HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Yazıcızâde ailesi ve Gelibolu
Ahmed Bîcân XV. yüzyılda Gelibolu’da yaşayan âlim, mutasavvıf ve Türkçe dinî nesrin en etkili müelliflerinden biridir. Babası, devlet hizmetinde kâtiplik yaptığı için Yazıcı Sâlih diye tanınan ve 811/1408’de manzum Şemsiyye’yi tamamlayan kişidir. Ağabeyi Muhammediyye müellifi Yazıcızâde Mehmed’dir. Ailenin Malkara veya ona bağlı Kadıköyü’nden Gelibolu’ya geldiğine dair kayıtlar vardır; Ahmed Bîcân’ın Envârü’l-âşıkīn içindeki kendi ifadesi ise “deniz kenarında gaziler şehri Gelibolu’da” yaratıldığını söyler. Bu sebeple doğum yeri kesin hüküm yerine kaynak ihtilafıyla birlikte gösterilir.
“Bîcân” lakabı
“Bîcân” kelimesi cansız veya çok zayıf anlamına gelir. Lakabın, Bayramî riyâzeti sırasında devamlı oruç tutması ve bedenen çok zayıflamasıyla yahut aşk ve muhabbet hâlinin yoğunluğuyla ilişkili olduğu aktarılır. Bu ad onun gerçek aile adı değil, zühd hayatını anlatan tasavvufî bir lakaptır.
İlim tahsili ve dil birikimi
Eserleri Ahmed Bîcân’ın devrinin dinî ilimlerini tahsil ettiğini, Arapça ve Farsçaya hâkim olduğunu gösterir. Kendi beyanına göre Hanefî mezhebine ve Bayramiyye yoluna mensuptur. Çalışmalarında Arapça ve Farsça kaynakları yalnız kelime kelime çevirmekle kalmadı; seçti, yeniden tertip etti, açıklamalar ekledi ve halkın anlayabileceği Türkçe bir öğretim dili kurdu.
Hacı Bayrâm-ı Velî ile irtibatı
Hacı Bayrâm-ı Velî’nin Sultan II. Murad’la görüşmek üzere Edirne’ye yaptığı yolculuk sırasında Yazıcızâde kardeşlerle buluştuğu ve onları irşad ettiği kabul edilir. Ahmed Bîcân’ın eserlerinde Hacı Bayram’ı mürşidi olarak anması bu bağı doğrudan teyit eder. Bayramî nispeti daha sonraki Celvetî kurumsallaşmayla özdeşleştirilmemeli; XV. yüzyıl Bayramiyye çevresinin kendi tarihî bağlamında okunmalıdır.
Çilehâne, riyâzet ve gazâ çevresi
Gelibolu’nun Namazgâh yöresinde, Hamzakoyu kıyısındaki kayalara oyulmuş hücreler Yazıcızâde kardeşlerin çilehânesi olarak tanınır. Ahmed Bîcân’ın üst taraftaki bir hücrede kaldığı rivayet edilir; bu bölüm günümüze ulaşmamıştır. Envârü’l-âşıkīn içindeki ifadesi, Gelibolu’da birçok defa çatışmalara katıldıklarını bildirir. Böylece onun dünyası yalnız inziva ve teliften değil, sınır şehrinin gazi-derviş hayatından da oluşur.
Envârü’l-âşıkīn’in meydana gelişi
Ahmed Bîcân ağabeyi Yazıcızâde Mehmed’den dünyada hayırla anılmasını sağlayacak bir eser yazmasını istedi. Mehmed bunun üzerine beş “megārib” halinde düzenlediği Arapça Meġāribü’z-zamânı kaleme aldı ve kardeşinden Türkçeye aktarmasını istedi. Ahmed Bîcân metni yer yer genişleterek mensur Envârü’l-âşıkīni meydana getirdi. Ağabeyinin manzum Muhammediyyesi de aynı Arapça külliyattan beslenir; iki eser birbirinin kopyası değil, ortak kaynağın farklı Türkçe biçimleridir.
Envârü’l-âşıkīn’in muhtevası
Eser yaratılış, peygamberler, melekler, ibadetler, ahlâk, kıyamet ve âhiret gibi geniş bir konu alanını âyetler, hadisler ve devrin dinî kozmoloji birikimiyle anlatır. Hacı Bayram’ın kendisini peygamberlerin halleri konusunda “sahib-i sır” kıldığını belirten müellif, zâhirî anlatının yanında evliya makamlarına ilişkin tasavvufî yorumlara da yer verir. Eserdeki kozmolojik ve olağanüstü anlatılar XV. yüzyıl bilgi dünyası içinde okunmalı; modern bilimsel veri gibi sunulmamalıdır.
Türkçe yazma iradesi ve halk üzerindeki tesiri
Ahmed Bîcân, dinî eserlerin çoğunun Arapça ve Farsça olması yüzünden yalnız ehline açık kaldığını, kendisinin herkes faydalansın diye Türkçe yazdığını açıkça söyler. Sade, kısa ve konuşma diline yakın cümleleri Türk nesir tarihi bakımından önemlidir. Envârü’l-âşıkīn Anadolu’da, Balkanlar’da ve Kazan sahasında yüzyıllarca okundu; evlerde ve toplu okuma meclislerinde Muhammediyye ile birlikte halkın dinî hafızasını şekillendirdi.
Dürr-i Meknûn ve Acâibü’l-mahlûkāt
Dürr-i Meknûn, yaratılış, varlıklar âlemi, tarih, coğrafya ve kıyamet anlatılarını bir araya getiren ansiklopedik karakterli Türkçe bir eserdir. Ahmed Bîcân ayrıca Kazvînî geleneğindeki Acâibü’l-mahlûkāt ve garâibü’l-mevcûdâtı muhtasar biçimde Türkçeye aktardı. Bu tercümenin Osmanlı Türkçesindeki ilk coğrafya eseri olduğu yönündeki eski hüküm doğru değildir; daha erken bir Türkçe tercüme bilinmektedir.
Müntehâ
Müntehâ, tasavvuf kavramları, seyrüsülûk makamları ve dinî öğretiyi bir araya getiren derleme-tercüme mahiyetindeki eseridir. İçindeki “Istılâhât-ı Sûfiyye” ve “Menâzilü’s-sâirîn” gibi bölümler zamanla ayrı eserler gibi istinsah edilmiştir. Bu nüsha dolaşımı, Ahmed Bîcân’a ait eser listesinin neden kaynaklarda farklılaştığını açıklar.
Şemsiyye ve Cevâhirnâme
870/1466’da tamamladığı mensur Şemsiyye, babası Yazıcı Sâlih’in aynı adlı manzum eserinin yeniden düzenlenmiş biçimidir; astronomi, meteoroloji, takvim ve melhame geleneğine ait hükümler içerir. Yaklaşık kırk beyitlik Cevâhirnâme ise bilinen tek manzum eseridir ve yakut, elmas, zümrüt, firuze, akik gibi taşların dönemin tıp ve tabiat anlayışındaki özelliklerini ele alır.
Vefatı ve Gelibolu’daki türbesi
Kesin vefat tarihi bilinmez; Şemsiyyeyi 870/1466’da tamamladığı için bu tarihten sonra vefat etmiş olmalıdır. Gelibolu’daki Ahmed Bîcân Türbesi XV. yüzyıla tarihlenir ve ağabeyi Yazıcızâde Mehmed’in kabriyle aynı ziyaret çevresindedir. Evliya Çelebi’nin Sofya’da kendisine Ahmed Bîcân’a ait olduğu söylenen bir mezar gösterildiğine dair kaydı bulunsa da tarih ve sanat tarihi araştırmaları Gelibolu’daki türbeyi esas alır.
Tarihî yeri
Ahmed Bîcân’ı yalnız menkıbe müellifi veya ağabeyinin tercümanı saymak eksiktir. O, Bayramî irşadı, Gelibolu’nun gazi-derviş ortamı, Arapça-Farsça ilim mirası ve halk Türkçesi arasında köprü kurdu. Eserleri, medrese dışındaki geniş okuyucu çevrelerinin din, ahlâk, tasavvuf ve kâinat tasavvurunu yüzyıllar boyunca etkileyen temel metinler arasında yer aldı.