ARŞİVDE ARA
Ne arıyorsunuz?
60 sonuç · “Zer”
01Cezerî Hattı
Hâlid el-Cezerî'ye ulaşan ve Suriye, Irak ile Güneydoğu Anadolu'da faaliyet gösteren Hâlidî silsile.
Zerrûkıyye
Ahmed Zerrûk’un fıkıh, ahlâk ve tasavvuf dengesini öne çıkaran Mağribî kolu.
Garîbiyye
Muhammed Garîbullah el-Hindî'ye nispet edilen ve Abdürrezzâk-ı Geylânî üzerinden uzun silsileyle aktarılan Hint Kādirî çevresi.
Halîliyye
Geredeli Hacı Halil Efendi üzerinden Orta ve Batı Anadolu'da devam eden; mensuplarının kendilerini çoğunlukla doğrudan Halvetî-Şâbânî diye tanımladığı aktarım hattı.
Hayriyye
Hacı Muhammed Baba Kürkî ve Mustafa Hayri Baba üzerinden Malatya çevresinde anılan Hâlisî aktarım hattı.
İdrîsiyye / Ahmediyye
Ahmed b. İdrîs’in Şâzelî-Nâsırî temeller üzerinde Kur’an, sünnet, salavat ve nebevî örnekliği merkeze alarak teşkilatlandırdığı; Senûsiyye, Mîrganiyye ve Reşîdiyye’ye kaynaklık eden irşad yolu.
İshâkıyye / Karadağlık Hâceleri
Ahmed Kâsânî'nin halifesi Lutfullah Çûstî ve Hâce İshak Velî üzerinden Doğu Türkistan'a yayılan; Karadağlık Hâceleri diye de bilinen Kâsânî kolu.
Meşîşiyye
Abdüsselâm b. Meşîş üzerinden Şâzeliyye'nin teşekkülüne uzanan güçlü Mağrib hattı.
Mustâriyye
Mahmûd el-Miknâsî’ye nispet edilen ve Cezûlî silsilesi üzerinden aktarılan kol.
Prizren Rifâî Çevresi
Yakova ve Prizren dergâhları üzerinden Balkanlarda sürdürülen Rifâî erkân, yayın ve meşâyih ağı.
Şirvânî–Kafkasya Hattı
İsmâil Sirâceddin Şirvânî'den Has Muhammed, Muhammed Yeragī ve Cemâleddin Gazi-Kumûkī üzerinden Kafkasya'ya yayılan Hâlidî silsile.
Zervâ Tâceddin İbrahim el-Manavî
Zervâ Tâceddin İbrahim el-Manavî (ö. 974/1566), Alâiye'den yetişmiş; Adana, Bursa, Rodos, Manisa, Şam ve Sahn medreselerinde görev yapmış, güçlü hafızasıyla “Hâfız-ı Muhît” diye anılmış Osmanlı âlimidir.
Abdullah ez-Zeytûnî
Abdullah ez-Zeytûnî, XV. yüzyıl Fas tasavvuf çevresinde Ahmed Zerrûk’un ilk belirgin şeyhi olarak anılan sûfîdir.
Ahmed Avni Konuk
Ahmed Avni Konuk (1868–1938), Selânikli Mehmed Esad Dede’den Mesnevî icazeti alan; Mesnevî ve Fusûsu’l-hikem üzerine büyük Türkçe şerhler kaleme getiren, Hânende’yi hazırlayan, Mevlevî âyinleri besteleyen hukukçu ve müelliftir.
Ahmed b. Ukbe el-Hadramî
Ahmed b. Ukbe el-Hadramî (ö. 1489), Yemen’den Kahire’ye yerleşen, Şâzelî ve Kādirî icâzetlerini taşıyan ve Ahmed Zerrûk’un seyrüsülûkünde derin tesir bırakan şeyhtir.
Ahmed Yekdest-i Cüryânî
Ahmed Yekdest-i Cüryânî (ö. 1707), Serhend’de Muhammed Ma‘sûm Sirhindî’den hilâfet alıp Mekke’de uzun yıllar irşad eden; Mehmed Emin Tokadî ve Abdürrahîm-i Buhârî üzerinden Müceddidiyye’nin Hicaz ve İstanbul bağlantısını kuran Nakşibendî şeyhidir.
Ahmed-i Bîcân
Ahmed-i Bîcân (ö. 870/1466’dan sonra), Gelibolu’da Hacı Bayrâm-ı Velî’nin irşad çevresinde yetişen; Envârü’l-âşıkīn başta olmak üzere Türkçe dinî, tasavvufî ve ansiklopedik eserleriyle Anadolu ve Balkan halk kültürünü etkileyen müelliftir.
Ali Dede Buhârî
Ali Dede Buhârî, XV. yüzyıl başlarında Emîr Sultan’ın yol arkadaşlarıyla Buhara’dan Hicaz üzerinden Bursa’ya gelen; İncirli Hamamı yakınında tekke kurup burada yaşayan ve Eşrefzâde Tekkesi çevresine defnedilen sûfîdir.
Bahâeddin Veled
Bahâeddin Veled (1151-1231), Belh’in ilim ve vaaz geleneğini Horasan, Irak, Hicaz ve Anadolu güzergâhından Konya’ya taşıyan; Maârif’i, Burhâneddin Tirmizî’ye tesiri ve Mevlânâ’nın ilk hocası oluşuyla Mevlevî hafızanın kurucu halkalarından biri olan âlim ve mutasavvıftır.
Bursalı İsmâil Hakkı
Bursalı İsmâil Hakkı (1653–1725), Atpazarî Osman Fazlı’nın halifesi; Üsküp, Ustrumca, Bursa, Tekirdağ, Şam ve Üsküdar’da irşad faaliyetinde bulunan; Rûhu’l-beyân başta olmak üzere yüzü aşkın eseriyle Celvetî irfanını tefsir, vaaz, şiir ve şerh geleneği içinde işleyen Osmanlı sûfî-müellifidir.
Bursalı Seyyid Muslî Efendi
Bursalı Seyyid Muslî Efendi (ö. 1069/1659), Alâiyeli Seyyid Süleyman’ın oğlu ve halifesi; 1654’te Bursa Ahmed Paşa-yı Fenârî Zâviyesi postuna geçen, Abaza Hasan Paşa’nın Bursa’yı işgali sırasında yardım istemek üzere İstanbul’a giderken Emir Ali Cezîresi (İmralı) yakınında öldürülüp adaya defnedilen Halvetî şeyhidir.
Cemâleddîn Gazi-Kumukî
Cemâleddîn Gazi-Kumukî (ö. 1286/1869), Muhammed Yeragî’nin halifesi olarak Nakşibendiyye-Hâlidiyye’yi Dağıstan’da yayan; Gazi Muhammed ile Şeyh Şâmil’in mânevî çevresinde yer alan; 1859’dan sonra Kars üzerinden Üsküdar’a hicret eden âlim, mürşid ve müelliftir.
Çalık Ahmed Paşa İmamı Hüseyin Efendi
Çalık Ahmed Paşa İmamı Hüseyin Efendi (ö. 1141/1728), Kastamonu’dan İstanbul’a gelerek Çalık Ahmed Ağa’nın imamlığını yapan; onun kurduğu medresenin ilk müderrisi olduktan sonra Habbâziyye, Buhâriyye, Cezerî Kasım Paşa ve Sekban Ali medreselerinde, ardından Bosna ve Revan kadılıklarında görev alan Osmanlı âlimidir.
Tevhîd-i zât
tevhîd-i zât a. GJj ^ji) tas. Tasavvuf inancma göre, Allah’ın birliğini ifade eden terim. Bunun karşıhğı “Lâ mevcûde illallah” tır. tevhîdât ç. a. [Ar. tevhîd ç. b. ] Tevhitler, bk. tevhîd tevhîdhâne a. [< Ar. tevh + F. hâne] tas. Bağımsız mes leri olmayan tekkelerde ay yapmak, namaz kılmak ve zi ya da dua etmek için ayrılm bölümlere verilen ad ve bun için kullanılan terim. tevhîd ilmi a. AUah’m zatı ve sıf ları açısmdan birliği başta mak üzere inanç esaslarını neUikle Selef akîdesi çerçe sinde ele alan ve inceleyen bü dalı. te'vîl a. [Ar. ] Naslarda geç bir sözü bir delüe dayanarak lî anlammın dışında taşıd öteki anlamlardan birine yü leme. tevkî (I) a. [Ar. ] İslâm devl lerinde, hükümdarın karan, b nun yazıh belgeleri ve müh anlamında resmî yazışma te mi. tevkî (II) a. (^jA [Ar. ] İslâm h sanatında, “sülüs” (bk. bu ma de) yazı türünden geUştirüm ve geneUikle sultanların res yazışmalarmda kuUanılmış ol yazmın adı ve bu yazı için k lanılan terim. Bu yazı türü, h sanatmm altı yazı çeşidi arasında yer almaktad bk aklâm-ı sitte 659 Tevvâb ’tan tevkîl a. [Ar. ] ftk. Bir kimsey herhangi bir işte veya konuda kendisi adına vekü tayin etme. d’in
İhlâs
Ameli yalnız Allah için yapmak ve insanların görmesi, takdiri ya da kınaması üzerinden değer üretmemek. Melâmetî öğretinin merkez ilkelerindendir.
Hırka-i Teberrük
Bir şeyh veya yol ile sevgi, bereket ve yakınlık bağını göstermek üzere giydirilen hırkadır. Muhib hırkası veya muhib kisvesi diye de anılabilir. Bu bağ, hırka-i irâdet yahut hilâfetle aynı değildir. Çoklu tarikat nispetleri değerlendirilirken teberrük bağı fiilî sülûk ve irşad hattından ayrılmalıdır.
Aba
Dervişlerin ve müritlerin giydikleri kalın ve kaba kumaştan yapılan uzun ve bol elbise. Yoksul ve züğürtlerin giydiği basit bir elbise olduğu için süfiler ve dervişler bu elbiseyi fakr alameti ve züht nişanesi olarak giymeyi tercih etmişlerdir. Aba, dervişliğin ve süfiliğin simgesidir. Halk, aba giyen süfilere evliya ve ermiş nazarıyla bakıp saygı gösterdiğinden, bazı kurnaz kişiler fakir ve sûfî olmadıkları halde sırf çıkar sağlamak için aba giymiş ve halkın bu kıyafete olan güvenini kötüye kullanmışlardır. Bu yüzden “Aba giyen nice zındık, kabâ giyen nice sıddık (dürüst) vardır,” denilmiştir. Ebü Hafs el-Haddâd, aba yerine kabâ giyen Şâh Sucâ'yı görünce, “Abada aradığımı kabâda buldum,” demişti. Ca'fer Sadık da inanç sömürüsü yapan kişilere benzememek için aba giyer, ama bunun üzerine de kabâ giyinirdi. Bkz. Âl-i Aba. Boş değildir zâhidâ köhne abâsı dervişin Defineler bilmez misin kasrın harâbından çıkar Derdli İbrahim
Abâ-i ulviyye
Abâ-i ulviyye veya pederân-ı bülend , “ulu atalar, yüce babalar” anlamında kullanılan Farsça bir tamlamadır. Felsefe ve astroloji geleneğinde hava, su, toprak ve ateşten oluşan dört unsurun kaderini yönlendirdiğine inanılan yıldızlara verilen ad. Tasavvufta yaratılışın zuhuruyla ilişkilendirilen ilâhî isimler. Bazı tasavvufî kozmoloji metinlerinde akl-ı evvel, nefs-i küllî, tabiat-ı küllî ve hebâ için kullanılan toplu ad. “Ulvî babalar” nitelemesi, yaratıkların ortaya çıkmasını sağlayan iradenin bu ilâhî isimler ve kozmik ilkeler üzerinden açıklanmasına dayanır.
Âbaü'l-ahval
(آباء الاحوال) Hal babaları. tas. a Sahip oldukları hallere hâkim olan, hal sahibi olduklarını başkalarına hissettirmeyen, halin tesiriyle dengelerini, doğal ve her zamanki davranışlarını değiştirmeyen salikler. b Cezbe ve şevk gibi hallere mağlup ve mahküm olup kendilerinden geçen ve dengelerini kaybeden sâliklere ebnâü'-ahval (hal çocukları) denir. Bunlar sekr ve cezbe halindeyken şer'i hükümlere uymayan sözler söyleyebilir, fıkıh ölçülerine göre caiz olmayan işler yapabilir; fakat bu türden beyan ve davranışlardan sorumlu olmazlar. Zira hal sebebiyle bilinç ve iradelerini ya kısmen ya da tamamen yitirmişlerdir. Bu zümrenin en iyi örneği meczuplar ve behlüllerdir. Dini his ve heyecanların etkisiyle olağan olmayan biçimde konuşan ve hareket eden her sâlik ebndülahval'dendir. Âbaü'l-ahval temkin, ebndü'l-ahval telvin sahibidir. Temkin, telvinden üstündür. Hallâc, “Peygamberler haller üzerinde tam olarak hâkimiyet kurmuşlardır; bu hallerde diledikleri gibi tasarruf ederler. Diğerlerine ise haller musallat kılınmıştır. Onlar üzerinde haller tasarruf eder, oysa haller nebilerin yönetimi ve etkisi altındadır” der. Bkz. Temkin, Telvin. Abd—Abdiyet i. ar. (4 (عبد - عبد 1. Kul, köle, bende. 2. tas. Hakk'a kul olduğu için başkasına kul olmayan. Hz. Peygamber'in en yüce makamı, insanoğlunun sahip olduğu manevi mertebelerin en yükseği abdiyettir (kulluk). Kelime-i sehadette,
Açık baş
Ser-bürehne. Tevazu göstergesi olarak bazı ermişler yalınayak, baş açık gezerlerdi.
Âdâb
İ) t. Edep Uyulması gereken görgü kuralları, göz önünde tutulması gerekli olan esaslar, izlenmesi gereken yol yordam. En iyi hal ve hareketler, ölçülü davranışlar, kişiler arasındaki iyi ilişkileri düzenleyen esaslar. tas. Süfilerin uydukları ve uyguladıkları kurallara adab-ı sofiyye, tarikat ehlinin gözettiği ve dikkate aldığı kurallara adab-ı tarikat veya adap ve erkân denir. Tasavvufta zamana, mekâna, muhataba, hale ve makama göre birtakım edepler vardır. Tasavvufi toplantılarda bulunanların uymaları gereken adap ve usüle adab-ı sohbet, adab-ı işret ve sohbet, şeyhin dikkate alması gereken esaslara adab-ı şeyh, müridin tabi olması gerekli olan esaslara da adab-ı mürit denir. Bu esaslara uymak amaca ulaşmayı sağladığından “usüle uymayan vusülden mahrum kalır” denilmiş ve terk-i edep edepsizlik sayılmıştır. İbn Atâ, “Salihlerin adabını uygulayan hürmet, evliyanın adabını uygulayan Allah’a yakınlık, sıddıkların adabını uygulayan temaşa, peygamberlerin adabını uygulayan üns ve inbisât makamına yaraşır hale gelir” demiştir. Tasavvufta kişinin nefsine uygulayacağı adaba adab-ı nefs denir. sülûkün her aşamasında gözetilmesi gereken belli bir adap vardır. Süfiler biri zahiri (şer'i) diğeri bâtıni olmak üzere iki türlü adaptan bahsederler. Zahiri ve şer'i adap tasavvufun temelidir. Bâtıni adap tefekkür. ve gönül halleriyle ilgilidir. Küçüklere evlat şefkati, büyüklere baba hürmeti ve akrana kardeşlik sevgisi göstermek tasavvufun genel adabının temelidir ( 415 437). Bkz. Usül, Asl- Fer, Edep, Erkan, Adab-ı tarikat.
Afak
& Ufuk. Ufuklar. Dünya, maddi âlem. “Mana ve gönül âlemine ise enfüs denir (Fussilet Suresi, 53) Tasavvufta Allah, afaktan çok enfüste (kalp) aranır. Afaki ayetler Hakk'ın birliğine delalet eden dış âlemdeki her zerre. Birliği çoklukta bulmak. Bkz. Ayet.
Agâh
Vâkıf, muttali, müteyakkız, arif, aşina, dikkatli, haberdar, uyanık. tas. Halden anlayan, doğru yolu gösteren, maddi ve manevi olarak darda kalanların imdadına yetişen bilgin ve olgun; Hak adamı, hoşgörülü ve kalp gözü açık veli. Eski kaynaklarda agâh deyimi yerine aynı anlama gelmek üzere vâkıf terimi kullanılır. Nifferi, vâkıfı ariften üstün tutar. Agâh kişi gaflette olmayan uyanık kalbin niteliğini de dile getirir; örn. “Hakkın tecellisi nagâh gelir, ama dil-i agâha gelir”. Mevleviler, dervişleri sabah namazı için uyandırırken: “Agâh ol erenler,” derler. Olgun dervişe agâh cân denir. Birini teskin veya dikkatini bir noktaya çekmek için, “Agâh ol yâ hü,” denir. Bu deyim kendine gel, dikkatli ve uyanık ol anlamına gelir. Kâmil, arif, vâsıl ve âşık mürşitlere pir-i dil-agâh denir. “Zikirden maksat gönlün her zaman Hakk'ın huzurunda, muhabbet ve hürmet vasfıyla agâh olmasıdır. Agâhlık hasıl olursa zikrin gayesi hasıl olur. Zikrin özü ve ruhu gönlün Hak'tan agâh olmasıdır” (KRE 37. Bu şek bağrımda her gün gâh u bigâh Dolaştım “Hü” deyip dergâh dergâh Ümid ettim ki bir pir-i dil-âgâh Desin: “Destür” mihrâb-ı hafâdan Yahya Kemâl
Agyar
(5 (اغيا veya Agyar. t. Gayr Yabancılar, bigâneler, zıtlar, muhallifler, eller, başkaları, yar olmayanlar. tas. a Sûfî olmayan, tasavvufi hayata yabancı, Ah | zıt. Tasavvufi hayata aşina olanlara ehl-i dil veya gönül ehli denir. b Aynı tarikatten ve meşrepten olmayan. Aynı tarikatten ve meşrepten olanlara ihvan ve hemmeşreb denir. c Mâsivâ, Allah'tan gayri olan her şey. Bkz. Yabancı, Zıt. Halka benzemeye işin, süre gönülden teşvişin Yüzbini birdir dervişin arada ağyâr gerekmez Yünus Sür çıkar ağyârı dilden ta tecelli ede Hak Padişah girmez saraya, hâne mâmur olmadan Lâedri Ağza tükürme Âb-ı dehen, ermişlerin kemalinden nasip almak, nefeslerinden faydalanmak ve onların haliyle hallenmek için şeyhlerin müritlerinin ağzına tükürmeleri. Ahmed Yesevinin şeyhi Baba Arslan'ın ağzına Hz. Peygamber bir hurma tanesi atmış ve tükrüğünden de ona ihsan etmişti. Baba Arslan da aynı şeyi Ahmed Yesevi'ye yapmıştı. Ağza tükürme geleneğinin kaynağı, ihnâk veya tahnikle, yani yeni doğan çocuğun dimağını oğma, hurma ve benzeri bir şeyi çiğneyip onun ağzına atma uygulamasıdır. Hastahktan kurtulmak ve şifa bulmak amacıyla da ermişlere veya üfürükçü hocalara gidilerek ağza tükürtülür. Kaynak işaretleri Basılı sözlükte bu açıklama için TEİM 22 kısaltmalarıyla kaynak gösterilmiştir. Ağzı dualı Mücabu'd-da've, müstecabu'd-da've. Allah katında duası makbul kişi. Ah (eh) Asikin iç âlemindeki ateşin ve elemin ifadesi olan bir nida. “Ah minel aşk ve ahvâlihi ahreke kalbi bi-harâretihi.” Allah kelimesinin ilk ve son harfi bir araya getirilirse ‘ah’ meydana çıkar. Âh, Allah'ın kısa şekli olduğundan, bazen Abdullah abd-âh şeklinde yazılır. O halde âh, Allah demektir. Âşıkın âh demesi, O'na sıgınması anlamına gelir. Âh Allah, Emân Muhammed demektir. Güneşin ışıkları elif'e (yani oka), kütlesi h harfine benzediğinden her gün ‘ah’ (Allah) diyerek doğar. Minare elif, caminin kubbesi h olduğu için her cami ‘ah’ (Allah) der. ‘Iman'ın başındaki elif atılırsa geriye yaman kalır ve elif'i (yani Allah'ı) olmayanın hali yamandır, demek olur. Bkz. Emân. Aşk ile gel imdi Allah diyelim Derd ile göz yaşıyla âh idelim Gitmeye bağrı başı dinmeye gözü yaşı Her dem dervişin işi âh ile zâr gerek Yünus
Ahkâm-ı bâtına
İç dünyaya ve kalbe ilişkin hükümler. Niyet, ihlâs, riya, kibir, tevekkül ve benzeri mânevî-ahlâkî konuların hükümlerini ifade eden klasik bir tabirdir. “Bâtınî fıkıh” diye de anılan bu alan, ibadet ve davranışların yalnız dış biçimini değil niyetini ve kalpteki etkisini ele alır; zâhirî hükümleri geçersiz sayma anlamına gelmez.
Cennetü'l-Muallâ Kabristanı
Mekke · Suudi Arabistan · Muhammed Cân en-Nakşibendî'nin 1266/(1850) vefatından sonra defnedildiği kabristan. Kabri üzerine yapılan türbe sonradan kaldırılmış; Hüseyin Vassâf ziyaretinde yalnız toprak zemin ile temelin kaldığını görmüştür.
Siyâvrud (Lâhîcân)
Gîlân · İran · 615/1218 civarında doğduğu ve 700/1301'de vefat ettiği nahiye; Güştâsfî'de hastalanınca vasiyeti üzerine damadı Safiyyüddîn-i Erdebîlî tarafından buraya getirilmiş, iki hafta sonra vefat etmiştir. Konum yaklaşıktır.
İsmâil Hakkı Camii ve Türbesi, Tuzpazarı
Bursa · Türkiye · 1135/1723'te Bursa'ya döndükten sonra kendi imkânlarıyla inşa ettirdiği cami; 9 Zilkade 1137'de (20 Temmuz 1725) vefat etmiş ve kabri caminin kıble tarafına yapılmıştır. Konum yaklaşıktır. İlişkili kişi dosyası Bursalı İsmâil Hakkı : Bursalı İsmâil Hakkı (1653–1725), Atpazarî Osman Fazlı’nın halifesi; Üsküp, Ustrumca, Bursa, Tekirdağ, Şam ve Üsküdar’da irşad faaliyetinde bulunan; Rûhu’l-beyân başta olmak üzere yüzü aşkın eseriyle Celvetî irfanını tefsir, vaaz, şiir ve şerh geleneği içinde işleyen Osmanlı sûfî-müellifidir.
Bağdat (Merzübâniyye Hankahı)
Bağdat · Irak · Müderrislik yaptığı, müderrisliği bırakıp Rükneddîn-i Sücâsî'ye intisap ettiği şehir. 632'de (1234) halifenin daveti üzerine dönüp Merzübâniyye Hankahı'na şeyh tayin edildi ve 21 Mart 1238'de burada vefat etti.
Akşemseddin Türbesi, Göynük
Bolu · Türkiye · 863 Rebîülâhirinin sonunda (Şubat 1459) vefat edip defnedildiği yer; türbe vefatından beş yıl kadar sonra yapılmış, sandukası üzerindeki yazı oğlu Mehmed Sâdullah'a aittir. Oğullarından Mehmed Sâdullah ve Nûrullah da burada yatar. Kapı üzerindeki inşa kitâbesi vefat tarihini doğrular.
Kirmasti Medresesi
İstanbul · Türkiye · Yirmi beş akçe ile müderrisliğini yaptığı medrese; nisbesiyle aynı adı taşır. İlişkili kişi dosyası Kirmastızâde Hüsrev Efendi : Kirmastızâde Hüsrev Efendi (ö. 967/1559-60), İznik'te yetişmiş; Rumeli şehirlerinde kadılık yapmış ve Sadru'ş-Şerîa üzerine hâşiye yazmış âlimdir.
Sofya
Sofya · Bulgaristan · 1137 Şevvalinde kendisine tevcih edilen ve vefatına kadar elinde kalan kadılık; selefi Babadağlı Ali Efendi’dir. İlişkili kişi dosyası Rıfkî Hemşirezâdesi Ahmed Efendi : Rıfkî Hemşirezâdesi Ahmed Efendi (ö. 1726), Mahmud Paşa Mahkemesi kâtipliğinden medrese ve Sofya kadılığına ilerleyen Osmanlı âlimidir.
Hoca Ahmed Yesevî Türbesi
Türkistan (Yesi) · Kazakistan · İrşad ettiği ve çilehânesinde vefat ettiği şehir. Timur'un emriyle kabri üzerine yapılan türbe, cami ve dergâhıyla bir külliye hâline gelmiştir; bozkır göçebeleri için civarına gömülmek ayrı bir değer taşır.
Medîne-i Münevvere
Medine · Suudi Arabistan · Harb-i Umûmî sırasında Filistin cephesine hareket eden Mevlevî mücahidleri arasında mümtaz sınıfın başında olarak Şam üzerinden geldiği ve Ravza-i Mutahhara’da bulunup na‘tini yazdığı şehir. İlişkili kişi dosyası Ahmed Remzî Akyürek : Ahmed Remzî Akyürek (1872–1944), Kayseri'de yetişip Kütahya, Kastamonu, Halep ve Üsküdar Mevlevîhânelerinde hizmet eden; Mesnevî öğretimi, üç dilde şiiri, tercümeleri ve kütüphaneciliğiyle son dönem Mevlevî kültürünü taşıyan başlıca şahsiyetlerdendir.
Emîr Sultan Türbesi ve Külliyesi
Bursa · Türkiye · Vefatında defnedildiği yer; rivayete göre kafileye rehberlik eden nurun söndüğü noktadır. Padişahların Bursa'ya geldiklerinde mutlaka ziyaret ettikleri türbe. İlişkili kişi dosyası Emîr Sultan : Emîr Sultan (ö. 833/1429 [?]), Buhara’dan Hicaz ve Irak üzerinden Anadolu’ya gelen, Bursa’ya yerleşen, Yıldırım Bayezid’in kızı Hundi Hatun’la evlenen; Kübrevî irşad hattı, külliyesi ve menâkıbnâme mirasıyla erken Osmanlı dinî-toplumsal hayatında kalıcı iz bırakan sûfîdir.
İmam Rızâ Türbesi
Meşhed · İran · Tûs'un Nûkan kasabasında vefat edip Hârûnürreşîd'in yanına defnedildiği yer; hâtırasını yaşatmak için yöreye Meşhed adı verildi. Kabri üzerine içi değerli madenlerle tezyin edilmiş bir türbe yapılmıştır.
Mevlânâ Hâlid Türbesi, Cebelikāsiyûn
Şam · Suriye · 14 Zilkade 1242'de (9 Haziran 1827) vebadan vefat ettikten sonra defnedildiği tepe. Kabrinin üzerine sonradan bir bina inşa edilmiş; zâviye ve kütüphaneden oluşan bu yer bugün ziyaretgâhtır. Konum yaklaşıktır.
Altın Silsile: Kırk Halka
Nakşibendî geleneğin kırk halkasını dönem adları, aktarım biçimleri ve farklı silsile tertiplerine dair ihtiyat notlarıyla birlikte okuyan ana dosya.
Nakşibendiyye'yi Okumak: Kaynaklar ve Yöntem
Risâle-i Kudsiyye, Faslü'l-hitâb ve modern Nakşibendiyye araştırmalarının aynı soruya farklı kanıt türleriyle nasıl cevap verdiğini açıklayan yöntem yazısı.
Tasavvuf Tarihinin Üç Dönemi
Tasavvuf tarihini zühd, tasavvuf ve tarikat dönemleri üzerinden okuyan; dönemlerin birbirinden kesin duvarlarla ayrılmadığını hatırlatan giriş metni.
Melâmîlik: Üç Devre, Ortak Bir Tavır
Kassâriyye, Bayrâmî Melâmîliği ve Nûriyye arasındaki devamlılık ve farklar üzerine iki kaynağın birlikte ve kaynak türleri ayrılarak okunmasına dayalı editoryal dosya.
İlk Dönem Melâmetîliğinin Temel İlkeleri
Nişâbur çevresinde ihlâs, fütüvvet, emek ve hâli gizleme üzerine iki kaynağın birlikte ve kaynak türleri ayrılarak okunmasına dayalı editoryal dosya.
Seyyid Muhammed Nûru'l-Arabî'nin Hayat Haritası
1813 Mahalletü'l-Kübrâ'dan 1887 Ustrumca'ya uzanan eğitim ve irşad yolculuğu üzerine iki kaynağın birlikte ve kaynak türleri ayrılarak okunmasına dayalı editoryal dosya.
Nûru'l-Arabî'de Sülûk ve Tevhid Mertebeleri
Fiillerden sıfatlara, zâttan cem mertebelerine uzanan eğitim dili üzerine iki kaynağın birlikte ve kaynak türleri ayrılarak okunmasına dayalı editoryal dosya.
Nûru'l-Arabî'nin Eserleri: 75 Başlıklı Bir Külliyat
Türkçe ve Arapça şerhler, risaleler, tefsirler ve takrirler üzerine iki kaynağın birlikte ve kaynak türleri ayrılarak okunmasına dayalı editoryal dosya.
Melâmîliğin Balkanlar'daki İzleri
Makedonya, Kosova ve Bosna'da sohbet, tekke ve halife ağları üzerine iki kaynağın birlikte ve kaynak türleri ayrılarak okunmasına dayalı editoryal dosya.
İstanbul'da Melâmî Şeyhleri ve Tekkeler
Nûru'l-Arabî çevresinin şehirdeki temas ve temsil mekânları üzerine iki kaynağın birlikte ve kaynak türleri ayrılarak okunmasına dayalı editoryal dosya.
Bursalı Mehmed Tâhir'in Melâmî Tanıklığı
Yakın çevre bilgisi, bibliyografya ve menâkıbnâme dilini birlikte okumak üzerine iki kaynağın birlikte ve kaynak türleri ayrılarak okunmasına dayalı editoryal dosya.
Melâmîlikte Nokta Sembolü
Birlik, çokluk, yazı ve insan hakikati arasında kurulan yoğun mecaz üzerine iki kaynağın birlikte ve kaynak türleri ayrılarak okunmasına dayalı editoryal dosya.
SÛFİLERİN İLİMLERİNİN KAYNAĞI
Avârifü’l-Maârif · 1. bölüm · Mürşidimiz, Şeyhu’l-İslâm Ebu’n-Necîb Abdulkâhir es-Sühreverdî, hicrî 560, milâdî 1165 senesinin Şevval ayında, bize, imlâ yoluyla (bizzat yazdırarak) şunu rivâyet etti: Ebû Mûsâ e