Ara
Menü

SEFERDEN DÖNME ÂDABI.

2.669 kelime

Sûfi, seferden döndüğü zaman, seferin meşakkatlerinden Allah Teâlâ’ya sığındığı gibi, ikâmet hâlindeki âfetlerden de O’na sığınması gerekir. Bu hususta, hadis-i şerifte şöyle bir duâ nakledilmiştir:

“Allah’ım! Seferin sıkıntılarından, dönüşün hüzün verecek hallerinden, ehlim, çoluk çocuğum ve malım hakkında kötü durumlar görmekten sana sığınırım.”100 Kalacağı beldeye yaklaşınca orada bulunan diri ve ölü zevâta selam vererek geldiğini bildirir ve ezberden bildiği Kur’an âyetlerini okuyarak ölü-diri bütün belde halkına (ve müslümanlara) hediye eder ve tekbir getirir. Rasûllullah (s.a.v) bir gaza ve hac dönüşü uğramış olduğu her tepede üç defa tekbir getirir ve şöyle derdi:

100- (Müslim, Hacc, 425-427; Ebû Dâvud, Cihad, 72; Tirmizî, Duha, 41.)

“Allah’tan başka ilah yoktur. O, tektir. Onun hiçbir ortağı yoktur. Bütün mülk O’nundur, bütün hamdler O’na mahsustur. O, her şeye kâdirdir. Biz Rabbimize dönücüyüz. O’na tevbe ederiz. O’na kulluk ve secde ederiz. O’na hamd ederiz. Allah va’dini gerçekleştirdi. Kuluna yardım etti. Tek başına düşmanlarını hezimete uğrattı.” 101 Seferden dönen kimse, beldesini gördüğü zaman şöyle dua eder:

“Allah’ım! Bize orada istikrar ve güzel bir rızık ver.” Beldesine dönen kimse hânesine varınca sünnete uyarak yıkanır (gusl abdesti alır) sa güzel bir iş yapmış olur. Çünkü Rasûllullah (s.a.v) Mekke’ye girdiği zaman gusletmiştir. Yine rivâyete göre; Rasûllullah (s.a.v), Hendek savaşı sonrası, hezimete uğrayan müşrikleri takipten dönüp Medine’ye gelince zırhını çıkarıp, güzelce yıkanıp gusletmiştir. Derviş de bu gibi durumlarda hiç olmazsa, abdestini tazelemeli, güzelce temizlenip kokulanmak ve bu şekilde kardeşleriyle görüşmeye hazır olmalıdır. Ayrıca, beldesinde bulunan hayattaki ve kabirdeki büyükleri ziyâret ederek bereketlenmeye çalışmalıdır. Ebû Hureyre (r.a)’nin rivâyetine göre; Rasûllullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Allah için sevdiği bir din kardeşini ziyârete giden kimsenin yoluna Allah bekçi bir melek koyar, melek adama: “Nereye gidiyorsun?” diye sorar, adam: “Şu köyde bir kardeşim var; onu ziyârete gidiyorum.” der. Melek: “Onunla bir yakınlığın olduğu için mi ziyâretine gidiyorsun?” diye sorar, adam: “Hayır” der. Melek: “Sana bir iyiliği dokundu da ona teşekküre mi gidiyorsun?” diye sorar, adam: “Hayır, ben onu sırf Allah rızâsı için seviyorum ve bunun için ziyâretine gidiyorum der. Melek:

101- (Buhârî, Umre, 12; Müslim, Hacc, 428; Tirmizî, Hacc, I04.)

“Ben Allahu Teâlâ’nın sana gönderdiği bir elçisiyim. Sana, senin ziyârete gittiğin kimseyi sevdiğin gibi, Allahu Teâlâ’nın da seni sevdiğini haber vermeye geldim.” der.” 102 Yine Ebû Hureyre (r.a), Rasûllullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Bir kimse, bir hastayı veya din kardeşini Allah için ziyaret ettiği zaman, Allahu Teâlâ: “Güzel yaptın, ziyaretin hoş oldu” der ve kendisine cennetten bir köşk hazırlar.” 103 Allah Rasûlü (s.a.v) bir hadislerinde de şöyle buyurmuştur: “Sizi, kabirleri ziyâret etmekten nehyetmiştim, şimdi onları ziyâret ediniz. Zirâ, kabir ziyâreti ahireti hatırlatır.” 104 Bu şekilde bir ziyâretle derviş, hayattaki ve kabirdeki büyüklerin bereketine kavuşur. Derviş ineceği şehre girince, önce oradaki mescidlerin birinde iki rek’at namaz kılar. Eğer namazı içinde cuma namazı kılınan câmide kılarsa, daha faziletli ve daha güzel olur. Nitekim, Rasûllullah (s.a.v) bir yolculuktan dönüp Medine’ye geldiğinde, önce, mescide girerek iki rek’at namaz kılar, ondan sonra evine giderdi. 105 Tekke, dervişin evi mesâbesindedir. Bu yüzden o da mescitten sonra tekkeye gider. Bu şekil gidiş de sünnet olan bir ameldir. Hz. Talha (r.a.) şöyle demiştir: “Bir adam, Mediney-i Münevvere’ye geldiği zaman, tanıdığı birisi varsa ona misâfir olurdu. Eğer bir tanıdığı yoksa Ashâb-ı Suffe’nin yanına inerdi. Ben de Medine’ye ilk geldiğimde Suffe’ye inenlerden birisiydim.” Derviş, tekkeye girdiğinde mest (veya ayakkabılarını) çıkaracağı yere gider. Önce, ayakta iken belindeki bağı çözer. Sonra, sol koluyla sol tarafındaki çantayı alıp sağ eliyle çantanın ağzını açar ve sol eliyle tekkede giyeceği ayakkabısını çıkarır, yere kor. Beline bağladığı sargı vs. şeyleri çantanın içine atar. Sol eliyle mestini çıkarıp, abdesti varsa, ayaklarını yolun toz ve kirinden temizler. Seccâdesinin başına gelince, sol ucundan biraz bükerek ayaklarını siler. Sonra kıbleye yönelip iki rek’at namaz kılar, selam verir. Ayağı ile seccadenin kıble tarafında basmamaya dikkat eder. Bu anlattığımız zâhirî edebler, bazı sûfilerin güzel bulduğu ve uyguladığı şeylerdir. Bunları yapanlar yadırganmazlar; çünkü onlar, büyüklerin güzel bulduğu edeblerdir. Onların bundaki niyeti; müridin her hareketinde uyanık olması, güzel niyet, azim ve edeb olmaksızın hiçbir harekete yanaşmaması ve her hâlinde özel bir usule göre hareket etmesidir. Bu tür şekil ve usullere riâyet etmeyenler, herhangi bir vacibi yahut mensubu terk etmedikleri müddetçe ayıplanmazlar. Çünkü Ashâb-ı Kirâm, sûfilerin yaptıkları bu tür şeylerin çoğunu yapmazlardı. Bazı gençlerin niyet (ve gayeye) bakmaksızın, (sırf) bu tür işlere bağlı kalarak feyiz ve vâridat beklemeleri hatâdır. Derviş, kolunun yenini sıvamadan tekkeye girebilir. Seferinde de sıvamamış olabilir. Bu durumda, dinin emrettiği bir ameli ihlal ve terk söz konusu olmadığı için, ona sadece, bunu halkın görmesi için yapmaması söylenir. Bir diğeri de kollarını sıvamışsa, bu da bele kuşak bağlamaya kıyasla güzel görülmelidir. Daha önce geçtiği gibi; bele kuşak (kemer vs.) bağlamak sünnettir. Kolların yenini sıvamak da hafiflik ve rahat haraket etme yönünden beli bağlamaya benzer. Beli kuşaklı, yenleri sıvanmış derviş de tekkeye öylece girer. Tekkeye bu şekilde girmek sıdkın ifadesidir. Bunları halk görsün diye yapmak boş bir zorlama ve halka nazar et-

102 -(Müslim, Birr, 38; Ahmed, Müsned, II. 292.) 103- (Tirmizî, Birr, 64; ibnu Mâce, Cenâiz, 2.) 104- (Ebû Dâvud, Cenâiz, 77; Tirmizî, Cenâiz, 60.) 105- (Buhâri, Cihad, 198; Müslim, Tevbe, 53.)

mektir. Tasavvuf ise; sıdk (doğruluk) ve halkın nazarını kalpten atmak esası üzerine kurulmuştur. Mutasavvıfların tenkid edildiği hususlardan birisi de tekkeye girdikleri zaman (ilk olarak) selam vermemeleridir. Bunu gören münkir: “Bu davranış menduba (teşvik edilen edebe) ters düşmektedir.” der. Halbuki, onların maksatlarını bilmeden hemen inkara kalkmak uygun değildir. Onların, (seferden dönüp tekkeye girince) hemen selam vermeyişlerinin birkaç sebebi vardır. 1-Selam” Allahu Teâlâ’nın isimlerinden bir isimdir; onun için belli bir edeb dâiresinde alınıp verilmelidir. Abdullah b. Ömer (r.a), şöyle rivâyet etmiştir: Bir adam, Rasûllullah (s.a.v) bevlederken yanına uğrayıp selam verdi. Rasûllullah (s.a.v) selamını almadı. Adam uzaklaşıp gözden kaybolacakken, Rasûllullah (s.a.v), elini yanındaki duvara vurup hemen bir teyemmüm abdesti aldı, sonra adama selamına karşılık verdi ve: “Selamına karşılık vermeme, o anda abdesttsiz oluşum mâni oldu.” 106 buyurdu. Başka bir rivâyette, abdest almadan adamın selâmına karşılık vermedi. Sonra kendisinden özür dileyip: “Allah’ın İsmini abdestsiz olarak zikretmeyi uygun bulmadım.” 107 buyurdu. Bazen, dervişler toplu halde yolculuk ederler. İçlerinden birisine herhangi bir hades hâli vâki olmuş olabilir. Grubun içinde abdestli olanlar selam verip, abdestsiz olan selam vermeyince durumu ortaya çıkar. Abdesti olmayan kimsenin hâlini gizlemek için, selam terk edilir ki; abdest alan abdest alsın, ayaklarını yıkamak isteyen de temizliğini yapsın ve böylece, Efendimiz (s.a.v.)’e uyarak selamlarını abdestli olarak vermiş ve almış olsunlar. Bazen de mukim olanlar abdestsiz bulunabilir. Bu davranışla, onlara da abdest alma ve abdestli olarak selamlaşma imkânı hazırlamış olurlar. Çünkü “es-Selâm” Allahu Teâlâ’nın isimlerinden bir isimdir; onu abdestli olarak alıp vermek daha layıktır. Bu görüş, bu hususta söylenenlerin en güzelidir. Yoldan gelenle, tekkede bulunanlar kucaklaşacaktır. Halbuki yoldan gelende, hâliyle kir ve hoşa gitmeyen koku bulunabilir. İşte, abdestle bunları gidermeye imkân bulur ve daha sonra temiz olarak selâmlaşıp kucaklaşırlar. Tekkede bulunan sûfiler, hâl sahibi, murâkabe ehli kimselerdir. Bir anda selam ve sözle içeri dalındığında, murâkabe hâlinde olan, bundan rahatsız olur ve kalbini muhafazaya çalışanın durumu karışır. Abdest alarak, ayak vs. temizliği yaparak ve iki rek’at namaz kılarak biraz meşgul olmak ve selamı bunlardan sonraya bırakmak, tekkede bulunanların hazırlanıp toparlanmalarına imkân hazırlar. Nitekim Allahu Teâlâ: “Ey iman edenler! Başkasının evlerine izin alıp selam vermeden girmeyin. Bu, sizin için daha hayırlıdır.” (Nûr (24), 27.) buyurmuştur. Mâlumdur ki; her topluluğun izin alma ve ünsiyet kurma şekli kendilerine uygun biçimde olur. -Derviş, tekkeye girmekle, kendi evine girmiştir; oranın yabancısı değildir. Oradakiler kendisinin kardeşleridir. Aralarındaki mânevî nisbet onları bir araya getirmiştir. Ev onun evi, yer de onun yeridir. Bu durumda, evinin kapısını halkla muameleden önce Allah’a karşı vazifelerini yerine getirerek açmasını bir bereket görüp, öyle davranmıştır. Öyleyse; selamı tehir etmesinde mâzur görülmelidir. Bu kimselerin selamı terk etmesi

106- (Ebû Dâvud, Tahâret, 8.) 107- (Ebû Dâvud, Tahâret, 8; Ahmed, Müsned, V, 80.)

nasıl hoş karşılanıyorsa, ilk girerken selam veren de ayıplanmamalıdır. Her birisinin kendine âit bir gâye ve niyeti vardır. Sûfilerin sahip olduğu birtakım edebler vadır ki; onları din öğretmiş, bazılarını da bu yolun büyükleri güzel görerek ortaya koymuşlardır. Dinin öğrettiği edebler; yukarıda zikrettiğmiz, bele kuşak bağlama, âsa kullanma, su matarası (ve kabı) taşıma, sağdan giyip sol taraftan çıkarma gibi amellerdir. Ebû Hureyre’nin (r.a) rivâyetine göre; Rasûllullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Ayakkabılarınızı giyerken, önce sağı giyiniz, çıkarırken de soldan başlayınız veya beraber giyip beraber çıkarın.” 108 Câbir (r.a), Rasûllullah (s.a.v) Efendimizin, önce solu, sonra sağı çıkardığını, giyerken de önce sağı sonra solu giydiğini rivâyet etmiştir.109 Seccâde sermek konusunda da sünnette uygulama vardır. Yukarıda zikretmiştik. Bir kimsenin, başkasının seccâdesine oturmaması da dinen emredilen bir davranıştır. Bu konuda, uzunca bir hadiste şu ifâdeler vârid olmuştur: ‘‘Bir kimseye, idaresi altında olan bir yerde ve ehli içinde, izin almadan imam olunmaz. Yine izni olmadan seccâdesine (ve özel köşesine de) oturulmaz.” 110 Kardeşlerine selam verdiğinde, birbirlerinin boynuna sarılabilirler. Câbir b. Abdullah’ın rivâyetine göre; Cafer et-Tayyar, Habeşistan’dan geldiği zaman, Rasûllullah (s.a.v) onun boynuna sarılmıştır.” 111 Yolculuk dönüşünde baş ve alından öpmede bir sakınca yoktur. Rivâyet edildiğine göre; Rasûllullah (s.a.v), Cafer et-Tayyar (r.a) Habeşistan’dan döndüğü zaman alnından öperek şöyle buyurmuştur: “Caferin gelişine, Hayber’in fethinden daha çok sevindim.”112 Seferden dönen derviş, ihvânı ile musâfaha da eder. Efendimiz (a.s) buyurmuştur ki: “Müslümanın kardeşini öpmesi; onunla musâfaha etmesidir.” (Yani; musâfaha etmek, onu öpmek yerine geçer). Enes b. Mâlik şöyle rivâyet etmiştir: Rasûllullah (a.s)’a: “Yâ Rasûllullah! Bir kimse arkadaşı ile karşılaştığında onun için eğilebilir mi?” diye soruldu; Efendimiz (a.s): “Hayır!” buyurdu “Onu öpebilir mi?” diye soruldu, yine: “Hayır!” buyurdu. “Peki, musâfaha yapabilir mi?” diye sorulunca: “Evet” buyurdu.

108- (Müslim, Libas, I9; Ebû Dâvud, Libas, 4I; Tirmizî, Libas, 27.) 109-(Nevevi, Riyâzu’s-Sâlihin, Hadis no: 725-727.)

110- (Müslim, Mesâcid, 290-29I; Tirmizî, Edeb, 27; Nesâî, imâmet, 3, 6.) 111- (Ebû Dâvud, Edeb, 146 (Had. No: 5220)) 112- (Heysemî, Mecmu’z-Zevâid, IX, 271-272; Hâkim, Müstedrek, İli, 209-210.)

Tekkede kalan süfilerin, seferden gelen dervişlere “merhaba! hoş geldiniz” demeleri müstahabtır. Nitekim, İkrime (r.a), şöyle anlatmıştır: “Müslüman olup, Rasûllullah’a (s.a.v) geldiğimde, bana iki defa: “Merhaba! hoş geldin, ey atlı muhâcir!” buyurdu. Yoldan gelen için ayağa kalkmakta da bir sakınca yoktur. Bunun da sünnetten bir dayanağı vardır. Rivâyet edildiğine göre; Rasûllullah (s.a.v), Cafer et-Tayyar Habeşistan’dan geldiği gün onu karşılamak için ayağa kalkmıştır. Tekkede bulunan hizmetçilerin de yoldan gelene yiyecek birşeyler ikram etmesi müstehabtır. Lakit b. Sabura şunları rivâyet etmiştir: “Biz bir heyet hâlinde Rasûllullah’ı (s.a.v) ziyârete geldik, fakat, kendisini hâne-i saâdetlerinde bulamadık. Âişe (rah) vâlidemizi bulduk. Bizim için hizmetçilerine un ile sütten yapılan bulamaç yapılmasını emretti. Dediği yapıldı ve içinde hurma da bulanan sahanlar içinde bize getirildi. Biz de yedik. Sonra Rasûllullah (s.a.v) geldi ve: “Size bir şey verildi mi?” diye sordu, biz de: “Evet, Ya Resûlallah.” dedik. Yoldan gelen kimsenin de (sıhhat ve afiyet içinde dönüş hakkı ve şükrü olarak) kardeşlerine birşeyler ikram etmesi müstehabtır. Nitekim, Rasûllullah (s.a.v), Medine’ye geldiklerinde bir deve kurban etmiştir. 113 Sûfilerin, yoldan gelenin, ikâmet ettiği yere ikindiken sonra gelişini hoş karşılamamalarının da sünnetten bir dayanağı vardır. Nitekim, Rasûllullah (s.a.v) seferden geceleyin dönmeyi nehyetmiştir.”114 Hem sûfiler, ikindiden sonra, tahâret ve abdestlerini tazeleyerek geceyi karşılamaya ve ağırlıkla zikir ve istiğfar ile meşgul olmaya hazırlanırlar. Câbir b. Abdullah (r.a)’ın rivâyetine göre; Rasûllullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Sizden biriniz, seferden döndüğünde (haber vermeden, aniden) ehlinin yanına gece girmesin.”115 Ka’b b. Mâlik (r.a), Rasûllullah’ın, genellikle seferden ancak kuşluk vakti döndüğünü, haber vermiştir.116 Bu yüzden sûfiler, seferden öğleden önce dönmeyi tercih ederler. Eğer günün ilk saatlerinde dönmeyecek olurlarsa, yolda herhangi bir mâni çıkması ihtimaline binâen dervişin ikindiye kadar gecikmesi mâzur görülür. Dönüş ikindiden sonraya kalmışsa bu, onun kusuruna ve bu konudaki sünneti uygulamadaki ihmâline bağlanır. Bu yüzden sûfiler, ikindiden sonra seferden dönmeyi hoş görmemektedirler. Allahu Teâlâ en iyisini bilir. Şu hâlde; dönüş ikindi vaktine rastlayacak olursa, gündüzün evvelinde dönüş sünnetiyle amel edebilmek için, ertesi güne tehir edilir. Bunun bir sebebi de, ikindiden sonra nâfile namazın mekruh oluşudur. Çünkü yoldan gelenin iki rek’at namaz kılması sünnet olan edeblerdendir. Bunun için sûfiler, ikindiden sonra gelmeyi hoş karşılamazlar. Bazen, yoldan gelen kimselerin tekkeye (ve dervişlerin arasına) girme alışkanlığı yoktur; bunun için çekingen davranabilir, bu durumda onlanlara yaklaşmak, güleryüz

113- (Ebu Davud, Et’ıme, 4) 114- (Buhârî, Nikah, I20; Müslim, İmâre, I82-I83; Tirmizî, İst'izan, 19.) 115- (Müslim, İmâre, 56; Buhârî, Umre, I6; Dârimî, İsti’zan, 3.) 116- (Müslim, İmâre, 56. (Aynı mânada farklı rivâyetler))

gösterip dostluk kurmak ve içindeki ürpertiyi gidermek sünnettir. Hem böyle davranmakta büyük bir fazilet vardır. Nitekim Ebû Rifâa (r.a) şöyle anlatmıştır: Rasûllullah (s.a.v) halka konuşma yaparken huzuruna geldim ve kendisine: “Ya Rasûllellah! Dini hakkında hiçbir şey bilmeyen garib bir adam, dini hususunda bazı şeyler sormak için size geldi!” dedim. Allah Rasûlü (s.a.v) konuşmasını keserek, bana yöneldi, yanıma geldi. Kendisine ayakları demirden bir oturak getirildi. Üzerine oturarak bana, Allah’ın kendisine öğrettiği şeylerden anlatmaya başladı. Sonra (hutbeye) konuşmasına döndü ve kalan kısmını tamamladı.117 Sûfilerin en güzel ahlaklarından birisi de müslümanlara yumuşak ve şefkatle muamele etmek, onlarda görülen ve işitilen sevimsiz şeylere tahammül göstermektir. Bazen, dışardan, tekkenin usûl ve âdâbını bilmeyen ve bu yüzden âdâba aykırı davranan kimseler tekkeye geldiğinde, oradaki bazıları tarafından azarlanıp dışarı atıldığı olur. Bu, büyük bir hatadır, tekkeye ilk gelenden her edebi uygulaması beklenemez. Hem ehlullah’tan bazıları, böyle zâhiri usul ve resimleri pek tanımazlardı. Yeni gelenler güzel bir niyetle tekkeye gelip sevimsiz ve sert bir haraketle karşılaştıkları zaman, kalblerinin karışmasından ve soğumasından korkulur. Bu yüzden din ve dünya açısından zarar edebilirler. Öyleyse bu tür davranışlardan sakınmalı, Hz. Rasûllullah’ın (s.a.v) insanlara karşı uyguladığı rıfk ve idâre ahlâkına bakılıp örnek alınmalıdır. Nitekim, sahih bir rivâyetle anlatıldığına göre; bir a’râbî Mescid-i Nebevî’ye geldi; zemini kum olan mescidin bir kenarına bevletti. Orada bulunanlar, adamı azarlamak ve dışarı atmak için davrandıklarında, Rasûllullah (s.a.v) onlara mâni oldu ve bir kova su getirip adam işini bitirdikten sonra üzerine dökülmesini emretti. Bir kova su getirilip üzerine döküldü, pislik giderildi.118 Dikkat edilirse, Rasûllullah (s.a.v) o anda a’râbîyi azarlamadı. Aksine, bu tür kimselere yumuşak muamele edilmesi gerektiğini öğretti. Kabalık, çirkin tavır, müslümanları söz ve davranışları ile incitmek, nefsin çirkin tabiatından kaynaklanır. Bu da sûfilerin hâline terstir. Tekkeye gelen kimse, oraya girmesi uygun olmayan biri dahi olsa, kendisine yemek ikram edildikten ve güzel sözlerle kalbi hoş edildikten sonra, usulünce uzaklaştırılmalıdır. Tekkede oturanlara lâyık olan budur. Dervişlerin güzel âdetlerinden ve hoş muamelelerinden birisi de yoldan gelene masaj yapıp sırtını ovmaktır. Bu konuda da sünnette bir örnek vardır. Hz. Ömer (r.a) anlatıyor: Rasûllullah’ın (s.a.v) yanına girdim. Habeşli bir kölesi sırtını masaj yapıyordu. “Ya Rasûllellah I Bu ne haldir?” diye sordum; “Deve yolculuğu beni yordu." buyurdu.119 Demek ki, yoldan gelen ve yorgun düşen kimsenin vücudunu masaj yaptırmasını hoş karşılamak gerekir. Fakat, bunu âdet hâline getiren ve masaja düşkün olup ancak onunla uyayabilen dervişe bu hal yakışmaz. Bu her ne kadar şeriat nazarında mübah olsa bile; her mübah olan şeyin fazilet olduğunu söyleyemeyiz.

117- (Müslim, Cum’a, 60; Nesâî, Zinet, I22; Ahmed, Müsned, V, 87.) 118- (Buhârî, Vudu’, 58; Edeb, 35; Müslim, Tahâret, 98-100; Ebû Dâvu.d, Tahâret, 136; Nesâî, Tahâret, 44.) 119- (Hatib, Târih, VI, 211; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, V, 96; Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, II, 644.(Tabarânî rivâyetiyle).)

Bazı dervişler, masajdan öyle zevk alırlar ki; rahatlık ve gevşemeden dolayı ihtilam bile olurlar. Sûfiler bunu, gevşemenin ve kendini koyvermenin bir cezâsı olarak görürler. Hem azimet sahibi kimseler, ruhsatlara dalıp gevşeklik göstermezler. Müride düşen edeblerden birisi de yoldan gelip yerine yerleştikten sonra, kendisine sorulmaksızın söze başlamamasıdır. Üzerinden yol yorgunluğu gidinceye kadar, herhangi bir ziyâret düşünmeden, bâtınının huzûra ve aslî hâline gelmesi için üç gün beklemesi müstehabtır. Böylece, bâtını huzur bulup aydınlanarak, meşâyıhla karşılaşmaya, büyükleri ziyârete hazır bir hâle gelmiş olur. Hiç şüphesiz, bâtını münevver bir halde iken ziyâret edeceği meşâyih ve kardeşlerinden elde edeceği mânevî bereket, daha fazla olur. Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî’yi ihvanına şu tavsiyede bulunurken İşittim: “Tasavvuf ehli ile ancak, hâliniz ve içiniz en temiz iken konuşunuz.” Bunda büyük fayda vardır. Hiç şüphesiz, kelâmın nûru, kalbin nûru kadardır. Kulağın nûrâniyeti de kalbin nûru ölçüsündedir. Bir derviş, bir mürşidi veya kardeşini ziyârete gittiğinde, ondan izin almadan yanından ayrılmamalıdır. Abdullah b. Ömer’in (r.a), rivâyetine göre, Rasûllullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Sizden biriniz, kardeşini (veya bir büyüğünü) ziyâret edip yanında oturduğu zaman, ondan izin almadan kalkıp gitmesin.” Derviş, vakti müsait olup, tekke de uzun süre kalmaya niyetli olur, içinde de tembellik ve ameli terk düşüncesi varsa; yapabileceği bir hizmeti araması ve tekkedekilere hizmetle meşgul olması gerekir. Eğer devamlı, Rabbine ibâdetle dolu ise, bu ibâdet ona meşguliyet olarak yeter. Çünkü ibâdet ehline hizmet etmek, ibâdet yerine geçmektedir. Derviş, tekkeden, oradaki ileri gelen birisinin iznini almadan ayrılmamalı ve onun görüşünü almadan da kendi başına herhangi bir şey yapmamalıdır. Bu anlattıklarımız; sûfilerin ve tekkede yaşayanların benimseyip uyguladıkları amel ve edeblerdir. Allahu Teâlâ, fazlıyla onların edeb ve tevfikini artırsın.

18. Bölüm · SEFERDEN DÖNME ÂDABI. · Avârifü'l-Maârif — tarikat.org