Şeyhimiz Şeyhülislam Ebu’n-Necîb es-Sühreverdî, bize, Zeyd b. Sâbit yoluyla gelen bir hadis-i şerifte, Rasûlullah (a.s) Efendimizin şöyle buyurduğunu nakletti: “Bizden bir hadis işitip, onu ezberleyerek başkalarına tebliğ eden kimsenin Allah yüzünü ağartsın. Nice, fıkha âid malzeme taşıyan kimse vardır ki, onu kendinden daha anlayışlı kimselere nakleder. Yine, nice fıkha temel olacak malzeme taşıyan kimse vardır ki; kendisi ondan istifade edebilecek anlayış sahibi değildir.”13 Bütün hayırların temeli; hakkı dinleyip güzel anlamaktır. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Eğer Allah onlarda bir iyilik görseydi, elbette onlara duyurur, (hakkı kalp ve kulaklarına sokardı.)” (Enfal (8), 23.) Bu âyetin tefsiri sadedinde, bazıları demiştir ki: “İşitmenin güzel ve hayırlı oluşunun alâmeti; kulun işittiği şeyleri bütün evsâfı ile işitip hakikatini anlamasıdır.” Bazıları da: “Eğer Allah onların dinlemeye lâyık olduğunu görseydi; kalp kulaklarını, hakkı dinleyip anlaması için açardı.” demiştir. Vesveselerin kendisine hâkim olduğu, nefsânî arzuların içini kapladığı kimse, iyi duyma özelliğine sâhip olamaz. Sûfîler ve kurbiyyet ehli olanlar, Allah’ın kelâmının kullarına bir çağrısı ve özel bir hitabı olduğunu bildiklerinden, Allahu Teâlâ’nın her bir âyetinin ilim denizlerinden bir deniz olduğunu fark ettiler. Bu âyetlerin zâhir, bâtın, açık ve gizli işâretleriyle bütün
13- (Ebû Dâvud, İlim, 10; Tirmiz, İlim, 7; İbnu Mâce, Mukaddime, 18.)
herşeyi içine aldığını gördüler. İlmin, dâvet ettiği şeyler yönüyle Cennet kapılarından bir kapı olduğunu anladılar. Rasûlullah’ın (s.a.v) sözlerinin de kendi nefsinden kaynaklanan konuşmalar olmayıp, Allahu Teâlâ’nın ona vahyi olduğunu, bu sebeple onun da can kulağı ile dinlenip gereğine göre amel edilmesi gerektiğini gördüler. Bu durumda, sûfîlerin yanında en önemli mesele; bu gerçekleri güzelce dinleyip iyice anlamak olmuştur. Onlar, hakkı can kulağı ile duyup anlamanın melekût (gayb ve sır) âlemlerinin kapısını açtığını, bu durumun da ilâhi haşyet ve mâ’nevî iştiyaka sebep olup nûrânî bereketler yağdırdığını müşâhede ettiler. Bütün vesveselerin, devamlı kötülüğü emreden nefisle şeytanın tezgahlamasıyla ortaya çıktığını fark ettiler. Hevâ ve hevese âid geçici lezzetler ve ölümle yok olacak dünyevî menfaatler, ateşin hararet ve kıvılcımını çoğaltan tahta parçaları gibidir. Bütün haramlar nefsin ateşini, kalbin sıkıntısını çoğaltmaktadır. İşte bu sebeple sûfîler, dünyayı reddedip, kalplerini ondan korudular. Nefsin ateşini tutuşturan şeyler kesilip harareti soğuyup sönmeye yüz tutunca, zulmet ortadan kalkıp sûfîlerin iç âlemleri ve kalbleri mâ’nevî ilmin kaynaklarını müşâhede eder duruma geldi. Sûfiler, kalp ve anlayışlarını nurlandırarak, bu ilimleri alıp akıtacakları mahal ve menfezleri hazırladılar. Basiretleri açılınca, hakkı güzelce işittiler. Bu hâle işâret olarak, Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz bunda, diri bir kalbi olan yahut şâhid olarak kulak veren kimse için bir ibret ve öğüt vardır.” (Kâf (50), 37.) Şiblî (rah.) demiştir ki: “Kur’an’dan ancak, kalbi devamlı Allahu Teâlâ ile beraber olan ve ondan bir göz yumup açma müddetince gafil olmayan kimse hakkıyla öğüt olabilir.” Yahya b. Muaz er-Râzî ise şöyle demiştir: “Kalb iki türlüdür. Biri, dünya meşgaleleri ile dolu olan kalbdir. Bu öyle bir kalbdir ki; önüne bir tâat ve hayır işi geldiğinde, dünya ile dolu olduğu için ne yapacağını bilemez. Diğeri de âhiret derdi ile dolu ve meşgul olan kalbdir; onun da önüne dünya ile ilgili bir iş geldiğinde nasıl davranacağını pek bilmez. Hiç bitmeyen âhiret derdinin sahibine getireceği bereket ile, seni tâat ve ibâdetten alıkoyan şu dünya meşgalelerinin uğursuzluğu arasındaki farkı iyi gör.” Âlimlerden birisi de: “Allah’ın kelâmından ancak, dünyevî dert ve hastalıklardan kurtulmuş bir kalp ibret alır.” demiştir. Hüseyin b. Mansûr el-Hallac (k.s) ise: “Kur’an (ve kâinattan) ancak, içinde âlemlerin Rabbinin müşâhadesinden başka bir düşünce olmayan kalp ibret alabilir.” demiş ve şu mânadaki şiiri okumuştur: Artık, ağıtını yakarım sana o kalblerin; Dökülürdü üzerine binlercesi hikmetin. İbnu Atâ (rah) demiştir ki: “İbret ve öğüt alan kalp; Cenâb-ı Hakk’ın azametine tâ’zim ile nazar etmiş, heybet-i İlâhî karşısında hayasından erimiş ve O’na giden yolda bütün mâsivadan muhabbetini çekmiş kalbdir.” Vâsıtî (rah.) şöyle demiştir: “O Kur’an ancak kendisinde uyanık bir kalp olan kimse için; ibret ve öğüt kaynağıdır.” âyetinde kastedilenler; Allahu Teâlâ’nın, ezelde, haklarında: “Ölü iken kalbini dirilttiğimiz kimse.” (En’am (6), 122.) buyurduğu kimselerdir.” Yine Vâsıtî der ki: “Hakk’ı müşâhede aklı giderir. Ondan (biraz) perdeli olmak ise anlayışa imkân verir. Çünkü Allahu Teâlâ bir şeye tecelli edince, o şey Zât-ı Zülcelâl’e boyun eğer ve O’na karşı huşû ile dolar.” Vâsıtî ’nin söylediği bu durum, bazı kimseler için doğrudur. Bu âyet-i kerimede anlatılanlar ise; bunların aksine kendileri için müşâhede ve anlayışın aynı anda
mümkün olduğu, hallerinde sâbit kimselerdir. Anlayış işitmekle, müşâhede ise kalbin görmesiyle hâsıl olur. İşitmenin ayrı bir hikmet ve faydası, müşahedenin de başka bir hikmet ve faydası vardır. Kim sekr (mâ’nevî sarhoşluk) hâlindeyse, onun işitme ve görme gücü yok olur. Kim sahv (uyanıklık) ve temkin hâlindeyse, o, işittiğini ve gördüğünü kontrol edecek bir kalp ile görüp anlayacak bir vücûda sahip olduğu için, işitme ve görme hassesi kaybolup gitmez. İlhâm, anlayış merkezine gelir. İşitmek ve ilhâm vücûda âid yer isterler. Bu vücûd, kul sahv (ayıklık) hâlinde sâbit kalabilmesi için, ikinci bir defa yaratılarak ona hibe edilmiş mâ’nevî bir vücuddur. O, kul fenâ hâlinden bekâ makamına geçerken, müşâhede nûrunun ziyâsıyla yok olan vücudun dışında bir vücuddur. İbnu Sem’un (k. s) demiştir ki: “Bunda, uyanık bir kalbi olan kimse için öğüt ve ibret vardır.” âyetinde kasdedilen kimse, Hakk’a hizmet ve kalbin edeblerini bilen kimsedir. Kalbin edebleri üç merhalede oluşur: Önce, kalp ibâdetin tadını tattığı zaman, şehvetin bağından ve köleliğinden kurtulur. Şehvetlere karşı kendini tutan kimse, edebin üçte birini bulmuş olur. İkinci olarak, kul elde ettiği hâlin edebini korur, hakkını verirken, bundan daha öte edeblere ihtiyacı olduğunu bilirse, edebin üçte ikisini elde etmiş olur. Üçüncü merhale, kalbin marifet ve ihsanla dolmasıdır. Hakk’a hizmeti esnasında, İlâhî lütufla kendisine mâ’nevî ihsanlarda bulunulmaya başlanan kimse, artık bütün edeblere sâhip olmuş olur.” Muhammed b. Ali el-Bâkır (rah.) şöyle demiştir: “Kalbin ölmesi, nefsin şehvetlerinin peşine düşmesinden ileri gelmektedir. Kişi, şehvetlerini terk ettiği ölçüde, kalbi mâ’nevî hayata kavuşur. Hakkı hak olarak ancak, kalbi diriler duyup anlayabilirler. Kalbi (ma’nen) ölmüş kimse birşey işitemez ve anlayamaz. Bu hâle işâret olarak, Allahu Teâlâ: “Rasûlum! Sen ölü olan kalblere hakkı işittiremezsin.” (Rûm (30), 52) buyurmuştur. Sehl b. Abdullah (rah.) da şöyle demiştir: “Kalb incedir, şeffaftır; çirkin düşünceler orada iz bırakır. Az bir iz onun üzerinde çok görünür. Allahu Teâlâ buyurmuştur ki: “Kim o çok esirgeyici Allah’ın zikrine karşı kör ve uzak kalırsa, biz ona şeytanı musallat ederiz. Artık şeytan onun ayrılmaz bir arkadaşı olur.’’ (Zuhruf (43), 36) Kalb devamlı kendi vazifesini görmek (Rabbini zikretmek) ister. Nefis de hep uyanıktır; hiç uyumaz (ve sahibine kötülükleri emretmekten geri durmaz). Kul, Allahu Teâlâ’nın emirlerine kulak verdi ise ne âlâ, aksi durumda o, nefis ve şeytanı dinleme durumunda kalır. Hakkı işitme yolunu kapatan herşey nefsin bir heyacan ve hararetinden kaynaklanmaktadır. Bu işte şeytan da devamlı yol göstermektedir. Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Eğer şeytanlar insanoğlunun kalblerinde dolaşıp onun aslî safiyetini bozmasalardı, onlar göklerin melekût âlemine bakar ve seyrederlerdi.” Hasan el-Basrî (rah.) ise şöyle demiştir: “Yakîn ehlinin müşâhedesi, âriflerin mârifeti, Rabbânî âlimlerin nûru, önceki velilerin felah ve salah halleri, ezel ve ebed arasında cereyân eden hâdiselerin gerçek şeklinin tespiti ancak, kendisinde ma’nen diri bir kalp ve Hakk’a tam yönelmiş bir kulak bulunan kimseye mümkün olur. Kalbi gafletle ölü kimse, bu gerçekleri anlayamaz.” İbnu Atâ (rah.) demiştir ki: “Diri ve anlayışlı kalp, devamlı Hakk’ı murâkabe ve müşâhede eden, boş şeyleri düşünerek veya za’fiyete düşerek O’ndan gafil olmayan
14- (Ahmed, Müsned, II, 353; Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, IV, 190; V, 24.)
kalbdir. Kalb, O’nu murâkabe edince, haşyet ve hayrete düşüp titrer. O’na, cemal gözüyle (rahmet ve nimetlerine) nazar edince sakinleşip sükûnete kavuşur.” Sûfîlerden birisi demiştir ki: “Allah’tan başka her şeyden tamamıyla alakasını kesip ve sadece Allah ile beraber olmaya sabredebilen bir kalp sahibi, dünyadan, mahlukattan ve nefsânî arzulardan tamamen uzaklaşır, Rabbinden başka hiçbir şeyle meşgul olmaz ve O’ndan başkasına güvenmez.” Sûfinin kalbi bütün mâsivâdan (Allah’dan gayrisinden) sıyrılmış, kulağını sadece Allah’ı dinlemeye hasretmiş ve gözü hep O’nun tecellilerini müşâhede etmiştir. Bütün varlığı ile Allahu Teâlâ’ya yöneldiğinden ve hep Onun huzurunda bulunduğundan; herşeyi O’ndan duymuş ve gördüğü her şeyi O’nun nûruyla görmüştür. Bütün hâdiseler Allah’ın ilmi ve kudretinde cerayan ettiği, sûfî de devamlı O’nun huzurunda bulunduğu için, artık olup biteni anlaması zor olmaz. O, Allah’ın izni ve yardımıyla işitir, görür, anlar, idrâk eder. Yalnız, herşeyi tam tafsilatı ile değil, anahatları ile duyar ve anlar. Çünkü hâdiseler anahatları ile umumî bir bakışla idrâk edilebilir. Bütün teferruat ve tafsilat, insanın yaratılışındaki darlık ve za’fiyetten dolayı tamamıyla idrâk edilemez. Ancak Allahu Teâlâ her şeyin tamamını ve en ince detaylarını hakkıyla bilir. Hikmet ehlinden birisi, insanların dinlediklerini anlama kâbiliyetlerinin birbirinden farklı oluşunu, şöyle bir misalle anlatmıştır: “Bir çiftçi torbasına doldurduğu buğday ile dışarı çıktı. Torbadan bir avuç dolusu buğday aldı. Avucundaki buğdaylardan birkaç tanesi yolun ortasına düştü. Daha toprağa karışmadan, bir kuş gelerek onları yiyip gitti. O tohumun bir kısmı üzerinde biraz toprak ve nem bulunan bir kayanın üzerine düştü; orada çimlendi, kökleri kayaya kadar uzadı, fakat kayayı delip daha derine inemediği için kuruyup gitti. Tohumun bir kısmı da içinde tiken bulunan temiz bir toprağa düştü, orada yeşerip büyümeye başladı. Fakat yükselmeye başladığı zaman tiken onu sararak daha fazla büyümesine imkân vermedi, o da sonunda sararıp çürüyerek yok oldu. Tohumun bir kısmı ise yol ortası olmayan, içinde kaya ve tiken de bulunmayan temiz ve verimli bir toprağa düştü; büyüdü, gelişti ve güzelce olgunlaştı, başak verdi.” Bu misâle göre; hikmet sâhibi tohum ekene, güzel ve hayır söz de buğdaya benzer. Hayır sözü işitip de onu dinlemek istemeyen kimsenin misâli yolun ortasına düşen buğday gibidir. Çok geçmez, şeytan hemen adamın kalbinden onu kapıp kaçar ve adam onu unutur gider. Hayrı işitip onu güzel bulan adamın misâli de bir kaya üzerine düşen buğdaya benzer. Bu hayır söz, içinde amel için hiçbir azim bulunmayan kalbe iner, sahip çıkılmadığı, gereğince amel edilmediği için, kalbden kaybolup gider. İşittiği hayır sözle amele niyetlenen adamın hâli; verimli toprağa düşen tohum gibidir. Ona şehvetleri musallat olup kalbini sarınca, ameline mâni olur. Tikenin ekini sarıp çürütmesi gibi, şehvetler de niyetlenilen sâlih amelleri kalbden silip yok ederler. Duyduğu hayır ile amel etmeye niyet edip, onu anlayan, amele yönelen ve bu yolda hevâsını terkeden kimsenin misâli ise; verimli, temiz bir toprağa düşen buğday gibidir. Hevâsını terk ederek hidâyet yoluna giren işte bu kimse gerçek sûfîdir. Nefsin arzularına uymakta geçici bir tad vardır. Nefis hevâ ve hevesin tatlı şerbetini içtiğinde ona meyleder ve ondan lezzetlenmek ister. Nefsin hevâ ve hevesine mübtelâ olmasıyla amellerin mahvolması, gelişmekte olan bitkinin diken tarafından sarılıp çürümesine benzer Sûfînin kalbine ise sâfî İlâhî muhabbet akar. Bu tad, rûhun İlâhî huzura bağlılığından kaynaklanmaktadır.
Rûh, muhabbetin etkisiyle İlâhî huzura cezbedilmesinin kuvvetiyle kalbi ve nefsi de peşinden çeker götürür. İlâhî huzurda bulunmakla elde edilen mâ’nevî tad, nefsin hevâdan aldığı tada galip gelir. Çünkü boş zevklerin tadı; gövdesi koparılıp yere atılmış, dayanacak bir yeri olmayan, kötü kokulu, çürük bir ağaç gibidir. İlâhî muhabbetin tadı ise, kökü yerde sâbit, dalları semâya kadar uzanmış, hoş kokulu güzel bir ağaç gibidir. Çünkü, bu sevgi, ruhda kök salmış, dalları Allahu Teâlâ’nın huzuruna kadar uzanmış, kökü de nefsin toprağında iyice yayılmıştır. Artık böyle bir muhabbet sâhibi, Kur’an’dan yahut Rasûlullah’ın (s.a.v) saadetli sözlerinden bir kelime işitince onu, rûhu, kalbi ve nefsiyle özümler ve bütün varlığı ile onda eriyerek şöyle der: “Kokladım senden hiç tanımadığım bir nesimi, Zannedersem sular, sende akıttı hep cevheri.” Bundan sonra, duyduğu bütün sözler her yanını kaplar ve rûhunun derinliklerine te’sir eder. Onun her tüyü bir kulak, herbir hücresi bir göz olur. Sonuçta, bütün varlığı ile herşeyi işitir ve bütün mahlukatı (İlâhî nûr ve izinle) görür. O zaman da şöyle söyler: “Eğer sizi düşünsem; her şeyim göz olmuştur. Yahut bir hatırlasam, varlığım kalp olmuştur.” Böyleleri hakkında Allahu Teâlâ buyurur ki: “Sözü duyup da en güzeline uyan kullarımı müjdele! Onlar Allah’ın kendilerini hidâyete ulaştırdığı kimselerdir ve onlar temiz akıl sahibi olanların tâ kendileridir." (Zümer (39), 18.) Bazıları demişlerdir ki: “Akıl ve anlayış yüz parçadır; doksandokuzu Rasûlullah (a.s) Efendimize, bir parçası da diğer mü’minlere verilmiştir. Diğer mü’minlerde bulunan bu bir parça da yirmi bir kısımdır. Mü’minlerin tamamının ortak olduğu kısım, kelime-i şahâdettir. Geri kalan yirmi kısımda ise; sahip oldukları imanları ölçüsünde birbirlerinden farklıdırlar. Yukarıdaki âyet-i kerimede Rasûlullah (a.s) Efendimizin fazileti ortaya çıkmaktadır. Şöyle ki: Mü’minlerin uyduğu en güzel söz, O’nun getirdikleridir. Hakikat şu ki, kâinat yaratılmadan önce, Efendimiz (a.s), Allahu Teâlâ’nın huzurunda istikrar makamında ve sohbet-i Rahmanda bulunduğu için, bütün hallerinde İlâhî nurlara gark oldu ve en güzel (en özel) hitaplar O’na yapıldı. Bütün makamlarda ön sırada o bulundu. İşte bu yüzden Nebî (a.s) Efendimiz: “Biz dünyaya en son gelen ümmet olmakla birlikte, kıyâmet günü en önce haşredilecek ümmetiz.” 15 buyurmuştur. Yâni; en son gelen ümmet olmamıza rağmen, İlâhî huzurda fazilet ve hitabta öne geçmiş kimseleriz, demektir. Nitekim, Allahu Teâlâ: “Ey iman edenler! Sizi, size hayat verecek şeylere dâvet ettiği zaman Allah ve Rasûlüne icâbet edin.” (Enfâl (8), 24.) buyurmuştur. Cüneyd el-Bağdâdî (rah) demiştir ki: “Sûfîler, Allahu Teâlâ’nın dâvet ettiği şeyin kokusunu alınca, kendilerini O’ndan alıkoyan boş alakaları terk etmeye yöneldiler. Kötülüklerden sakınmak için bütün gayretlerini sarfettiler. Bu sıkıntıların acısına katlandılar. Allah için muamelelerinde sâdık oldular; O’na karşı edebe çok dikkat ettiler. Bu halde sıkıntılar kendilerine hafif geldi. Aradıkları şeyin kıymetini hakkıyla bildiler. Himmet ve düşüncelerinin Allah’tan başkasına yönelmesine mâni oldular. Böylece, hiçbir şekilde fâni olmayacak, dâimi hayat sahibi Allahu Teâlâ ile ebedi hayat buldular.” Vâsıtî (rah.) şöyle demiştir: “Kalblerin hayatı; her türlü söz ve fiilî hastalıklardan kurtulmasıyladır.”
15- (Buhârî, Cum’a, 12; Enbiyâ, 54; Müslim, Cum’a, 19-21.)
Sûfîlerden birisi de şöyle demiştir: “Âyetin mânası: İç alemimizde Allah’a, zâhirinde de O’nun Rasûlüne icâbet ediniz. Çünkü, nefislerin (vücûdun) hayatı; Rasûlullah (a.s)’a uymakla, kalblerin hayatı ise; kusurlarını fark ve hastalıklarını müşâhede edip, Allahu Teâlâ’dan hayâ etmekle hâsıl olur. İbnu Atâ (rah) ise şöyle demiştir: “Bu âyet-i kerimede istenen icâbet dört türlü olur: 1-Tevhîd icabetidir ki bu; Allah’ı birlemektir. 2-Tahkik icâbetidir ki bu; O’nun hakikatini bilmektir. 3-Teslim icâbetidir ki, bu; O’na boyun eğip teslim olmaktır. 4-Yakınlık icâbetidir ki o; İlâhî huzura girmektir.” Emre icâbet, onu dinlemedeki uyanıklık ölçüsüne olur. Dinleme ise, anlayışa göre değişir. Anlayış ise, dinlenen kelâmın kıymetini bilme ölçüsüne göre değişir. Bir kelâmın gerçek değerini bilmek ise kelâmın sahibini bilmeye bağlıdır. Anlayışın bir sınırı yoktur. Çünkü İlâhî kelâmın mâna ve işaretleri sonsuzdur. Nitekim Allahu Teâlâ, bu duruma işâreten şöyle buyurmuştur: “Rasûlum de ki: “Rabbimin kelimelerini yazmak için denizler mürekkep olsa, Rabbimin kelimeleri bitmeden denizler tükenirdi, şâyet o denizlerin bir mislini daha getirsek yine yetmezdi.” (Kehf (18), 109.) Demek ki; Kur’an’ın herbir kelimesinde, denizlerin yazmaya yetmeyeceği nice mânalar, ilimler ve incelikler vardır. Aslında bütün kelamlar, Allahu Teâlâ’nın zâtına nisbetle tek kelime durumudadır ancak, ilm-i ezelînin genişliğini dikkate aldığımızda, herbir kelime pekçok kelimeler mesâbesindedir. Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî (rah.), bize, Hasan el-Basrî yoluyla, Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu nakletti: “Kur’an’da nâzil olan her âyetin bir zahiri ve bir de bâtını vardır, Herbir harfinin bir sınırı, herbir sınırının da bir matlaı’ vardır.” 16 Hadisin râvisi, Hasen el-Basrî’ye: “Yâ Ebâ Saîd! Matla’ nedir?” diye sorulduğunda, Hasan el-Basrî: “Bir kavmin onu anlayıp amel etmesidir.” demiştir. Ebu Ubeyd demiştir ki: “Hasan el-Basrî’nin bu sözünün, Abdullah b. Mes’ud’un (r.a) şu sözüyle aynı mânada olduğunu düşünüyorum. İbnu Mes’ud (r.a) demiştir ki: “Kur’an’ın herbir harf ve âyetiyle amel eden bir topluluk olmuştur ve olacaktır.” Matla’; (fikir ve anlayışla ulaşılacak) bir noktadır ki, oraya ancak (ilim ve mârifet) ehli olan yükselebilir. Demek ki matla’; her kalbde, Allahu Teâlâ’nın verdiği nûr ve destekle oluşan İlâhî bir anlayıştır. Kur’an’ın zâhir ve bâtınının ne mânaya geldiği konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür: Bazıları; zâhir Kur’an’ın lafzı, bâtın ise onun te’vili (ince mânalara yorumlanmasıdır) demişlerdir. Ayrıca, Kur’an’ın zâhiri, Allahu Teâlâ’nın bir kavme gazabından ve onlara azabından haber verdiği kıssaların lafzî ifâdeleri, bâtını ise, ümmetten o kıssayı okuyanın öğüt ve ibret almasıdır.” denilmiştir. Yine: “Kur’an’ın zâhiri, iman edilmesi vâcib olan âyetlerdir. Bâtını ise, onlarla amel edilmesidir.” denmiştir:
16- (Bnu Hıbban, Kitâbu’l-İlm, 75; Bkz: Mecmau’z-Zevâid, VII, 152.)
Bu konuda bir diğer açıklama da şudur: Kur’an’ın zâhiri, Allahu Teâlâ’nın: “Kur’an’ı ağır ağır, tâne tâne hakkını vererek oku.” (Müzemmil (73), 4.) âyetinde bildirdiği şekilde onu okumak, bâtını da o âyetler üzerinde derinlemesine düşünmek ve tefekkür etmektir. Nitekim Allahu Teâlâ: “Bu Kur’an, âyetlerini iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri ibret alsınlar diye sana indirdiğimiz mübârek (çok şerefli ve bereketli) bir kitaptır.” (Sâd (38), 29.) buyurmuştur. Denilmiştir ki, Rasûlullah (a.s) Efendimizin: “Kur’an’ın her bir harfi için bir sınır (hudut) vardır.’’ sözünden anlaşılan; tilâvet esnasında Hz. Osman’ın çoğalttığı imam Mushaf’ın kâidelerine göre okumak ve onu tefsir ederken de nakledilen ve işitilen doğru haberlerin dışına çıkmamaktır. Tefsir ile te’vil arasında fark vardır. Tefsir; âyetlerin nüzûlü, nüzûl sebebleri, kıssaları gibi konuları bilmektir. Bu konularda ehli olmayan kimselerin söz söylemesi sakıncalıdır. Çünkü bu konuda nakil ve haberleri bilmek gerekir. Te’vil ise, âyete, Kitab ve sünnete uygun mânalardan birisi ile mâna vermektir. Te’vil, daha önce zikrettiğimiz anlayış sâfiyeti, mârifet derecesi ve Allahu Teâlâ’ya yakınlık durumlarına göre farklılık arz eder. Ebu’d-Derdâ (r.a) demiştir ki: “Kişi, Kur’an için birçok izah ve yorum şekilleri bilmedikçe, tam mânasıyla fakih olamaz.” İbnu Mesud’un (r.a) şu sözü ne kadar güzeldir. O demiştir ki: “Kur’an-ı Kerim’deki herbir âyetle amel edecek bir topluluk mutlaka bulunacaktır.” Bu söz, gayret sahibi bütün ilim tâliblerini, İlâhî kelâmın ulaşacağı yer olan kalblerini tasfiye ederek, onun ince mânalarını anlamaya ve sırlarına dalmaya teşvik etmektedir. Sûfîler, dünya mal ve muhabbetinden gönüllerini tamamen çektikleri ve kalblerini Allah’dan başka her şeyden temizledikleri için, her âyetin mânasına vâkıf olmuşlardır. Onlar Kur’an’ı Kerim’i her okuyuşlarında yeni bilgilere ve taze anlayışlara sahip olurlar. Her anlayış onları yeni bir amele, her amel yeni bir mârifete, her mârifet daha yüksek bir sır ve hikmete ulaştırır. Böylece, anlayıştan amele, amelden yeni bir mârifete intikal edip dururlar. Hemen şunu hatırlatalım ki; bu amel sadece kalbin amelidir: Kalblerin ameli, kalıbın (âzâların) ameline benzemez. Onlar, letâfet (incelik) ve doğruluk yönüyle ilimlere benzer. Çünkü kalbî ameller birtakım niyetler, duygular, rûhî alâkalar, İlâhî edebler ve gizli sohbetlerden ibârettir. Arifler bu amellerden birini yaptıkları zaman; ilimlerine yeni bir ilim ve anlayışlarına daha güzel bir anlayış eklenir. Bence, yukarıdaki haberde geçen “her âyetin bir matlaı vardır.” sözünün mânası; anlayışın sâfileşmesi sebebiyle, âyetlerdeki ince mânalara ve gizli sırlara vâkıf olmak değildir. Asıl matla’; her âyeti okurken, nûru ile konuştuğu Allahu Teâlâ’yı müşâhede etmek, sanki O’nunla karşı karşıya konuşuyor durumuna gelmektir. Çünkü âyetler, Cenab-ı Hakkin sıfat ve esmâsını yansıtan birer ayna durumundadır. O’na her nazarda, yeni bir tecelli ve ayrı bir sıfatın tezâhürü görülür. Câ’fer es-Sâdık (rah.)’ın şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Şüphesiz Allahu Teâlâ, kelâmı okunurken kullarına tecelli eder, fakat onlar bunu idrak edip göremezler.” Bu açıdan bakılınca; herbir âyetin bir tecellî yönü vardır, denebilir. Had; kelâmın sınırları, ihâta ettiği mâna, matla’ ise; sözde kalmayıp, sözün sahibi Cenab-ı Hakki müşâhedeye yükselmektir.
Nakledildiğine göre, Ca’fer es-Sâdık (rah.) namaz kılarken kendisinden geçip bayıldı. Kendisine geldiğinde: “Niçin bayıldığı” sorulunca: “Âyet-i kerimeyi okurken, onu, sahibi Allahu Teâlâ’dan dinlemeye başladım.” demiştir. Aynen bunun gibi Sûfi, tevhid nûrunu müşâhede ettiğinde, İlâhî müjde ve tehditlere kulak verdiğinde, Allahu Teâlâ’dan başka her şeyden gönlünü çekip tamamıyla O’na yöneldiğinde, İlâhî huzura girmeye liyâkat kazanır ve Cenab-ı Hakk’ı müşâhede eder. Bu makamda sûfî, Allahu Teâlâ’nın, Hz. Mûsâ’ya ağaçtan: “Ben Allah’ım” sözüyle hitap ettiği gibi; duyduğu ve okuduğu her kelâmı, ister bizzat Allah’tan duysun, isterse bir vasıtayla olsun, hepsini O’ndan bilir, öyle görür. Duydukları Allah’tan, işitmesi Allah adına olunca, işitmesi görmesi, görmesi işitmesi, ilmi ameli, ameli de ilmi durumunda olur. Son hâli ilk durumuna, ilk durumu da son hâline döner. Bu son söylediğimizin mânası şudur: Allahu Teâlâ, insanoğlunun ilk zerrelerine: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (A’râf , 172.) diye hitap ettiğinde, hepsi bu İlâhî hitâbı kesin ve açık bir şekilde işittiler. Sonra bu zerreler sulblerden intikal ederek annelerinin rahmine kadar geldiler. Allahu Teâlâ, bu hâle işâreten şöyle buyurmuştur: “Allah seni, namaza kalktığın vakit ve secde edenlerin içinde dolaşıp durmanı görendir.” (Şuarâ (26), 219.) Âyette şu demek isteniyor: Ey peygamber, senin en küçük zerren, bütün özellikleriyle vucûdunuda ortaya çıkana kadar, peygamber dedelerinden secde ehlinin sulblerinde intikal ederek devretti. Bu, senin gayb âleminden şehâdet âleminde ortaya çıkmana kadar, İlâhî kudretin hikmetiyle gözlerden perdelenerek devam etti ve her devir ve devrede bu gizliliği arttı. Tâ vücûd-ı pâkin âlemde zuhûr edene kadar. Allahu Teâlâ, bir kuluna hakkı duyurmak ve kendisini sâfileştirip sûfî yapmak istediğinde; onu bu hikmet âleminin dar çerçevesinden kurtarıp, kudret âleminin engin fezâsına ulaştırana kadar, manevî tezkiye ve terakki makamlarında devamlı yükseltir, gözünün önündeki hikmet perdelerini kaldırır. Böylece, Allahu Teâlâ’nın: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitâbını açık ve net bir şekilde duyar. Tevhid ve irfânı apaçık bir hâle gelir. Mârifeti kesin delillere dayanır. Bu esnada yaratılış devrelerinde kendisine bulaşan zulmetler de İlâhî nûrların parlaması ile yok olup gider. Sûfilerden birisi, bu hâle işâret olarak; “Ben, Allahu Teâlâ’nın, zerrelere; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitâbını hatırlıyorum.” demiştir. Sûfîde bu hâl gerçekleşince, vakti sonsuz, müşâhedesi ebedî, İlâhî hitapları duyuşu devamlı ve hep yeni olur. O zaman Allah ve Rasûlünün sözlerini hakkıyla duyup anlar. Süfyân b. Uyeyne demiştir: “İlmin ilk merhalesi güzelce dinlemektir. Peşinden anlamak, sonra ezberlemek, sonra öğrendiği ile amel etmek sonra da bildiklerini öğretmek gelir.” Büyüklerden birisi: “Güzel konuşmasını öğrendiğin gibi, güzel dinlemesini de öğren!” demiştir. Denilmiştir ki: “Şu şeyler, dinlemenin edeblerinden ve iyi anlamanın gereklerindendir: 1-Konuşan sözünü bitirinceye kadar ona fırsat vermek. 2-Sağa sola iltifatı azaltmak ve dikkati dağıtmamak. 3-Konuşana yönelmek. 4-Konuşanın yüzüne bakmak. 5-Duyduklarını anlayıp hıfzetmek.”
Nitekim Allahu Teâlâ, Hz. Peygamber’e (s.a.v) bu hususta şu edebleri emretmiştir: “Ey Rasûlüm! Kur’an sana vahyedilirken, vahiy tamamlanmadan, unutmamak için acele etme!” (Tâhâ (20), 114.) “Ya Muhammed’i Cebrâil sana Kur’an âyetlerini okurken, unutmamak için acele edip o bitirmeden tekrar etme (önce dinle!)” (Kıyâme (75), 16.) İşte bunlar, Allahu Teâlâ’nın, Rasûlüne (s.a.v) güzel dinlemeyi öğretmesidir. Yukarıdaki âyetin mânası hakkında şöyle denilmiştir: “Rasûlüm! Sana okunan âyetlerin mânalarını iyice düşünerek, onun ince ve sırlı mânalarındaki hakikati ilk anlayan sen oluncaya kadar onları ashâbına yazdırma.” Nakledildiğine göre; Rasûlullah (a.s), Cibrîl (a.s) kendisine gelip Allah’ın âyetlerini vahyettiği zaman, âyetlerin zihninden silinip gitmemesi ve hemen unutmamak için, melek âyetleri okurken o da tekrarlamaya çalışıyordu. Allahu Teâlâ kendisini bu halden nehyetti. Bunun anlamı: “Rasûlüm! Cibrîl âyetleri senin gönlüne iyice yerleştirip bitirmeden, sen onları okumakta acele etme!” demektir. Çeşitli ilimleri ve Rasûlullah’ın (s.a.v) hadislerini incelemek ve mütâlaa etmek, onları sahibinden dinlemek gibidir. Çeşitli ilim ve haberleri, sâlihlerin hallerini ve hayat hikâyelerini, hikmetli sözleri ve kişiyi âhiret azabından kurtaracak misalleri inceleyip mütalââ eden kimseye, bütün bunların kendisine fayda vermesi için, dinleme edebine riâyet etmesi, zühd ve takvâ sahibi olarak onlardan en güzel şekilde yararlanması gerekir. Ancak böylece, okuduğu ve işittiği şeylerden en güzelini almış ve anlamış olur. İnceleme ve öğrenmede dikkat edilecek edeblerden bazıları şunlardır: İnsan, hadis veya başka bir ilim sahasında araştırmak istediği zaman, bu isteğinin nefsî arzusundan mı kaynaklandığını, yoksa; zikir, Kur’an tilâveti ve amele karşı sabrının azlığından mı ileri geldiğini bilmelidir. Çünkü kişi, insanlarla oturup fuzulî konuşmalardan zevk aldığı gibi, İlmî ve dinî çalışmalardan da nefsi adına zevk alır. Bu yüzden akıllı kimse bu konuda nefsinin durumunu iyice kontrol etmelidir. Kitab incelemeyi, ifrata varacak ve aşırı olacak şekilde tatlandırmamalı, bir kitabı incelemeye veya İlmî bir çalışmaya gireceği zaman acele etmeyerek, önce, niyetini sahih ve sağlam yapıp, yüzünü ve gönlünü Allah rızâsına dönderdikten sonra o işe girmelidir. Böyle bir çalışmaya giren kimse, Allah’ın kendisine yardım etmesini ve desteklemesini dilemelidir. Bu niyet ve edeble girilen İlmî bir çalışma sebebiyle insan, hâlini güzelleştirecek, manevi derecesini yükseltecek bir neticeyi elde edebilir. Eğer bunun için istihâre yaparsa daha iyi olur. Allahu Teâlâ, bu kimseye ikram edeceği İlâhî ihsân ve manevi ilimlerle birlikte, güzel anlama ve anlatma yolunu da açar. İlmin bir zâhirî bir de bâtını vardır ki; bu, onun hakikatini anlamaktır. Allahu Teâlâ, bu tür derin anlayışın faziletine şu âyet-i kerime ile işâret etmiştir: “Biz o meselenin hükmünü Süleyman’a bildirdik. (Halbuki) her birine (Dâvud ve oğlu Süleyman’a) bir hüküm ve ilim vermiştik.” (Enbiyâ (21), 79.) Âyet-i kerimede, derin anlayışın ilim ve hükümden ayrı bir husûsiyete sâhip olduğuna işâret edilmiştir. Diğer bir âyette de şöyle buyurulmuştur: “Allah dilediğine hakkı işittirir." (Fâtır (35), 22.) Kuluna hakkı ve hayrı duyuran Allahu Teâlâ olursa; O, bunu bazen lisan vâsıtasıyla, bazen de hakkı açıklayan bir kitabın mütelâası sebebiyle ona nasib eder. Böylece Allahu Teâlâ’nın, kitabları inceleme yoluyla kuluna açtıkları, güzel dinlemenin bereketiyle nasib ettiği ilim gibi olur.
İnsan bu konudaki hâl ve niyetini iyice araştırmalı, bu işin ilmini ve edebini öğrenmelidir. Çünkü o, hayır kapılarından büyük bir kapıdır. Aynı zamanda bu, rahmet kapılarının açılmasına ve âhirette fayda verecek şeylerin artmasına vesile olacak bir durumdur. Ayrıca bu anlattıklarımız, meşâyih-ı kiramın, sûfîlerin ve zühd ehli gerçek âlimlerin sâlih amellerinden bir ameldir.