Ara
Menü

SÛFİLERİN HALLERİ VE TARİKATLARI

2.117 kelime

Bize, şeyh, âlim Ziyâuddin Ebu Ahmed Abdulvahhab b. Ali, Enes b. Mâlik’in (r.a) şöyle dediğini haber verdi. Rasûlullah (a.s) bana buyurdu ki: “Yavrucuğum! Eğer kalbinde hiçbir kimseye karşı kötü bir düşünce taşımadan sabahlayıp akşamlamaya gücün yeterse bunu yap. Evlâdım, bu benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimi (yaparak ve yaşayarak) ihyâ ederse, beni ihyâ etmiş olur. Beni ihyâ eden ise, benimle birlikte Cennet ’tedir.’’24 Rasûlullah (a.s) Efendimizin, sünnet-i seniyyeyi ihya konusundaki bu müjdesi, sünneti ihyâ eden kimseler için şereflerin en büyüğü ve faziletlerin en mükemmelidir. Sûfîler, sünneti ihyâ edenlerin en önde gelenleridir. Çünkü onların yanında en mühim esas; kalbin her türlü kin ve düşmanlıktan temizlenmesidir. İşte bu düstûra riâyetleri sebebiyle cevherleri temiz olmuş, faziletleri ortaya çıkmıştır. Hadiste anlatıldığı gibi kalp kin ve hasetten temizleme işini ancak sûfiler hakkıyla yerine getirdiler. Onlar, dünyâyı, dünyâ ehline ve düşkünlerine terk ederek ondan gönüllerini çektikleri için; hadiste övülen ve istenen hâle ulaşmaya muvaffak oldular. Çünkü kin ve düşmanlığın kaynağı; dünya sevgisi, baş olma sevdası ve insanlar yanında mevki sahibi olma iştiyâkıdır. Sûfîler ise, bunların tamamından el etek çekmişlerdir. Nitekim bu hususta bazıları şöyle demiştir: “Bizim yolumuz, ruhlarıyla pislikleri temizleyenlerden başkasının girebilecekleri bir yol değildir.”

24- (Tirmizi, ilim, 16; İbnu Mâce, Mukaddime, 15.)

Sûfîlerin kalplerinden dünya muhabbeti ve makâm arzusu çıkınca, artık kalblerinde kimseye karşı herhangi bir kin ve düşmanlık olmadan yaşadılar. “Ruhlarıyla çöplükleri (pislikleri) temizlediler.” sözü, onların son derece mütevâzî olduklarını anlatmakta ve nefislerinin hakirliğini bildikleri için, kendilerini hiçbir müslümandan farklı ve üstün görmediklerine işâret etmektedir. Böyle bir anlayış, bir başkasına kin ve düşmanlık kapısını kapatır. Bir defasında, yukarıdaki söz, aramızda konuşulmuştu. Bunu duyan arkadaşlarımızdan birisi şöyle dedi: “Bana öyle geliyor ki: “Ruhlarıyla çöpleri temizlediler.” sözünün manâsı şudur: Burada çöplükle nefse işâret edilmiştir. Çünkü nefis, çöplük gibi, bütün pislik ve necis şeylerin kaynağıdır. Onun temizlenmesi ise; rûhun ona ulaşan nûru ile olmaktadır. Çünkü sûfîlerin ruhları kurbiyyet makamında İlâhî huzurda bulundukları için, fazlaca nûrlanmakta ve bu nûrları nefse sirâyet (intikal ve etki) etmektedir. Bu nûrûn nefse ulaşmasıyla nefis temizlenmekte ve kendisindeki kin, düşmanlık, aldatma ve hased gibi kötü sıfatlar çekip gitmektedir. Böylece nefis, sanki ruhûn nûruyla süpürülmüş (temizlenmiş) olmaktadır.” Her ne kadar söz sâhibi bunu kasdetmese bile, bu yorum doğru ve güzeldir. Allah Teâlâ, Cennet ehlini vasfederken şöyle buyurmuştur: “Biz onların gönüllerindeki kini çıkarırız; artık onlar tahtlar üzerinde karşılıklı oturarak kardeşçe yaşarlar.” (Hicr (15), 47.) Ebû Hafs demiştir ki: “Allah ile ülfet eden, onun sevgisi üzere birleşen, O’nun dostluğu ile bir araya gelen ve O’nun zikriyle dost olan kalplerde nasıl olur da kin ve düşmanlıktan eser kalır ki?” Gerçekten bu kalpler, nefsin gizli vesveselerinden ve tabiatın zulmetinden arınmış kalplerdir. Bu kalpler, İlâhî tevfik nûruyla süslenmiş ve kardeş olmuşlardır. Halkı, Rasûlullah’ın (a.s), sünnetlerini yaşamaktan alıkoyan; nefislerinin çirkin sıfatlardır. Nefsin kötü sıfatları değişince, perde kalkar, Allah Rasülüne uymak güzel ve sahih olur. Böylece; her hususta Rasûlullah (s.a.v) Efendimize tabi olmak hâsıl olur. O zaman, bu kimseyi Allah Teâlâ sever. Çünkü Yüce Rabbimiz şöyle buyurmuştur: “Rasûlüm de ki: “Eğer siz Allah’ı seviyorsanız, hemen bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin.” (Al-i imrân (3), 31.) Görüldüğü gibi; Allah Teâla, Hz. Peygamber’e (s.a.v) uymayı, kulun Rabbine olan muhabbetinin alâmeti yaptı ve bu güzel mutâbaatı kendi sevgisiyle mükâfatlandırdı. Bu sebeple insanlar içinde kim Hz. Rasûlullah’a en güzel şekilde uyarsa, İlâhî muhabbetten nasibi o derece fazla olur. Sûfîler, diğer Müslümanlar arasında, Rasûlullah’a uyma konusunda en muvaffak olanlardır. Çünkü onlar, Hz. Peygamberin sözlerine tam manasıyla uyarak, emrettiklerini yerine getirip, nehyettiklerinden sakınmışlardır. Bu hususta Allah Teâlâ: “Rasûlüm size neyi verdiyse (ve emrettlyse) onu alıp yapın, neden nehyetti ise ondan da sakının!” (Haşr (59), 7.) burmuştur. Sûfîler de amellerinde ve ibâdetlerinde farz, vacib ve nâfilelerde büyük bir ciddiyetle Rasûlullah’a (s.a.v) tâbi olmuşlar, söz ve davranışlarında O’na uymanın bereketiyle, ilim, hayâ, af, müsâhama, şefkat, merhamet, güzel geçim, nasihat, tavâzu gibi ahlaklarıyla şereflenmişlerdir. Ayrıca, Efendimizin, haşyet, sekînet, heybet, tâ’zim, rızâ, sabır, zühd, tevekkül gibi hallerinden de nasiplerini alıp, Allah Rasûlüne (s.a.v) her yönüyle tam manasıyla uyarak, sünnetini en güzel şekilde ihyâ etmişlerdir. Abdülvâhid b. Zeyd’e: “Size göre sûfî kimdir?” diye sorulunca, Hazret:

“Akıllarıyla sünneti tam anlamaya gayret eden, kalbleriyle ona bağlanan ve nefislerinin şerrinden de Cenab-ı Hakk’a sığınan kimseler, gerçek sûfîlerdir.” demiştir. Bu, sûfîlerin hâlini tam olarak anlatan bir tariftir. Nitekim, Rasûlullah (a.s) Efendimiz, devamlı Rabbine olan ihtiyacını dile getirerek şöyle duâ etmiştir: “Allah’ım! Beni, bir göz yumup açma zamanı kadar da olsa, nefsimin eline bırakma! Beni, küçük bir çocuğun annebabası tarafından korunduğu gibi himâyet et!”25 Sûfîlerin, Rasûlullah’a (s.a.v) uymakla elde ettikleri şeylerin en şereflisi, işte bu iftikâr, yani devamlı Allah Teâlâ’ya muhtaç olduğunu bilme hâlidir. Bu hâl ve vasfa ancak, temiz mârifetiyle kalbi açılmış, yakîn nuruyla göğsü aydınlanmış, kalbiyle kurbiyyet mahalline ulaşmış, Cenâb-ı Hakk’la özel muhabbetinin lezzetiyle sırrı her şeyden boşalmış, bütün bunlardan sonra, nefsi de emredilen her şeyi yapma durumuna gelmiş bir kul sâhip olabilir. Bütün bunlarla berâber bu kul, nefsini bütün kötülüklerin kaynağı görür, nefsin bir ateş gibi olduğunu, onun bir kıvılcımıyla bütün âlemin yanabileceğini bilir. Ayrıca nefiste bir istikrar bulunmadığını, onun her an değişik bir hâl içine girdiğini fark eder; (ona karşı hep uyanık durur.) Allah Teâlâ, yüce lütfuyla, sûfîye nefsi tanıtmış, Rasûlullah (a.s) Efendimize açtığı gibi, ona da nefsin hâlini keşfetmiştir. Böylece kul, nefsinin şerrinden devamlı Allah Teâlâ’ya sığınıp, O’ndan yardım istemektedir. Bu durumda nefis, kul için, onu Rabbine sevk eden ve ilticâya sebeb olan bir vesile olmuştur. Bunun için sûfî olan bir kimse, Rabbinden gâfil olmadığı gibi, nefsini kontrolden de geri kalmaz. “Nefsini bilen, Rabbini de bilir.” sözünde, Allah Teâlâ’nın bilinmesi, nefsin bilinmesine bağlanmıştır. Nitekim; gecenin tanınması da gündüzün bilinmesine bağlıdır. Rasûlullah’ın (s.a.v) sünnetlerinden bir sünnet olan bu sünneti, Allah’ı gerçek mânada tanıyarak, dünyada zâhidâne bir hayat sürüp takvâya en sağlam ve temiz bir şekilde yapışan sûfîlerden başka ihyâ eden kim vardır? Bu hâllerin netice ve faydalarına onlardan başka kim ulaşabilir? Sûfînin, Rabbi karşısında devamlı boyun bükmesinde Cenâb-ı Hakk’a yakın olma ve ona sığınma hâli vardır. Bu sığınmada rûhî bir istiğrâk ve kalbin duâ makamına yakın olması mevcuttur. Kalbin, lisân-ı hâl ile duâ makamına yerleşmesi ise, nefsin dünya hazlarından sıyrılarak yükselmesini, çeşitli arzu ve isteklerden vazgeçmesini ve Allah Teâlâ’nın koruma ve kontrolü ile, ilme göre hareket etmesini temin eder. Allah Teâlâ’nın güzel tedbir ve terbiyesi ile ıslah olan nefis, her türlü kötü düşünce, kin, nefret, hıyanet, hased ve diğer sevimsiz huylarından korunmuş olur. İşte bu, sûfînin gerçek hâlidir. Sûfînin bütün davranışları iki özellikte toplanır. Bunlar sûfînin değişmez vasıflarıdır. Allah Teâlâ bu vasıflara şu âyet-i kerimesinde işâret buyurmuştur: “Allah, dilediklerini kendisi için seçer ve O’na yönelenleri hidâyete erdirir.” (Şûrâ (42), 13.) Sûfîlerin bir kısmı, Cenâb-ı Hakk tarafından özel olarak seçilir ve sevilirler. Bir kısmı ise, önce tevbe, Hakk’a yönelme şartıyla hidâyete ulaştırılırlar. İctibâ (seçilme) kulun çalışmasına bağlı değildir. Bu hâl, murâd olan (sevilen) kimsenin hâlidir. Allahu Teâlâ, seçtiği ve sevdiği kulunu, onun bu mertebeye ulaşmak için bir çalışması olmadığı halde, sırf kendi irâde ve seçmesiyle onu kendisine dost eder. Sûfîlerden bir kısmı bu şekilde İlâhî lütfa mazhar olmuşlardır ve kalplerindeki perdeler kaldırılmış, yakîn nûrları her yanlarını sarmış olduğu için; ulaştıkları bu hâl onlarda çalışma ve amel etme

25- (Suyutî, Camiu’s-Sağîr, Had. No: 1478; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 181.)

arzusunu artırmış ve onlar sâlih amellerin tadına varmışlardır. Keşf onlara çalışmayı kolaylaştırmıştır. Nitekim, Firavun’ un iman eden sihirbazlarına verilen irfan nûru, kendilerine, firavun’ un tehdit ve eziyetlerine dayanmayı kolaylaştırmıştır. Onlar, Kur’an diliyle şöyle demişlerdir: ‘‘Ey Firavn! Bize gelen bunca mu’cizelere (ve bizi yaratana) karşı, asla seni tercih edemeyiz. Artık neye hükmün geçiyorsa hükmünü ver!” (Tâhâ (20), 72.) Ca’fer es-Sâdık bu hâdise için şöyle demiştir: “Sihirbazlar kendilerine takdir edilen inâyet kokularını kalblerinde buldular ve: “Biz âlemlerin Rabbine iman ettik.” diyerek şükür secdesine kapandılar.” Ebu Sâid el-Harrâz demiştir ki: “Hakkın dostluğu için seçilenler, “murâd” olunanlardır. Rabbleri onları kendisi için seçmiş; nimetine gark etmiş, onlar için kerâmetler hazırlamış ve başkalarından bir şey isteme arzusunu içlerinden almıştır. Böylece, onların bütün hareket ve davranışları, bütün gayretleri; Allah’a yakın olmak, dâima O’nu zikretmek, her zaman O’na yalvararak nimetlenmek ve O’na yakın olmakla yetinmekten ibaret olmuştur. Ebu Abdurrahman es-Sülemî yoluyla gelen bir nakilde, yine el-Harrâz şöyle demiştir: “Murad (Hakk tarafından sevilen ve seçilen kimse), hâlinde ve hizmetinde İlâhî rahmete mazhar olmuş, şuhûd ve nazar âleminin kötülüklerinden korunmuş bir kimsedir.” Ebû Sâid’in bu sözü, sırf farzlarla yetinen ve nâfile ibâdetlere fazla eğilmeyen bazı sûfilerce, tam olarak anlaşılmamış, onlar, meşâyıhtan nâfile ibadetleri az olan bazı kimseleri görüp, hâllerinin devamlı böyle olduğunu zannetmişlerdir. Halbuki onlar; hâl mertebesine ulaşıp çok ciddî çalışmalarından sonra birçok keşfe mazhar olup tamamen hâl ile dolduklarından, nâfile ibadetleri terk etmişlerdir. Murâdûn (Hakk’ın dostluğuna seçilenler) ise, farz ve nâfile bütün ibâdetlere devam etmişlerdir. Hem onların huzur ve sevinci ibâdetlerdir. Bunlar, yukarıda anlatılanlardan daha kâmildirler. Bu açıkladığımız; sûfilerin bir grubudur. Diğer yola ve gruba gelince o, müridlerin yoludur. Müridler için önce inâbe (Hakk’a yönelme) şart koşulmuş ve: “Allah kendine dönenleri hidâyetine ulaştırır.” (Şûrâ (42), 13.) âyetinde işâret edildiği gibi; onlardan, kendileri keşfe nâil olmadan evvel, bu yolda gayret ve faaliyet istenmiştir. Diğer bir âyet-i kerimede, Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Bize itaat uğrunda mücâhade edenlere gelince; muhakkak biz onları, bize gelen yollarımıza ulaştırırız. Şüphesiz Allah iyilik sahipleri ile beraberdir.” (Ankebût (29), 69.) Allah Teâla onları, çeşitli mücâhede ve riyâzatları, geceleri uykusuz, gündüzleri oruçla susuz geçirmeleri sebebiyle, mânevi kazanç basamaklarında yavaş yavaş ilerletir. Onların içlerinde Hakk’ı talep ateşi yanmaktadır. Dertleri gizli, ihtiyaçları başkalarına kapalıdır. İrâde (matluba ulaşma arzusunun) ateşi içinde kavrulup durmaktadırlar. Bütün âdet ve alışkanlıklarından vazgeçmişlerdir. İşte bütün bunlar, Hakk Sübhânehu ve Teâlâ’nın kendilerine şart koştuğu ve hidâyete ulaşmalarına sebeb kıldığı inâbenin gerekleridir. Yukarıda işâret edildiği gibi; Cenâb-ı Hakk’ın özel bir tecellisi ile oluşan hidayet, kişiyi doğrudan Allah’a ulaştıran bir hidâyet olup, emir ve nehiylere uyma şeklinde tezâhür eden ve ilk mertebesi mârifet bilgisine dayanan umumî hidâyetten farklıdır. Allah’ı sevip yoluna giren müridin hâli böyledir. Şu hâlde inâbet; umum mü’minlerin ulaştığı

hidâyetten ayrı bir şey olup, sonuç itibariyle sahibini, hususî hidâyete ulaştırmaktadır. Ancak onlar buna, pek çok sıkıntı ve mücâhededen sonra ulaşmışlardır. Bunun için onların çalışmaları (gayret ve mücâhedeleri) keşiflerinden öncedir. Murad olunan kimseler ise; önce keşfe ulaştırılır, sonra amel ve taata sevk edilirler. Ebu’l-Feth Muhammed b. Abdulbâki, Cüneyd el-Bağdâdî’nin şöyle dediğini nakleder: “Biz, tasavvufu, kuru laf ile değil; açlık, dünyayı terk ve nefsin sevip alıştığı şeylerden alakayı keserek elde ettik.” Muhammed b. Hufeyf demiştir ki: “İrâde; kalbin ulaşmak istediği şeye ulaşma ve yükselme arzusudur. İrâdenin hakikati; ciddiyete devam ve rahatı terk etmektir.” Ebû Osman da şöyle demiştir: “Mürid”; kalbinde Allah Teâlâ’dan başka hiçbir şeyin bulunmadığı, sadece Allah’ı seven, dâima O’na yakın olmayı arzulayan, Rabbine kavuşma arzusunun şiddetinden kalbindeki bütün dünyevî arzu ve isteklerin silinip gittiği kimsedir. Yine o demiştir ki: “Müridlerin kalblerinin cezası, muamele ve makamların hakikatini anlamaktan perdelenerek, onların zıddı olan şeylere dönmesidir.” İşte bu iki yol, sûfilerin yol ve hallerini içinde toplayan ana esasları ihtivâ etmektedir. Bunların dışında iki yol daha vardır ki; onlar, gerçek tasavvufun elde ediliş yollarından değildir. Birincisi, İlâhî keşfe mazhar olduktan sonra, cezbe hâlinde kalıp amele dönmemiş meczubların yolu. İkincisi de devamlı taat ve ibâdet içinde olduğu halde, keşfe ulaşmayan âbidlerin yolu. Yukarıda anlattığımız sûfiler, (ister murad ister mürid olsun) Hz. Rasûlullah’a ve bu yolun edeblerine güzelce uymaları sebebiyle, devamlı manevi güzelliklerini artıracak ve istikâmetlerini koruyacak İlâhî desteğe ulaşmışlardır. Hemen şunu hatırlatalım ki, kim, sünnet yoluna uymadan, herhangi bir maksada ulaşacağını veya istediğini elde edeceğini zannederse o kimse, başka bir şey değil sadece, aldanmış ve hüsran içinde kalmış, kendi hâline terkedilmiş bir kimsedir. Şeyhimiz Ebu’n-Necîb es-Sühreverdî, bize, Ebu Sâîd Harrâz’ın şu sözünü nakletti: “Zâhir ilme ters düşen her bâtınî hâl ve ilim, bâtıldır.” Cüneyd el-Bağdâdî (rah.) şöyle demiştir: “Bizim bu (tasavvuf) ilmimiz, Hz. Râsulullah’ın hadisleri ile iç içe ve tamamen onlara bağlı bir durumdadır.” Ariflerden birisi de: “Kim söz ve fillerinde sünnete göre hareket ederse o, hikmetle konuşur. Kim de söz ve fiillerinde hevâ ve hevesine göre hareket ederse, o, bid’atla konuşur.”26 Anlatılır ki: Beyâzıd-ı Bistâmî (k.s) zamanında zühd ve takvâsıyla meşhur bir zât vardı. Halk kendisini ziyârete giderdi. Beyâzid (rah.) bir gün arkadaşlarına: “Kalkın, halkın arasında veli diye meşhur olmuş şu adamı bir de biz görüp ziyâret edelim!” dedi. Bahsedilen şahsın bulunduğu yere vardıklarında o, mescide gitmek üzere evinden çıkmıştı. Mescide girerken bir edebi terk etti; kıble tarafına doğru tükürdü. Bunu gören Beyâzid el-Bistâmî:

26- (Bu söz, Ebû Osman Nişâbûrî’ye (298/910) âittir. Kuşeyri, Risâle, 21.)

“Haydi dönelim!” diyerek, adama selam bile vermeden geri döndü ve: “Bu adam, Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) en kolay edeblerinden birisini bile koruyamazken, nasıl olur da yüksek mânevî hâl ve ilimlere sâhip olduğunu iddiâ edebilir.” dedi. Şiblî’nin hizmetçisine: “Hazret’in vefatı anında kendisinden neler gördün?” diye sorulunca, hizmetçi şunları anlatmıştır: “Dili tutulup, alnı terlemeye başlayınca bana, kendisine namaz için abdest aldırmamı işâret etti. Ben de kendisine abdest aldırdım. Fakat sakalını parmaklarımla hilâllemeyi unuttum. Hemen elimden tutup parmaklarımı sakalına götürdü ve onu hilâllettirdi. Böyle bir anda bile, Rasûlullah (a.s) Efendimizden öğrendiği bir edebi terk etmedi!” Sehl b. Abdullah (rah.) demiştir ki: “Kitab ve sünnetin kabul etmediği her vecd (cezbe) hâli bâtıldır.” İşte sûfilerin hâli ve yolu budur. Bu yolun ve anlayışın dışında başka bir hâl (ve ilim) iddiâ eden kimse, fitneye düşmüş yalancının birisidir.