ARŞİVDE ARA
Ne arıyorsunuz?
27 sonuç · “hafaza”
01Nigâh dâşt
Kalbi dağıtan düşüncelere karşı iç dikkati muhafaza etmek. Hâcegân-Nakşibendî geleneğinin on bir ilkesi arasında sayılır; nispet ve yorumlarda kaynaklar arasında farklılık bulunabilir.
Ahdâs
(! ع (احد Hades. Yeni yetmeler, oğlanlar, tüyleri yeni bitmiş yakışıklı ve güzel sesli çocuklar. Bazı mutasavvıflar bu nitelikteki oğlanları sohbet toplantılarına çağırmışlar, onlara ilâhî okutup coşmuşlardır. Râiha-i tayyibe, vechisabih ve savt-ı melih dedikleri güzel koku, şirin yüz ve hoş nağme hoşlarına gitmiştir. Tüysüzün şahsında Allah'ın güzelliğinin tecellilerini seyrettiklerini söylemişlerdir. Bu işe cemalperestlik, şâhid-bâzi, tüysüze de emred ve şahit demişlerdir. Büyük süfiler oğlanlarla düşüp kalkmayı ve sohbet etmeyi tehlikeli bir iş ve büyük bir afet olarak görmüş, çevrelerindekileri bu konuda sık sık uyarmışlardır Ahiretlik ( 376, 396). Bkz. Şahit. Ahd-i emanet ( (عهد | ما Emaneti kabul ve onu muhafaza edeceğine dair ahit ve peyman verme, emaneti taahhüt etme (Ahzâb Suresi, 72). 2. İlahi taahhüt, ezeli ahit | (Yasin Suresi, 60). İlahi taahhüt, ezeli ahit | (Yasin Suresi, 60).
Bekçi
Koruyan, gözeten ve muhafaza eden kimse. Tasavvufî halk inanışında bazı şehir ve beldelerin mânevî koruyucusu kabul edilen velîler için mecazen kullanılır. Okuma notu Bir beldenin “mânevî bekçisi” olduğu düşüncesi gelenek içi velâyet tasavvurudur; tarihî veya idarî bir görev adı değildir.
Dest-zeden
El çırpma, alkışlama veya hücum etme. Tasavvufî yorumda murakabe ve muhafaza ile ilişkilendirilen Farsça bir tabirdir.
Fark-ı sani
İkinci fark. tas, a Halkın Hak sayesinde var olduklarını ve varlıklarını muhafaza ettiklerini idrak etmek; birlikte çokluğu, çoklukta birliği gör- Bunlardan birinin görülmesi diğerinin görülmesine engel olmaz. b Sekr ve cem halinden sonra sâlikin sahv ve beka haline dönüp farzları ve diğer
Hıfz-ı ahd
7, Sözde durma, vaadi yerine getirme. 2. tas. Sâlikin, Allah'ın kulları için belirlediği sınırda durması, hiçbir zaman yasaklanan sahada görülmemesi, daima emredilen hususların yanında olması (kn). Hıfz-ı ahd-i rububiyet ve ubüdiyet r. İlahi ve beşeri ahdi muhafaza etme. 2. tas. Sâlikin daima kemali Rabb'a, kusuru kula nispet etmesi. Mürit Allah ile yapugi sözleşmeye (mudhede) sonuna kadar sadık kalmak zorundadır. Tasavvufta ahdi bozmak ve yapılan muahedeye uymamak (nakz-i ahd) dindeki riddete ve irtidada benzer.. A Hifz-1 enfas (حفظ | نفا س) Nefesleri denetim altında tutmak, alınan ve verilen solukları korumak, her nefeste şuurlu olmak, Süfiler, her nefeste Allah'ın anılmasını ve hatırlanmasını isterler. Bkz. Huş der-dem. Her nefeste Allah adın de müdâm Allah adıyle olur her iş tamam Hifz-1 nispet — Hıfz-ı tarik بق) pb (حفظ نسبة - حفظ Silikin şeyhine ve tarikatine bağlılığını samimiyet ve sadakatla sürdürmesi, mürşidinden aldığı ahde ve misaka, ezkar ve evrada bağlı kalması. Hırka 1 ar. Yamalı elbise, çeşitli kumaş parçaları birbirine dikilerek yapılan elbise, murakkaa; dervişlerin toplu zikir yaptıkları esnada giydikleri yelek. Bir mürit adayı belli bir deneme ve hazırlık döneminden sonra tarikate ehil ve şeyhe layık görülürse ona tekkede yapılan bir törenle hırka giydirilir. Hırka giyen talip artık bundan böyle şeyhin müridi, tarikat mensubu ve diğer müritlerin kardeşidir. tarikatın kural ve ilkelerine uymak, kendisine verilen görevleri seve seve yerine getirmek zorundadır, Hırka giymek, mürit adayını şeyhin kabul ettiğinin, dolayısıyla Hakk'ın da kendisini kabul ettiğinin simgesidir. Hırka giyen talip ar- uk belli bir derneğin üyesidir (-102). Hırka atma Remy-i hırka, semâ esnasında müridin üzerindeki hırkayı atması, tarh-ı hırka. Bazen bir hırka parçalanır ve dervişlere dağıtılır (Nür 296). Hırkanın rengi siyah, mavi veya beyaz olabilir. Tarikate yeni girenler siyah, belli bir dereceye ulaşanlar mavi, sülükunu tamamlayanlar beyaz hırka giyer. Bkz. Murakka. Hırka vu tac ile zâhid kerem et sikleti ko Ademe cübbe vu destâr kerâmet mi verir Ş. Yahya 166 | Hicabu'lizzet Atlas-ı çarha da değişmezdin ey hoca sen Ger bulaydın bulduğum ben hırka-ı peşimenede Nef'i Hırka-i iradet Müritlik hırkası. Bu hırkayı giyen talip mürit olmuş ve sülüka başlamış sayılır. Hırkasi teberrük Fahri hırka, onur hırkası. Belli bir şeyhten hırka giyen ve onun tarikatine giren talip daha sonra diğer bir şeyhten de hırka giyer, ama onun tarikatine girmezse giydiği hırkaya teberrük hırkası denir. Tarikate girmemiş ve şeyhe intisap etmemiş bir kimse dervişlere benzemek ve onlar gibi yaşamak isterse onlara da teberrük hırkası giydirilebilir. Bu şekilde hırka giyen daha sonra irade (müritlik) hırkası da giyebilir. Buna muhip hırkası ve muhip kisvesi de denir. Hırka-i tevbe Günahlarına tevbe eden ve nefslerini ıslaha azmeden taliplere giydirilen hırka. Bunlar henüz tarikate girmiş sayılmazlar. Hırka-i velayet Müritlere giydirilen hırka.
Husus
(ye (خصو Hak Teala'nın kendilerine hakikatler, haller, makamlar tahsis | ettiği müminler zümresi. Bunlara ehl-i husus ve havas da denir. Hususu'l-husus veya hassu'l-havas ise mücerret tevhit ve tefrit ehlidir. Bunlar halleri aşmışlar, makamları geçmişlerdir. Huş der-dem (4 (فو ش د رد Aklı nefesinde olmak. tas. Sâlikin aldığı verdiği her nefesin şuurunda olması. Nefesi muhafaza, huzura vesile olur. Aldığı verdiği nefesleri denetimi altında tutmayan gaflete düşer, nefsine hâkim olamaz. Nefesine hâkim olamayan, nefsine de hâkim olamaz. Buna hıfz-ı enfas denir.
Mahfuz
(محفوظ) 7, Korunmuş. 2. tas. Sözü, davranışı ve iradesiyle Hakk'a muhalefet etmekten korunmuş veli. Mahfuz yalnızca Hakk'ın razı olduğu sözü Söyler, işi yapar, emrettiğini irade eder (kı). Peygamber masum, veli mahfuzdur. O günah işleyebilir, ama günahta ısrar etmez. Zira Hakk'ın muhafazası altındadır. Bkz. Hıfz.
Nida
Davet, çağrı, seslenme, avaz. tas. Hakk'ın kullarına nidası | iki çeşittir: alamet nidası avam için olup korkutma ve uyarma niteliğindedir; keramet nidası havas için olup müjdeleme ve şereflendirme niteliğindedir (sr). Münadiler nidâ eyler gel Allah'a gel Allah'a İşiden can feda eyler gel Allah'a gel Allah'a A. M. Hudai Nigah-dast i fars. دا شت) 6 6) Korumak, muhafaza etmek. tas. Kalbi, havâtırdan korumak, Sâlik yalnızca Allah'ı düşünür, bunun dışında bir düşüncenin kalbe gelmesinden kalbi korur. Kalbini çeyrek veya yarım saat muhafaza etmeye muvaffak olan Zatın güzelliğini, Zatın ve sıfatların tecellilerini müşahede eder (NR 58).
Ribat
(رباط) 1. Sınır muhafaza karakolu, hudutta nöbet tutma, Islam ülkesinin hudutlarını koruma ve savunma, gaza, savas. 2. tas. a Islam ülkesini düşmana Mim
Şeyh ia
Meşayih, Suyuh, Eşyah. Yaşlı, ihtiyar, pir, bey, önder, kabile başkanı. 2. tas. a Nefsinden fani, Hak'ta baki veli; Hak dostu. b Taliplere rehberlik etmek ve onları irşat etmek ehliyetine ve liyakatına sahip olan insan-ı kâmil; rehber; delil; mürşit (kı). Şeyh, kâmil ve mükemmeldir, başkalarını da kemale erdirir ( SL 272; -15). Üç türlü şeyh vardır: Şeyh-i ta'lim. Öğreten, hoca, tasavvufi konularda bilgi verip çevresindekileri aydınlatan sûfî, Şeyh-i sohbet. Herkesin sohbetine katıldığı, sözlerini dinlediği hal ve hareketlerini örnek aldığı sûfî. Şeyh-i ta'lim, bilgi verir, şeyh-i sohbet hem bilgi verir, hem de | haliyle çevresindekileri etkiler, onlara örnek olur. Şeyh-i tarikat, şeyh-i terbiye, | Şeyh-i irşat, şeyh-i taslik: Mürit ve müntesiplerini bir annenin bebeğini terbiye | etmesi ve yetiştirmesi gibi terbiye edip yetiştiren şeyh. Tarikat şeyhleri böyledir. Bunlar mürit ve müntesiplerinin mal, beden ve ruhları üzerinde mutlak olarak | söz sahibidirler. Mürit ne dil, ne de kalple şeyhine itiraz edemez. Seyhine hayır diyen bir mürit iflah bulmaz. Şeyhe karşı işlenen günahın tevbesi olmaz. Şeyhin önündeki mürit gassalın önündeki cenaze gibidir, iradesi yoktur; şeyh ona hangi şekil verirse onu muhafaza eder; şeyhte fani olmak Allah'ta fani olmanın mukaddimesidir. Allah’a giden yol şeyhten geçer. Seyhi olmayanın şeyhi Şeytan'dır. | Şeyh keşf ve keramet sahibidir. Allah'ın arz üzerindeki halifesidir. Allah adına ha- | reket eder. Şeyh Hz. Peygamber'in nâibidir. Onun temsilcisidir. Kal şeyh: Lafta şeyh. Yol şeyhi: Menfaatçi şeyh. Tekke şeyhi: Tekkeyi yöneten. Evrad Seyh: Zikir telkin eden şeyh. Hal şeyhi: süfiliği yaşayan ve yaşatan şeyh. Şeyhim güldür, ben onun yaprağıyım; İlahi, yaprağını gülden ayırma Eşrefzâde Er elin aldınısa, ere gönül verdin ise Ikrar ile geldun ise, pes ere inkâr gerekmez Kendi bilişiyle kişi, hiç irişe mi menzile Allah’a eremez kalır er eteğin tutmayınca Yünus Gerçek şeyh Allah'ı kullarına, kullarını hem Allah’a hem de birbirine sevdiren kâmil insandır. Bkz. Pir, Er, Mürşit. es e A Şişe سا1 Şiir (043) 1. Manzum söz. 2. tas, Süfiler baştan beri ya bizzat kendilerinin söyledikleri veya başkalarının tasavvufi olmayan maksatlarla söyledikleri şiirlerle hallerini ve meramlarını açık veya işaret yoluyla anlatmaya çalışmışlardır. Bu şiirlerde latif işaretler, ince manalar, hoş nükteler, zihni açan duygular, gönlü ferahlatan duyumlar, düşünceyi doyuran fikirler vardır. Allah’a sığınan kurtulur Kaderin acısını tatlı bulur Olmasa eğer nefsim Allah'ın elinde Nasıl boyun eğerim O'nun hükmüne (sL 318-327) Eşrefoğlu al haberi Bahçe biziz gül bizdedir Adam vardır cismi semiz | Abdest alır olmaz temiz Halkı dahl etmek nemiz Cümle küstahlık bizdedir Eşrefoğlu Rumi Mutasavvıfların esas maksadı şiir söylemek değildir. Fakat onlara, yaşadıkları his | ve heyecan dolu hayatı şiir diliyle daha rahat, ama çoğu zaman mecazlı ve rumuz- | lu bir şekilde anlatmışlardır. Senai, Attâr, Câmi, İbn Fanz, Mevlânâ, Yünus ve Niyaz-ı Mısri en büyük sûfî şairleridir. Pek çok süfinin divânı vardır. İlahi denilen besteli şiirlerin hemen hemen tamamı, sûfî şairlere aittir. Şiir de nedir ki ondan laf edeyim | Şâirlerin hünerlerinden başka bir hünerim var benim | Hz. Mevlânâ Yakınma, sızlanma, içini dökme. 2. (as. Hakk’a.1 (شكاية - شكوا) Şikayet-Şekvâ i. ar. sitemde bulunma, kaderin cilvelerinden yakınma. Bilenler her kârı Hak'tan tâli'in zemmeylemez Efendiye olur râci' şikayet kethudasindan Makâli Sun'a dahl etmek olur sânı'a isnâd-ı kusur Dehre ta'netme ki, söz âlem-i bâlâya çıkar Nabi Şirk-i esbap Her şeyi sebeplere bağlamak, müsebbibi, yani sebepleri var edeni dikkate almamak. Bkz. Esbap. Manzum söz. 2. tas, Süfiler baştan beri ya bizzat kendilerinin söyledikleri veya başkalarının tasavvufi olmayan maksatlarla söyledikleri şiirlerle hallerini ve meramlarını açık veya işaret yoluyla anlatmaya çalışmışlardır. Bu şiirlerde latif işaretler, ince manalar, hoş nükteler, zihni açan duygular, gönlü ferahlatan duyumlar, düşünceyi doyuran fikirler vardır. Allah’a sığınan kurtulur Kaderin acısını tatlı bulur Olmasa eğer nefsim Allah'ın elinde Nasıl boyun eğerim O'nun hükmüne (sL 318-327) Eşrefoğlu al haberi Bahçe biziz gül bizdedir Adam vardır cismi semiz | Abdest alır olmaz temiz Halkı dahl etmek nemiz Cümle küstahlık bizdedir Eşrefoğlu Rumi Mutasavvıfların esas maksadı şiir söylemek değildir. Fakat onlara, yaşadıkları his | ve heyecan dolu hayatı şiir diliyle daha rahat, ama çoğu zaman mecazlı ve rumuz- | lu bir şekilde anlatmışlardır. Senai, Attâr, Câmi, İbn Fanz, Mevlânâ, Yünus ve Niyaz-ı Mısri en büyük sûfî şairleridir. Pek çok süfinin divânı vardır. İlahi denilen besteli şiirlerin hemen hemen tamamı, sûfî şairlere aittir. Şiir de nedir ki ondan laf edeyim | Şâirlerin hünerlerinden başka bir hünerim var benim | Hz. Mevlânâ Yakınma, sızlanma, içini dökme. 2. (as. Hakk’a.1 (شكاية - شكوا) Şikayet-Şekvâ i. ar. sitemde bulunma, kaderin cilvelerinden yakınma. Bilenler her kârı Hak'tan tâli'in zemmeylemez Efendiye olur râci' şikayet kethudasindan Makâli Sun'a dahl etmek olur sânı'a isnâd-ı kusur Dehre ta'netme ki, söz âlem-i bâlâya çıkar Nabi Şirk-i esbap Her şeyi sebeplere bağlamak, müsebbibi, yani sebepleri var edeni dikkate almamak. Bkz. Esbap.
Takva
ği) Korkma, endişelenme, kaygılanma; dikkatli davranma, sakınma, korunma. tas. a Allah’a boyun eğerek azabından sakınmak, cezayı gerektiren davranışlardan nefsi uzaklaştırmak suretiyle korunmak (cr). b Takva, insanın, kendisini Allah'tan uzaklaştıran şeylerden uzak durması. c Takva mâsivâdan sakınmaktır. d Takvanın zahiri, hududu muhafaza; bâtını, ihlas ve niyettir. e Takva helal, mübah ve bir de şüpheli hususlarda söz konusu olur. Farzları ifa, haramları terk takva değildir. Takva dinin bütün hükümlerini eksiksiz ve sürekli olarak titiz bir şekilde uygulamaktır. f Takva sahibi olmak, ama takva sahibi olduğunu hatır ve hayalden bile geçirmemek esastır. Takva sahibi olduğunu sanan, takva sahibi değildir. Takva, kişinin kendini kimseden üstün görmemesidir. Takva sahibi olana taki ve muttaki denir. İslam nazarında en üstün insan en fazla takva sahibi (faziletli) olan kimsedir. Müftülerin fetvasına, kadıların hükmüne göre caiz olan bazı hususlar takva esasına göre caiz olmaz. Takva dini hükümlerin disiplinli, düzenli, devamlı, samimi ve ciddi bir surette, dikkat ve özenle uygulanması, en küçük bir ayrıntının bile gözardı edilmemesidir. Takva tasavvufun temelidir.
Mekteb-i Sultânî (Galatasaray)
İstanbul, Beyoğlu · Türkiye · Mehmed Zihni Efendi 1879'da Galatasaray Mekteb-i Sultânîsi ulûm-i Arabiyye ve dîniyye muallimliğine getirildi. Babanzâde Ahmed Naim, Ali Nazîmâ, Kenan Rifâî, Hanbelîzâde Muhammed Şâkir ve Abdülhak Şinasi Hisar gibi isimler buradaki ve Mekteb-i Mülkiyye'deki hocalığı sırasında yetişen talebeleri arasında sayılır. Eylül 1889'da Stockholm'de toplanan Müsteşrikler Kongresi'ne gönderdiği matbu eserleri sebebiyle kendisine verilen altın madalya bugün Galatasaray Lisesi Müzesi'nde muhafaza edilmektedir.
Bayram Paşa Dergâhı
İstanbul · Türkiye · Külliye içindeki tekke Vezîriâzam Bayram Paşa’nın 1044/1634-35’te Haseki’de yaptırdığı külliye medrese, sıbyan mektebi, tekke, türbe, sebil, çeşme ve dükkânlardan oluşur. Cami içermeyen küçük ölçekli XVII. yüzyıl külliyelerinin seçkin örneklerindendir. Kadem-i Şerif adı Tekke, Hz. Peygamber’e nispet edilen ayak izinin burada muhafaza edilmesi sebebiyle Kadem-i Şerif Tekkesi olarak da anıldı. Kuruluşta Kādiriyye’ye bağlıyken XVIII. yüzyıl başlarında Bayramiyye-Himmetiyye’ye, yüzyıl sonunda Halvetiyye-Sünbüliyye’ye, XIX. yüzyıl ortalarında yeniden Kādiriyye’ye geçti. Yapı düzeni On derviş hücresi, revak, meydan ve şeyh odalarıyla sekizgen tevhidhâne ayrı bir tarikat bölümü meydana getirir. Türbe ve sebil Haseki Caddesi ile Haseki Kadın Sokağı’nın kavşağında külliyenin kamusal cephesini oluşturur. Korunan bütün Yapılar XVIII. yüzyıldan itibaren çeşitli onarımlar geçirdi. Sıbyan mektebi ortadan kalkmış olsa da medrese, tekke, türbe, sebil ve çeşme esas biçimlerini büyük ölçüde koruyarak günümüze ulaşmıştır.
İzzî Tarihi’nde Hırka-i Saâdet Odası’nın 1747 Tezyinatı
İzzî Tarihi’nin 1747 kaydından Hırka-i Saâdet Dairesi’nin yenilenmesini; mekân, emanet, harcama ve hanedan söylemini birbirinden ayırarak inceler.
SÛFİLERİN İLİMLERİNİN KAYNAĞI
Avârifü’l-Maârif · 1. bölüm · Mürşidimiz, Şeyhu’l-İslâm Ebu’n-Necîb Abdulkâhir es-Sühreverdî, hicrî 560, milâdî 1165 senesinin Şevval ayında, bize, imlâ yoluyla (bizzat yazdırarak) şunu rivâyet etti: Ebû Mûsâ e
RIBAT VE TEKKELERDE KALMANIN FAZİLETİ
Avârifü’l-Maârif · 13. bölüm · Allahu Teâlâ, bir âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Bu nur kandili, Allah’ın yüceltilmesine ve içlerinde isminin zikredilmesine izin verdiği evlerde yakılmıştır. (O nura tâlib ol
Sayfalar 33–39
Muzaffer Ozak Külliyatı · bir tahta parçası üzerinde sağ ve sâlim kaldı. anası boğuldu. Işte, o öksüz yavrunun annesinin ruhunu acıyarak aldım. Allahu zül-celâl tekrar buyurdu: — Yâ Azrail.. Ruhunu sevinere
Sayfalar 44–50
Muzaffer Ozak Külliyatı · O salih ve ârif zat-1 şerifin ruhu kabzolununca, beşyüz rahmet meleği cesedinin yanında kalırlar, yakınları kendisini gasletmeden melekler o velinin cesedini yıkarlar, cennetten ge
Sayfalar 40–47
Muzaffer Ozak Külliyatı · mur etmiştir. Hâlet-i-ihtizardaki mü'mine, sağ tarafında cennetteki makamına nazar ettirir. Cennetteki makamını ve ona verilecek hurileri, sarayları, derecatı, hizmet ehli olan cen
Sayfalar 52–58
Muzaffer Ozak Külliyatı · her kim Allah resûlü bildi ve ona iyman etti, gönül verdi, iki cihan saadetine erdi. Hatırıma gelmişken söylemeden geçemeyeceğim: Resûl-ü zişânı rü'yâsında görmek saadetine erenler
Sayfalar 43–49
Muzaffer Ozak Külliyatı · larım için bina ettirdigim beytime nasıl girebiliyorsun?) O ânda, Hak celle ve alâ hazretleri kalbime rahmet nazarı ile nazar buyurarak, Arafat'ta zat-ı hakka ârif olduğum gibi Saf
Sayfalar 50–55
Muzaffer Ozak Külliyatı · şarı atılabilir ve şehadet kapısı yüzüne kapanabilir. Iş, kitaba taallük etmiştir. Hadis-i şerifi, dikkat ve ibretinize sunarIm: inne ahadeküm yücmeu halkuhü ti batni ümmihi erbaiy
Sayfalar 66–72
Muzaffer Ozak Külliyatı · Halbuki, biz; «Allah'a iyman» ve «Ona ibadet etmek için» halk olunduk. Onu bilen ve ona ibadet kılana, ebedi bir hayat verilir ki, ölümü yok; bir mülk verilir ki, zevali yok, bir g
Sayfalar 78–84
Muzaffer Ozak Külliyatı · Bir nigehe talibem, baksa biraz yüzüme Ayağının tozunu çeksem sürme gozüme Mübarek kademini bassa bir kez yüzüme Türabım kapısında billâhi Muhammedin Nûr-u çeşmim Ahmedin. Aşki lay
Sayfalar 73–78
Muzaffer Ozak Külliyatı · — 73 _ Hızır Aleyhisselâm, Cenab-i Allaha münacaat edip: «Yarabbi! Bana bir defter verip, o defterde sevdiklerinin ismini bildirdin. Bu zatın ismi burada yok. Bu kimlerdendir?» ded
Sayfalar 84–89
Muzaffer Ozak Külliyatı · meti Muhammede bahş olunacaktır. İbrahim Halil biz ümmeti Muhammede yapılacak iltifatı ilâhiyyeyi rabbinden işitince: «Yarabbi, beni mademki ümmeti Muhammedden kılmadın, hiç olmazs