Ara
Menü

Sayfalar 50–55

1.643 kelime

Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 50–55

şarı atılabilir ve şehadet kapısı yüzüne kapanabilir. Iş, kitaba taallük etmiştir. Hadis-i şerifi, dikkat ve ibretinize sunarIm:

inne ahadeküm yücmeu halkuhü ti batni ümmihi erbaiyne yermen nutfeten sümme yekünü alakaten misle zalike sümme yekûnü müdgaten misle zalike sümme yeb'asullahü ileyhi meleken ve yümerû bi erbai kelimatin ve yukalü lehü üktüb amelehu le rizkahu le ecelehu ve şakiyün evsaidün sümme yünfehu fihirruhu fe innerracule minküm le yu'melu bi ameli ehlil cenneti hatta mayekunü beynehu ve beyneha illa zira'ûn fe yesbiku aleyhil kitabü fe yağmelü bi ameli ehlin nâri fe yedhulün nâra.

le innerracule le yağmele bi ameli ehlin nâri hatta ma yekünü beymehü ve beyneha illa ziraîn fe yesbiku aleyhil kitabü fe yağmelü bi ameli ehlil cenneti fe yedhulül cenne Ebû Abdurrahman Abdullah bin Mes'ut (R.A.) efendimiz Resülü Sakaleyn efendimizden rivayet edip bize şöyle buyurdu:

«Her birinizin mayei hilkati ana rahminde nutfe olarak kırk gün meni olarak dirilenir ve toplanır, su olarak kalır.

Sonra tıbkı öyle (alaka) kan pıhtısına tahvil olur. Sonra gene tıbli (mudga) et parçası olur, ondan sonra da bu et parçasına melek gönderilir ve ona gelen melek ruh üfler ve dört kelimeyi yani rızkını, ecelini, amelini ve şaki mi, yoksa sait mi? yani iyi veya kötü kişi mi olacağını hükmü kaza ve kader olarak yazmasını Allahü zülcelâl o meleğe emir eder.

Efendimiz buyurdular ki:

Kendisinden başka ibadete lâyık Hak ilâh olmayan AIlaha kasem ederim ki, içinizde öyle Adem bulunur ki, ehli - cennet amelleriyle amil, ola ola kendisi ile cennet arasinda bir arşından ziyade mesafe kalmaz.

Derken hükm, (Yani, kitap) ana rahminde iken yazılan yazının hükmü ona galebe eder. O, kişi ehlinâr ameli ile amil olur da cehenneme girer. Kezalik içinizde öyle Adem bulunur kî, ehli nar ameliyle amil ola ola kendisiyle cehennem arasında bir arşından ziyade mesafe kalmaz ve fakat hükm yani kitap, ona galebe eder, ehli cennet ameli ile amil olur da cennete girer.»

Ey ehli iyman! Allah celle baha Allahı degil, bahane Allahıdır. Cümlemizin ahir ve akibeti hayır ola, iyman ile çene kapamak cümlemize nasip ola.

Ibn-i Abbas radıyallahu anh rivayet ediyor:

Bir gün, Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, gayet üzgün ve kederliydi. Cebrail aleyhisselâm nâzil oldu ve sordu:

— Yâ Resûlallah! Hak celle ve alâ sana selâm ediyor ve soruyor: (Habibim neden üzgün ve mahzun?)

Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz cevap verdi:

— Rabbim, halime vakiftır. Neden üzgün olduğumu biliyor ve görüyor. Ummetim ahvaline üzülüyorum. Kıyamet günü halleri nice olacak? O günün şiddet ve dehşeti karşısında, ümmetimin halini düşündükçe hüznüm ve kederim artmaktadır.

Cebrail aleyhisselâm, tekrar sordu:

— Yâ Resûlallah! Hangi ümmetiniz için üzülüyorsunuz?

Ümmet-i dâ'vet ve ümmet-i icabet var. Hangilerinin ahvaline bakarak hüzünleniyorsunuz?

Fahr-i kâ'inat aleyhi ve âlihi efdal-üt tahiyyat efendimiz, bu soruyu da şöyle cevaplandırdılar:

—(Üzüntüm ve kederim, ümmet-i icabet hakkındadır.

onlar şeref-i islâm ile müşerref olmuşlar, LA ILAHE ILLAL- LAH demişlerdir. Onların hallerini düşünüyorum. Kıyametin şiddetini, nârın ve azabın dehsetini hatırıma getirdikçe, hüznüm artıyor. Bu korkunç ve elem verici halden nasıl kurtulurlar? Ummet-i icabet olanlar, o günün şiddet ve dehşeti karşısında LÂ İLÂHE ILLALLAH kelime-i tayyibesini tekrarlamaga muktedir olabilecekler mi? Edemezlerse, orada ne yaparlar, bu şiddete nasıl tahammül ederler?

Bu beyanları üzerine, Cebrail aleyhisselâm Resûl-ü müctebâyı elinden tutarak bir mezarlıga götürdü ve kabre sağ kanadı ile vurarak:

— Kalk! Allahu tâlâ'nın izniyle kalk! buyurdu. O kabirden, nur yüzlü birisi çıktı ve (LA ILAHE ILLALLAH MU- HAMMEDUN Resûlullah) deyince, Cibril-i emin:

— Dön, yerine yat! buyurdu ve o zat tekrar kabrine girerek yattı.

Cebrail aleyhisselâm, bu defa sol kanadı ile bir kabre vurarak:

— Allahın izniyle kalk! buyurdu. O kabirden de, gayet çirkin yüzlü birisi çıktı. Yüzü kapkara, gözleri gök ve hali perişandı. Inleyip sızlanarak:

— Eyvah!.. Vâ hasretâ.. Vah nedamet... Eyvah, mahvoldum... diye feryat ediyordu. Cebrail aleyhisselâm, ona da yerine dönmesini bildirdi ve Resûl-üs-sakaleyne dönerek:

— Şu iki kişinin hallerini gördünüz ya? dedi. İşte, kıyamet ve haşir günü de bu böyle olacaktır. Dünya hayatlarında imanlarını muhafaza edenler, iyman ile çene kapamak nasip olanlar ve son nefeslerinde şehadet getirmek bahtiyarlığına erenler, sag taraftaki kabirden kalkan zat gibi kabirlerinden şehadet getirerek kalkarlar, öylece bâ'solunurlar ve cennete girerler. Kabrin vahşeti, kıyametin şiddeti, mahşerin dehşeti, onlara dünyada ettikleri sehadeti unutturmaz, nimetlere müstagrak, zevk ve sefada bulunurlar. Sol taraftaki kabirden kalkan kimse gibi küfür üzere, yani iymansız olarak ölürlerse ebediyyen cehennemde kalır, türlü azaplarla azaplanır ve cezalandırılırlar. Bunların her ikisi de senin ümmetinden idiler.

Birisi, iyman ile ve kelime-i şehadet getirerek öldü ve diğeri küfür ile can verdi ve bu akibete müstehak oldu. Herkes, yagadığı gibi ölür. Nasıl ölürse, öyle başrolur. Dünya hayatında ne ile meggul ise, ölürken de onunla meggul olur, kabrinden de aynı şeyle meşgul olarak kalkar, mahşerde de aynı meş guliyet ile haşrolur.

Dilimizde zikr-ü Kuran, Bize yoldaş eyle iyman, Maksudumuz budur heman, Yandırmagil cehennemde...

Enes ibn-i Malik radıyallahu anh buyuruyor ki:

Resülüllah sallallahu aleyhi ve selleme sordum:

— Yâ Resûlallah! Cennet için baha var mıdır? Varsa, cennetin bahası nedir?

Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz saadetle buyurdular:

— Evet, vardır! Cennetin bahası LÂ İLÂHE İLLALLAH demektir. Her kim, bu kelime-i tayyibeyi diliyle ikrar ve kalbiyle tasdik ederse, cennetin bahasını vermiş ve cennete girmege hak kazanmış olur.

Ebû-Hureyre radıyallahu anh da şöyle buyuruyorlar:

Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizden sordum:

— Yâ Resûlallah! Ümmetinizden, en evvel şefaatinize lâyık ve müstehak olacaklar kimlerdir?

Efendimiz, saadetle buyurdular:

- Ümmetimden hangi kimse, hâlis olarak LA İLÂHE ILLALLAH derse, benim şefaatime herkesten önce erişecek olan odur.

Dy hak ve hakikat tâlibi!

Duydun mu müjdeyi? Öğrendin mi bu mutlu haberi? Dahası da var: Bak, Resûl-ü zişân aleyhi ve âlihi salâvatullah-il- Mennân efendimiz hazretleri ne buyuruyor:

Bir kere, LÂ İLÂHE İLLALLAH dediği zaman, onun bu tevhidi âlemlerin Rabbine mülâki olur. Tevhid edeni af ve mağfiret buyurması için Cenab-ı Hakka tazarrû ve niyazda bulunur. Erham-er-Rahimiyn olan Allah celle celâlühu, LA ILAHE ILLALLAH diyeni af ve mağfiret buyurur ve aynı nura yetmış dil bahşederek, kıyamet gününe kadar o kelme-1 tevhidı soyleyen kımse ıçın ıstıgtarda bulunur. Kıyamet günü de, aynı tevhidin nuru okuyanı cennete iletir.

Hak teâlâ, ceberrutu ile Fira'un ve ordusunu kahr-ü helâk ettikten sonra, Hz. Musa aleyhisselâm niyazda bulundu:

- Yâ Rab! Bana öyle bir amel ögret ki, onunla sana ibadet edeyim, rizayı ilâhini kazanayım, ihsan buyurduğun nimetlere karşı hamd ve şükürde bulunayım.

Hitab-ı izzet şerefsadir oldu:

— Yâ Musa! Lâ ilâhe illallah de... Bu ibadete devam et...

Musa aleyhisselâm yalvardı:

— Yâ Rab! Bu çok kolay bir ibadet... Bana, daha zor, daha ağır ve yüce katında daha sevgili bir amel ögret ki, onunla ibadet edeyim.

Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri şöyle buyurdu:

— Yâ Musa! Yedi kat gökleri ve yedi kat yerleri terazinin bir kefesine, LA ILAHE ILLALLAH kelime-i tayyibesini de diger kefesine koysalar, bu üç kelime yedi kat göklerden ve yedi kat yerlerden daha ağır gelir. Her kim, tevhid eylese bana öyle bir ibadetle ibadet etmiş olur ki, ben ondan razı olurum, kendisine in'am ve ihsan ettigim nimetlerime de bu tevhid ile şükretmiş olur.

Burada da, kıssadan hissemizi alalım ve boş geçmeyelim:

Tevhid etmeyenlerin, Allahu teâlâyı bilemeyenlerin küfran-i nimet içinde bulunduklarına, bundan daha veciz bir örnek bulabilir misiniz?

Ey Hakka talip, cemale âşık, rizayı ilâhiyyeye ragıp olanlar!

Ey Allahu teâlâ'nın vuslâtını özleyenler, rizayı ilâhiyyeyi gözleyenler, Resül-ü zişânın nurlu yolunu izleyenler ve onun mübarek adımlarını attığı hak ve hakikat istikametine yönelmeğe özenenler! Iyi biliniz ki, Resûlüllah sallallahü aleyhi ve selleme ittiba edenler, Allahu teâla'ya vasıl olurlar, Hak rizasını bulurlar. Çünkü, Rahmeten lil-âlemiyn olan o zat-1 akdese tâbi olmaktan gayrı Hakka yol bulunmaz. Tarik-i hakka, sünnet-i Resûl'den gayrı delil yoktur. Hak rizasına talip olanlara, onun mümtaz hasletleriyle ahlâklanmak gerektir ki, nefsanî zulmetlerden kurtulabilsin! Asıl hüner, bu nefsanî zulmetler dehlizlerinden esfel-i sâfiliynde kalmak değildir. Mâ'rifet sahrasında segirtmeli, iyman nuru ile nurlanmalı, Kur'an boyasıyla boyanmalı, bahr-i zat-ı ahadiyette müstagrak olmalıdır. Kalbini tevhid nuruyla nurlandırabiliyor musun, sünnet-i Resûl'e sıkı sıkı sarılabiliyor musun, Kur'an-ı azimi kendine imam ve önder edinerek yol alabiliyor musun? Işte, o zaman keşf-i mâ'rifet-i dâreyne ulaşır, dünya ve âhiret ne idüğünü bilir ve bulursun! Işte, o zaman daha bu âlemde iken iki cihanın sırrına erer, nefs zulmetlerinden kurtulur, kâmil bir iymana sahip olursun. Bunun için de, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellemi herşeyinden, canından, malından, ana, baba ve evlâdından ziyade sevmek gerektir. Bu

muhabbeti kendisinde bulmak isteyenler, onun sünnet-i seniyye-i Ahmediyyesine harfiyyen riayet etmeli ve bu sünnetlere tamamı tamamına uymalıdırlar. Dinî ve ahlâkî, ferdî ve içtima'î, şahsî ve ailevi her hususta onun sünnetlerine ittibâ edenler, yalnız necata ermekle kalmaz, aynı zamanda kemal bulurlar.

(BIR ZAMAN GELIR Kİ, BIR SÜNNETİMI ICRA EDE- NE, YÜZ ŞEHID SEVABI VERILIR...) buyurulmuştur. Resûl-ü zişâna ittibâ edilmeksizin yapılan en yüce ibadetlerle, en sade bir sünnetine muhabbetle ittibâ edilerek yapılanların, ind-i ilâhideki mertebesi hiçbir zaman bir olamaz. Çünkü, Habib-i Hüdâ, şefi-i rüz-i ceza efendimizin ind-i ilâhideki mertebesine ne bir Nebi, ne bir Resûl hattâ ne de melâike-i mukarrebiynden herhangi birisi erişebilmiş değildir.

Her mü'mine, herşeyden önce gerçek ve kâmil bir iyman lâzımdır. Iymanın kemali ise, ancak ve yalnız Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellemi, herşeyinden ziyade sevmekle mümkündür. Demek ki, iyman-ı kâmile erebilmek için muhabbet şarttır ve lâzımdır.

Muhabbet ise kisbi olmadıgından, sünnet-i seniyye-i Ahmediyyelerine alâ kader-il imkân sarılmaktan gayrı çare yoktur. Ancak bu sayede muhabbet tohumu mâ'nevi kalp tarlasına ekilmiş olur. Bu kutsal tohumun semeresini alabilmek için de, onu göz yaşıyla sulamak gerekir.

Böylece, Resûl-ü zişânın bütün fiillerine ve amellerine uymak ve onun himem-i ruhaniyyetini yakinen duymak mümkün olur, ekilen bu tohum gittikçe büyür ve sonunda meyvesi muhabbete erilir ve derilir. Bu muhabbetin kemali, iymanı da kemal seviyyesine getırmektir kı, bu netıceyı istıhsal ise ancak TEVHİD ile kabildir.

Alemlere rahmet, bir ismi Ahmed ve bir ismi Muhammed olan Resûl-ü ekrem ve Nebiyyi muhterem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, birgün huzur-u saadetlerinde bulunanlara:

— Ey benim ashabım! Size amellerin en hayırlısını haber vereyim mi? Oyle bir amel ki, Allahu teâlâ indinde sizin için çok kârlı ve kazançlıdır. Kula, Rabbi katında derecelerin en yükseğini saglar. Altın ve gümüş infak etmekten daha efdaldir. Düşmanla karşılaşıldığında, Allah rizası için onların boyunlarını vurmaktan veya onların da sizin boyunlarınızı vurup şehit etmelerinden daha üstün, daha yüce ve daha hayırlıdır.

Böylesine üstün ve yüce bir kazanç yolunu sizlere göstereyim mi? buyurdular.

Sayfalar 50–55 · Envârü’l-Kulûb I — tarikat.org