Ara
Menü

Sayfalar 43–49

1.895 kelime

Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 43–49

larım için bina ettirdigim beytime nasıl girebiliyorsun?) O ânda, Hak celle ve alâ hazretleri kalbime rahmet nazarı ile nazar buyurarak, Arafat'ta zat-ı hakka ârif olduğum gibi Safa'da safaya ve Merve'de mürüvvete erdim de, Kâbe-i-muazzamaya öyle girdim. El-hamdü lillah Müslüman oldum, rahat ve huzur buldum.

Ey hak ve hakikat yolcusu! Bu hikâyeleri, masal gibi okuyup geçme; kıssadan hisseni al!.. Tecessüs sakasıyla hak yoluna gidenler bile mahrum kalmazken, ömürlerini dalâlet içinde geçirdikleri halde iltifat-ı Rabbaniyyeye mazhar olurlarken, hakkın hâlis kullarına ikram olunacak iltifat-ı ilâhiyyeyi senin, irfan, iz'an ve insafına bırakıyorum:

Devamı-ı zikrile baki saadet iste gönül, Çalış tarik-i visale, hidayet iste gönül;

Tecelliyatına yârın liyakat iste gönül, Cenab-1 Hazret-i Haktan inayet iste gönül

HIKAYE Fira'unun bir maskarası vardı. Fira'un ve vezirlerini güldürüp, eğlendirmek için eline bir sopa alır, bu sopayı Hz.

Musa aleyhisselâmın asasına teşbih ederdi. Musa aleyhisselâm peltek oldugundan, efendilerinin karşısında o zat-1 akdesin taklidini yapar ve hazır bulunanları kahkahalara bogardı. Musa aleyhisselâm, keyfiyyeti haber alınca, çok üzüldü ve o maskarayı helâk etmesi için Rabbine niyazda bulundu. Hitab-ı izzet şerefsadir olarak buyuruldu ki:

— Yâ Musa! O soytarıya iyman nasip edecek ve kendisini cennetime koyacağım.

Musa aleyhisselâm, o maskaraya ne sebep ve hikmetle iyman ve cennet bahşolunacağını sordu. Allah azze ve celle hazretleri şöyle buyurdu:

— Yâ Musa! Nebi'lerimi taklit ediyor. Dostlarımı taklit edenleri, hidayete iletirim. Eğer Fira'unu ve onun gibi kâfirleri taklit etseydi, düşmanlarımı taklit ederek düşmanlarıma benzemeğe çalıştığı için, iymansız olarak canını alır ve onu cehenneme koyardım.

Bu kıssada da, çok büyük ibret vardır. Anlayana aşko.sun!

Biz, kendimize göre mânâ çıkarmağa çalışalım: Demek

oluyor ki, insanlar iyiyi ve güzeli, iyiligi ve güzelligi taklide özenirlerse, günün birinde bu taklitleri tahkik oluverir. Kaldı ki, taklit etmeden tahkike giremezsin, aşk-ı mecaziden geçmeden aşk-ı hakikiye eremezsin. Mecnun Leylâ'yı sevmeseyci, gece-gündüz LEYLA, LEYLA diye inlemeseydi, MEV LA'yı bulamaz, MEVLA'ya gönül veremezdl. Sevenlerle ol, sen de birgün seveceksin! Görenlerle ol, sen de birgün göreceksin! Duyanlarla o], sen de birgün duyacaksın! Sevenlerle olmazsan, sevemezsin. Görenlerle olmayınca, göremezsin. Duyanlarla olmayınca, duyamazsın! Bu oluşlar, evvelâ taklit ile olur, sonra tevfik erişince tahkik oluverir.

Mekteb-i irfana gir, oku bu ilmin aslını;

Gör, nice dereolunmuş bu ilimde dört kitap...

HIKAYE Ebü-Zer-il Gifari radıyallahu anh, vakt-i cahiliyette çobandı. Bir putu vardı, onu daima yanında taşır ve ona ibadet ederdi. Insanoğlu ne acaiptir; kendi eliyle yaptığına yine kendisi tapar. Söz sırası gelmişken söylemeden geçemeyeceğim:

Kâfirin bir putu, mü'minin bin putu vardır derler, dogrudur.

Seni haktan men'eden ne varsa, hangi şeyler seni rabbinden alıkoyuyorsa, o kadar putun var demektir. (Peki, bu putlardan kurtulmak için ne yapayım?) diye soracak olursan, sana hemen cevap vereyim: Feth-i Mekke günü, aleyhissalatü vesselam erenaimiz, nasıl k1, Kabe-l muazzamanın ıçınde ve dışındaki putları kırdırıp attıysa, hattâ İmam-ı Ali kerremallahu vechehu ve radıyallahu anhı mübarek omuzlarına çıkartarak Beytullah'ı putlardan nasıl tathir eylediyse, sen de kalbindeki bütün putları kır at, dil beytini putlardan arındır ve bir daha da o beyt-i azize seni Rabbinden ayıracak putları doldurma, kalbine aşkullah, muhabbetullah, muhabbet-i Resûlüllah'tan, ashab-ı kiramın ve şâh-ı velâyet Hz. Ali'nin, Ehl-i beytin ve al-i Resülün muhabbetlerinden başka muhabbet sokma, vücut ülkesinin Kâbe'si olan kalbini iyice temizle ki, putlardan kurtulasın ve felâh bulasın! Unutma ki, kalbin temizlenmesi va sâfiyyeti ancak bu saydıklarıma muhabbetle kabil ve kaimdir.

Bu suretle kalplerini arındıranlara KALB-İ-SELİM sahibi derler. Duymadın mı ki, mal ve evlâdın, kasa ve kesenin hiç-

bir menfaat saglayamayacağı o ulu divanda, ancak ve yalnız KALB-İ-SELİM'e sahip olanlar necat bulurlar:

yerıne lâ yenjau mâlün ve lâ benûn illâ men etalla he bi-kalbin selim.

Eş-şu ara - 88 Meal-i münifi: O gün, ne mal ne evlât fayda verir. Meğer ki, Allahu teâlâ'ya küfür ve mâ'siyetten sâlim bir kalple gelmiş olsun.

Levh-i dili pâk edüben gayriden, Kasd-ı lika eylemedin öyle mi?

Ehl-i visâl olmak için himmeti, Fakr-ü fenâ eylemedin öyle mi?

Evet; Ebû-Zer putunu daima yanında taşır, ona ibadet eder ve ondan medet umardı. Bir gün, putuna en güzel elbiseler giydirdi ve koyunlarını ona emanet ederek şöyle dua etti:

— Ey benim maksudum ve mâ'budum! Biliyorsun, bulgün çok önemli bir işim var, bu işimi rast getir ve koyunlarımı da muhafaza eyle!

Sonra, kalktı ve o işini görmege gitti. O henüz ayrılmıştı ki, bir karga geldi, putun üstünü başını kirletti, özene bezene giydirilen elbiseleri berbat etti. Ebû-Zer, işini görüp geri dönünce putunun o pis ve kirli haline üzüldü, o güne kadar ona yaptığı ibadetten dolayı kalbine hüzün çöktü. Öyle ya; kendisini alelâde bir kargadan bile koruyamayan cansız, kuvvet ve kudretsiz, hiçbir değeri olmayan bu mânâsız nesneye o güne kadar mâ'bud diye tapındıgına pişman oldu. O ânda Allahu azim-üş-sân kalbini mâ'rifet-i tevhid lle münevver kılmış, kutur zulmetını hıdayet nuruna, dalalet musibetini tevhid ve iyman şu'uruna tahvil buyurmuş, şekavetini saadete yöneltmişti. Kendi kendisine, uzun uzun düşündü:

— Eğer, şuncağız gerçekten mâ'bud olsaydı, kendisini necasetten korur ve benim gözüme böyle pis ve çirkin bir halde görünmezdi. Hak mâ'budun bütün mahlûkata galip olması gerekir. Bu ise, benden bile zayıf ve âciz, o kadar ki üzerini

kirleten kargayı def'e dahi gücü yetmiyor, diye derin derin tefekküre daldı.

Günlerden bir gün, Medine-i münevvere'de bir zat-ı akdesin nübüvvetini ilân ettiğini ve halkı hakka dâvet eylediğini duydu. Onun mübarek yüzünü görmeden, ismine âşık olarak hemen Medine-i tahirenin yolunu tuttu. Aleyhissalâtüvesselâm efendimizi daha uzaktan görür görmez, cemalinehayran kaldı ve kalbine huzur ve sükûn doldu. Habib-i edib-i Kibriyâ aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tehayâ efendimiz hazretleri tebessüm buyurarak kendisine seslendi:

— Gel yâ Eba-Zer! Mâ'bud bilerek taptığın putun bâtıl oldugunu, karganın kirletmesinden mi anladın?

Ebu-Zer, bu mucizeyi görünce hayret ve dehşet içinde kaldı ve ağlayarak sordu:

— Dalâlet yoluna saptığım, din diye bâtıl bir puta tapüğım için vicdan azabı içindeyim. Bu şirk ve günahlarimdan.

nasıl kurtulur ve nasıl gerçek kul olurum?

Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz saadetle buyurdular:

— Yâ Eba-Zer! Kelime-i şehadeti söyle.. Bütün günahlarından arınır, rahmet ve mağfiret-i ilâhiyye nail olursun.

Ebû-Zer-i-Gıfari radıyallahu anh-ül-Bâri hemen oracıkta kelime-i şehadet getirerek islâma girdi ve ebedi saadet ve selâmete erdi. Resûl-ü müctebânın en güzide sahabelerinden, velilerin sevgililerinden ve Allahu tâlâ'nın has kullarından oldu.

Bilmem anlatabiliyor muyum? Bir şehadet kelimesi, bütün günahların affına vesile olur. Öyle ise, buyurun beraber t.ekrar edelim:

Eshedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedi enne Muhammeden abdühu ve Resûlühu Bizi çün eyledin ihsana mazhar, Yine lûtf-u kerem senden ilâhi!

Visâlindir ibada ıyd-ı ekber, Yine lûtf-u kerem senden ilâhi!

HIKAYE Hz. Musa aleyhisselâm, Tur'a giderken beline Mecusi kuşağı kuşanmış bir ihtiyarın ateşe taptığını gördü. Bunca yıl yaşamış, saç sakal agartmış, âdeta beli bükülmüş bir ihtiyarin, hâlâ dalâletten kurtulamamış olmasına ve ateşe tapmasına pek acıdı ve o biçareye rahmet nazarı ile nazar etti. S1rası gelmişken söyleyim: Peygamberlerin ve Hak veliierinin rahmet nazarlarına ugrayanlar, merhamet olunurlar. Zira, bu zevat-ı âlişanın hürmet ve izzetine, Allahu azim-üş-şân da o kula rahmet nazarı ile nazar buyurur. Hz. Musa aleyhisselâm, o yaşlı Mecusi'den sordu:

— Ey ihtiyar! Kaç yıldır bu ateşe tapar ve Allahu teâlâ'ya şirk koşarsın?

İhtiyar cevap verdi:

—- 490 yıldır, ben bu ateşe taparım.

— Vah vah!.. Yazık sana, gel bu dalâletten vazgeç! Bugüne kadar yaptıgına ve taptıgına pişman ol, tövbe et ve âlemlerin Rabbi olan ol Melik-i Cebbar'a iyman getir ki, ebedi âlemde seni cehennem ateşiyle yanmaktan kurtarsın.

— Yâ Musa! 490 yıl hakka şirk koştuktan sonra iyman getirerek hakka rücû etsem, beni kulluğuna kabul buyurup affeder mi, nârından azad eyler mi, cennetine koyar mı?

— Elbette kabul eder, elbette af ve magfiret buyurur, elbette seni kulluğuna ve cennetine kabul eyler. O Ekrem-elexremiyn, Erham-er-Rahimiyn'dir. Dergâhına yüz tutanları aslâ bos cevirmez ve mahrum da etmez. Iyman edenin iymaninı, tövbe edenin de tövbesini kabul eder ve onu bağışlar.

— Yâ Musa! Beni, bu küfür ve isyan çokluğuna rağmen gerçekten kulluğuna kabul buyuracağını biliyorsan, bana iyman arzeyle...

Hz. Musa aleyhisselâm, ona iyman arzetti ve yaşlı zat Kelime-i şehadet getirdi ve şeref-i iyman ile müşerref oldu.

Ne var ki, bu hakka dönüşü, hakka kulluk lezzetini tadışı ve günahlarının bağışlanışı, onu heyecanlandırmış ve ihtiyarcık hıçkıra hıçkıra ağlamağa başlamıştı. Adeta geçmiş günahlarını ve mâ'siyyetlerini gözyaşlarıyla yıkıyor gibiydi. Uzun

uzun ağlayıp sızladıktan sonra, oldugu yere çöküvermişti.

Musa aleyhisselâm, onu kucaklayarak kaldırmak isteyince, ruhunun âlem-i bekaya uçtuğunu, mest ve bihuş ecel şerbetini içtiğini, saadet ve selâmet diyarına göçtüğünü anladı. Onu, oracıkta yıkadı, kefenledi, kendisine dualar ederek kabrine yerleştirdi ve Rabbine niyazda bulundu:

— Ilâhi! Ey benim Rabbim ve âlemlerin hâliki olan ulu Allahım! Bu zata ettiğin muameleyi bana bildir. Zira, 490 yıl sana şirk koştuğunu, ateşe taptığını bizzat kendisi ikrar ve itiraf etmişti. Henüz iymana geldiği ve daha zat-ı ahadiyyetine ibadete dahi fırsat ve imkân bulamadıgı halde, bir şehadetinden ötürü kendisine bahşettigin ihsan ve atâyı bana bildir ki, kavmimi tenvir edeyim, bu mutlu haberi sana ve bana iyman edenlere de müjdeleyeyim.

Bu münâcatına karşılık, hitab-ı izzet şerefsadir olarak şöyle buyuruldu:

— Yâ Musa! Bilmez misin ki, bize şehadet edene biz de şehadet ederiz. Her kim, şehadet kelimesini getirmeğe sulh olursa, biz onu dostlarımızdan kılar, ona keramet hil'atini giydirir, başına iyman tâcını koyar ve kalbini muhabbetimizle doldururuz. Kendisini â'lâyı ıllıyyine alır ve FI MAK'AD-I SIDK'a eriştiririz.

Hz. Musa aleyhisselâm, Rabbinin bu tebşiratını ve o yaş- Iı zatın bir şehadetle ind-i ilâhide erdiği izzet, keramet ve saadeti, o ihtiyarın kavmine ve kabilesine tebliğ etti ve LA ILÂ- HE İLLALLAH MUSA KELİMULLAH şehadetiyle nasıl bir devlete nail olduğunu da anlattı. Evet, bir şehadet kelimesi deyip geçmemeli! Bir şehadetin ne demek olduğunu, onu okuyanın ne yüce mertebelere eriştiğini ancak Allahu azim-üş-şân bilir. Şehadet kelimesi okunduğu zaman, arş-ı a'la gaşyolup titrer. Hâlis niyyetle şehadet kelimesini söyleyen kimseyi Hak teâlâ af ve magfiret buyuruncaya kadar arşın titremesi durmaz® Hz. Musa aleyhisselâmın telkiniyle nübüvvetini tasdik ederek bir şehadet kelimesini okumakla, 490 sene küfür, şirk ve mâ'siyyet girdabında çalkalanan bir ihtiyar, bu keramet ve saadetlere mazhar olursa, Habib-i Hüdâ ve şefi-i Rûz-i ceza olan aleyhissalâtü vsselâm efendimizin telkiniyle, onun nübüvvetini ikrar ve tasdik eyleyerek:

LA ILÂHE ILLALLAH MUHAMMEDÜN RESÛLÜL-

LAH - EŞHEDÜ EN LÂ ILAHE ILLALLAH VE EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDEN ABDÜHU VE RESÛLÜHU.

diyenlerin ne yüce mertebelere, ne yüksek derecelere ereceğini senin irfan ve iz'anına bırakırim. Zira, Hz. Musa aleyhisselâm KELIMULLAH, Hz. MUHAMMED MUSTAFA sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri ise, MAHBUB-U RAB- BIL-ALEMIYN'dir. Biri, kelim elinde hidayete, biri habib elinde inayete erer. Kadr-ü kıymetimizi bilelim, ümmet-i Muhammed'den olduğumuza şükredelim. Allah azze ve celle, Kur' an-1 azim-ül-bürhanda şükredenlere ziyade kılacagını açıkça vâ'd ve beyan buyurmaktadır. Hem, hatırdan çıkarmamalıdır ki, verilen nimete şükredilmezse, o nimet o kulun elinder alınır.

Şu var ki, Allahu azim-üş-şân nasip ve hidayet ederse, şehadet kelimesi nasibolur. Allahu teâlâ'nın yardımı olmayınca, doğru yol bulunmaz, hidayete erilemez. Lûtf-ü Hüdâ olmayınca, cennete de girilemez. Sakın gaflet olunmaya! Cennet, lûtf-ü ilâhiyledir. Ibadet karşılığı değildir. Ibadet ve tâ'at, kulun derecesinin artmasına yardımcıdır. Şu da muhakkaktır ki, cennetin anahtarları KELİME-Î-TEVHİD ve KELİME-Î ŞEHADET'tir. Allahu teâlâ, tevhid kapısını açmayınca.

hiç kimse o kapıdan içeri giremez. Hak murad etmeyince, kul murad edemez. Allahu teâlâ talip olmayınca, kul talip olamaz.

— Peki, irademiz nerede? diyecek olursan, ben de sana derim ki, o senin irade dediğin şeyle ilmullaha vakıf ve kader-i ilâhiyye ârif olamazsın. Buna, imkân ve ihtimal yoktur.

Senin iraden, cüz'i bir iradedir ki, külli irade Allahu teâla mahsus ve münhasırdır. Duy, dinle ve anla!.. Allahu teâlâ sana, bana hidayet eyleye, tevhidde sabit ve lisan ile sehadet.te kail, kalbile şehadette daim eyleye... Seksen yıl dalâlet baaklıklarında dolaşana, hidayet erişince şehadet kapısı açılır ve o haline bakmadan onu içeri alıverirler. Beğenmediğin, hor gördüğün o kimse iyman ile islâm ile göçer. Zira, iş ilmullah'a taallûk eder ve kader hükmü yerini bıllur. Buna karşılık, seksen yıllık omrünü ibadet ve ta'atle geçirenin, son ne- Teste ne olacagı malüm degildir. Tevhid kapısı kendisine acılmış olduğu halde, kötü bir huyundan, çirkin bir amelinden, meselâ haksız olarak bir karıncayı incitmesinden ötürü dı- Envâr-Ul-Kul0b. Cils 1 - P: 4

Sayfalar 43–49 · Envârü’l-Kulûb I — tarikat.org