a.v): “Ne var, size ne oluyor?” diye sordu. Onlar da: “Ya Rasûlellah! Önümüzdeki sudan başka içecek ve abdest alacak suyumuz yok!” dediler. O zaman Rasûllullah (s.a.v), elini önündeki su kabının içine koydu. Bir de baktım ki, parmakları arasından göze gibi su kaynıyor. Orada bulunanlar o sudan abdest aldılar. Râvi diyor ki: Câbir b. Abdullah (r.a)’a: “Kaç kişiydiniz?” diye sordum, o da: “Eğer yüzbin kişi olsaydık bile su hepimize yeterdi. Fakat biz, o gün, bin beş yüz kişiydik ve Hudeybiye gazvesinde bulunuyorduk.” dedi. 98 9-Bele kemer (ya da kuşak) bağlamak. Bu da sûfilerin uyguladığı bir ameldir ve sünnettir. Ebû Said el-Hudrî’nin rivâyetine göre; Rasûllullah (s.a.v) ve ashabı, Medine’den Mekke’ye yürüyerek gidip haccettiler. Rasûllullah (s.a.v), Mekke’ye varınca: “Elbiselerinizi (ihramlarınızın alt kısmını) belinize sıkıca bağlayın!” buyurdu. Biz de sıkıca bağladık arkasından “hervele” yürüşüyle (koşar adımlarla) yürüdük." 99 Daha önce zikrettiğimiz gibi; yola çıkarken sabahtan iki rek’at namaz kılmak, sûfilerin zâhiri edeblerindendir. Derviş iki rek’at namaz kılarak bulunduğu yerden ayrılır. Ayakkabısını eline alıp içini silkeleyerek temizler. Önce sağ, sonra sol kolunun yenini yukarı çeker. “Meyânid” denilen kuşağı alıp beline bağlar. Ayakkabı torbasını alıp tozunu silkeler. Ayakkabılarını (mestlerini) giymek istediği yere kadar gelir. Seccâdesini iki kat yere serer. Ayakkabılarını birbirine vurup temizler. Ayakkabları sol eline, torbayı sağ eline alır. Ayakkabıları, çantanın dibine, arka kısımları en alta gelecek şekilde yerleştirir ve çantasını bağlayıp orada bulunanlara vedâ ederek ayrılır. Eşyası için kendisine yardım etmek isteyenlere mâni olmaz. Sonra, su kabı vb. eşyaları, sağ tarafı mümkün mertebe boş olacak şekilde yüklenir. Yolda, mübârek bir mevkiye vardığında yahut mânevî kardeşleriyle karşılaştığında veya meşâyıhtan birini gördüğünde hemen yüklerini omuzundan indirip onlarla selâmlaşıp görüşür. Onlardan ayrılınca kırbasını tekrar omuzuna asar ve yoluna devam eder. Bütün bunlar “Horasan” ve “Cebel” (Cebel, Hemadân, Irak ve Merv bölgelerine kullanılan bir isimdir. Hemadân olması daha uygundur (Bkz: Yâkut el-Hamavî, Mu’cemu’l-Buldân, II, II4-II5.) bölgelerinde yaşayan dervişlerin güzel bulup uyguladıkları şeylerdir. Irak, Şam ve
96- (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, II, I8I. (Tabarânî, Bezzar rivayetiyle).) 97- (Begavî, el-Envâr fî Şemâili’rı-Nebiyyi’l-Muhtâr, II, 580.(No: 873); Bkz: Ahmed, Müsned, V, 253; Abdurrazzâk, Musannef, III, 185. (No: 5251).) 98- (Buhârî, Meğâzi, 35; Ahmed, Müsned, II, 339; Ali Nasıf, et-Tâc, İli, 277.) - (İbnu Mâce, Menâsik, I08.)
Kuzey Afrika’da yaşayan dervişlerin çoğu bunlara riâyet etmezler. Bu yüzden kâidelere bağlı kalmayanlar şöyle derler: “Bunlar, illa yapılması gereken ameller ve edebler değildir. Onların zâhiri düzeniyle uğraşmak, insanı, işin hakikatinden gâfil eder.” Bu tür şeylere riâyet edenler ise: “Onlar, önceki büyüklerin ortaya koyduğu birtakım edeplerdir, biz de bunun için yapıyoruz.” derler ve bu edepleri terk ve ihmal edenleri gördükleri zaman: “Bu, gerçek sûfi değildir.” diyerek ona hakaret nazarıyla bakarlar. Aslında her iki grup da birbirlerini değerlendirmede aşırı gidiyorlar. Bu hususta doğru olan şudur: Onları yapanları inkâr etmemek gerekir. Çünkü bu tür şeyler, İslam’da kötü görülmemiştir. Hem bunlar güzel edeplerdir. Onları yapmayanlar da kötülenmemelidir. Çünkü onlar, dinen vâcip kılınmış yahut teşvik edilmiş şeyler değildir. Horasan ve Cebel bölgelerinde yaşayan dervişlerin çoğu, bu şekillere riâyet hususunda ifrata varan bir anlayışa sahiptirler. Diğerleri ise, onları ihmal hususunda tefrite düşmektedirler. Halbuki en münasibi; şeriatın reddettiğini reddetmek, onun reddetmediğini de kabul etmektir. Yapılan işlerde bir münker yahut meşru’ olanı ihlâl görmedikçe, dervişleri mazur görmek ve öylece kabul etmek gerekir. Doğruya sevk eden ve hayırda muvaffak kılan Allahu Teâlâ’dır.