Mürşidimiz, Şeyhu’l-İslâm Ebu’n-Necîb Abdulkâhir es-Sühreverdî, hicrî 560, milâdî 1165 senesinin Şevval ayında, bize, imlâ yoluyla (bizzat yazdırarak) şunu rivâyet etti: Ebû Mûsâ el-Eş’arî (r.a), Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu haber verdi: “Benim ve Allahu Teâlâ’nın beni kendisi için gönderdiği İslâm’ın misali; şu adamın durumuna benzer, Adam kavmine gelerek: “Ey kavmim! Ben, gözlerimle, size saldırmak üzere yola çıkan bir ordu gördüm. Size korkunç tehlikeyi haber veriyorum; başınızın çaresine bakın, kendinizi kurtarın!” diye seslendi. Onlardan bir kısmı adama inandı ve gece hemen yola çıkarak ellerindeki zaman içinde yol aldılar ve kurtuldular. Diğer bazıları da adamı yalanlayıp hiç yerlerinden kımıldamadan kaldılar. Sabahleyin düşman ordusu bunlara saldırdı ve köklerini kazıyıp hepsini helak etti. İşte, bana itaat edip getirdiklerime uyan kimsenin misali; birinci kurtulanlar gibidir. Bana isyan edip hak olarak getirdiğim şeyleri yalanlayanın durumu da ikinci helak olanlar gibidir.” 4 Rasûlullah (a.s) diğer bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: “Allahu Teâlâ’nın benimle gönderdiği hidâyet ve ilmin misâli; yeryüzüne yağan bol bir yağmura benzer. Yeryüzündeki toprağın bir kısmı, suyu içine çekerek birçok ot ve yeşillikler bitirir. Bazı topraklar vardır ki, suyu içine çekmeden göl gibi suyu tutar ve toplar. Allahu Teâlâ ondan insanları faydalandırır; kendileri içerler, hayvanlarını sularlar ve onu ziraatta kullanırlar. Bazı topraklar da vardır ki, kaygandır; ne suyu içine çekip yeşillik bitirir, ne de onu tutarak istifâdeye hazır hâle getirir. İşte, Allah’ın dininde derin anlayış ve ilim sâhibi olan, Allahu Teâlâ’nın benimle gönderdiği ilimle menfeatlenen, ilmi bilen ve öğreten kimsenin misâli, temiz, verimli toprak gibidir.”5 Bu birinci gibi alim ve amil olmayıp sâdece bildiğini aktaran kimsenin misâli de suyu tutup istifâdeye hazır bulunduran toprak gibidir. Allahu Teâlâ’nın benimle gönderdiği hidâyeti kabul etmeyen kimse ise; yağan bolca yağmurdan hiçbir menfaati olmayan kaygan toprak gibidir.”
3- Bu söz de, milâdî 1234 yılında vefat eden müellif tarafından söylenmiştir. 2000’li yıllarda yaşayan bizlerin hâline ne diyelim. (Müt.) 4- Buhâri, Rikak, 26; i’tisam, 2. 5 - Buhâri, ilim, 20.
Şeyhim Şeyhu’l-İslâm Abdulkâdir es-Sühreverdî dedi ki: “Allahu Teâlâ, Rasûlü ile gönderdiği şeyleri kabul etmeye en sâf kalbleri, en temiz nefisleri hazırladı. Kalblerdeki sâfiyet, nefislerdeki farklı özellik ve üstünlükler; ilimdeki fayda ve menfaatin farklı oluşuyla ortaya çıktı. Herkes kendi kalp ve kâbiliyetine göre o ilimden istifâde etti.” Bazı kalbler, bol ot ve yeşillik bitiren temiz toprağa benzer. İlmiyle istifâde edip doğru yolda giden ve onu insanlara öğreten kimse böyledir. İlmi ona fayda vermiş ve onu her hâliyle Rasûlullah’ın (a.s) sünnetine uymaya sevk etmiştir. Bazı kalbler de suyu tutup toplayan kablara benzer. Meşâyıh-ı kirâm ve zühd ehli (gönlünü dünyadan çekip Allah’a bağlanan) âlimlerin nefisleri temizlenmiş ve kalbleri sâfileşmiştir. Onlar bu halleriyle, insanlara pek çok faydalar sunmaya hazır rahmet ve nûr kaynağı durumundadırlar. Mesruk (rah.) şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin ashâbıyla arkadaşlık ettim; her birini, suların toplandığı menbâlar gibi ilimle dopdolu yüklü buldum. Çünkü, onların kalbi, kendilerindeki temiz anlayış ve ince kavrayış sebebiyle, ilimler için bir kap durumuna gelmişti.” Bize, Şeyh Radıyyûddin Ahmed b. İsmail el-Kazvînî, Abdullah b. Hasan’ın şöyle dediğini haber verdi: “Anlayışlı kulaklar duyup anlasın diye.” (Hâkka (69), 12.) âyeti nâzil olunca, Rasûlullah (sav), Hz. Ali’ye (kv): “Yâ Ali! Yüce Allah’tan, senin kulaklarını, o duyup anlayan kulaklardan yapmasını istedim.’’ buyurdu. (Taberî, Câmiu’l-Beyân, Cüz:29, 55; ibnu Kesîr, Tefsir, VIII, 238; Suyûtî, ed-Dürrü’l- Mensûr, VIII, 267). Hz. Ali demiştir ki: “Bundan sonra duyduğum hiçbir şeyi unutmadım. Hem Rasûlullah (s.a.v) böyle duâ ettikten sonra unutacak da değildim.” Ebu Bekir el-Vâsitî demiştir ki: “Âyette övülen kulaklar; bizzat Allahu Teâlâ’dan, O’nun sırlarını duyup alan kulaklardır.” Yine, Vâsîtî demiştir ki: “O kulaklar, aldığı ilimleri, azametini müşâhede ettikleri Allahu Teâlâ’dan başka hiçbir şey bulunmayan iç âlemlerinden, yani ilmin mâdeninden alırlar.” İnsan tabiatının dengesizliği ve kararsızlığı, mârifet-i ilâhiyyeden câhil ve yoksun olmasından ileri gelmektedir. Sûfilerin kalbleri büyük bir anlayış gücüne sahiptir. Çünkü onlar, işlerini takvâ esasları üzerine kurdular ve gönüllerini dünyaya kaptırmadılar. Elde ettikleri takvâ sebebiyle nefisleri temizlendi. Ulaştıkları zühd sâyesinde kalbleri sâfileşti. Zühd hâlini elde ederek dünyanın gereksiz meşguliyetlerinden kurtuldukları zaman; bâtınlarında mânevî gözleri açıldı, kalp kulakları İlâhî sırları işitti. Tefsir âlimleri; hadis imamları ve İslâm fakihleri, Kitap ve sünnetten birçok ilim elde ettiler. Onlardan hükümler çıkarttılar. Yeni hâdiseleri Kur’an ve hadîsin nassları ışığında değerlendirilip hükme bağladılar. Böylece, Allahu Teâlâ, âlimler vâsıtasıyla dinini himâye etti. Tefsir âlimleri tefsir şekillerini, te’vil ilmini, dildeki değişik kullanış ve anlayışları, sarf ve nahvin inceliklerini, kıssaların asıllarını ve kıraat şekillerindeki ihtilafları iyice anlayıp öğrendiler: Bu konularda kitaplar yazdılar. Kur’an ilimleri bu şekilde bütün ümmet arasında yayıldı. Hadis imamları; hadislerin sahih olanı ile hasen olanını birbirinden ayırdılar. Râvileri ve hadis ricâlini tanıma konusunda son derece titiz davranarak, herbirinin hadisteki
yerini tesbite çalıştılar. Cerh ve ta’dil ilmini ortaya koydular. Bu sâyede sahih ile sakat, doğru ile yanlış meydana çıktı. Ayrıca, sünnetin muhafazası için hadisler, değişik rivâyetleri ve râvîleriyle birlikte ezberlendi. Fakihler ise; asıl kaynaklardan hükümler çıkarmak, meseleleri sınıflarına göre tasnîf ve hükmünü tesbit etmek, hükümlerdeki ortak illeti bulmak, hakkında açık hüküm bulunmayan yeni feri’ meseleleri, ortak illetleri sebebiyle asıl hükümlere göre halletmek ve aslî kaynaktaki yerini belirlemek için kolları sıvayıp var güçleriyle çalıştılar. Ahkam ve fıkıh ilminden fıkıh usûlü ve hilaf ilmi doğdu. Hilaf ilminden cedel ilmi ortaya çıktı. Fıkıh usûlü, bir yönüyle kelâma bakıyordu; bu sebeple kelâm ilmine ihtiyaç duydu. Ferâiz (miras taksimi) ilmi de fıkhın içinde bulunuyordu. Bunun için fakihe hesap, cebir, denklem ve benzeri ilimleri öğrenmesi gerekti. İşte böylece İslâm şeriatı yayıldı ve kuvvetlendi. Bâtıl akîde ve hallerden tertemiz olan din, kendi esasları üzerine kuruldu ve hayatın her alanına yayıldı. Hz. Rasûlullah’ın (a.s) nübüvveti ve sünneti hayata iyice köklerini saldı. Ülemânın kalp toprakları, ilim ve hidâyet sularını içine çekip dışarıya birçok güzellikler ve yeşillikler saçtı. Bu duruma işâreten, Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah gökten bir su indirdi de her vadi (ve dere) kendi miktarlarınca akıp, su ile doldu.” (Ra'd (13), 17.) İbnu Abbas (r.a) demiştir ki: “Âyette anlatılan sudan Murad; ilimdir, vadiler ile kasdedilen de kalblerdir.” Ebu Bekir el-Vâsîtî (rah.) demiştir ki: “Allahu Teâlâ sâfi bir inci yarattı. Ona azametle nazar edince, inci hayasından eridi gitti ve su halinde aktı.” Vâsîtî, daha sonra: “Allah gökten bir su indirdi de dereler (vâdiler) kendi miktarlarınca aktı.’’ âyetini okuyarak; “İşte kalblerin sâfiliği bu suyun o kalblere ulaşmasından hâsıl olmuştur.” demiştir. İbnu Atâ (k.s) demiştir ki: “Allah gökten su indirdi.” âyetiyle Allah, kullarına bir misal vermiştir. Şöyle ki: Bir yerde sel olduğu zaman, selin aktığı dere ve vâdilerde hiçbir pislik kalmaz, sel suları bütün necâsetleri silip süpürür. Aynen bunun gibi; Allahu Teâlâ’nın kullarına taksim ettiği nûr, o kimsenin nefsinde aktığı zaman; onda gaflet ve zulmet bırakmaz, temizler gider.” “Allah gökten su indirdi.” ifâdesiyle, kullara taksim edilen nûra, “Vadiler kendi miktarlarınca aktı” sözüyle de ezelde kalbler için taksim olunan nûrlara işâret edilmiştir. “Üstte oluşan köpüğe gelince, sel onu alır götürür.” âyetiyle işâret edildiği gibi; kalbler de üzerindeki nefsânî kir ve zulmetlerin gitmesiyle tertemiz olur, nurlanır. Âyetin devamında ifâde edildiği şekilde: “İnsanlara fayda veren şeyler ise yerde, yerinde kalır.” Yani artık bâtıl olan herşey kalbden çekip gitmiş, onun yerine hak kalbde kalmıştır. Bazıları: “Allah gökten bir su indirdi.” (Ra’d (13), 17.) âyeti hakkında: “Bu âyet, Allahu Teâlâ’nın kullarına lütfettiği bütün kerâmet çeşitlerini içine alır.” demişlerdir. Her kalp bu İlâhî ikramlardan kendi payını almıştır: Tefsir, hadis ve fıkıh âlimleri kalblerinde akan bu nûrânî sudan güçleri yettiğince istifâde etmiş; takvâ sâhibi, zühd ehli gerçek âlim kalbleri de bu rahmet suyundan kendi miktar ve nasiblerince faydalanmıştır. Yükselme ve makam arzusu, itibar elde etme kaygısı, mal biriktirme endişesi gibi dünya muhabbetiyle dolu ve kirli kalbler de kendi durumuna göre içinde bu suyu akıtmıştır. Bu haldeki kalbler, ilim adına birtakım şeyler elde edebilirler, fakat, ilmin hakikatına ve mânevî lezzetine ulaşamazlar.
Kim dünyaya gönlünü kaptırmazsa, onun kalp yolları açılır, genişler ve içinden ilim pınarları akar. Bu sular bir araya toplanır ve kalbde, insanların istifade edeceği menbalar oluşur. Hasan el-Basrî’ye: “Fukahâ böyle dedi.” denince: “Sen hiç gerçek fakih gördün mü? Gerçek fakih; dünyaya değer vermeyen ve ona gönlünü kaptırmayan kimsedir.” demiştir. Sûfiler çalışıp öğrenmeyle elde edilen zâhiri ilimlerden kendilerine lâzım olanı öğrenip, onunla amel ettiler. Bu amel onlara mânevî verâset ilmini kazandırdı. Onlar, zâhirî âlimlerle aynı ilme sâhip olmanın yanında, mânevî verâset (Mârifetullah) ilmi gibi onlardan ayrı bir ilme sahiptirler ve bu ilimle onlardan ayrılmışlardır. Verâset ilmi; dinî gerçek mâna ve muhtevâsıyla anlamaktır. Allahu Teâlâ, şöyle buyurmuştur: “Müminlerin hepsi savaşa çıkmasınlar. Her bir tâifeden bir grup insan, dini iyice öğrenmeleri ve savaştaki mü’minler geri dönünce onları uyarmaları için, geride kalsınlar, savaşa katılmasınlar.” (Tövbe (9), 22.) Görülüyor ki; insanları uyandırma (inzâr), dini hakkıyla bilmekle mümkün olmaktadır. İnzâr; uyandırılan kimsenin kalbinin ilim suyuyla diriltilmesidir. İlimle ölü kalbleri diriltmek, dini hakkıyla bilen gerçek âlimlerin sahip olduğu bir derecedir. Şu halde, gerçek fakihlik, derecelerin en mükemmeli ve en yücesidir. Gerçek fakih âlim; dünyaya gönlünü kaptırmayan ve ilmiyle kalbleri inzâr (ve ihyâ) mertebesine ulaşan muttaki kimsedir. İlimlerin ilk kaynak ve dağılma noktası, Hz. Rasûlullah (s.a.v) Efendimizdir. İlim ve hidâyet, Allahu Teâlâ’dan, ilk olarak O’na geldi. O, zâhiren ve bâtınen bu ilimlerle doldu ve doydu. Bu ilimlerin zâhirî tarafından din ortaya çıktı. Lügat manasıyla din; bağlanma ve boyun eğmedir. Dînî ıstılahta ise; insanın Rabbi için nefsini alçaltıp, hizmetine râm etmesidir. Bu mânaya işâret olarak, Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah, Nuh’a vahyettiği şeyleri sizin için de din olarak koydu. Ey Muhammed! Sana vahyettiğimiz, İbrahim, Mûsâ ve İsâ’ya tavsiye ettiğimiz şey şudur: Dini güzelce yaşayıp ayakta tutun ve onda sakın ayrılığa düşmeyin.” (Şûra (42), 13.) Dînî amellerdeki gevşeme sebebiyle âzâlar üzerine bir za’fiyet çöker ve bu hal onlardan ilmin getirdiği güzel edebi giderir. Çünkü, nefisteki huzur ve neşe taattan ileri geldiği gibi; Hakk’a itaat içinde olmasından dolayı âzâlarda hâsıl olan zâhirdeki güzellik te; kalbin ilimle dolmasından meydana gelir. Kalbin ilimle dolması, denizin dışardan akan nehirlerle dolup taşmasına benzer. Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin kalp-i şerifi, hidâyet ve ilimle kaynayan bir denizdir. İlim ve hidâyet kalp denizinden nefsine ulaştı; nefs-i saâdetlerinde ilmin güzelliği ve nimetleri ortaya çıktı; nefsin sıfatları ve huyu değişti. Sonra ilim kanalları âzâlara ulaştı. Mubârek âzâları da ilmin bereketiyle güzelleştiler. Allah Rasûlü (s.a.v) bu şekilde tam bir güzellik ve mükemmelliğe ulaşınca, Cenâb-ı Hakk kendisini beşeriyete bir rehber ve rahmet olarak gönderdi. Allah Rasûlü (s.a.v), ilim kaynayan kalbiyle ümmetine yöneldi. Nûr saçan yüzünü anlayış kanallarına çevirdi. Yöneldiği her bir kalp ve anlayış kanalından o kimsenin payı ve nasibi kadar ilim aktı. İşte ümmetin âlimlerinin idrak ve zihnine ulaşan bu pay; dini hakkıyla anlamak ve yaşamak şeklinde tarif ettiğimiz fıkıhtır. Abdullah b. Ömer (r.a), Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivâyet etmişti:
“Allahu Teâlâ’ya, dini hakkıyla anlamak ve yaşamaktan daha faziletli bir şeyle ibâdet edilmedi. Gerçek fakih olan bir âlim, şeytana karşı, (ilim ve şuuruna ulaşmadan ibâdet eden) bin âbidden daha şiddetlidir. Her şeyin bir direği vardır. Bu dinin direği (onu ayakta tutan da) fıkıh dini aslî güzelliği ile anlayıp yaşamaktır.” 6 Şeyhimiz Şeyhu’l-İslam Ebu’n-Necîb, bize, Hz. Muâviye (r.a) yoluyla gelen şu hadisi nakletti: ‘‘Allahu Teâlâ, kime hayır vermek isterse, onu dinde fakih bir kimse yapar. Ben, bana geleni taksim ediciyim, asıl verense Allah’dır.”7 Bu nakilden sonra mürşidim (k.s) dedi ki: “İlim kalbe ulaşınca, kalbin mânevî gözü açılır; böylece hak ile bâtılı görür ve doğru ile yanlış ona belli olur.” Rasûlullah (s.a.v), bir a’râbîye: "Kim zerre kadar hayır işlerse onu görür, kim de zerre kadar şer işlerse (kıyâmette) onu karşısında bulur.” meâlindeki âyet-i kerîmeyi okuyunca, a’râbî: “Bu kadarı bana yeter!” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v): “Adam fakih (tam anlayış sahibi) oldu.” Buyurdular.8 Abdullah b. Abbas (r.a) demiştir ki: “İbâdetin en faziletlisi, dini hakkıyla anlamak ve yaşamaktır. Allahu Teâlâ, derin anlayışı kalbin bir sıfatı kılarak şöyle buyurmuştur: “Onların kalbleri vardır, ama onunla gerçeği anlamazlar.” (A’râf (7), 179.) Sûfiler güzel anlayış sahibi oldukları için gerçeği bildiler, bildikleriyle amel ettiler. Amel edince hakkı yakinen tanıdılar. Yakinen tanıyınca da tam hidâyete ulaştılar. Kim, Allah’ın dinini güzel anlarsa, onun teslimiyet ve yaşantısı da o nisbette güzel olur; İlâhî dâvete hemen icâbet eder ve yakin nûrundan nasibi daha fazla olur. İlim, Allah tarafından toplu halde kalblere inzal ve ikram edilmiştir. Mârifet; bu ilimleri birbirinden ayırmak, hidâyet de kalben onlara sâhip olmaktır. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz yukarıda zikrettiğimiz “Allah’ın benimle gönderdiği hidâyet ve ilmin misâli..." hadisiyle, nübüvvet için yaratılmış kalbinin bu ilmi bulduğunu ve hidâyete ulaşıp insanlara hidâyetin yolunu açtığını haber vermiştir. Rasûlullah’ın (s.a.v) hidâyet ve mârifetten oluşan bütün ilmi, beşeriyetin babası Âdem (a.s)’den kendisine, vücûdu pakîlerinde yuğrulmuş olarak intikal etmiştir. Şöyle ki: Allahu Teâlâ, Hz. Âdem’e (a.s) bütün eşyanın isimlerini (vazife ve hikmetlerini) öğretmişti. İsimler eşyâların tanınması için birer alâmet durumundadır. Allah, Onu ilimle şereflendirmiş ve bunu ifâde için şöyle buyurmuştur: “O Allah insana bilmediği şeyleri öğretti.” (Alâk (96), 5.) Hz. Adem’e ilim ve hikmet yüklenince; anlayış, zekâ, mârifet, şefkat, lutuf, muhabbet, buğz, ferahlık, gam, rızâ, gadap ve akıl sâhibi oldu. Bu sıfatların herbirinin yerli yerince kullanılması gerekiyordu. Bunun için kalbine, onu Allahu Teâlâ’ya sevk edecek ve O’na götürecek bir basiret ve ilim kondu. İşte Allah Rasûlü (s.a.v), ümmetine, kendisine intikal eden bu ilim ve lutf-i Rabbânî olarak hibe edilen hidâyet nuruyla gönderilmiştir.
6- (Beyhakî, Şuabu’l-imân, İl, 266 (No: 1711,1712); Mûnâvi, Feyzu’l-Kadir, V, Hadis No: 7940.) 7 - (Buhârî, İlim, 10; Müslim, Zekât, 98-100; Tirmizi, ilim, 4.) 8- . (Son kısmı hariç, bkz: İbnu Kesir, Tefsir, IV, 482.)
Allahu Teâlâ yerleri ve gökleri yaratıp onlara: “İsteyerek yahut istemeyerek gelin emrime teslim olun.” buyurduğunda, onlar: “Sana isteyerek teslim oluyoruz.” (Fussilet , 11.) demişlerdir. Allahu Teâlâ’nın hitabına yeryüzünden ilk cevap veren yer, Kâbe’nin bulunduğu mekân, gökyüzünden de onun hizasındaki yer olmuştur. İbnu Abbas (r.a) demiştir ki: “Rasûlullah’ın (s.a.v) asıl mayası olan toprak, yeryüzünün merkezi olan Mekke toprağındandır.” Âlimlerden bazıları, bu hususta: “Bu söz, yeryüzünden gelen cevabın, Muhammed (a.s) Efendimizin zerresi tarafından verildiğine işâret etmektedir.” demişlerdir. Yeryüzü Kâbe’nin bulunduğu yerden başlayarak yayıldığı için, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz yaratılışın aslı olmuş ve kâinat da ona tâbî olarak halk edilip yayılmıştır. Bu duruma, Rasûlullah’ın (s.a.v): “Âdem daha toprak ve su arasında iken (henüz yaratılmamışken), ben nebi idim.” diğer bir rivâyette; “Rûhu ile cesedi arasındaki iken.”9 sözü de işâret etmektedir. Bunun için, Rasûlullah (a.s) Efendimize, yaratılışın temeli mânasında “Ümmî” denilmiştir. Nitekim Mekke’ye de şehirlerin anası mânasına “Ümmü’l-Kurâ” ismi verilmiştir. Şu hâlde Rasûlullah’ın zerreleri bütün mahlukâtın temeli (ilk yaratılan maddesi) dir. Her şahsın toprağı, onun defnedileceği yerdendir. Bu durumda Rasûlullah’ın (s.a.v) defnedileceği yerin Mekke olması gerekirdi, çünkü; asıl toprağı oradandır. Fakat denilmiştir ki: “Nuh (a.s) zamanındaki tufanda su kaynayıp dalgalanınca, köpüğünü dört bir yana saçtı. İşte o zaman Rasûlullah’ın (s.a.v) asıl cevheri Medine’deki türbesinin hizasına düştü. Bunun için Rasûlullah (a.s), hem “Mekkî” hem “Medenî” oldu. Hasretini çektiği yer Mekke ise de türbesi Medine’dedir. Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) yukarıda bahsettiğimiz zerrelerine Allahu Teâlâ’nın şu âyetinde de bir işâret vardır: “Ey Rasûl-i Kibriya! Hatırla o vakti ki; Rabbin, Âdem oğullarından, sulblerden zürriyetlerini alıp vücûda çıkardığında onları kendilerine şâhid tutarak: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” dedi. Onlarda: “Evet, sen bizim Rabbimizsin.” dediler. ” (A’raf , 172.) Nitekim bir hadis-i şerifte: “Allahu Teâlâ, Âdem’in belini meshetti (sıvazladı) ve zürriyyetini, küçük zerrecikler hâlinde ortaya çıkardı.” 10 buyrulmuştur. Allahu Teâlâ, Hz. Âdem’in (a.s) tüylerinin deliklerinden zerrelerin çıkmasını istedi, onlar da vucüddan terin çıkması gibi dışarı çıktılar. Bazı rivâyetiere göre, Hz. Âdem’in belinin sıvazlanmasını melekler yapmıştır; fakat hadiste olay, işin asıl müsebbibi olan Allah’a izâfe edilmiştir. “Allah onu meshetti.” sözünün mânası için; “Bütün yeryüzünü dolaştırdı ve her tarafını tanıttı.” denmiştir. Bu mânevi ahitleşme, Mekke ile Tâif arasında, Arafat’ın yan tarafında “Nûman” vâdisinde olmuştur.11 Allahu Teâlâ, bütün rûh ve zürriyetlere hitaben: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sorduğunda, onlar da: “Evet, sen bizim Rabbimizsin.”
9- (Tirmizî, Menâkıb, 1; Ahmed, Müsned, V, 379; Hâkim, Müstedrek, II, 609.) 10- (Bkz: Tirmizî, Tefsiru Sûre, 8; Ahmed, Müsned, I, 44; Hâkim, Müstedrek, II, 544; İbnu Kesir, Tefsir, II, 261- 264; Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, İli, 598-607.) 11- (İbnu Ebı Hâtim, Tefsiru’l-Kurâni’l-Azim, V, 17130 Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr, III, 599)
cevabını verince, Allah bu ahdi beyaz bir kâğıda yazdı, melekleri buna şâhit tuttu ve onu Haceru’l-Esved’e yutturdu.12 Allahu Teâlâ’nın sorusuna yeryüzünden ilk cevap veren Rasûlullah’ın (s.a.v) zerresiydi. İlim ve hidâyet bu zerrede karışıp yoğrulmuş durumdaydı. Nihâyet Efendimiz (a.s), bu zerre ile intikal eden mârifetle beraber kendisine özel olarak ihsan edilen ilim ve hidâyetle peygamber gönderildi. Denilmiştir ki: “Allahu Teâlâ, Cebrail ve Mikâil’i yeryüzünden bir avuç toprak almaları için gönderdiğinde yeryüzü toprak vermeye razı olmadı. Bunun üzerine Allah, Azrâil’i gönderdi. Azrâil (a.s) yeryüzünden bir avuç toprak aldı. Bu sırada İblîs (şeytan) iki ayağı ile yere basmıştı. Yerin bir kısmı iki ayağının arasında, bir kısmı da tam ayaklarının bastığı yerdeydi. Nefis, İblîs’in ayağının bastığı yerden yaratıldı; bunun için şer yuvası oldu. Yerin bir kısmına da İblîs’in ayağı hiç değmedi. İşte nebilerin ve velîlerin mayası bu topraktandır. Rasûlullah’ın (s.a.v) Efendimizin yaratıldığı toprak, Azrâil’in elinde bulunduğundan, şeytanın ayakları ona hiç dokunmamış ve o, Allah’ın nazargâhı olmuştur. Bu sebeple ona cehâlet ve zulmet bulaşmadı. Aksine, Allah’ın Rasûlü (s.a.v) cehâletten tamamen uzaklaştırılarak, ilimden büyük bir pay sahibi oldu. Allahu Teâlâ, Hz. Rasûlullah’ı bu ilim ve hidâyetle gönderdi. İlim ve hidâyet O’nun kalbinden diğer gönüllere, nefs-i şerifinden diğer nefislere intikâl etti. Yaratılış toprağı temiz olanlar, Efendimizle kolayca manevi irtibata geçebildiler ve onda olanları rahatça aldılar. Kimin toprağının (fıtratının) temizliğinden dolayı Allah Rasûlü ile mânevî irtibat ve beraberliği fazla olursa onun, Efendimizin getirdiklerini kabul etme hususundaki nasibi ve hazzı da o derece çok olur. Nitekim sûfilerin kalbleri bu temiz fıtrat ile daha yakın münâsebet ve beraberlik içinde olduklarından; onun ilminden en büyük nasibi onlar almışlar ve bâtınları (mârifet ve maneviyata âid) ilimle dolmuştur. İşte onlar (öğrendikleri mârifet ilmini) bu şekilde öğrendiler. Sonra, bildikleriyle amel ettiler ve insanlara öğrettiler. Böylece onlar hem suyu içilen hem de ziraat yapmak için kullanılan bir rahmet gölü gibi oldular. Takvâ nûru ile doldular. Çalışma yoluyla elde edilen ilimle mânevî verâset ilmini bir araya getirerek sağlam bir takvâ ile ilimlerin bereketine ulaştılar. Nefisleri zulmetlerden temizlenince, takvâ cilâsı ile gönül aynaları parladı; eşyanın şekilleri bütün şekil ve mâhiyeti ile orada görüldü. Böylece, dünya bütün çirkinlikleriyle ortaya çıkınca, ondan kaçtılar. Âhiret bütün güzellikleriyle görününce, ona tâlib oldular. Dünyadan gönüllerini çektiklerinden, iç âlemlerinde ilim pınarları aktı. Çalışarak elde edilen (zâhir) ilme, (takvâ ve zühdleri sâyesinde mânen) vâris olunan ilimler de katılarak, ilmin bütün kısımlarına sâhip oldular. Bil ki; bu kitapta, sûfilerin şerefli hâli olarak zikrettiğimiz her şey, mukarrabûn (İlâhî huzurda mânevî yakınlığa kavuşmuş) olan kimselerin hâlinden ibârettir. Gerçek sûfi; mukarrabûn sıfat ve makamındaki kimsedir. Kur’an-ı Kerim’de “sûfî” ismi yoktur; ancak bunun yerine “mukarrebûn” kelimesi kullanılmıştır. Bu hususu ilerki bölümlerde açıklayacağız inşallah. Bugün İslâm âleminde, “sûfî” kelimesinin “mukarrebûn” (kurbiyyet ehli veliler) için kullanıldığı bilinmemekte, bu isim daha çok, şekil olarak onlara benzeyenlere ad olarak kullanılmaktadır. Nitekim, Mağrib, Türkistan, Mâverâunnehr gibi İslâm beldelerinden nice kurbiyyet ehli insan vardır ki; sûfî olarak isimlendirilmezler. Çünkü onlar, zâhiren sûfîler gibi giyinmezler.
12 - (Hakim, Müstedrek, I, 458; Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr, III, 605)
Lafızlar üzerinde münâkaşa yapmaya gerek yoktur. Binâenaleyh; bizim, bu kitapta, “sûfîler" dediğimiz zaman bununla? mukarrabûn makamına çıkmış velileri kastettiğimiz bilinmelidir. Gerek tabakat kitaplarında gerekse diğer eserlerde isimleri geçen bütün sûfî meşâyıhı, mukarrabûn sıfatındaki zatların yolunda bulunuyorlardı ve sâhip oldukları ilimler de kurbiyyet ehlinin hallerine âid ilimlerdi. Ebrâr (hayır ehli) bir kimse, şevk ile, “mukarrabûn” makâmına ulaşmayı arzuladığı ve onlara gıpta ile nazar ettiği halde, hâl olarak onların sıfat ve ahlâkına sâhip değilse, ona: “mutasavvıf” denir. Ancak, kendisinde yukarıdaki hâl tahakkuk eden kimse “sûfî” olur. Bu ikisinden başka, zâhiren onlara benzeyip de hâl olarak onlar gibi olmayana: “müteşebbib” (kendini sûfîlere benzeten) denir. Cenab-ı Hakk’ın buyurduğu gibi: “Her bilenin üstünde daha iyi bilen bir kimse vardır." (Yusuf (12), 76.)